20 Temmuz 2018 Cuma Saat:
00:18
18-06-2018
  

Plüralizm - Dini Çoğulculuk

Günümüzün kültürel alanda yapılan tartışmalarından biri dini çoğulculuk yahut Plüralizmdir.

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Günümüzün kültürel alanda yapılan tartışmalarından biri dinî çoğulculuk ve bu sahada öne sürülen çeşitli görüşlerle gündeme gelen fikirlerdir. Bu makale bu konuda dile getirilmiş tüm sözler, fikirler ve yazıları ayrıntılı olarak içermiyor. Yazıda, tartışma içinde geçen başlıklara topluca bakılarak görüşlerin temelleri ve dayanakları incelenecek ve sonuçta da kişi, kesim ya da özel bir yazıya değinilmeksizin eleştirileri yapılacaktır. Bu tür bir değerlendirmenin, hakikati bulmaya çalışan herkes için daha dingin ve velveleye yol açmayan bir eleştirel yöntem olduğu açıktır. Bundan dolayı ilkin çoğulculuğun anlamları, sonra onun temelleri ve son olarak da çoğulculuğun dayanakları ele alınacak, bundan sonra da onların eleştirisi yapılacaktır.

 

Çoğulculuğun Anlamları

 

Çoğul (plural), sözlükte birden fazla olma, çokluk, çoğalmış, birkaç çeşit; çoğulculuk da (pluralizm) çokluk yanlısı olma, çoğullukçu tarz, çeşitlilik eğilimi, pozisyon çokluğu, meslek çokluğu, felsefî şirk (çoktanrıcılık) anlamlarına geliyor.

 

Dinî çoğulculuk için pek çok ve kimi zaman da birbiriyle çatışan anlamlar öngörülür. Bu alanda yazılanlara bakıldığında dikkat çeken tanımlar şunlardır:

 

1. Hakikat bir tektir ama ona ulaştıran yollar farklı farklıdır. Değişik dinler ve mezhepler o tek hakikate ulaştıran yollardır ve hepsi de hakikate ulaşmış olma bakımından eşittir. Dolayısıyla dinler ve mezhepler bir şekilde bir araya getirilmelidir. Başka bir deyişle, dinler ve mezhepler aynı hakikatin yorumları ve ifade biçimleridir. Büyük dinler, aralarındaki bütün o yüzeysel ihtilaflara karşın aşkın birliğin içindedirler. Bu ihtilaflar ise iki konu çevresindedir:

 

a) Hakikatleri ve dinî metinleri anlamadaki çokluk ve değişiklik

 

b) Dinî tecrübelerin ve yorumlarının çeşitliliği

 

Bu iki alandaki çeşitlilik ve değişikliklerin birbirinden farklılığı, hakikate ulaşma yollarının da farklılaşmasına yol açmaktadır. Bütün dinler ve mezhepler, tam anlamıyla ulaşılamasa da herkesin gücü ve yeteneği oranında yakınlaşabildiği bir tek gerçekliğin görünümleridir.

 

2. Hakikatler çok ve iç içe olduğuna, çok sayıda içsel katmanlar taşıdığına ve herkesin bu hakikatten bir nasibi bulunduğuna göre denebilir ki, çeşitli dinler ve mezhepler, her ne kadar bünyelerinde hakikat dışında şeyler bulunsa bile hakikatin bir kısmına sahiptir. Aynı şekilde dinler ve mezhepler birbirlerine de dönüşmezler; hiçbiri diğerinin içinde yer almaz ve onun yerini tutmaz. Hakikatin tamamı hiçbir grubun elinde değildir. Hakikat bir bütün olarak herkesin elindedir, hak ve bâtıl hep yan yanadır.

 

3. Hakikatler aslında birden fazladır ve dinler çatışsalar da hakikati taşırlar ve doğrudurlar. Bu hakikatler, birbirine dönüşebilen ve birinden diğerine aktarılabilen şeyler değildir.

 

4. çeşitli dinler, mezhepler ve inançların varlığına rağmen barış içinde bir arada yaşanabilir. Yani düşünce düzeyinde tam bir karşıtlık içinde bulunan inançlara karşın hayatın içinde ve pratikte çatışma olmaksızın, inancı dayatmaksızın, barış ve mutluluk içinde yan yana yaşanabilir.

 

Dinî çoğulculuğun ortaya çıktığı alanlar

 

Dinî çoğulculuğun, tıpkı bütün düşünsel, siyasal, toplumsal ve dinsel fenomenler gibi ona gelmeden önce değişik alanları vardır. Bu alanlara odaklanıldığında dinî çoğulculuğu doğru kavramak için uygun zemin oluşacaktır. Bu nedenle işin başında, çoğulculuğun ortaya çıktığı alanlara, sonra da onun dayanaklarına bakacağız. Gerçi bu alanlar ve dayanakları arasında çok sayıda yakınlık dikkat çekmiyor da değildir. Yani birbirinin simetrik etkenleri ve nedenleridirler ama onlara bakışaçılarında farklılık vardır. Buna ek olarak, bazı nedenler ve etkenler uzak, ötekiler ise yakındır.

 

Günümüzdeki dinî çoğulculuk anlayışını ortaya çıkaran en önemli uzak ve yakın etkenler ve alanlar şunlardır:

 

1. Yeniden doğuş (Rönesans) çağının başlaması; dinî ve felsefî hakikatlerde kuşkuculuk dalgasının yükselmesi.

 

2. Akıl-din çatışması, birinin diğerine atıfta bulunmasının imkansızlığı ve dini akılla değil dinî deneyimle anlamanın gerekliliği düşüncelerinin ortaya çıkışı.

 

3. Gerçekliği kavramada aklın yeterliliğine ilişkin Hume'un kuşkularının ve gerçekliğe ulaşmada aklın gücünün Kant tarafından reddedilmesinin insanın sürekli olarak gerçekliğe yakınlaşabileceği ama asla onu var olduğu biçimiyle kavrayamayacağı; çünkü var olan gerçeklikle görünen gerçeklik arasında fark bulunduğu düşüncesinin ortaya çıkmasına neden olması.

 

4. Dinî bilginin beşeri bilgiyi izlediği, din ve dinî metinlerden anladıklarımızın değişim halinde olduğu, dinin hiçbir resmî ve sabit anlaşılma biçiminin bulunmadığı, hatta peygamberlere gönderilen vahyin bile beşeri tanım kazandığı gibi şeylere inanılması

 

5. Dinin özünün dinî deneyim olduğu, dinî deneyimin de farklı yorum ve ifade biçimlerinin bulunduğu; bunun da dinler ve mezheplerin ortaya çıkmasına yol açtığı eğiliminin ortaya çıkması.

 

6. Kurtuluşun bir tek dinde olamayacağı ve kurtuluşun sadece Hıristiyanlık, Yahudilik veya İslam'la elde edilebileceği inancının mutlak ilahî hidayet ve Tanrı'nın rahmetiyle bağdaşmadığı görüşünün ortaya atılması.

 

7. Din ve beşerî düşünce arasında bir tür hoşgörü ve diyalog ortamı oluşturmaya; dini siyasal ve toplumsal alandan çıkarıp kişisel konulara ve dinî deneyime hapsetmeye inanan özgürlükçülük ya da siyasal liberalizmin ortaya çıkması.

 

Yukarıda sayılan alanlara dikkat edildiğinde dinî çoğulculuğun kökeninin batı ve batı düşüncesi olduğu; İslam kültürü ve felsefesinde ise böyle bir alan bulunmadığı, varsa da ancak batıyı taklitle ortaya atıldığı çok açık görülecektir. Kilise'nin bilim ve bilim adamlarına karşı sert tutumu, Hıristiyanlığın değiştirilmiş olması, Hıristiyan düşüncesinde akıl ve bilim karşıtı inançların varlığı; buna karşılık Kur'an'ın değiştirilmemiş olması, İslamî öğretinin arı duru kalabilmiş bulunması, bilimin kuşatıcılığı ve erdemine yapılan vurgu, bilim adamları ve akıl sahiplerine büyük değer verilmesi ve İslam kültüründeki bu benzeri konular göz önünde bulundurulursa batının düşünce ve akımlarının tüm uzantılarıyla İslam kültürüne sokulmaya çalışılması ve açık bir hakikat olarak İslam ile bunlar arasında ilişki kurmaya ve ahenk oluşturulmaya çabalanmasının daha önce işaret edilen körü körüne taklitten başka bir şey olmadığı anlaşılır.

 

Hatırlatmak gerekir ki, 1-4. alanlar, dinî çoğulculuğa yakın alanların dışında kalan ve onlara uzak olanlardır.

 

Dinî çoğulculuğun argümanları ve eleştirisi

 

1. “Epistemolojik tartışmalara baktığımızda gerçeğe –varolduğu şekliyle- ulaşmanın mümkün olmadığını görürüz. Öyleyse hiçbir din ve mezhep gerçeğe ulaşma iddiası taşıyamaz. Hatta iddia edebileceği tek şey, gerçeğe ulaşmak değil yakınlaşmak olabilir. Bu yaklaşım bütün dinler için geçerlidir.”

 

Bu kısa yazıda epistemolojinin bu konudaki tartışmalarını geniş biçimde ele almak mümkün değil elbette. Kısaca da olsa bu argümana şöyle cevap verilebilir: İnsanın bilgisi, duyumsanan (huzîrî) ve edinilen (husûlî) bilgi olarak ikiye ayrılır. Duyumsanan bilgi, bilgi ile gerçeklik arasında aracı bulunmayan bilgidir. Edinilen bilgi ise, bilgin ile gerçeklik arasında bilimsel sürecin aracı olduğu bilgidir. Duyumsanan bilgi, insanın benliği ve ruhuyla ilgili bilgisi gibidir; yahut insanın aracı olmaksızın kendinde bulacağı ve insanın benliğinin ta kendisi olduğu hüzün, mutluluk, kuşku, düşünce vs. gibi nitelik ve hallerin bilgisidir. Bu durumda benlik ile bu haller arasında herhangi bir aracı bulunmamaktadır. Bunun tam tersi, insanın mesela gökyüzü ve yeryüzü hakkındaki bilgisini oluşturan edinilen bilgidir. Gökyüzü veya yeryüzüne dair bilgimiz, gerçeklikle aramızdaki aracıyı oluşturan değişik bilimsel süreçler ve biçimlerle somutlaşır.

 

Tanıma dikkat edilirse duyumsanan bilgi hata kabul etmez. çünkü hata imkanının ortaya çıkabilmesi için bilgin ile gerçeklik arasında herhangi bir aracı yoktur. Hata, gerçeklik ile aracı arasındaki uyumsuzluktan başka bir şey değildir. Öyleyse beşerî bilgilerin bir kısmı hataya karşı korunaklıdır.

 

Edinilen bilgilere gelince; o da ikiye ayrılır: Teorik bilgiler ve âşikâr bilgiler. Teorik bilgiler, ispatlanmaya, delillendirilmeye ve birikime ihtiyaç duyan bilgilerdir. Fakat âşikâr bilgiler, ispat, delil ve birikime ihtiyaç duymazlar. Hatta insan içerik ve anlamlarını olması gerektiği gibi kavrarsa doğru ve gerçek olduklarını hemen anlar. Örneğin “Her bütün, parçasından büyüktür“ yargısında “bütün”, “parça” ve “büyüktür” önermesinin anlamı doğru kavranırsa hiç kimse her bütünün, parçasından büyük olduğundan kuşku duymaz. İnsan bu tür bilgilere ve önermelere sahip olduğundan teorik bilgilerini bu önermelerden yararlanarak kanıtlar. İşe çok açık (âşikâr) önermelerden başlayan matematik bu hakikat için iyi bir örnektir.

 

Hume ve Kant'ın karşılaştığı, ama bir cevap bulamadığı ve sonuçta da gerçekliği kuşkulu veya ulaşılamaz gördüğü sorun, İslam felsefesinde “felsefi kavramlar ve felsefenin ikincil akli konuları” olarak isimlendirilen “sebep-sonuç”, “varlık-yokluk”, “öz-tezahür” gibi kavramların beş duyu aracılığıyla ulaşılabilir olmamasıdır. Yani görme veya işitme ya da diğer duyularla sebep ve sonucun anlamı elde edilemez. Sebep-sonuç; görülemez, işitilemez, dokunulamaz, koklanamaz veya tadılamaz. Bu iki filozofun dış duyular aracılığıyla ulaşamadıkları her kavramı geçersiz saydıkları dikkatlerden kaçmamalıdır. Bundan dolayı onların kurgusal ve zihinsel oldukları fikrine sıkı sıkıya sarılmışlardır. Oysa İslam felsefesinde bu kavramların duyumsanan bilgiler aracılığıyla ulaşılabilir oldukları çok açıktır. Mesela sebep-sonuç kavramını nefis ve irade karşılaştırmasıyla anlayabilir ve onun içinden çekip alabiliriz. Yani insan, duyumsanan bilgi sayesinde iradenin nefse bağımlılığını bulabilir ve bu bağımlılıktan sonuç kavramını, nefisten de sebep kavramını çekip alabilir.

 

Bu açıklamadan, sebebi kurgusal görmenin ve zihinsel alışkanlık olarak nitelemenin ya da zihnin alanında kabul etmenin gereği bulunmadığı çok açık anlaşılıyor olmalıdır. Böyle görülürse mantıksal olarak bu kavramların ve buradan üretilen önermelerin gerçek oldukları da savunulabilecektir. O halde insan, gerçeğe giden hatasız bir yol ve hakikatlere ulaşmayı sağlayacak mantıksal bir mecraya sahiptir. Duyumsanan bilgiler ve temel âşikâr gerçeklerden yararlanıp çok açık mantık yasalarını kullanarak doğrunun söz konusu yolu katedilebilir, pek çok hakikate ulaşılabilir, Allah'ın büyük akıl ve düşünce gücü nimetleri işlevsel hale getirilebilir, bu içsel ve ilahî delilden bir ihsan olarak istifade edilebilir.

 

2. “Hakikatler asla belli bir grubun veya kesimin elinde değildir ve onların tekelinde olamaz. Hatta hak ve bâtıl her zaman birbiriyle iç içedir; bütün dinlerde ve mezheplerde hak ve bâtıl, doğru ve yanlış bir arada bulunabilir. çünkü tüm dinlerde düşmanların tahrif ve düşmanlıkları hep var olmuştur; bir dindeki çeşitli fırkalar ve mezheplerin varlığı bu iddianın en büyük tanığıdır.”

 

Eğer hakikatlerden kasdedilen bütün bir varlık aleminin hakikatleriyse elbette ki tüm hakikatlerin belli bir kişi ya da grubun elinde bulunmadığı, sadece Allah'ın katında olduğu çok açıktır. Fakat eğer kasdedilen, hakikatlerin bir kısmıysa denebilir ki, İslam'ın hak ve son din olması nedeniyle hakikatlerin bu miktarı İslam'da mevcuttur. Böyle olunca, bu hakikatlerin tamamının belli bir kişi ya da dinin elinde bulunmadığı iddiası temelsiz bir iddia olmaktan öte, kendi aleyhine güçlü bir dayanağa dönüşür.

 

3. “Hakikatler içiçe ve katmanlar halindedir. Kur'an gibi kutsal metinler çok sayıda içsel anlamlara sahiptirler. Her din ve mezhep hakikatin bir bölümü ve katmanını elde etmiştir ve o ölçüde de hak olma değeri taşır.”

 

Kur'an'ın çok sayıda içsel anlamları olduğu ve hakikatlerin de basamakları bulunduğu yaklaşımı kuşkusuz doğrudur. Fakat bu fikirden çıkarılan mantıksal sonuç, Kur'an'ın insanlık için gerekli olan tüm hakikatleri içermediğidir. Belki tam tersine, İslam'ın son din olması ve mükemmelliğe erişmiş bulunması bakımından insanlığın hidayete ulaşması ve kemale erebilmesi için Kur'an'ın tüm hakikatleri taşıması gerektiği söylenmelidir. Kim hakikatin hangi basamağını araştırıyorsa onu İslam'da ve Kur'an'da bulacaktır. O halde bu üçüncü argüman, ilkin öne sürülen bir iddia, sonrasında ise kendi aleyhine kanıt olmaktadır.

 

4. “Dinî bilgi beşeri bilgiye tabidir. Beşeri bilgi ise değişim ve dönüşüm içerisindedir. çyleyse dinî bilgi de aynı özelliği taşır. Dolayısıyla dinde resmî ve nihaî hiçbir bilgi yoktur.”

 

Bu argümanın eleştirisi uzun bir tartışmayı gerektiriyor. Ama özetlersek şöyle diyebiliriz:

 

Birincisi, bütün dinî bilgiler beşerî tüm bilgilere bağımlı değildir. çoğu ayeti ve rivayeti fizik, kimya, matematik vb. bilimler olmaksızın da anlayabilir ve kavrayabiliriz.

 

İkincisi, tüm beşeri bilgiler değişim ve dönüşüm halinde değildir. Bunun en açık örneği insanlığın temel ve bariz gerçekleri ve matematiğin açık önermeleridir. Mesela “iki kere iki dört eder” önermesi böyledir.

 

Üçüncüsü, dinde, kabul edilmesi zorunlu konular içinde yeralan öğretiler vardır. Tüm zamanlar ve mekanlar boyunca ulema ve müminlerin tamamı bunları dinin apaçık gerçekleri olarak kabul etmiş ve onlara inanmışlardır. Örneğin Allah'ın varlığı, ölümden sonra hayat, peygamberlik, namaz, oruç ve bu benzeri binlerce konu İslam'da bu kabil değerlerdir.

 

Dördüncüsü, bütün beşeri bilgilerde değişim olduğunu kabul etmenin bizzat kendisi bir görüşü yanlışlamıyor mu?! çünkü bu görüş de beşeri bir bilgidir.

 

Beşincisi, Kur'an kendisini insanlara “Apaçık Arapça lisanla...” ve “açıklayıcı” olarak tanıtıyor. Bu hidayet kitabının, onu anlamada insanların kolaylıkla edinemeyeceği çeşitli bilgilere bu denli bağımlı bulunmasına imkan olmasa gerektir.

 

5. “Dinin özü ve kaynağı dinî deneyimdir. Dinî deneyim ise birbirinden farklı ve birbirine aykırı yorumlar ve ifade biçimleri taşır. Bu nedenle çeşitli dinler ve mezheplerin bulunması doğaldır ve kaçınılmazdır.”

 

Eğer dinî deneyimden maksat peygamberlere gelen vahyi de kapsayan bir şeyse, vahyin ilahî hikmet, rahmet ve hidayet nedeniyle tüm aşamalarında korunmuş olması gerektiği söylenmelidir. Yani doğru ve tam olarak alınmış ve aynen o şekilde de halka bildirilmiş olmalıdır. Ama eğer burada kasdedilen sufi keşif, tanık olma ve peygamberler gibi hatasız olmayan insanların kişisel deneyimleri ise dinin böyle bir temele oturtulamayacağı gerçeği bir yana, hatta tam tersine, din bu deneyimlerin doğruluk ya da yanlışlığının belirleneceği kriter olur. çünkü bu tür deneyimler yorumlama ve ifade etme sırasında hata ve çelişkilerden kaçamazlar.

 

6. “Allah'ın ‘hidayete ulaştıran' ismi, tüm insanların ya da çoğunun bir şekilde hidayete ulaştırılmasını gerektirir. Bu da ancak bütün dinlerin ya da çoğunun hak olması ışığında gerçekleşebilir.”

 

Bu argümana iki şekilde cevap verilebilir: görüşü reddeden cevap ve soruna çözüm bulan cevap.

 

a) Görüşü reddeden cevap şöyle olmalıdır: Allah hidayete ulaştıran olduğu kadar, rızık veren, şifa bağışlayan ve yaracıdır da. Eğer ‘hidayete ulaştıran' sıfatının gereği tüm insanların fiilî olarak hidayete ulaşmalarıysa rızık veren sıfatının gereği de bütün insanların mutlaka günlük maişetlerini çıkarmaları ve dışarıda aç ve hasta hiç kimsenin kalmamasıdır. Oysa bu yaklaşımın yanlışlığı çok açıktır. Başkalarının ilahî rızık ve maişete ulaşmalarını engelleyen az zalim mi var?!

 

b) Soruna çözüm getiren cevap ise şudur: Hidayetin iki anlamı vardır. Biri, yol gösterme; diğeri ise iyi olana ulaştırma. Eğer hidayetten kasıt “iyi olana ulaştırma” ise insanların özgür seçimiyle çelişir. Tabii ki Allah, kendi tercihiyle hak yola girenlere tercihlerinin yararına olacak şekilde yardım eder ve lütufta bulunur. Ama hidayetten kasdedilen “yol gösterme” ise burada Allah'la ilgili olan, ihsanda bulunarak yön vermedir. Yani peygamberler, kitaplar ve şeriatlar göndererek, akıl ve içsel aydınlanma (fıtrat) bağışlayarak hidayetin zeminini hazırlamaktır. Fakat insanların tercihte bulunması ve başkalarına engel çıkarması nedeniyle ilahî hidayet engellere karşı koyabilir. Bundan dolayı Kur'an'da çok sayıda ayet “Allah'ın yolundan alıkoyan”lardan sözeder. Dikkat çekilmesi gereken bir diğer bir nokta, hidayetin birtakım aşamaları olduğudur. Hidayetin tam ve kemale ermiş aşamasına -ki Ali'nin İslam'ıdır- ulaşmada noksanlığı kalmaması gereken kişinin eriştiği her basamak hakkı kabul etmenin gerçekleştiği aşama olacaktır. Bu temelde, rivayetlerde geçen ifade biçimlerinde “zaafa uğramışlar” (mustazafin) kelimesi kullanılmıştır. Fakat bunun anlamı, Allah'ın, kemale ermiş hidayeti insanlara bildirmediği veya onlardan bunu talep etmeyeceği ve bunun kaçınılmaz sonucunun da her dinin doğru olduğu değildir. çünkü bütün o sapmalar, tahrifler, yanlış anlamalar ve fitne çıkarmaların varlığı bile tek başına kimi dinlerin ve mezheplerin bâtıl olduğunun işareti ve tanığıdır.

 

7. “Allah'ın hikmeti; insanların gerçek kemale yöneltilebilmeleri için elçilerin gönderilmesini ve herkese peygamberlerle hitap edilmesini gerektirir. Doğru sayılmanın belli bir dine özgü olması bu çok önemli ilkeye aykırıdır ve onunla çelişir. Yani ilahî hikmetin gereği olarak bütün insanların ya da çoğunun gerçek kemale ulaşması sadece tüm dinler ve mezheplerin aydınlığında gerçekleşebilir.”

 

Bu argümanın sağlamaya çalıştığı şey de insanların kemale ulaşmaları ve onu anlamaları için zemin oluşturmaktır. Bu ise bir yandan elçiler gönderilmesi ve İslam'ın son ve tamamlanmış din olarak sunulmasıyla, öte yandan insanın içindeki akıl ve ilahî aydınlanmayla gerçekleşmiştir. İnsanların özgür seçimi ve bilinçlenmesine bağlı olan engeller ve etmenlerin ise Allah'ın hikmetiyle bir aykırılığı yoktur.

 

8. “Savaş, kan dökme ve çatışma ortamında insanların gelişmesinin imkanı yoktur ve din zorbalıkla şırınga edilemez. Öyleyse insanların, aydınlığında hakikate ulaşabilecekleri barış ve mutlulukla dopdolu bir atmosfer oluşturulmalıdır. Bu önemli iş ise ancak insanlar, dinler ve mezhepler arasındaki barışın gölgesinde gerçekleşebilecektir. Sonuç olarak tüm dinler ve mezheplerin doğru olduklarını tekrarlamak gerekir.”

 

Pratikte barış içinde bir arada yaşama ve çatışmadan uzak durma, tüm dinler ve mezheplerin doğru olmasını gerektirmez. Bu ikisi arasında mantıksal bir zorunluluk yoktur. Tam tersine insanlar ve dinler arasındaki barış ve mutluluk, en genel anlamıyla -inat ve fitne hariç- İslam dinini teyid eden bir şeydir ve bu da onun tamamlanmış, hak ve yüce oluşunun kesin delilidir.

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler