20 Kasım 2017 Pazartesi Saat:
19:03
18-10-2017
  

Nehc'ül-Belaga'da Takva

İslâm ve Kur?ân?da "takva", her Müslüman ve müminin hayırlı amellerinin altyapısı olarak kabul edilmiştir.

Facebook da Paylaş


Ehlader Araştırma Bölümü



Mukaddes İslâm dininde ve Kur'ân-ı Kerim'de “takva ve sakınmak”, her Müslüman ve müminin hayırlı amellerinin altyapısı olarak kabul edilmiştir. Mâide Suresi, 27. ayette şöyle geçer: “Sadece muttakilerin ibadeti kabul edilir.”

Esasen takva ve sakınmak, hem hedeftir, hem ortam hazırlamanın kendisi, hem de insan ruhunun temizliği ve yücelme vesilesidir. Hiçbir Müslüman ve mümin, takva ortamı olmadan doğruluk, hidayet ve sahih yolda adım atamaz. Bakara Suresi, 1 ve 2. ayetlerde geçen, “Bu, o kitaptır ki kendisinde hiç şüphe yoktur; muttakiler için yol göstericidir.” sözü, takvanın asgarisi olan önyargısız olma özelliğini anlatmaktadır.

Bundan dolayı, takva meselesinin Kur'ân ve Sünnet'te üstün bir konuma sahip olduğunu görmekteyiz.

Lügat Açısından Takva

“Takva” kelimesi, “veka” kökünden alınmıştır. “Ayak yalın”, “ayakucuna basarak yürümek” ve “korkarak yürümek”, bir şeyi ıslah etmek, korumak ve saklamak manasında da kullanılmıştır. İftiaal kalıbındaki “ittika” kelimesi de “kaçınma, korunma, uzak durma ve uzaklaşma” manasındadır. Bu (kelime), Allah-u Teâlâ'ya izafe edilerek “ittekullah” denildiğinde, ilâhî cezalandırmadan çekinmek ve Allah'ın sevmediği şeylerden sakınmak ve kaçınmak manasına gelir. “Tukat” kelimesi de “Rububiyet” makamından korkmak manasını verir. Lisanu'l-Arap kitabında da her bir şeyi her çeşit afetten, zarar ve ziyandan “saklamak”, “kollamak”, “korumak” ve ilâhî azaptan “kaçınmak” ve “sakınmak” ve her bir işi ıslah etmek, “takva” kelimesi için beyan edilmiştir.

Kur'ân-ı Kerim'de Takva

“Takva” kelimesi ve türevleri, Kur'ân-ı Kerim'in takriben 238 yerinde zikredilmiştir. Bu konunun hadis ve sünnetteki sayımı ve geniş şekilde araştırılması ise daha geniş bir zaman ve fırsat gerektirir.

Kur'ân-ı Kerim takvanın ferdî, içtimaî, ruhî, cismî, maddî ve manevî açıdan çeşitli sonuç ve tesirlerine işarette bulunmuştur. İslâm'ın kadri yüce müfessirleri de bu konunun muhtelif boyutları hakkında tahlil ve izahatta bulunarak yazılar yazmışlardır.

Allâme Tabatabaî (r.a) açısından “takva”, müminlerin sahip oldukları özelliklerinden biri gibi değildir. Yani (iman merhalelerinden sayılan) ihsan, emin olma ve ihlâs gibi vasıflarla aynı yatay çizgide değildir. Aksine takva, imanın meydana gelişinde, oluşumunda önemli rol oynayan ve imanın tüm merhalelerine hâkim olan bir sıfat olarak görülmelidir.

Buna delil olarak, Allah-u Teâlâ'nın müminleri muhtelif derecelere bölüp sıralandırırken bir grubunu “takva” sıfatıyla methetmesidir. Gerçi Bakara Suresi'nin ilk ayetlerinde de takvanın birkaç özelliğinden de bahsetmiştir: Gayba iman, namazı ikame etmek, Allah'ın bahşettiklerinden infakta bulunmak, peygamberlere indirilene inanmak ve ahirete inanmak, yakin etmek.

Üstadın (r.a) bu özel bakışı açısından takva hakkında şöyle bir sonuç çıkarılabilir: Takva, imanla eşanlamdadır. Mümin ve muttaki kelimeleri mana ve mefhum açısından ayrı şeyler olsalar da aynı anlama gelirler.

Elbette bilinmesi gerekir ki, her birisinin ayrı bir isim ve özelliği vardır. Nasıl ki “iman” ve “mümin” kelimesinden, daha çok kalbî itminan ve itikat anlaşılıyorsa, aynı şekilde “takva” ve “muttaki” kelimesinde de amel ve davranış manası daha çok dikkat çekmektedir. Üstadın bu dakik görüşü, “takva” kelimesinin kullanılışı ve bu kelimenin kökü ve manası göz önünde tutulduğunda, bunun için “sakınarak yol yürümek”, “kendisini hatadan korumak ” ve her tehlikeli zarar ve ziyandan “korunmak” manaları daha kanıtsaldır.

Yazarın görüşüne göre; “İslâm” kelimesinin genel manası vardır. İman manası İslâm'dan daha sınırlıdır. “Takva” mefhumu da her ikisinden daha özeldir. Çünkü “İslâm”, dilde tevhit ve peygamberlik risaletini ikrar etmekten ibarettir. Hücürât Suresi 14. ayette şöyle geçer: “Göçebe Araplar, ‘İnandık.' dediler. De ki: İnanmadınız; fakat ‘İslâm (teslim) olduk.' deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi.”

Ama “iman” dille ikrar ve şehadeteyni izhara ilave olarak inanmaya ve yakine de şamil olur. Nahl Suresi, 22. ayette şöyle zikredilir: “Ama ahirete inanmayanların kalpleri inkârcıdır.”

“Takva” ise, dille ikrara ve kalben imana ilave olarak bunları kapsamasına rağmen haricî amelde ikrar ve imanla uyumluluğu gerektirir. Haşr Suresi, 18. ayette şöyle geçer: “Ey insanlar, Allahtan korkun.”

Her has genele şamil olup, bunun tersi olmadığı içinde Üstat Allâme (r.a) takva ile imanı bir bilmiştir. Yani her yerde takva var olursa, iman da orada var olacaktır. Gerçekte takva, imanın dış görünümü, tahakkuku ve aynısıdır. Her ne kadar iman özel bir manada kullanılmış olsa da. Hatta bazen “takva” ve “İslâm” kelimeleri bazen ayrı manalarda da kullanılmıştır.

Takvanın Müşterek Dünyevî ve Uhrevî Sonuçları

Kur'ân-ı Kerim'de takvalılar ve sakınanlar için ister dünya hayatında, ister ahirette sevinç verici müjdeler vaat edilmiştir. Yûnus Suresi, 63-64. ayetlerde söyle geçer: “Onlar ki, inandılar ve korunurlardı. Dünya hayatında da, ahirette de müjde onlara!”

Yine Allah-u Teâlâ, takvalı insanlar ve sakınan milletlerin yüzlerine gök ve yerin hayır ve bereket kapılarını açmıştır. Ar'âf Suresi, 96. ayette şöyle zikredilmiştir: “O ülkelerin halkı inanıp (kötülüklerden) korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık.”

Kuran açısından Muttaki ve Muhlis şahısların, gam ve hüzünleri yoktur. Hiçbir zaman üzüntü endişesi, ızdırap ve telaşı onları eziyet etmez. Ayrı bir tabirle Sakınanların ve çekinenlerin gönülleri Allahtan başkasından fariğdir ve onların rahat ve huzurlu kalpleri vardır. Araf süresi 35ci ayette: Korunup uslananlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

Kur'ân-ı Kerim, bu dünyanın hayatını ahiret hayatının bir çeşit mukaddimesi olarak bilir. Bu dünyayı öbürü dünya için tarla ve öteki âlem için bir konak yeri olarak sayar. Takvayı da en iyi yol azığı ve yiyecek olarak tanıtır. Nitekim Bakara Suresi, 197. ayette şöyle buyurur: “Yanınıza azık alın, azığın en iyisi takvadır. Ey akıl sahipleri, benden korunun.”

Kur'ân açısından genel olarak insanın değeri, takva ve ruhî açıdan sakınma ölçüsüyle irtibatlıdır. Yani takvanın dışında hiçbir şeyle ölçülmez. Her kim daha takvalıysa, Allah katında daha aziz ve değerlidir. Nitekim Hücürât Suresi, 13. ayette şöyle zikredilir: “Allah yanında en üstün olanınız, en takvalı olanınızdır.”

Allah-u Teâlâ'nın sevdiği kulları sadece bu muttaki ve sakınan insanlardırlar. Kur'ân'ın sarih tabirine göre bunlar O'nun evliyaları olarak sayılmışlardır. Enfâl Suresi, 34. ayette şöyle geçer: “Onun velileri sadece takvalılardır.”

Bunlardan daha da üstünü, Allah-u Teâlâ'nın sakınanları Rububiyet dergâhının yakınları (mukarrepleri) ve Kutsî bargâhının inzivaya çekilenleri olarak, tek kelamla “kendisiyle birlikte olanlar” olarak tanıtmış olmasıdır. Bu makamdan daha yüce ve bu menzilden daha üstünü ne olabilir ki? Nahl Suresi, 128. ayette şöyle geçer: “Çünkü Allah, takvalılarla ve iyilik edenlerle beraberdir.”

Kur'ân-ı Kerim, muttakilerin akıbetlerinin hayırlı olduklarını bildirir ve tamamen açık bir şekilde şöyle buyurur: “Onların günahları üstü kapalı tutularak (o günahların eserleri yok edilerek) örtülmüştür.” Hûd Suresi, 49. ayette şöyle buyrulur: “Sonları (akıbetleri) iyi olanlar, muttakilerindir.” Mâide Suresi, 65. ayette de şöyle geçer: “Eğer kitap ehli inanıp korunsalardı (takvalı olsalardı), onların kötülüklerinden geçerdik ve onları nimeti bol olan cennetlere sokardık.”

Takvanın Dünya Geçimindeki Tesiri

Muttakilerin dünya hayatındaki her zorluk için makul ve doğru dürüst bir çözüm yolları vardır. Hiçbir zaman çıkmaz bir sokakla karşı karşıya gelmezler. Her bir iş için her ne kadar zor ve güç de olsa, kaçış ve kurtuluş yolları vardır. Talâk Suresi, 2. ayette şöyle geçer: “Her kim takvalı olursa, Allah ona bir çıkış yolu açar.”

Dolayısıyla, işler ve hayat sorunları her ne kadar zor ve karmaşık olsa da, takvalı şahıs için rahat ve kolay olur. O, hiçbir zaman işlerin zorluğundan inlememektedir. Aksine bunları kolay, rahat ve akıcı telakki etmektedir. Yine Talâk Suresi, 4. ayette şöyle buyrulur: “Her kim Takvalı olursa, Allah ona işinde kolaylık verir.”

Esasen, hayatında takvalı olmayı meslek edinmek, muttaki insan için hak ve batılı, doğru ve yanlışı teşhis etme cihetinden dakik bir ölçüyü meydana getirir. Takvaya sahip olması sebebiyle özel bir basiret ve görüş açısından yararlanır. Rahatlıkla hakkı batıldan ve doğruyu da yanlıştan ayırt edebilmektedir. Enfâl Suresi, 29. ayette de şöyle geçmektedir: “Her kim Takvalı olursa o size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir.”

İnsan bu dünyada ve kendi hayatının ve yaşayışının bu bölümünde, nefsinin vesveselerine ve şeytanın hilelerine maruz kalmaktadır. O bu dünya hayatının her anında akıl, hava ve nefsinin çekişmesinde yaşantısını sürdürmektedir. Sadece takvalı olma yoluyla üstünlük dizginini elden vermemekte, her zaman Allah-u Teâlâ'yı yâd ederek O'ndan gafil kalmamaktadır. Eğer bazen şeytan gaflete düşürmek isterse, o hemen Allah'ı anarak şeytanın şerrinden kurtulmuş olur. Bu konuyla ilgili A'râf Suresi, 201. ayette şöyle geçer: “Şüphe yok ki, takvalılar kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler, derhal Allah'ı anarlar.”

Sağlam azim, sabit görüşlülük ve sarsılmaz irade sahibi olmak, bu fani dünyada ve geçici hayatta insanın başarılı olmasında mühim ve esas role sahiptir. Kur'ân bu sabit görüş ve sağlam iradenin takvayla olan irtibatı hakkında Âl-i İmrân Suresi, 186. ayette şöyle buyurur: “Eğer sabreder ve takvalı olursanız, bilin ki, bunlar yapmaya değer azmi gerektiren işlerdendir.”

İnsanlar bu dünya hayatında ve yaşantısında, hidayet bulmuş ve yolunu kayıp etmiş olarak iki kısma ayrılırlar. Kur'ân ayetleri açısından iyilik eden ve gerçek iyilik işleyen şahıs, takva ile yaşayan kimsedir. Hatta bazılarının zahirde iyi iş yapmaları ve güzel amel işlemeleri mümkündür. Ama amaçları şöhret, riya ve gösteriş olabilir. Kur'ân bu çeşit hayır amelleri ruhtan yoksun ve değersiz olarak bilmektedir. Bakara Suresi, 189. ayette şöyle geçer: “İyi davranış, takva sahibi insanın davranışıdır.”

Muttakiler, semavî kitap olan Kur'ân'ı, imanlı insanlar için kanun esası olarak ve Allah-u Teâlâ tarafından indirilen amel programının en iyisi olarak bilirler. Hayat ve yaşayışın tüm aşamasında onun destur ve emirlerini gidilecek en doğru yol olarak telakki ederler. Nitekim Nahl Suresi, 30. ayette şöyle geçer: “Takvalı kimselere, ‘Rabbiniz ne indirdi?' denildiğinde, ‘Hayır indirdi.' derler.”

Yine Allah-u Teâlâ, takvalıları ve sakınanları dünya hayatında, Allah'a kulluk ve ubudiyet çerçevesinde yaşamakla bilir. Tek bir cümleyle, gerçekte ibadet ve Allaha kulluk Bu dünyada Takvalı ve sakınarak yaşamanın esası ve hamur mayasıdır. Bu konuyla ilgili Bakara süresi 21. ayette de şöyle zikredilir: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, Allaha karşı gelmekten sakınasınız.”

Takvanın Hayat Düzenindeki Tesiri

Allah-u Teâlâ müminlere, yaratılış kanunlarına ve tabiat yasalarına uymalarını emretmiştir. O, yaratılış düzenini kendi kudret ve gücüyle, özel bir inayetle yönetmektedir. Bundan dolayı vahiy öğretiminde müminleri, kendilerini güç aletlerinin en ileri geleni ile silahlanmak ve insaniyet düşmanlarının planlarını tesirsiz hâle getirmede mümkün olan her çeşit güçten yardım almakla mükellef kılmıştır. Nitekim Enfâl Suresi, 60. ayette şöyle buyurur: “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın.”

Ama buna rağmen beşerî bilgiler ve mevcut güçlerin işlevinin olmadığı yerlerde mümin insanlar, Hak Teâlâ'nın fermanı üzere takva yolunu seçerek takvalı olma sorumluluklarını ifa etmede kusur etmemişlerdir. Onlar, normal muhasebelerden uzaklaşarak düşmanlarının planını tesirsiz kılarak onların telaşını faydasız hâle getirirler.

Âl-i İmrân Suresi, 125 ve 120. ayetlerde de şöyle geçtiğini görüyoruz: “Evet, sabrettiğiniz ve Allah'a karşı gelmekten sakındığınız takdirde, onlar ansızın üzerinize gelseler bile, Rabbiniz size yardım eder.”

“Eğer siz sabırlı olur, Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez.”

Toplumsal Hayatta Takva

Beşerin toplumsal hayatında ilâhî takvanın büyük bir yeri vardır ve yüzde yüz belirleyici bir role sahip olmaktadır. Muttakilerin müşahhas ve belirli bir yolları vardır. Şeriat tarafından önceden tayin edilen yoldan hareket ederler. Hayatın tüm aşamalarında, takvadan ilham alarak kendi yollarına devam ederler. Bundan dolayı hiçbir zaman müşriklere, kâfirlere ve diğer sapıklara uymaz, itaat etmezler. Bu konuyla ilgili Ahzâb Suresi, 1. ayette şöyle geçer: “Allah'a karşı gelmekten sakının; kâfirlere ve münafıklara itaat etmeyin.”

Yine takvalılar kendi aralarında barışçı ve ıslahatçı insanlardırlar. Hiç bir zaman imanlı kimselere kin, düşmanlık ve kırgınlıkta bulunup hissetmezler. Aksine toplumda mevcut olan sıkıntı ve sorunları ortadan kaldırıp bertaraf etmek isterler. Nitekim Enfâl Suresi, 1. ayette şöyle buyrulur: “Takvalı olun ve aranızı düzeltin.”

Ayrı bir nokta da şudur: Her ne kadar İslâm kültüründe toplumsal, ekonomik, ahlâkî ve benzeri mefhumlar birbiriyle irtibatlıdırlar; ancak buna rağmen bazen bir mesele o kadar mühim ve beşer üzerinde olağan üstü ve derin etki yaratır ki fazlasıyla göze çarpar ve müstakil bir mesele olarak dikkat-i nazara alınır.

Ekonomik açıdan, faiz yemek ve faiz vermek, İslâm toplumuna en büyük darbeyi vurmakta, onun sağlığını bozup tehdit etmektedir. Bundan dolayı Allah-u Teâlâ bu aykırı ameli çok sert bir şekilde kınamış ve toplumun takvalı fertlerini bu aykırı işi yapmaktan sakındırmıştır; insanların bir arada yaşama esaslarını kökten viran eden bu işin bir an evvel sona erdirilmesini istemiştir. Bakara Suresi, 278. ayette şöyle geçer: “Allaha karşı gelmekten sakının ve eğer gerçekten iman etmiş kimselerseniz, faizden geriye kalanı bırakın.”

Takvanın Ahlâkî Tesirleri

Esasen, tefekkür ve akıl yürütmek, mümin ve sakınanların özelliklerinden biridir. Tefekkür ve akıl yürütmenin netice ve semeresi, ölçülü söz söylemek ve diline pişkin söz getirmektir. Bundan dolayı muttakiler ve sakınanlar hiçbir zaman aslı olmayan ve boş söz söylemezler. Sağlam ve mantıklı sözleri vardır. Nisâ Suresi, 9. ayette şöyle geçer: “Allaha karşı gelmekten sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.”

Muttakiler, Allah-u Teâlâ'nın sevdiği kulları ve dostlarıdırlar. Onlar kendileriyle olan sözleşmelerine ve ahitlerine bağlı kalıp vefalı olurlar. Ahde vefalı olmak da beşerî haslet ve ahlâk esaslarından biridir. Âl-i İmrân Suresi, 76. ayette şöyle geçer: “Evet, kim sözünü yerine getirir ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsa, şüphesiz Allah da sakınanları sever.”

Dolayısıyla ahdine sadık kalmamak, ahdini bozmak ve vefasızlık, takvasızlığın kötü sonuçlarından biri sayıldığından, takvalılar ve sakınanlar şiddetle bunlardan kaçınırlar.

Enfâl Suresi, 56. ayette şöyle geçer: “Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra da her defasında antlaşmalarını hiç çekinmeden bozan kimselerdir.”

Kur'ân açısından, mümin insan ve âlemlerin Rabbinden korkan kimse, emin ve dürüst birisidir. Hiçbir zaman hıyanete ve ahlâka aykırı davranışlara bulaşmaz. Bakara Suresi, 283. ayette şöyle buyurur: “Eğer birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse emanetini (borcunu) ödesin ve Rabbi olan Allah'tan sakınsın.”

Takvanın Uhrevî Sonucu

Kur'ân açısından, uhrevî hayat ve ahiretin ebedî yaşantısı muttakiler ve sakınanlar için daha hayırlıdır. Nisâ Suresi, 77. ayette zikredildiği gibi: “De ki: Dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır.”

Esasen, takvalıların kendisi kıyamet gününde daha üstün ve yüce kimselerdirler. İlâhî huzurda mukarreb bir dereceye sahibidirler. Kamer Suresi, 54-55. ayetlerde şöyle buyrulur: “Şüphesiz takvalılar cennetlerde, ırmak başlarındadırlar. Muktedir bir hükümdarın katında, doğruluk meclisindedirler.”

Yine Allah-u Teâlâ, muttakiler için kendi tarafından onlara en iyi sevap ve mükâfatı hazırlamıştır. Bakara Suresi, 103. ayette şöyle geçer: “Eğer onlar iman edip Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınmış olsalardı, Allah katında kazanacakları sevap kendileri için daha hayırlı olacaktı.”

Yine Allah-u Teâlâ, muttakiler ve sakınanlar için büyük mükâfat hazırlamıştır. Âl-i İmrân Suresi, 172. ayette şöyle buyurur: “Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır.”

Daha güzeli yüce Allah, muttakilerin yurdunu beğenerek övmüştür. Bu konu hakkında Nahl Suresi, 30. ayette şöyle buyurur: “Ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Muttakilerin yurdu ne güzeldir!”

Muttakiler grup grup cennete yolcudurlar. Nitekim Zümer Suresi, 73. ayette şöyle geçer: “Rablerine karşı gelmekten sakınan takvalılar, grup grup cennete sevk edilirler.”

Kıyamet günü muttakiler ve sakınanlar hariç diğer dostlar ve kardeşler birbirlerinin düşmanı olurlar. Zuhruf Suresi, 67. ayette şöyle geçer: “O gün Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dostlar birbirine düşman olurlar.”

Her hâlükârda kıyamet günün kurtuluşu, muttakiler ve sakınanlar içindir. Zalimler ise ateşin kenarında diz çökecekler. Nitekim Meryem Suresi, 72. ayette şöyle geçer: “Sonra Allah'a karşı gelmekten sakınanları kurtarırız da zalimleri orada diz üstü çökmüş hâlde bırakırız.”

Takva, Allah-u Teâlâ'nın ve Resullerin Vasiyetidir

Bu bölümün sonunda bu noktaya işaret etmemiz yerindedir. Takva, yüce Allah'ın ve büyük peygamberlerinin vasiyet ettiği önemli bir konudur. Kur'ân, yüce peygamberlerin dilinden şöyle nakleder: “Onlar kendi ümmetlerine takvalı olmayı, doğru dürüst ve temiz bir hayatı tavsiye ederlerdi. Nuh, Hud, Salih, Şuayb ve İlyas gibi peygamberlerin tümü kendi ümmet ve milletlerini muhatap kılarak şöyle buyurmaktaydılar: Neden takvalı olmuyorsunuz?”

Yine Allah-u Teâlâ tüm kullarına, hatta müminlere ve peygamberlerine takva ve sakınma esasına riayet etmelerini emretmiş ve Nisâ Suresi, 131. ayette şöyle buyurmuştur: “Allah'a karşı gelmekten sakının.”

 

Seyyid İbrahim Seyyid Alevî

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
  • Fatih Bigin   20-10-2017 01:02

    Allah razı olsun. Doyurucu bir yazı. Kur'an açısından takva ger yönüyle anlatılmış. Ancak başlık Nechül Belaga'da takva olmaına ragmen konu buraya hiç gelmedi. Acaba yazının devamı mı olacsk?

Kategorideki Diğer Haberler