15 Ağustos 2018 Çarşamba Saat:
08:06
30-05-2018
  

Ortaçağ ve Müslüman Okulları

Mısır'da Fatimîler tarafından kurulmuş medreseler vardı. Bu Fatimîler eski Kahire'de 972'de kolej tipinde el-Azhar'i kurmuşlardı. Fakat...

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

Ali Mezaheri

Öğretim:

 

İslam dünyasında, öğretim alanında X. yüzyıldan itibaren hakîkî bir ihtimâl görmekteyiz. O zamana kadar Ortaçağ Ortadoğusunda mektep olarak ancak camilerin gölgesinde çocuklara verilen akaid dersleri ve Müslüman filozoflar yahut Mutezililer tarafından kurulmuş olan ve akademi sayılan “Darü'l Hikmetler” bilinmekteydi. Bu ikisi arasında ikinci derece bir öğretim mevcut değildi. O halde biz, X. Yüzyıldan önce teşkilatlanmış genel bir öğretimin mevcut olmadığını söyleyebiliriz. Halk akaidi, dinin pratiğini ve bazı yazı ve hesap kaidelerini öğrenmekle yetinirken, yalnız sosyal bünyenin zirvesinde bulunan ve hepsi de mütezelli eğilimle büyük ilahiyatçılar, hükümdarlar ve siyasi şahsiyetler felsefe ve müsbet ilimler okumaktaydılar.

 

Şu halde gerçek anlamıyla okul henüz yoktu. Dini propagandanın ihtiyaçlarıdır ki, siyasi partileri birbiri ardına, tabiatıyla her biri kendi fikir ve anlayışına göre halkı eğitmeye yöneltmiştir. Kamu eğitimini ilk olarak organize etmiş olmak şerefi demokratik ve halkçı bir parti olup şia adı verilen muhalefet partisine nasip olmuştur. Bu partinin menşei Sabiiliğe ve Maniheizme ve Sünnî hâkimiyetine karşı olup milletin serbestisini savunan şuûbiyyenin milliyetçi ve romantik hareketine kadar ulaşır.  

 

O zamana kadar İslam'ın tek hâkimi olan bu Sünniliğin akaidini ve milliyet prensiplerini tenkit edebilmek için, Basra ve Bağdat'taki muhalifler kendilerini müsbet ilimlerin ve felsefenin incelenmesine vermişlerdi. Yavaş yavaş bunlar kelâm denilen bir siyasi-dini dialektik sistem geliştirdiler ve tam bir ansiklopedik öğretim tertip ettiler; bunda her ilmin incelenmesi, gerçek ilim sayılan Şiî ilahiyatın ve hukukun incelenmesine bir nevi giriş olarak kabul edilmekteydi. İhvanu's-Safa nutukları adı altında bize kadar ulaşan bu ansiklopedi, ortaya çıkar çıkmaz geniş çapta yayılmıştır. Bu Şia'ya mensup birçok akademisyen kuşakların müşterek bir eseri idi. Onların bunu işaret etmemiş olmaları, muhakkak polis ve onun işkencesinden korktuklarından ileri gelmiştir. Bu risale iyi hazırlanmış bir programa göre bir öğretim yayma iradesini aksettirir. IX. yüzyılın sonunda, Basra'da yayımlanmış olan bu İhvanu's-Safa nutukları adlı kitaptan başka, çeşitli konular üzerinde büyük sayıda risalelere sahip bulunmaktayız. Gene bu devrin tarihini taşıyan en ünlü İhvanu's-Safa ansiklopedisinin ruhuyla dolu bulunup okul kitapları olan kimya-fizik ve matematik-astronomi ilimleri hakkında risaleler.

 

İlk okullar işte bu Şiî partisi tarafından organize edilmişlerdir. Herkes tarafından ilmin eşit olarak sindirilemeyeceğini fark ettiğinden, bu parti, çinlilerin taklitçileri maniheistler tarzında birçok eğitim dereceleri kurdu. Bunlar bir meratip silsilesine göre, kendi mezhep mensuplarını sınıflandırıyorlar ve bu meratip silsilesi basit serbest dinleyicilerden, seçkin kimselere yahut unvan sahibi müritlere kadar yükseliyordu.

 

Aşağı yukarı üç çeyrek yüzyıl daha sonra Halifeler ve Sünniler Sultanlar da genel eğitim sistemini kabul ettiler; fakat muhalif bir ruhla ve Şafiî yahut itidalli gerici gayelerle.  

 

İran'da Dabiristan, Mısır'da Mezhep, Kurtuba'da Mahdar denilen ilkokullar Mısır'da Fatimî Halifelerinin bütün dikkatlerinin konusunu teşkil etmişlerdir. Sınıfların iki kısma ayrılan iyi düzenlenmiş günlük bir programı vardı. Bunlardan mecburî olanı ilmihal, Kur'an öğrenimi, okuma ve yazma idi. İhtiyari olan diğeri ise Cahiliye Devri ve İslam tarihini, şiiri, grameri, hitabet, lûgat, matematik, imlâ ve güzel yazıyı içine alıyordu. Kur'an'ın öğretimine ayrıca özel bir ihtimam gösterilmekteydi. Yıl boyunca Kur'an metni öğrenciye baştan başa okutturulur ve öğrenciler bu metinden mümkün olabildiği nispette ezberlemeye mecbur tutulurdu. Bu metin sonradan tahlil edilir ve bundan sonra da geleneğe uygun bir şekilde istinsah edilirdi. Ayrıca okuma yoluyla tedavinin bir veya birçok şekilleri de öğretilmekteydi.  

 

İlkokul öğretimi hakkında, İslam dünyasını dolaşarak bir anket vücuda getiren İbn-i Arabî (ölm. 1148) küçük sınıflarda, din dersi, yazı ve hesap ve daha sonra ilerlemiş sınıflarda yalnız şiir, gramer ve Kur'an dersleri okutulmasına taraftardı. Fakat onun ısrarla tavsiye ettiği program hüsn-i kabul görmedi. Başka reformlar teklif edilmişti: beden hareketleri, ok atmak, ipten atlama, yüzme gibi; ama bunlar tamamiyle tatbik edilmediler.  

 

Çocuklar yedi yaşından itibaren okula gidiyorlardı ve ilkokul beş yıl sürüyordu.

 

Öğretmenler (Muaddibûn) ihtimamla seçilmişlerdi. Onlar yeter bir eğitimden geçmiş olmaya, az çok çocuk psikolojisini bilmeye, evli olmaya ve hatta öğrencileri üzerinde otorite kurabilmek ve onlara saygı telkin edebilmek için olgun bir yaşta bulunmaya mecburdular. Bu mesleğe genç adamlar kabul edilmiyorlardı.  

 

Muhtelit ve karma okullar yoktu ama, kız ve erkek okulları çoktu. Bunlar genel olarak paralı idi. Bununla beraber XI. Yüzyılda Endülüs Devleti'nde ve XII. yüzyılda Mısır-Suriye Eyyûbiler Devleti'nde bedavalarının da bulunduğu bilinmektedir.

 

Okula tahsis edilmiş binalara genelde camiîn yakınında bulunur, fakat onun duvarının içinde değil. Sınıfa girme saati geldiğinde öğretmen üzeri halı ile örtülü bir sıranın üstüne bağdaş kurarak otururdu; kitapları, yazı takımı ve hatta disipline riayeti sağlayan birkaç çubuk onun yanında idi. çğrencileri onun önünde, her biri kendi küçük halısının üstüne bağdaş kurmuş olarak yere otururlardı. Küçüklerinin medeni birer yazı tablosu ve büyüklerin öğretmen tarafından yontulan ince bi kalemle yazdıkları kağıttan birer defteri vardı. Bu kalemi kimyevi olarak is ve arap lastiği ile hazırlanmış siyah bir mürekkeple iyice ıslanmış ufak bir ipek kumaş parçasını hâvi pişmiş topraktan yapılmış bir hokkaya batırırlardı.

 

Sınıfın bir köşesinde çocukların gidip su içtikleri bir çeşme vardı; her birinin bir de tası. Kışın salonda birçok mangal yakılırdı ve yazın bir sicimle hareket ettirilen bir büyük vantilatör havayı tazelerdi. Bu işi cezalı öğrenciler görürlerdi.

 

Sabahleyin öğretmen saat ona kadar öğrencileri okutur, sonra, saat ondan öğleye kadar yazı dersi verirdi. Kur'an'ın ayetleri yahut şiirlerden önce beyitler önce heceletilir, sonra bir yandan öğretmen ölçüyü vururken koro halinde terennüm edilir, nihayet bunlar kopya edilirdi. Bundan sonra teneffüs saati gelirdi. Öğretmen onlara ezberden okumayı, ana babalarına saygıyı, eve girdikleri zaman onların ellerini öpmeyi ve her zaman “işitiyorum ve itaat ediyorum” anlamına gelen “sam'an va ta'atan” diye cevap verdiği de öğretiyordu. çok şiddetli döverek çocukları cezalandırmak da yasaktı. İcap ettiğinde öğretmen çubukla onların avuçlarına, daha büyük suç işlediklerinde de ayaklarının altına birkaç kere vururdu. Fakat gerçekte, bu cezalar çok fena değildi, bunar suçlulara acı vermekten ziyade, onların izzeti nefislerini nefislerini kırmaya yöneltilmişti.

 

Öğretmen ekseriya arzuhalcilik de yapardı; ama bunu ders saatlerinin dışında ve öğrencilerin kulağından uzakta yapmaya mecburdu.  

 

Haftalık tatil günü Cuma idi. Dinî bayramlarda da çok veya az uzun tatiller vardı: Meselâ bir günden üç güne kadar Ramazan bayramı, üç günden beş güne kadar kurban bayramı için.

 

Teknik bilgi okul programlarına girmezdi. Bu bilgiler loncalarda, atölyelerde, şantiyelerde, kışlalarda ve marsad denilen mâdenler, tuzlar, asidler, çeşitli sıvılar üzerinde denemelerin yapıldığı laboratuarlarda öğretilirdi.

 

Ortaöğretime tashih edilmiş tesisler medrese adını almışlardı. Bunların ilkleri X. yüzyılın sonunda, doğu İran'da Nişapur'da görülmüşlerdi.

 

Mısır'da da Fatimîler tarafından kurulmuş medreseler vardı. Bu Fatimîler eski Kahire'de 972'de kolej tipinde el-Azhar'i kurmuşlardı. Fakat bu medrese önceleri bir kültür propaganda merkezi idi, sonra Fatimîlerin düşüşü ile (1174) daha önce Doğu İran'da geliştirilmiş olan metodlar ve ve sistem Selâhaddin tarafından eski Kahire'ye ithal edildi.

 

Medrese, üzerinde çalışma, konferans ve kütüphane salonlarının açıldığı örtülü bir galeri ile çevrili, oldukça geniş bir avluyu ihtiva ederdi. Öte yandan üst katları öğrencilere yurt olarak verilmişti.

 

Orta öğretim bedava idi. Her öğrenciye bir lojman verilmişti; üstelik bunlar ışık ve iaşe için de belli bir miktar para alıyorlardı.

 

Yerli ve yabancıları eşit bir şekilde kabul eden bu medreseler ihtisaslaşmışlardı; yani onlardan her biri aynı mezhepten olanlara tahsis edilmişti. İspanya medreseleri Frank öğrencilerini de kabul ediyorlardı.

 

1005'te Hâkim, içine birçok akademiyi alan bir Dar-ül Hikmet tesis etti. Bu enstitü propaganda başlığına (Da'i al-du'ât) bağlı idi. Bu, propagandacıların propagandacısı demektir. Bazen fırtınalı geçen akademi oturumları haftada iki defa, pazartesi ve Perşembe günleriydi. Bunlarda akademisyenler ve birinci sınıf misyonerler veya Du'ât bir araya gelirlerdi. Cebir adı altında tanınan simya kitaplarından bazıları muhtemelen bu müessesede tanzim edilmişlerdir.

 

XI. yüzyılda Fatimî Halifelerinin, mahirane bir şekilde idare edilen propagandası sayesinde az daha çn Asya'yı zaptedecekleri bilinir. İşte o zamanlar Ortaasya'dan çıkmış olan çok kuvvetli, sezarvâri bir hareket onların siyasetini dengeye getirdi. Bu “Sezarlar” 1065'te Bağdat'ta Nizamiye tipinde ilk medreseyi kuran meşhur vezir ve devlet adamı Nizamu'l Mülk'ün bağlı bulunduğu Selçuklu sultanları idiler.  İki yıl çalışmaya ve 1.800.000 altın franka mal olan bu müessese o zamanki solcu aydınların partisi şi'a ile mücadeleye tahsis edilmişti. Bu müessese Bağdat gericilerinde tabii büyük bir heyecan uyandırdı ve böylece bu örnek müessese Büyük Selçuklu devrinden itibaren İslam sultanlığının bütün şehirlerinde çoğalmaya yüz tuttu.

 

çneminden ötürü kısaca Nizamiye'den bahsedeceğiz: Bu medrese Dicle nehrinin sol kıyısında yükseliyordu. Kare şeklindeki bina büyük boyda tuğladan inşa edilmişti ve geniş bir bahçe ile çevriliydi. Zemin katında bir çok geniş konferans ve çalışma salonları, birinci katında kütüphane ve öğrenci odaları bulunuyordu; bodrum katı ise mutfaklar erzak depoları banyolar ve bütün başka müştemilâtâ tahsis edilmişti.  Bir kanal Dicle'nin suyunu avludaki havuza kadar ulaştırıyordu, banyolar ve başka işler için ondan faydalanılıyordu.

 

Bu medrese birçok kereler baştan başa veya kısmen gerek yangından gerek su basmasıyla yıkıldı fakat o, hükümetin o kadar teveccühüne sahipti ki, her defasında yeniden inşa edildi. Kurucusu Nizam al-Mülk onu hatırı sayılır bir gelirle techiz etmişti. çğrenciler orada yatar, beslenir, ışıklandırılır ve gereken eşya da verilirdi.

 

1160'a doğru, yani tesisinden 100 yıl sonra bu müesseseyi gezen İspanyalı seyyah İbni Cubayr onu hâlâ çok refahlı bulmuştu. Esasen bu refah XIV. Yüzyılın sonuna kadar devam etti. XIII. Yüzyılda medresenin malî idaresi henüz Nizam al-Mülk'ün ailesinin elinde bulunuyordu. Onun soyundan gelenlerin sonuncusu 1220'de öldü; bunun üzerine Halifeler onun idaresini açıkça üzerine aldılar ve ona rektörler tayin ettiler.

 

Hocalar ve öğrenciler münhasıran şafi'î mezhebinden olmaya mecbur idiler. Bu kurala ancak ilk yüzyıl içinde riayet edildi. Bütün profesörler imam idiler, yani yüksek sınıftan doktor idiler ve onların cemiyetteki rolü bu sırada çok önemli idi; hatta bazen onlara nazik siyasi vazifeler yükletildiği de olurdu.

 

Profesörler ve müzakereciler ders verirken bizim bugün hâkimlerin giydikleri cübbeye oldukça benzer çok basit siyah bir “Uhba” giyerler ve başlarını bir “Tarha” ile yani kapüşon nev'inden “Taylasan” tarzında sardıkları deniz mavisi bir şal ile örterlerdi. Eğer biz devrin bazı minyatürlerine göre hükmedecek olur isek, bu kıyafet onlara çok haşmetli kutsal bir hatip havası verirdi.  Yani tahsis edilmiş bir profesörün bütün meslektaşlarına ve öğrencilerine ziyafet vermesi adet idi. Eğer sansür bir profesörü azlederse, o derhal uhbasını ve tahrasını geri vermeye mecburdu.

 

Nizamiyye'de öğretilen konular, Kur'an ve hadisi, şafiî içtihadını, Eş'ari dialektiğini, şafiî hukukunu, arap dil filolojisini, edebiyatı, coğrafyayı, arkeolojiyi, etnografyayı, astronomiyi, riyaziyeyi, kimyayı, musikî ve hendesî resmi ihtiva ediyordu.

 

Nizamiye modeli müesseseler sonradan büyük şehirlerde çoğaltıldı; hatta Nizam al-Mülk hayatında; sonradan Sultan Nurüddin (ölm. 1174) ve bilhassa Sultan Salâhaddin ondan birçok sayıda tesis ettiler.      

 

Fakat 1227'ye doğru gene Bağdat'ta Halife tarafından islamlararası hukukun, ilmin, edebiyatın ve sanatların merkezi yaratıldı, adına “Mustansırıyya” denildi. Bu dört büyük konferans salonu (İvân) eyvan, Kur'an etüdü ve peygamberi hadisler için hususi salonlar, bir muazzam kütüphane ve birçok bölümleri ihtiva ederdi: Tıp, eczacılık, tabiat ilimleri… Bunlardan başka birçok müştemilat ve ek binalar mevcuttu. Bu dört İvân'dan her biri dört mezhebin içtihadının öğretilmesine ayrılmıştı. XIII. Yüzyılda onların dağılışı şöyleydi: Hanefiler doğu İran'da, bugünkü Afganistan'da ve şimdiki Rus Türkmenistan'ında, -o zaman orası ne Türkistan ne de Rus idi- oturmakta idiler. Malikiler Kuzey Afrika ve İspanya'da yerleşmişlerdi; ayrıca İskenderiye'de, Sicilya'da, bugünkü İtalya'nın (al-Lankubardia) güneyinde ve Girit adasında birçok kolonilere sahiptirler. şafiîler Suriye'ye, Irak'a Batı İran'a yayılmışlardı; nihayet Hanbelilerin Bağdat, şam, Kahire, Rey, şiraz, ve bunun gibi büyük başkentlerin küçük burjuvaları arasında taraftarları vardı.

 

Bu kültürlerarası teşkilat sistemi genç Batı tarafından taklid edilmekte gecikmedi. İşte böylecedir ki, Ortaçağ'da Paris çniversitesi de batı hıristiyanlığının 4 “milletini” bir araya getiriyordu.

 

Uluslararası karakteri bizim UNESCO'yu hatırlatan Muntasırıyya'ya dört mezhepten gençler kabul ediyordu. Her seksiyona 62 olmak üzere hepsi 298 öğrenci almakta idi, zira her seksiyonun 62 bursundan başka ayrıca on burs Kur'an incelemeleri için, 30 hadis için ve 10 burs da tıp için tahsis edilmişti.

 

çğrenciler bu müesseselere müsabaka ile girerlerdi. Bir defa onlar öğrenimlerini bitirip de diplomalarını alınca vezirlik, diplomatik, yargıçlık yahut profesörlük gibi en parlak mevkilere yükselebilirlerdi.

 

Bazı üniversitelerin diplomaları daha rağbetteydi ve diğerlerinkinden daha kıymetliydi; böylece Bağdat'ınkiler en değerli diplomalardı, ama XIII. Yüzyıldan itibaren Kahire'ninkiler daha çok önem kazandı.  

 

Netice olarak diyebiliriz ki, X. Ve XIII. Yüzyıllarda genel eğitim Ortadoğu'da ve Hindistan, Mısır, Kuzey Afrika İspanya gibi “koloniler”inde çok yaygın idi. Büyük merkezlerde ve genel olarak bütün büyük şehirlerde denilebilir ki, insanların yarısı okuma yazma biliyorlardı; halkın %10'u sağlam bir genel kültüre sahipti, hiç olmazsa %1'i de âlim idi.

 

Şiddetli döverek çocukları cezalandırmak da yasaktı. İcap ettiğinde öğretmen çubukla onların avuçlarına, daha büyük suç işlediklerinde de ayaklarının altına birkaç kere vururdu.

 

Gerçekte, çocuklara verilen cezalar çok fena değildi, bunlar suçlulara acı vermekten ziyade, onların izzeti nefislerini kırmaya yöneltilmişti.

 

Büyük merkezlerde ve genel olarak bütün büyük şehirlerde denilebilir ki, insanların yarısı okuma yazma biliyorlardı; halkın %10'u sağlam bir genel kültüre sahipti, hiç olmazsa %1'i de âlim idi.

 

Kamu eğitimini ilk olarak organize etmiş olmak şerefi demokratik ve halkçı bir parti olup şia adı verilen muhalefet partisine nasip olmuştur.

 

İlm-i hal, Kur'an öğrenimi, okuma ve yazma mecburi; Cahiliye devri, İslam tarihi, şiiri, grameri, hitabet, lûgat, matematik, imlâ ve güzel yazı ihtiyari idi.

 

çğretmenler yeter bir eğitimden geçmiş olmaya, az çok çocuk psikolojisini bilmeye, evli olmaya ve olgun bir yaşta bulunmaya mecburdular.

 

Yerli ve yabancıları eşit bir şekilde kabul eden bu medreseler mezheplere göre ihtisaslaşmışlardı. İspanya medreseleri Frank öğrencilerini de kabul ediyordu.

 

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi'nden alınmıştır.

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler