14 Kasım 2018 Çarşamba Saat:
22:01

Peygamber’i (saa) Kimler Öldürüyor?

07-11-2018 10:42


 

 

Sefer ayının 27. günü.

 

Peygamber Hz. Muhammed  (saa),  İmam Ali’nin (as) kucağında. Allah’ım! Ne kadar zor bir gündür bugün. Âlemlere rahmet peygamberimiz Hz. Muhammed (saa), o mübarek gözlerini bu gün, bu dünyaya kapatıyor.

 

Elbette o da bir beşer…  O da ne kadar kıymetli olsa da, bir yaratılmış ve kendisine takdir edilen bir süre var. Ecel vakti gelince, o da diğer hayata ulaşmak için ölüm kapısından geçmektedir.

 

Ancak onun ardından kalan sorular vardır…

 

Kimileri Yahudi bir kadın tarafından peygamberimize yedirilen zehirli etten sonra rahatsızlandığını söylemektedirler. Belki böyle oldu, belki de böyle olmadı…

 

Hz. Muhammed(saa) güzel bir insan, örnek bir kul, günah işlemeyen bir model olmasına rağmen,  güzelliğe ve masumiyete düşman olanlar da çoktur. Nitekim onun da çokça muhalifleri vardı ve onu öldürmek isteyebilirler… Bu tepki, düşmanlığın göstergesidir. Düşman da pekâlâ böyle düşünebilir.

 

Ancak onu öldürmek isteyenler, onun sözde dostları olursa işte bu başka bir durumdur ve bu çok acıdır…

 

Bunlar kimler mi?

 

Bu kişiler; onun yolunu kapatmak isteyenler, misyonunu yok sayanlar, bu hayata getirmek istediği dünyayı tanımamazlıktan gelenler, onun kalbine hiç çekinmeden basıp geçenler… Dikkat ediniz bu öldürmek, bedenen öldürmekten binlerce kat daha beterdir. Çünkü onu tamamen gömmüş oluyorsunuz demektir.

 

Kısaca Onun sünnetini öldürenler, onu öldürmüş gibidir, hatta daha beteri...

 

O halde “Sünnet” ne demekti? Sünnet, onun çizdiği yoldu, düşünce ve duygularını görebilmekti, amellerini ve maksadını anlayabilmekti. İlahî kitabın can bulmuş haliydi.

 

Ancak biz, Peygamber(saa)’in vefatında üç grup insan tipini görüyoruz.

 

Birinci grup başından beri nefsini dinleyen, ezberleri bozmak istemeyen, aşikâr muhalif olanlardı. Bunlar zaten sünneti kabul etmiyorlardı. Peygamberin ölümünü çoktan dört gözle bekliyorlardı.

 

Diğer bir grupta vardı ki, onlar peygamberi gerçekten çok iyi anlamışlardı. Onu sadece bu dünyanın önderi olarak değil, ahrette de kendi önderleri olarak görüyorlardı. Onun sünnetini takip ederek, dünya ve ahretlerinin ihya olduklarını biliyorlardı. Bu nedenle Peygamber’in kalbine inen vahyin onun iradesinde, onun duygularında, onun gözlerinde, onun dilinde, onun kulağında, onun ellerinde, onun ayaklarında can bulduklarına ve tüm organlarına yansıdığına yakinen inanıyorlardı. Dolayısıyla onu örnek almayı, onu takip etmeyi kendine vazife bilip, ona itaati olmazsa olmazlardan sayıyorlardı. Yüce Allah’ın “Rıza Kapısı”nın Peygamber üzerinden olduğunu çok iyi idrak etmişlerdi. Bu yüzden Peygamber’i bedenen kaybetmiş olsalar bile, onun sünneti ile ona olan sorumluluklarını devam ettireceklerine kararlı idiler. Onu asla kaybetmiş olarak düşünmeyeceklerdi.

 

Üçüncü grup insanlar da vardı ki; Peygamberi tek yönlü düşünmüşlerdi. Peygambere inandıklarını söyledikleri halde, onu tek boyutlu kabul etmişlerdi. Dünyalık boyutuyla var olan bir dâhi, bir kahraman, bir lider olarak görüyorlardı. Güç isteyen, dağınık Arap toplumuna çekidüzen veren, ilahi figüranlarla süslü, macera peşinde cesur bir önder. Bu yüzden onun vefatıyla bir devri kapatmış oluyorlardı.

 

Sünneti takip etmeyi bırakın, hadislerin dile getirilmesini bile yasaklamışlardı. Artık kendi devirleri başlamıştı. Ve kendi kendilerine gizliden gizliye bir sünnet oluşturuyorlardı. Zamanla bunu topluma dayatacaklardı bile. Yani peygamber adıyla falanın sünneti, filanın sünneti gibi. Hatta ileride falanın filanın sünneti başa gelmenin şartlarından biri olacaktı. İşte bu grup, inananların inancıyla oynamışlardı. Sözde Peygamber’e sadakat adı altında ihanet ediyorlardı. Ve peygamberi içten içe öldürüyorlardı. Tahrif içeriden oluyordu. Ne yazık ki bu çok işe de yaramıştı. Ümmet bu gibilere meydan vererek, çoktan fitne ateşlerinin yanmasına izin vermiş oluyordu. Peygamberin yapmak istediği ilahi hayat anlayışını yıkıp, kendilerince yeni hayat felsefeleri oluşturuyorlardı. Ve nitekim binlerce yol çıkacaktı ileride…

 

Yakın bir zamanda Kerbela faciasında hatırladığımız,  imam Hüseyin’in yola çıkma sebeplerinden olarak “Resulullah’ın sünnetini ihya etmek için” demesi çok anlamlıdır. Demek ki sünneti öldürmek, peygamberi katletmek ile eşdeğerdi. Çünkü peygamberi anlamamak, ondan uzaklaşmak, onu kaybetmek demekti. İlahî yolu kaybetmekti.

 

Şimdi, bugün ve bu gece âlemlere rahmet Peygamberin şehadetini düşünürken, bunu düşünmemiz gerekmektedir. Eğer bizim Peygamberin şehadetinde bir fonksiyonumuz yoktur diyorsak, onun hayat amacı ve sünnetine ne kadar bağlı olduğumuza bir kez daha bakmalıyız. Ne kadar yaşatıp, ne kadar yaşatmadığımıza…

 

Bu konuda iki problem önümüze çıkmaktadır.

 

Ben gerçekten Peygamber’in sünnetini yaşıyor muyum?

 

Gerçekten benim takip ettiğim yol ve halim, Peygamber’imin gerçek sünneti midir?

 

İlk önce doğru sünnetin ortaya konulması gerekmektedir. Peygamber adına çok sünnet ortada gezmektedir. Her yerde olan kirlilik maalesef buraya da sirayet etmiştir. Doğru “Peygamber sünneti” nerededir? İşte can alıcı soru budur!

 

Algılardan, meyillerden ve mizaçlardan etkilenerek gelen kişiselleşmelerden uzak Peygamber’in sünneti nerededir?

 

Sistemlerden, entrikalardan, güç ve menfaat savaşlardan sonra sosyal kırılmalara uğramadan elimize ulaşan Peygamber’in sünneti nerededir?

 

1400 sene korunarak gelen, hatta korunması için binlerce bedel ödenen Peygamber’in sünneti nerededir?

 

Zaman, mekân ve kişilere takılmadan gelen Peygamber’in sünneti nerededir?

 

Çok kolay. Yüce Allah Bunun da teminatını bizlere gösterdi.

 

Şûra suresi/23 “İşte Allah, iman edip salih amel işleyen kullarını bununla müjdeler. Ey Muhammed! De ki: “Ben bu tebliğime karşı sizden yakınlarıma sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum.” Her kim bir iyilik yaparsa biz onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verir.”

 

Peygamberimiz Hz. Muhammed (saa) defalarca bunu dile getirdi. Hatta son günlerinde bile kendini ziyarete gelenlere, ister adına vasiyet deyin, ister bir emir, ister ümmetinden bir isteği olarak sürekli şunu söylüyordu;

 

 “Size; Allah’ın kitabını ve benim soyum olan Ehl-i Beyt’imi bırakıyorum. Allah’ın kitabını yitiren, sünnetimi yitiren gibidir. Sünnetimi yitiren, Ehl-i Beyt’imi yitiren gibidir. Çünkü bu ikisi, benimle havuz başında buluşuncaya kadar asla birbirilerinden ayrılmazlar.”

 

Demek ki Kuran’ın hayatı, Peygamber’in sünneti idi. Sünneti de ayakta tutan Ehl-i Beyt idi. O halde Ehl-i Beyt’ten beslenmek ve onları takip etmek, sünnetin ta kendisi idi. Bu durumda Ehl-i Beyt İmamlarına sarılmak, doğru sünnetin adresi idi.  Onlar dışında hiç kimse doğru sünnetin taşıyıcısı ve teminatı olamazdı.

 

Nitekim Peygamberimiz(saa) bunu söylemişti. O da kendi nefsinden hiçbir şey söylemezdi. Bu durumda başka ağızlardan sünneti öğrenmek yanlıştı. Çünkü onlar ne masumdu, ne de Peygamber’in teyit ettiği kimselerdi.

 

Eğer bugün insanlar Allah ve Resulü’nün teyit etmediği kimselerden sünneti alıyorlarsa, kendilerini kandırmış olurlar. Çünkü tarihin bireysel ve toplumsal tüm çarpıtmalarına kanmış olacaklardır.

 

İkinci aşamadaki yanlış ta insanların doğru sünnetin yolunu gördükten sonra kendi nefislerine aldanmalarıdır. Duyarsız ve sorumsuz davranmalarıdır. Sünnetin varlığına rağmen kendi doğruları ile hayata müdahale etmeleridir. Bu seferde bilerek kaybediyorlar. Bu durum da Peygamberi öldürmek gibidir.

 

Sizce o, yüce Allah tarafından boşuna mı gönderilmiştir? Sizce o, yeteri derecede bir model değil midir? Sizce onun bize mirası önemli değil midir?

 

İşte burada da sorun bizim kendimizle alakalıdır. Sünnet; Peygamber’in düşündüğü gibi düşünmek, duygulandığı gibi duygulanmak, algıladığı gibi algılamak, olaylara baktığı gibi bakmak, dokunmak istediği gibi dokunmaktı. Kendimize göre düşünüyor, hissediyor, bakıyor, algılıyor ve tanımlıyorsak, bu durumda Peygamber, bizim hayatımızın neresindedir? Dolayısıyla kendimizi ona nasıl atfedebiliriz?

 

İşte yaratılış maksadını bilmemek, hayata anlam vermemek ve meçhullerle yaşamak… Bu davranışta yine Peygamber’den uzak olmanın göstergesidir?

 

Bugün Peygamber’in şehadetine ağlarken ya da en azından hüzünlenirken isterseniz bir kez daha bunu düşünelim! Gerçekte Peygamber’i kimler öldürüyor?

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !