07 Nisan 2020 Salı Saat:
16:22
12-02-2020
  

Peygamber Efendimizin Lakapları

Sen Kur'an'dan önce hiçbir kitap okumuş ya da eline kalem alarak yazmış biri değilsin...

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

İnsanlara verilen lakap o insanın kişiliğinden, şahsiyetinden, hal ve hareketinden alıntıdır. Yani bir insanın kişiliği nasılsa o kişiliğine bakılarak onlara lakaplar verilir. Hz. Muhammed (s.a.a) lakapları ise tamamen o yüce şahsiyetinin yansımasıdır. Bu yansıma bazen kendi toplumunda bulunan şahıslar tarafında ona atfedilip bazıları da ise direk yüce rabbin kendi Peygamberine vermiş olduğu lakaptır, onlardan bazılarına aşağıda değineceğiz.

 

1- O yüce insanın lakaplarından bir Ahmet'tir. Kuran-ı Kerim'de bu lakapla adlandırılmış olmasının yanı sıra, Kuran’dan, İncil’de de bu lakapla anıldığını anlıyoruz.

 

"Meryem oğlu İsa'da 'Ey İsrail oğulları! Ben size gönderilmiş Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen, Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmet adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim' demişti."

 

Ahmet, çok hamdeden demektir. Allah Resulü, Allah'ı çok hamd ettiği, yani hamdın ve şükrün hakkını yerine getirdiği için ona Ahmet dediler. Rivayetlerde okuduğumuza göre, çok fazla ibadet ettiği için itirazlarla karşılaştığında şöyle buyurdu:

 

"Acaba şükreden bir kul olmayayım mı?"

 

2- O yüce insanın diğer bir lakabı da Mahmut'tur. Nitekim onun ismi Kur'an'da Muhammed'dir ve ona Mahmut ve Muhammed diyorlardı.[3] Çünkü onun bütün sıfatları övülmeye değerdi. Kur'an bunun hakkında şöyle buyurmaktadır:

 

"Muhakkak sen yüce bir ahlaka sahipsin."

 

Yani sen, yüce ve kemalin doruğunda olan bütün olgun sıfatların sahibisin.

 

İbn-i Arabi şöyle der: "Allah-u Teâlâ'nın bin ismi vardır ve Allah Resul'ünün de bin ismi vardır. Onun en iyi ve güzel isimleri; Muhammed, Mahmut ve Ahmet’tir."

 

Kemal sıfatları ve hasletleri çok fazla olan kimseye Muhammed denir. Ondan önce hiç kimseye bu ad verilmemişti. Bu isim, onun için melekût âleminden seçildi. Çünkü bütün melekler, enbiyalar ve milletler onu övüp takdir etmişler, ediyorlar ve hepsi onun için selam gönderiyor.

 

3- Onun diğer bir lakabı da Ümmi'dir. Yani, ders okumamış olan. Nitekim Kur'an bu lakaba şöyle işaret etmektedir:

 

"Sen Kur'an'dan önce hiçbir kitap okumuş ya da eline kalem alarak yazmış biri değilsin. Öyle olsaydı batıl yanlısı inkârcılar kuşkulanırlardı."

 

Yani Risalet’ten önce okumadın ve yazmadın. Okuma-yazmayı kimseden öğrenmedin. Eğer, okuyup yazabilseydin, hastalıklı insanlar için kimi şüpheler meydana gelebilirdi. Fakat okuma-yazmaya sahip olmadığın halde böyle bir Kuran’la görevlendirilmen hiç kimse için şüphe etmeye yer bırakmadı. Daha önceden de söylendiği gibi, bunun kendisi bile, İslam peygamberi için en büyük mucizelerden biridir. Ders okumamış, okuma-yazmayı edinmemiş biri olduğunu herkes biliyorken, insanî ilimleri kapsayan ve kendisini hidayet kitabı olarak tanıtan bir kitap getirmiştir. Hidayet; yol gösteren ve doğru yolu işaret eden anlamında; istenilene kavuşturma, insanı kendi maksat ve arzularına ulaştıran manasındadır. Diğer taraftan ayetlerin birçoğunda felsefi deliller özet ve kapsamlı bir şekilde işlemiştir. Nice ayetlerde birçok deliller bulunmaktadır. Kur'an bir fıkıh kitabı değildir. Ancak, onda öyle kanunlar bulunmaktadır ki, beşeri toplum onların karşısında boyun eğmiştir. Acaba kim Kuran kanunları gibi ibadi, içtimaî, siyasî, ahlaki, mükâfat ve ceza içerikli kanunlar getirebilir?

 

"De ki; Eğer tüm insanlar ve cinler bu Kuran'ın bir benzerini ortaya koymak amacı ile bir araya gelseler, ne kadar birbirlerine yardım etseler de onun bir benzerini ortaya koyamazlar."

 

4- O yüce insanın lakaplarından biri de Kerim'dİr. Bu lakap Kur'an'dan çıkarılmıştır.

 

"Şüphesiz o kerim bir Resul'ün sözüdür."

 

O büyük insanın yüce erdemleri her kesimden insanın dillerinde dolaşmaktadır.

 

O Hazret Mekke’de kâfirlerin birçok eziyetlerine maruz kaldı. Hatta onu taşladılar, O, dağlara sığındı, ancak Hz. Hatice ve Emir-ul Müminin Ali (a.s) onu bulduklarında sessizce şöyle buyurduğunu işittiler:

 

"Allah’ım! Kavmimi hidayet et. Şüphesiz onlar bilmiyorlar."

 

Mekke fethinde on iki bin teçhizatlı askerle birlikte Mekke'ye girdiğinde bir sahabesinin şöyle dediğini işitti:

 

"Bu gün savaş günüdür."

 

Emir-ul Müminini göndererek onu ikaz etmesini ve halkın arasında şöyle söylemesini istedi:

 

"Bu gün şefkat ve affetme günüdür."

 

5- O büyük insanın lakaplarından biri de Rahmet'tir. Bu lakabı da Kuran’dan alınmıştır:

 

"Biz seni tüm alemlere rahmet olarak gönderdik."

 

Sevgi ve rahmeti o derece fazlaydı ki Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

 

"Ey Muhammed, eğer onlar bu yeni mesaja (Kur'an'a) inanmazlarsa, arkalarından duyacağın üzüntü sebebi ile neredeyse kendini mahvedeceksin."

 

İslam peygamberinin ne kadar üzüldüğünü, kalbinde acılar taşıdığını, sabır gösterdiğini ve cefa çektiğini düşünebiliyor musunuz?

 

"Size kendinizden öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz ağırına gider, size son derece düşkün, müminlere karşı şefkatli ve merhametlidir."

 

6- O büyük insanın lakaplarından biri de Mütevekkil'dir. Yani, kendine değil, Allah'a itimat ederdi.

 

Şu dua o büyük insanındır:

 

"Beni bir an bile kendime bırakma."

 

Tarihte geçtiğine göre; bir düşman savaşta Peygamber'i yalnız yatarken buldu. Kılıcını çekerek başının üzerinde durdu. O'na seslenerek şöyle dedi: "Ya Muhammed! Seni benim elimden kim kurtarabilir?" Resulullah (s.a.a) buyurdu: "Allah!" Bu kelimeyi söylediği gibi o kâfir adam titredi ve aynı anda kılıcı yere düştü. Allah Resulü ayağa kalktı, onun kılıcını aldı ve onun üzerine giderek: "Seni benim elimden kim kurtaracak?" diye sorduğunda O, "Senin kerem ve mertliğin" diye cevap verdi.

 

Allah Resulü onu bağışladı. O, halkın genelinin görüşüne göre başarısı çok az olan önemli işlere girişti ve Allah'tan başka kimseye güvenmedi. O Hazret Mütevekkil idi. Allah'a güveni vardı. Bu açıdan bütün her şeye sahipti.

 

Peygamber (s.a.a) Allah'a itimat ederdi, dünyaya değil. Allah Resulü dünyayı boş bilirdi. Peygamberden şöyle nakledilmektedir:

 

"Bu dünya; yolcunun, altında bir miktar dinlendiği bir ağacın gölgesi gibidir."

 

Sözün kısası O, tevekkülün bütün mana ve içeriği ile mütevekkil idi. Ne kendine ne başkalarına, ne de dünyaya itimat eder, yalnızca Allah’a itimat ederdi.

 

7- O büyük insanın diğer bir lakabı da Emin'di. Bu lakabı peygamberlikten önce ona Araplar vermişlerdi.

 

İslam'a açıkça davet etme emrini aldığı ilk günlerde, İslam'ı açıkça anlatmak için Kureyş büyüklerini topladı. Onlara sorduğu ilk şey şuydu: "Ben sizin aranızda nasıl bir ferttim?" Herkes "Seni sadakat ve emanetlere riayet etmekle tanıyoruz" dediler.

 

Yaşlı ve fakir bir kimse olan Abdullah b. Cez'an ev yaptığı zaman, Allah Resulü yedi yaşındaydı. Çocukları topladı ve Abdullah'ın evi bitene kadar ona yardım ettiler.[16] Hatta Allah Resul'ü onun evini, "yardım gören ev" olarak adlandırdı ve daha sonraları bir gurup insanı, mazlumlara yardım etmekle görevlendirdi.

 

Allah Resulü edeple yürür, edeple oturur, edeple konuşurdu. Sürekli güler yüzlüydü. Onun sözleri tatlı, açık ve latif olup asla kimsenin kalbini kırmazdı. Başkalarına yapabildiği kadar iyilik yapar ve yumuşak davranırdı. Bunlar ve bunlar gibi şeyler tarihte sabittir.

 

8- O yüce insanın lakaplarından biri de Abdullah'tır. Bu lakap da Kur'an'dan çıkarılmıştır:

 

"Kulu Muhammed'i bir gece Mescidi Haram'dan (Kabe'den) yola çıkararak, kendisine bazı mucizelerimizi gösterelim diye, çevresini kutsal kıldığımız Mescidi Aksa'ya (Kudüs'e) ulaştıran Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır. O her şeyi işiten ve her şeyi görendir."

 

Bu lakabın, Peygamber için en iyi lakap olduğu söylenebilir. Bu açıdan şehadet kelimesinde bu kulluğun mevki ve önemi, Risalet'ten önce zikredilmiştir. Yani kulluğun bir makamı vardır. O makamın yüksek derecesi Allah'la görüşmektir. Kuran’da bu husustan tekrar tekrar bahsedilmiştir. Bu yüce bir makam olup, Allah’ın dışında hiçbir şeye ve hiç kimseye gönlün bağlanmadığı bir mertebedir.

 

"Bu kimseleri ne ticaret, ne alış-veriş, Allah'ı anmaktan, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz."

 

Yani onların ticaretleri ve menfaatleri onları Allah’ı anmaktan asla alıkoymaz.

 

Bu durum, Allah sevgisinin kalbi doldurduğu bir mertebedir. Bu merhalede, kalp Allah dışında hiçbir dert ve gam taşımamaktadır. Artık onun kalbi; itminan, vakar ve sükûnetle dolmuştur.

 

"…Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzura erebilirler."

 

Aynı şekilde onun kalbinde herhangi bir korku, telaş ve ıstırap yoktur:

 

"Haberiniz olsun ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur, onlar hiç üzülmeyeceklerdir de."

 

İşte İslam peygamberi gerçek kulluğun bu yüksek makamında bulunuyordu.

 

Günahlardan masum ve pak olan Peygamber, başkalarının günaha girmelerinden büyük sıkıntı çekiyor ve ibadetten lezzet alıyordu. O kadar ibadet ederdi ki mübarek ayakları şişerdi. Nitekim Taha süresi inerek O'nu aşırı ibadet etmekten men etti.

 

9- O büyük insanın lakaplarından biri de Mustafa'dır. Bu lakap, İslam ümmeti için bir büyüklük iftiharıdır. Çünkü seçilmiş anlamına gelen Mustafa, Allah  tarafından var olan bütün âlem içerisinden yapılan bir seçimdir bu. Peki, niçin seçildi?

 

O çok yönlü sıfatlara sahip olan biri değil miydi? Bütün makamları kendisinde toplayan bir yapıya sahip değil miydi? Nitekim onun hayatını incelediğimizde kendisinin şefkat, rahmet, affetme, tahammül gösterme ve fedakârlık kaynağı olduğunu göreceğiz. Onun gibi şefkatli ve merhametli biri görülmemiştir. Hatem-i Tayi'nin kızı bir savaşta Müslümanlara esir düştüğünde ve Medine'ye geldiğinde Müslüman oldu. Allah Resulü, onu güvenilir insanların gözetiminde kardeşi Adi b. Hatem’e gönderdi. Adiy b. Hatem, kız kardeşinin anlatımları üzerine, Allah Resulü’ nün yanına gitmeye, İslam'la daha yakından tanışmaya ve daha sağlam malumatları elde ederek Müslüman olmaya karar verdi. Adiy b. Hatem kendi hikâyesini şöyle anlatır:

 

"Peygamberle birlikte eve gittik. Yol ortasında bir kadın Allah Resulü'nün önünü kesti ve konuşmaya başladı. Allah Resulü durdu, onun konuşmasına kulak verdi ve şefkatle ona cevap verdi. O kadın çok uzatmasına rağmen Allah Resulü onun sözünü kesmedi."

 

Adiy şöyle der: "Onun peygamberlik delilinin ilki benim için ortaya çıktı. Eve gittiğimiz vakit, herhangi bir teşrifat ve konfor yoktu. Evin halısı koyun derisinden yapılmıştı ve evin yemeği; arpa ekmeği ve tuz idi. O vakit nübüvvetinin ikinci delili ortaya çıktı. 'Kudreti olan, parası olan, güç ve taraftarı olan biri eğer peygamber değilse, insanlarla ilişkisi ve diyalogu ile evinin vaziyeti böyle olur mu hiç?' diye kendi kendime düşündüm. Sonunda Peygamberin diğer bir mucizesini de görünce Müslüman oldum. Bana şöyle buyurdu, "Din ve akidenize göre vergi almayı haram biliyorsunuz. Peki, neden halktan vergi almayı kabul ediyorsun?" bu sözler üzerine, Peygamberin, peygamberliği bana apaçık göründü.

 

Allah Resulü'nün öyle nazik bir kalbi vardı ki, annesi namazda olan bir çocuğun ağlama sesini duyduğunda, alelacele namazını bitirirdi. Yine aynı peygamber parasını kaybetmiş bir kız çocuğunu gördüğünde, ona para verir, onu sahibinin evine ulaştırana kadar ondan ayrılmazdı. Ancak gelin görünüz ki aynı peygamber, Yahudilerin hile yaptıklarını, plan çizdiklerini, ahitlerini bozduklarını, casusluk yaptıklarını, İslam’ın önüne set çektiklerini ve sonunda onların varlıkları, İslam’ın gelişmesi ve ilerlemesi için bir engel teşkil ettiğini gördüğü vakit, onlardan yedi yüz insanın öldürülmesi emrini de verirdi.

 

İşte bütün yönleri kendinde toplama ya da değişik kabiliyetlere aynı anda sahip olmanın anlamı budur.

 

Genelde insan; züht, ibadet, riyazet ve felsefi kavramların yolunda yaşam sürdürdüğünde, halkı idare etme ve yönetme vasfı yönünden zayıf olur, halkla müspet ilişkiler kurma zeminini oluşturamaz, toplumun içerisinde kendine bir yol bulamaz, kalplerin üzerinde egemenlik kuramaz ve bu mülayim yapısından dolayı güçlü bir yapıdan uzak olur. Ancak İslam Peygamberi, büyük bir şefkate ve mülayimliğe sahipti. Biset'ten önce Hira'nın onun ibadet ve inziva yeri olduğunu hepimiz biliyoruz. Onun ibadet boyutunun son noktaya ulaştığını da biliyoruz. Nitekim onun bu yumuşak huyluluk boyutunu Kur'an-ı Kerim şöyle tarif etmektedir:

 

"Allah'tan gelen merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sert, katı kalpli biri olsaydın, kuşkusuz çevrenden uzaklaşırlardı…"

 

Yani, "Ey Muhammed! Sen yumuşak ve mülayim bir yapıya sahipsin. Konuşma bakımından, güzel bir konuşmaya; davranış bakımından güzel bir davranışa sahipsin. Dilin ve hareketlerinle insanları dağıtmaz, dilin ve amellerinle insanları toplamaktasın. Yumuşak yüreklisin, katı kalpli değilsin."

 

İslam peygamberi gibi bir şahsiyet bu çift boyutlu yapıya güzel bir şekilde sahip olmalıdır.

 

Sözün kısası, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.a), bütün kâmil ve olgun sıfatların sahibiydi. Zira gerçekten birçok kâmil ve olgun sıfatı bir arada toplamak çok zor bir iştir. Âlimdi, âşıktı, arifti, düşmanlara karşı sertti, cesurdu, sürekli güler yüzlüydü, ahirete çok önem verirdi, dünyaya da önem verirdi. Zahit idi, faâldı, yaşantısı boyunca bir istikrar ve istikamete sahipti…

 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler