15 Ağustos 2018 Çarşamba Saat:
08:03
17-05-2018
  

Orucun Farklı Kazanımları

Bir hurma tanesiyle veya bir içim suyla da olsa cehennem ateşinden kurtulmaya çalışın...

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Oruç ve Günahtan Sakınmak
 

Oruç, takva ve sakınma ruhunun oluşmasında ve onu güçlendirmede önemli rol oynayan bir unsurdur. Kurân-ı Kerim orucun bu büyük yararına "Umulur ki sakınırsınız." ifadesiyle işaret etmiş ve bu ibadetin takva elde etmede önemli bir etken olduğunu açıklamıştır.
 

Takva ve Allah'tan korkarak günahtan sakınma, bir Müslümanın kendisini eğitmesinde, ıslah etmesinde ve insana layık bir şahsiyet kazanmasında çok önemli rol oynar.
 

İşte bu pek değerli sonuca ulaşabilmek içindir ki, ramazan ayında günahlardan sakınmak, ibadetlerin en üstünü olarak gösterilmiştir.
 

Peygamber efendimiz (s.a.a) bir hutbesinde Müslümanlara mübarek ramazan ayının faziletlerini anlatırken, Hz. Ali'nin (a.s) kendilerine "Bu ayın en iyi ameli nedir?" diye sorması üzerine şöyle buyurmuştur: "Ey Ebu'l-Hasan! Bu ayda en iyi amel, takva ve Allah'ın haramlarından kaçınmaktır..." (Vesail'uş-şia, Kitab'us-Savm, c.7, s.228)

 

Oruç tutan kimse, orucunun mükemmel olmasının tek şartı olan bu ilâhî görevi yerine getirmekle, kendinde takva ruhunu canlandırır. İnsanın kendisini kontrol etmesi bu ayda ve oruç hâlinde çok daha kolaydır. çünkü açlık, susuzluk ve oruçlu olmanın beraberinde getirdiği diğer kısıtlamalar, isyankâr olan hayvanî içgüdüler ve arzuların yaktığı ateşi önemli ölçüde söndürür. Geçici olsa bile akıl ve canı şehvetlerin pençesinden kurtararak oruçlu kimse için takva ve sakınmaya elverişli bir eğitim ortamı hazırlar.
 

Böylece bir ay boyunca tekrarlanan bu eğitim, denetim ve sürekli kendini kontrol ediş sonucunda, günahtan sakınmasını sağlayacak bir "koruyucu güç" oluşur. Bunun doğal bir sonucu olarak da o insanda günah, kötülük ve yanlışlıklardan çekinme huyu, bir alışkanlık olarak kök salmaya ve giderek gelişmeye başlar. Bu bir aylık denetimin kendisine kazandırdığı tecrübe sonucu ramazan ayından sonra da söz konusu çekinme ve sakınmayı sürdürür. Böylece Kur'ân'ın tabiriyle insanın kerametinin kendisine bağlı olduğu "takva"nın yüce makamına sonsuza dek sahip olmak üzere erişebilmeyi başarır.
 

Takva, insana birçok şey kazandırır. Biz sadece birkaçına değinmekle yetiniyoruz:
 

a) Takvalı kimse, hayatında hiçbir zaman şaşırıp kalmaz. Her türlü hadisede nasıl hareket edeceğini ve ne yapacağını bilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur: "Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu kılar." (Talak/2)

 

b) Takva sahibi insan, karşılaştığı tüm hadiselerde hakla batılı birbirinden ayırt edebilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur: "Ey inananlar! Allah'tan korkupsakınırsanız, O size (hakla batılı, hayırla şerri) ayırt etme kabiliyeti verir." (Enfâl/29)

 

c) Takva sahibi insan, işlerinde devamlı kolaylık görür. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur: "Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, Allah onun işine bir kolaylık verir." (Talak/4)

 

d) Takva, insanlara hem gökten, hem de yerden sayısız bolluklar ve bereketler inmesini sağlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur: "Eğer o ülkelerin halkı inanıp kötülüklerden sakınsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluklar ve bereketler açardık; fakat onlar yalanladılar, biz de onları kazandıkları nedeniyle yakaladık." (A'râf/96)

 

Gerçek takvalı insana tahmin edemediği ve hesaplayamadığı yerden rızk ulaşır ve sıkıntısı giderilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur: "Kim Allah'tan korkup-sakınırsa... Allah onu ummadığı yerden rızıklandırır." (Talak/3)

 

e) Kur'ân-ı Kerim bütün insanların hidayeti için gönderilmesine rağmen kendisinden ancak takva sahiplerinin yararlanabileceğini vurguluyor. Kur'ân'ın nurundan ve içermiş olduğu hidayet belgelerinden sadece takvalılar faydalanırlar.
 

Nitekim yüce Allah şöyle buyurur: "Bu, kendisinde asla şüphe olmayan bir kitaptır. Takva sahiplerine yol göstericidir." (Bakara/2)

Müminlere şifa ve rahmet olarak indirilen Kur'ân-ı Kerim, zalimlere kendi yaptıklarından dolayı asla yarar sağlamaz. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur:

 

"Biz Kur'ân'dan müminler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiririz. Oysa o, zalimlere ziyan artırmaktan başka bir katkıda bulunmaz."


Oruç, nasıl tutulursa tutulsun, nasıl yerine getirilirse getirilsin, dış görünüş itibariyle Allah'ın büyüklüğüne delâlet eder, yüce Allah'a tazim sayılır. çünkü orucun ve bedensel ihtiyaçlara bir süre ara verme eyleminin dış görünüşü, halis niyeti içerse de, içermese de, yüce Allah'ın azametine ve ululuğuna delâlet eder.
 

Oruç ve Allah'a şükretmek
 

Oruç, indirdiği kitap vasıtasıyla hak ile batılı birbirinden ayıran Rabbe şükür ifadesidir. Nitekim yüce Allah oruçla ilgili üç ayetin sonunda şöyle buyurmuştur:
 

"...Umulur ki şükredersiniz." Orucun Allah'ın nimetlerine, özellikle en büyük nimeti olan Kur'ân-ı Kerim'in indirilmesine karşılık bir şükür ifadesi olarak nitelendirilişi, ancak oruç ibadetinin anlamını, hakikatini kapsamasına bağlıdır. Eğer orucun anlamı tam olarak bilinir ve orucun hakikatine uygun olarak gerçekleşirse, böyle bir oruç şükür olarak nitelenebilir. Başka bir ifadeyle oruç o zaman şükür sayılabilir ki, tabiatın kirliliklerinden arınma ve nefsin en büyük arzu ve isteklerine ara verme eylemi, sırf Allah'ın rızasına yönelik olarak yapılmış olsun.
 

İnsan orucu tam anlamıyla ve sadece Allah'ın rızasını kazanmak için tutarsa, o zaman şükür sayılabilir. Ancak sırf Allah'ın rızasını kazanmak için tutulmazsa, şükür ifadesi olarak algılanamaz; çünkü şükür verilen nimetleri kendi yerinde ve amacına uygun olarak kullanmak demektir.
 

Oruçla ilgili olarak bunun gerçekleşmesi birtakım şartlara bağlıdır. Bu şartların en önemlisi, orucun ihlâsla, halis niyetle tutulması, gerçek anlamının bilinmesi, felsefe ve hikmetlerinin idrak edilmesidir.

Bu yüzden, ayette orucun Allah'ı ululamak için tutulduğunu ifade eden cümleyle onun bir şükür ifadesi olduğunu açıklayan cümle arasında fark vardır. İlk cümlede net bir ifade kullanmıştır; ancak ikinci cümlede "Umulur ki" fiiline yer verilmiştir. Bu, orucun birtakım şartlara bağlı olduğunu gösterir. Nitekim oruçtan amacın takva olduğunu bildiren ayette de böyle bir ifade kullanılmıştı; her iki yerde de verilmek istenen mesaj aynıdır.

 

Yani, ancak şartları gözetilerek tutulan oruç insanın takvalı olmasını sağlar ve böyle bir oruç şükür ifadesi sayılır. Aksi takdirde oruç Allah'a karşı yapılan tazimden başka bir şey olmaz. İnsan böyle bir oruçla ramazan ayının bereketlerinden hakkiyle yararlanamaz. İnsana açlık ve susuzluktan başka bir şey kalmaz, tabiat âleminden melekler âlemine yükselemez.
 

Oruç ve İradenin Güçlenmesi
 

şehvet ve içgüdülerin insan üzerindeki hakimiyeti, hakimiyet türlerinin en tehlikelisi olup insanı tamamen güçsüz ve tutsak bir hâle getirir; insanı alçaklık ve rezalet uçurumuna iter. İslâm'ın şehvetlerin sultasına karşı mücadeleyi, yiğitçe ayak diremeyi ve şehvetlerin zorlayıcı gücü karşısında dağ gibi iradeyle dikilmeyi "büyük cihat" olarak adlandırmasında yatan asıl hikmet de bu olsa gerek.
 

İlmihâl kitaplarında açıklanan şeylerden kaçınmaktan ibaret olan oruç, gerçekte insanın kendi benliğinin istekleriyle savaşması ve kendinde bulunan içgüdülere karşı direnmesidir.
 

Bunun defalarca tekrarlanması ve insanın kendini sürekli eğitmesi, iradenin güçlenmesine yol açar. Canı, arzu ve isteklerin sultasından kurtararak özgür kılar. çünkü kendisine önceden helâl olan şeylerden sakınan kimse, Allah'ın haram kıldığı şeylerden de kolaylıkla kaçınabilir. Nitekim müminlerin emiri Hz. Ali (a.s) şöyle buyurur:
 

"İnsanların en üstünü, nefsinin isteklerine karşı mücadele eden ve en güçlüsü de bu isteklere karşı zafer kazanan kimsedir." (Gurer'ul-Hikem)

 

Dolayısıyla oruç tutanlar, halkın en iyileridirler. çünkü onlar nefislerinin isteklerine karşı mücadele etmektedirler. Eğer gayret eder de tuttukları bu oruçla nefislerine egemen olmayı becerirlerse, halkın en güçlüleri de onlar olacaklardır elbet.
 

Oruç ve Gönül Berraklığı
 

Oruç, insanın derinliklerinde bilgi ve anlayış meşalesini tutuşturur:
 

"İçini yiyecekten temizle ki Onda bilgi ışığını göresin."

(Bostan ve Gülistan, Sa'di)

 

Oruç, şehvetlerin ve şeytanî tutkuların egemenliğinin, yerini takva ve ilâhî emirlere itaat edişe bırakmasıdır. Böylece şehvet ve arzuların ruhta yarattığı karanlık, iç aydınlığına ve gönül nuruna dönüşür. Oruçtan kaynaklanan bu berraklık ve temizlik sonucu kişi, kendini bilerek sadece ağzını ve midesini yiyecek ve içeceğe kapamakla yetinmez; aynı zamanda elini, ayağını, gözünü, kulağını, dilini ve kısacası vücudunun tüm organlarını ve benliğini, Allah'ın haram kıldığı her şeye kapar.

Böylece günahı düşünmekten çekinen bir takva derecesine ulaşabilir. Bu, orucun yarattığı en doruk noktadır.

 

Emir'ül-Müminin Ali (a.s) de bu yüce mertebeyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

 

"Kalbin günah düşüncesine karşı oruçlu olması midenin, yiyecek ve içeceğe karşı oruçlu olmasından daha üstündür." (Gurer'ul-Hikem)

 

Tabi ki bu, orucun dış görüntüsünü teşkil eden yemek ve içmekten kaçınmayı bırakmak anlamına gelmez. Aksine, bununla yetinmeyip aynı zamanda orucun manevî sonuçlarını da elde etmeye çalışmak gerektiği anlamına gelir. çok ilginçtir; dış görüntüsüyle yetinilerek tutulan oruç bile, oruç tutan kimselerin ruhlarında bir devrim yaratmaktadır.
 

Hepimizin bildiği gibi mübarek ramazan ayında kötülük ve fesat oranı çok azalmaktadır. Mübarek ramazan ayı gelip çattığında cinayet ve fesat eylemleri önemli ölçüde azalır; alabildiğine sarhoş olup nara atmalar, bıçak çekmeler ve sokak kavgaları özel bir azalma gösterir. Kısacası şöyle diyebiliriz:

 

Oruçtan kaynaklanan berraklık, temizlik ve oruçlu kimsenin kötülüklerden kendini koruması, onu günah işlemekten doğan ilâhî azabın ateşinden koruyan bir siper gibidir. Nitekim Peygamber efendimiz bu hususta şöyle buyurmuştur: "Oruç insanı cehennem ateşinden koruyan bir siperdir." (el-Vafi, c.7, s.5)

 

Oruç ve Sabır
 

Sabır, İslâm'da önemle vurgulanan ahlâkî erdemlerden birisidir. İnsan bireysel veya toplumsal yaşantısında birtakım sorunlarla karşılaşır. İnsanın ulaşmasını istediği birtakım amaçları vardır ve bu amaçlar uğruna mücadele etmek zorundadır. Sabır ve tahammül olmaksızın bu sorunları yenmek ve hedefe varmak mümkün değildir. Sabır, insanın direncini artırır, iradesini güçlendirir ve ona yapabilirlik gücü kazandırır.

 

Zorluklara direniş göstermeyen bir toplum, kendi sorunlarını çözemez, düşmanlarına karşı koyamaz. Zalimlerin üstesinden gelmenin ve sömürücülerden kurtulmanın tek yolu, direniş ve sabır göstermektir. Oruç, -özellikle susuzluğun tahammül sınırlarını zorladığı sıcak ve uzun yaz günlerinde- gözle görülür bir şekilde insana sabır ve direnç kazandırır. Zorluk ve sıkıntılara karşı tahammülü kolaylaştırır.
 

Kur'ân-ı Kerim'de "Sabrederek ve namaz kılarak yardım dileyin." (Bakara, 45) buyrulmuştur.

 

Sabretmenin en somut örneklerinden birisi oruç tutmaktır. Nitekim bu ayetle ilgili olarak el-Kâfi adlı eserde İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilir: "Bu ayette geçen 'sabır' kavramından maksat, oruçtur." (el-Kâfi, c.4, s.63, h: 7)

 

Yine İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Birisi zor bir durumla karşılaştıysa veya başına bir musibet geldiyse, oruç tutsun. çünkü yüce Allah 'Sabrederek... yardım dileyin.' buyuruyor." (el-Kâfi, c.3, s.480, h: 1)

Yine İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir:

 

"Hz. Ali (a.s) korkunç bir hadiseyle karşılaşınca, hemen namaza durur ve 'Sabrederek ve namaz kılarak yardım dileyin.' ayetini okurdu." (el-Kâfi, c.4, s.63 ve 66)

 

Bu rivayetlerden, felaketlerin ve zorlukların baş gösterdikleri durumlarda oruç tutmanın ve namaz kılmanın müstehap olduğu anlaşılıyor.
 

şunu da hatırlatalım ki, söz konusu ayet sadece oruçla sınırlı değildir. Sabrı oruca yorumlamak, genel kavramı örneklerine tatbik etmek babındandır.
 

Oruç ve Kanaat Etmek
 

Maddeci okulların tam tersine İslâm dini, dünya ve onun maddî nimetlerini manevî mükemmellik aracı ve ahiretin ebedi mutluluğuna götüren bir vesile olarak kabul eder.

 

Bu nedenle İslâm kültürü zevk, lezzet alış ve tüketim kültürü değildir; aksine yetinme, fedakârlık ve üretim kültürüdür. Maddeci okullarda insan vücudu ve bu vücudun yemek, içmek, yatmak vb. istekleri üstün ve asil istekler olarak kabul edilir. Oysa daha çok maddî yararlar elde edebilme hırsı ve sonu gelmez istekler, insana ancak ayak bağı olurlar. İslâm'da üstünlük ve insanı yüceltecek şey, ancak onun manevî boyutudur. Kanaat, fedakârlık ve azla yetinme, insanlığın yüce mertebesine ulaştıran araçlar olarak kabul edilir.
 

Oruç, Müslümanı maddecilik içinde boğulmaktan, maddî lezzetler için hırsa kapılmaktan, tüketim ve cana düşkünlük yarışına girmekten korur ve başkalarını düşünmeyi, yaşamında diğer insanlara da yer vermeyi ona öğretir.
 

Benliğinin cismanî isteklerine hakim olması, ihtiyacı kadar tüketimle yetinmesi, israf ve savurganlıktan kaçınması yolunda onu eğitir.
 

Oruç, Müslümana az ile de yaşanılabileceğini, hırs ve tamahın ancak maddiyat içinde boğulmak ve maneviyattan sapmak demek olduğunu öğretir. Yaşamak için ille de bütün varlığıyla vücudunun zevklerini tatmine çalışmasının şart olmadığını pratik olarak gösterir. Oruç, Müslümana yetinmeyi, ileri görüşlü ve kendine hakim olmayı öğretir.
 

Pek yüce ve değerli bir sıfat olan takva ve zühde erişme yolunda bu özelliğin bıraktığı etki ve değer inkâr edilemez. Azla kanaat edip yetinmesini bilen kişi, başkalarına muhtaç değildir. Artık bu yüzden zillete düşmez ve alçalmaz.
 

Kendi kendine yeterli olmayı öğrenen bir toplumun kendine olan güven ve inancı artar. Böylece yersiz ve aşırı masraf ve tüketimden sakınarak kendi ayakları üzerinde
durur ve yabancılara el açmaz artık.

 

Evet, oruç Müslümana az bir tüketimle yaşamayı öğretir ve böyle bir yaşamla tanıştırır onu. Gerçekten de Müslüman millet yararlı oruç farizasının verdiği ilhamla tüketim seviyesini aşağı indirerek elindekiyle yetinebilir ve böylece sömürücü güçlere karşı ekonomik açıdan süregelen bağımlılıklardan kurtulabilir. İslâm'ın ilk döneminde yaşayan Müslümanlar işte bu ruhla Allah yolunda kendilerine ait her şeyden vazgeçebiliyorlardı.

 

Hatta savaş meydanlarında birkaç hurmaya kanaat eden bu yüce insanlar, sahip oldukları insanî değerle zaferler yaratmışlardır. Birçok  defalar Müslümanlar İslâm düşmanlarıyla yaptıkları savaşı oruçlu olarak sürdürmüş ve çoğu kez oruçlarını şahadet şerbetiyle iftar etmişlerdir.

 

Allah'a kavuşma arzusu ve O'nunla buluşma hasretiyle yanıp tutuşan yiğitlerin yarattıkları kahramanlık destanları tarihin iftihar dolu sayfalarına geçmiştir. Onlar ölümsüzdürler. Selâmların en yücesi onlara; Allah'ın ve meleklerin selâmı üzerlerine olsun.
 

Oruç ve Fakirlerle Dert Ortaklığı
 

Orucun apaçık sonuçlarından biri de fakir ve eli darda kalmış yoksulların derdini paylaşma duygusunu tahrik etmesidir insanda. Rahat bir yaşamları olan, fakirliğin sıkıntısını çekmemiş, açlık ve susuzluğu tatmamış insanlar yoksulların hâlinden habersiz olabilirler. Oruç, bu gibi insanları gafletten kurtarır, yoksul insanları hatırlatır onlara.
 

Böylece yoksulların elinden tutulmasına ve onların dertlerinin giderilmesine yardımcı olur. İnsan oruç sayesinde, acıma ve merhamet duygularının ön plâna çıkmasıyla yücelik kazanır.
 

Bu nedenle mübarek ramazan ayında bağışlarda bulunmak, yoksulları yedirip içirmek ve bu tür yardımlaşmalar önemle hatırlatılmıştır.
 

Ve yine bu nedenle ramazan ayı, "Muvasat ayı" olarak adlandırılmıştır. "Muvasat" rızık ve geçimde kardeşlerin ortak edilmesi demektir. Bundan amaç, Müslümanların birbirlerine ihsanda bulunmalarını sağlamak ve bu değerli özelliği kişiliklerine mal ederek toplumu kin ve garazdan kurtarmaktır. Böylece toplumun bütün bireyleri bir arada kardeşçe yaşayacak ve Allah'ın nimetlerinden hep birlikte yararlanacaklardır.

 

Oruç tutan Müslümanlar, orucun bu insanî boyutlarına dikkat etmeli ve oruç farizasını gerektiği gibi yerine getirerek ramazan ayını, bu aya layık bir şekilde bitirmelidirler. Bu durumda İslâm'ın bu yapıcı programlarından toplumun tüm bireyleri yararlanabilir
ancak.

 

İmam Hasan Askeri'den (a.s), "Oruç niçin farz edilmiştir?" diye sorulduğunda şöyle buyurdular: "Zengin açlığın ıstırabını tatsın ve fakirle ilgilensin diye." (el-Kâfi, c.4, s.181)

 

Hişam, İmam Sadık'tan (a.s) orucun farz ediliş nedenini sorunca, İmam şu cevabı vermişlerdir: "Yüce Allah, fakirle zenginin birbirleriyle eşit olması için orucu farz kılmıştır. çünkü zengin, açlığın ne demek olduğunu bilmemiştir ki fakire acısın!...Daima istediğini elde edebilecek imkâna sahip olmuştur. Yüce Allah, kulları arasında bir tekdüzelik yaratmak ve zenginin açlığı tatmasını sağlamak istemiştir. Eğer böyle olmasaydı zengin, yoksulluk ve açlık içinde kıvranan insanlara acımaz, onlara merhamet etmezdi." (el-Vafi, c.2)

 

Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Ey İnsanlar! Her kim bu ayda oruçlu bir mümine iftar verirse ona bir köle azat etmenin sevabı verilir ve geçmiş günahları affedilir." Birinin, "Ya Resulullah (s.a.a)! Bizim hepimiz bir mümine iftar verecek güçte değiliz." demesi üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu:
 

"Bir hurma tanesiyle veya bir içim suyla da olsa cehennem ateşinden kurtulmaya çalışın."


Oruçla ilgili amaçlanan bu faydanın gerçekleştiği herkesçe malumdur. Bu ayda yoksulları yedirip içirme ve bağış oranı artmaktadır.

 

Oruç ve Düzen
 

Vaktin değerini bilip zamanı gereğince değerlendirmek, işlerde düzen ve disiplin oluşu, uygar olmanın bir göstergesi, başarı ve ilerlemenin önemli etkenlerinden biridir.

 

Bazıları bunun Batılıların yaşam özelliklerinin ve onların uygarlıklarının bir parçası olduğunu sanabilirler. Oysa disiplin ve vaktin düzenli bir şekilde tanzim edilip ayarlanması, İslâm'ın asil tavsiyelerinden biridir. Müminlerin emiri Hz. Ali (a.s), vasiyetnamesinin ilk satırlarında çocuklarına şöyle buyurmaktadır:

 

"Size, tüm çocuklarıma, bana bağlı olanlara ve vasiyetimin kendilerine ulaştığı herkese takvalı, disiplinli ve düzenli olmayı tavsiye ederim." (Nehc'ül-Belâğa, Mektup: 47)
 

İslâm farizaları, genellikle İslâm'ın düzen ve disipline verdiği önemin şahididirler. Günlük namazlar, kendilerine has vakitlerinde kılınmalıdır; öyle ki özel vakitler bir dakika bile ileri yahut geri alınamaz. Hac merasimi, kendine mahsus bir zaman ve mekânda yerine getirilmelidir. Nitekim oruç da mübarek ramazan ayında hilâlin görülmesiyle başlayıp şevval ayında hilâlin görülmesiyle sona erer. Aynı şekilde oruç için saptanan gün boyu da tan yerinin ağarmasından akşam vaktinin başlamasına kadardır. Ramazan ayının Kamerî aylardan olması nedeniyle yılın dört mevsimi zamanla ramazana tekabül eder.

 

Kimi zaman uzun yaz günlerine rastlar. Hangi şartlarda olursa olsun, tan yerinin ağarışı ve akşam vaktinin girişi tam dakik olarak belirlenmelidir. Oruç tutan kimse bu düzen ve disiplinden asla cayamaz. Bizzat bu şartlar, Müslümanın dakik ve muntazam olması gerektiğini, kendi yaşamını böylesine bir disiplin ve sistematize üzerine kurmasının şart olduğunu göstermektedir.

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler