17 Ekim 2019 Perşembe Saat:
21:18

Resulullah’ın (saa) Masumiyeti (I)

28-11-2016 11:53


 
 
Musa Aydın Hoca
 
Peygamberlerin masumiyeti, -özellikle kelamcılar arasında- öteden beri tartışılan bir konu olarak canlılığını günümüze kadar korumuştur. Biz bu makalede dergimizin, Resulullah Özel Sayısı münasebetiyle, özellikle Resulullah’ın (s.a.a) masumiyeti konusunu ana hatlarıyla işlemeye ve bu konudaki soruları cevaplamaya çalışacağız.
 
Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetinin diğer peygamberler gibi üç ana boyutu vardır:
 
1- Vahyin ve şeriatın alınması ve tebliğinde mutlak (kasıtlı ve kasıtsız) masumiyet.
 
2- Sözlü veya amelî günahlardan masumiyet. 
 
3- Alelade ve normal hatalardan masumiyet. 
 
Bunların her birisinin hem aklî, hem de naklî delilleri vardır. Bu delillerin bir kısmı bütün peygamberleri kapsayan genel delillerdir. Bir kısmı ise Resulullah’a (s.a.a) özel kanıtlardır.
 
Önce bütün peygamberlerin masumiyetini ispatlayan aklî ve naklî delillerden birkaçına kısaca değinip Kur’ân ve hadislerden Resulullah’ın (s.a.a) şahsına özel olan bazı delilleri zikredeceğiz; ardından da Resulullah’ın masumiyetiyle çeliştiği zannedilen bazı ayet ve rivayetleri inceleyeceğiz.
 
Aklî Deliller
 
a) Allah’ın, peygamberleri, kullarını doğru yola hidayet etmek, onların dünya ve ahiretteki saadetlerini doğrudan etkileyen inanç ve amelleri göstermek ve onları kötü şeylerden sakındırmak için gönderdiğinden kimse kuşku duyamaz. Onlar, gerçekte yeryüzünde Allah’ın temsilcileridirler; insanlara, her şeyin gerçeğini ve doğrusunu öğretmekle yükümlüdürler. 
 
Bu durumda, eğer onların kendileri getirdikleri şeylere riayet etmez ve kendi öğretilerine aykırı hareket ederlerse, insanlar onların eylemleriyle sözleri arasında çelişki olduğunu görür ve böylece onlara karşı olan itimat ve güvenleri sarsılır. Bu da, onların gönderilme ve görevlendirilme hedefinin tahakkuk etmemesine yol açar ve onların gönderilmesi gereksiz ve abes olur. Böyle bir şey ilâhî lütuf ve hikmete de aykırıdır. Dolayısıyla sonsuz ilâhî hikmet ve lütuf onların masum olmalarını gerektirir ki, onların gönderilmesinden amaçlanan hedef gerçekleşsin. 
 
Bu gerekçe, peygamberlerin hayatlarının başından sonuna kadar masum olup, hatta sehven bile olsa bir hata ve günah yapmamalarını gerektirir. Zira ancak bu takdirde, halkın tam güvenine mazhar olur ve istenen hedefe ulaşabilirler. Eğer onların sehven bile hata ve günah yapmaları mümkün olursa, birileri onların, “Sehven günah işledik ve sehven hata ettik!” gibi sözlerinin bir bahane olduğunu zanneder ve bunun sonucunda onlara olan güven ve itimatları sarsılabilir. Sonuç itibariyle de risalet hedefi gerçekleşmez. O hâlde, peygamberler her yönden ve her zaman için tam anlamıyla masum olmalıdırlar ki, kimse onlar hakkında herhangi bir şüpheye kapılmasın. 
 
b) Peygamberlerin görevi sadece ilâhî mesajı insanlara ulaştırmakla sınırlı değildir. Onlar, bununla birlikte insanları tezkiye ve terbiye etmekle de görevlidirler. Dolayısıyla peygamberlerin başta gelen görevlerinden biri de, insanları terbiye ederek onları kemalin en doruk noktasına ulaştırmak ve liyakati olan kimselere önderlik yaparak onları en güzel sıfatlarla donatmaktır. Başka bir deyişle onlar, talim ve öğretim görevlerinin yanı sıra, eğitim ve öğretim görevine de sahiptirler. 
 
Peygamberlerin, topluma önderlik edecekleri bu yönleri, toplumdaki en istidatlı kişileri de kapsamı altına almaktadır. Açıktır ki, bu görevle mükellef olan kimsenin kendisi, insanî kemal ve karakter açısından en üstün derecede olup, en üstün nefsî olgunluğa sahip olması gerekir. Zira kemalden yoksun bir kimse, başkalarına kemal yolunda örnek ve önder olamaz. 
 
Bu konuda üstün bilgiye sahip olmak, tek başına yeterli değildir. İnsanın kendisinin bizzat bu sıfatlarla donanmış olması gerekir. Bir önder ve eğiticinin, sözlerinden ve öğretilerinden daha çok hareket, davranış, ahlâk ve sıfatları, terbiyesi altında olan kimselerde etkin olur. Çünkü mürebbi, terbiyesi altında olan kimselerin kalbinde ve ruhlarının derinliğinde kendine yer bulmalıdır. Bunun için de bu konuda sadece bilimsel öğretiler ve mantıksal deliller yeterli değildir. Terbiyede bilgiden daha önemli etken, mürebbinin davranış, ahlâk ve karakter yapısıdır. Davranışlarında, ahlâk ve karakterinde eksiklik olan bir kimsenin sözleri de etkili olmaz. O hâlde risaletin hedefine ulaşması için, peygamberin iman ve amel açısından hiçbir eksikliğinin olmaması, yaşamında hiçbir kör nokta bulunmaması şarttır. Onun öğretilerinin, söylem ve eylemlerinde tam anlamıyla tecelli edip kendini göstermesi gerekir. Aksi takdirde o, topluma önder ve örnek olamaz. 
 
Buna göre peygamberlerin her yönden ve hayatlarının bütün dönemlerinde masum olmaları gerekir ki, bu görevlerini de başarıyla ifa edebilsinler. Peygamberlerin gönderilmesini gerekli kılan ilâhî hikmet, onların bu sıfatlara haiz olmalarını da gerekli kılıyor. “Sizden Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı arzulayanlar ve Allah’ı çokça ananlar için Allah’ın Resulü’nde uyulacak pek güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21) Açıktır ki, takva sahiplerine ve ahiret gününü düşünenlere, ancak gerçek anlamda günahtan masum olan bir şahsiyet örnek olabilir.
 
Naklî Deliller
 
Naklî delillerden maksadımız, yoğunlukla Kur’ân ayetleri ve bazı hadislerdir. 
 
1- Allah-u Tealâ birçok ayetinde, peygamberleri muhles (halis kılınmış kullar) olarak tanıtmaktadır. Örneğin şu ayetlerde:
 
“Kuvvet ve murakabe imkânlarına sahip kullarımız olan İbrahim, İshak ve Yakub’u da an! Onları, ahireti sürekli hatırlama özelliğiyle, samimi halis kullar yaptık.” (Sâd, 45–46)
 
“Kitapta Musa’yı da an. O, muhles (halis kılınmış), peygamber ve resul idi.” (Meryem, 51)
 
“...Biz böylece ondan kötülük ve pisliği caydırdık. Şüphesiz o, muhles (halis kılınmış) kullarımızdandı.” (Yûsuf, 24)
 
Evet, bu ayetlerde örnek olarak bazı peygamberlerin ismi zikredilmiş ve peygamberlerin Allah’ın halis kıldığı kullar olduğu beyan edilmiştir. Diğer yandan Allah-u Tealâ, Şeytan’ın herkesi doğru yoldan saptırabileceğini, sadece halis kılınmış kulları saptırmaktan aciz olduğunu bizzat Şeytan’ın dilinden beyan etmiştir:
 
“İblis: ‘İzzetin hakkı için onlardan (insanlardan) muhles (halis kılınmış) kulların müstesna, hepsini saptıracağım!’ dedi.” (Sâd, 82–83)
 
Demek ki Şeytan’ın peygamberler üzerinde bir sultası ve tasarrufu söz konusu değildir. Bu da açık bir şekilde onların masum olduğunu göstermektedir.
 
2- Allah-u Tealâ, muhtelif ayetlerde genel olarak bütün peygamberlerin ve özel olarak Muhammed Peygamber’in (s.a.a) mutlak bir şekilde itaatini insanlara farz kılmıştır ki, bunlardan sadece birkaçını aktarmakla yetiniyoruz:
 
“Biz gönderdiğimiz her peygamberi Allah’ın izniyle itaat edilsin diye gönderdik...” (Nisâ, 63)
 
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Elçi’sine itaat edin ve sizden olan ululemre/emir sahiplerine de. Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Elçi’sine götürün; eğer Allah’a ve ahiret gününe imanınız varsa...” (Nisâ, 59)
 
“De ki: Allah’a ve Elçi’sine itaat edin. Eğer sırt çevirirlerse, bilin ki, Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 32)
 
“Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. Çekişmeyin; zayıflar, kaybolup gidersiniz. Ve sabredin, Allah sabredenleri sever.” (Enfâl, 46)
 
“Kim Resul’e itaat ederse, muhakkak Allah’a itaat etmiştir. Kim sırt çevirirse, biz seni insanlar için koruyucu olarak göndermedik.” (Nisâ, 80)
 
Görüldüğü gibi Allah-u Tealâ bu ayetlerde bütün peygamberlerin ve Resulullah’ın (s.a.a) itaatini kayıtsız-şartsız farz kılmış, onlara itaati kendi itaati saymıştır. Bu da onların masum olduklarını göstermektedir. Eğer onların herhangi bir konuda hata veya günah işlediğini varsayarsak, o zaman hatalarda bile Allah’ın onlara itaati bize farz kıldığı anlamına gelir ki bu aklen de imkânsızdır; Kur’ân da açıkça bunu reddediyor:
 
“Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.” (Nahl, 90)
 
“…De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (A’râf, 28) 
 
Eğer peygamberlerin bir yanılma veya günahı söz konusu olsaydı, insanlar yanılmasınlar diye bu açıkça beyan edilip o konularda itaatlerinin istisna edilmesi gerekirdi. Oysa öyle bir istisna hiçbir ayette yapılmamıştır. Nitekim anne-babanın itaatinden bahsederken, onlarda bu ihtimal söz konusu olduğu için hemen istisnası beyan edilmiştir:
 
“Biz insana, anne-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme.” (Ankebût, 8)
 
Meşhur Sünnî müfessir Fahr-i Razî: “Kim Resul’e itaat ederse, muhakkak Allah’a itaat etmiştir. Kim sırt çevirirse, biz seni insanlar için koruyucu olarak göndermedik.” (Nisâ, 80) ayetinin tefsirinde bu gerçeğe vurgu yaprak şöyle demiştir: “Adı geçen ayet, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.v) masumluğuna en kuvvetli delildir. Çünkü Allah-u Tealâ, ona olunan itaati, kayıtsız-şartsız kendisine itaat olarak farz kılmıştır. Kayıtsız-şartsız itaat ise, ancak Peygamber’in her hususta masumiyeti ile mümkün olabilir.”1 
 
3- Allah-u Tealâ bazı peygamberlerinden bahsettikten sonra, onlar hakkında şöyle buyuruyor:
 
“Bunlar, Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların hidayetine uy. De ki: Ben ona karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, sadece bütün âlemlere bir öğüttür.” (En’âm, 90)
 
Diğer bir ayette ise şöyle buyurmaktadır:
 
“…Her kimi ki Allah şaşırtırsa, artık ona hidayet edecek yoktur. Her kime de Allah hidayet verirse, artık onu da şaşırtacak yoktur. Allah aziz (çok güçlü) ve intikam sahibi değil midir?” (Zümer, 36–37)
 
Görüldüğü gibi birinci ayette Allah-u Tealâ, peygamberleri ilâhî hidayete mazhar olan kimseler olarak beyan ediyor. İkinci ayette ise, Allah’ın hidayet ettiğini kimse saptıramaz, buyuruyor. Demek ki, peygamberleri Şeytan da dâhil kimse saptıramaz. Bunun anlamı ise masumiyetten başka bir şey değildir.
 
Sıraladığımız ayetler, bütün peygamberlerin masumiyetini ispat eden delillerden bazılarıydı. Şimdi Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetini gösteren bazı özel ayetlerden de birkaç örnek vermeye çalışacağız:
 
1- Yukarıda sıraladığımız ayetlerin tümünün kapsayıcılığı.
 
2- “O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz; O (söyledikleri), ancak vahiy olunan bir vahiydir.” (Necm, 3–4) 
 
“De ki: Size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum; gaybı da (Allah bildirmeden) bilmiyorum ve ‘Ben size bir meleğim.’ de demiyorum. Ben ancak bana vahyedilene uyarım...” (En’âm, 50) 
 
“Şüphesiz biz sana kitabı hak olarak indirdik ki, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin...” (Nisâ,105)
 
Bütün bu ayetlerden, Allah Resulü’nün (s.a.a) verdiği bütün hükümlerin, birer ilâhî vahiy olduğu ve onun kendi indinden herhangi bir emir veya nehiyde ve şer’i bir açıklamada bulunmadığı apaçık ortadadır. Zaten böyle olsaydı, Allah-u Tealâ mutlak bir şekilde Resul’üne itaat etmeyi ümmete farz kılar mıydı?2 Yine hiçbir kayıt koymadan: “...Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan sakınıp korkun...” (Haşr, 7) buyurur muydu? Yahut: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Elçi’sine itaat edin ve sizden olan ululemre/emir sahiplerine de. Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Elçi’sine götürün; eğer Allah’a ve ahiret gününe imanınız varsa...” (Nisâ, 59) ayetinde de Peygamber’e itaatin Allah’a itaat olduğunu, Müslümanların ihtilaflarda ve sorunlardaki başvurmaları gereken merci olduğunu bildirir miydi? Ve bilahare Allah’a ve ahiret gününe gerçek imanın baş şartının Allah’a ve Resul’üne itaat edip, onu dinin başvurulacak gerçek mercii olarak tanıtır mıydı?!
 
Eğer Peygamber (s.a.a), bazılarının zannettiği gibi bir müçtehit olsaydı ve bir müçtehidin diğer bir müçtehide muhalefet etmesi caiz olduğu için Peygamber’e de muhalefet caiz olsaydı, o zaman bu ayeti nereye koyacaktık?: 
 
“Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman, mümin olan bir erkek ve mümin olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resul’üne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık sapıklıkla sapıtmıştır.” (Ahzâb, 36)
 
Konumuza kanıt olabilecek ayetlerin bir kısmını aktardıktan sonra, bazı rivayetleri de örnek vererek bu konuyu noktalamak istiyorum: 
 
İbn Amr b. el-As’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Ben Peygamber’den (s.a.a) duyduğum her şeyi yazardım. Ancak Kureyş beni bundan alıkoydu. Dediler ki: Sen Resulullah’ın her söylediğini yazıyorsun. Allah Resulü (s.a.a) de bir insandır; kızgınlık hâlinde de, hoşnutluk hâlinde de konuşabilir. (Bu yüzden hata da yapabilir!)”
 
“Ondan sonra yazmaktan vazgeçtim. Bunu Allah Resulü’ne (s.a.a) anlatınca, mübarek parmağıyla ağzını gösterdi ve şöyle buyurdu: Yaz! Nefsim elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, bundan (ağzımdan) haktan başka bir şey çıkmaz.”3 
 
Görüldüğü gibi: “Allah Resulü bir beşerdir; neticede o da hata yapabilir...” diyenler, bizzat Allah Resulü’nün zamanında dahi var olmuşlardır ve yine gördüğünüz gibi Allah Resulü nasıl hem de yemin ederek onlara gereken cevabı veriyor. Resulü’nden önce bizzat Allah-u Tealâ onların cevabını Kur’ân-ı Kerim’de vermiştir. Ancak onlar, Kur’ân’daki “Namaza yaklaşmayın...” cümlesini görüp de “Sarhoş olduğunuz hâlde” cümlesini görmeyen veya görmek istemeyen kimsenin misali, Allah Resulü’nün masumiyetinden bahsedildiği zaman hemen “O da bir beşerdir.” cümlesine asılıp, Kur’ân’da bu cümlenin ardından gelen ve “Bana vahyediliyor...” (Kehf, 110) cümlesini görmezler. Zaten bütün hatayı da bu noktada yaparlar. Her şey işte “Bana vahyediliyor” gerçeğinin altında yatıyor. Zaten böyle olmasaydı, Allah-u Tealâ Resulü’nü insanlara örnek olarak tanıtır mıydı?: 
 
“Hiç şüphesiz sizin için Allah’ın Resulünde güzel bir örnek vardır...” (Ahzâb, 21)
 
Buraya kadar verdiğimiz deliller, daha çok Allah Resulü’nün ilâhî mesajları telakki ve tebliğinde mutlak bir şekilde masum olduğunu göstermektedir. Gerçi itaat ve örnekliğini ifade eden ayetler ameli konuları da içermektedir. 
 
Şimdi Allah Resulü’nün her türlü günahtan masumiyetini gösteren delillerden bazı örnekler:
 
3- “(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen onlara birazcık meyledecektin. O takdirde, muhakkak hayatın da, ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.” (İsrâ, 73–75)
 
Bazı basit ve yüzeysel düşünenler, maalesef bu ayeti Allah Resulü’nün -güya- masum olmadığına delil göstermeye çalışmışlardır. Oysa açıklayacağımız üzere bu ayet bizatihi Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetine bir delildir. Şöyle ki:
 
Ayetin sebeb-i nüzulü hakkında farklı rivayetler vardır. Ancak ayetlerin Mekkî olduğu dikkate alındığında bu rivayetlerin birçoğunun doğru olmadığı görülecektir. Ayetlerin iniş zamanı dikkate alınırsa, en mantıklı rivayet İmam Muhammed Bâkır’dan (a.s) nakledilen rivayettir. Rivayet kısaca şöyledir: “Kureyş, Resulullah’a dedi ki: Bir biz yıl senin Rabbine ibadet edelim, sonra bir yıl da sen bizim putlarımıza ibadet et.” 
 
Her hâlükârda, sebeb-i nüzulün hangisi olduğu fazla önemli değil. Önemli olan, “Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen onlara birazcık meyledecektin.” cümlesini doğru bir şekilde anlamaktır. Dikkat edilirse, ayette edebî açıdan bir şart, bir de ceza cümleleri vardır. Açıktır ki şart vuku bulmadan, cezanın vuku bulması imkânsızdır. Ayetteki şart şöyledir: “Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık.” Ceza ise şöyledir: “Nerdeyse sen onlara birazcık meyledecektin.” Eğer Allah’ın yardım ve lütfü olmasaydı, yani Resulullah’ın (s.a.a) sadece beşerî yönü söz konusu olsaydı, çok az da olsa, onlara meyledebilirdi. Ama Allah’ın yardımı söz konusu olunca, o az meyil dahi gerçekleşmemiştir. Bu da masumiyetin ta kendisidir. Bu ilâhî yardım ve tespit, fikrî düzeyde olduğu gibi amelî düzeyde de gerçekleşmiştir. Dolayısıyla ne düşünce bazında, ne de amelde müşriklere yönelik herhangi bir meyil söz konusu olmuştur. Bunu, sebeb-i nüzule dayanarak sadece bu olaya münhasır kılmamız için hiçbir neden yoktur. Zira bu tespit ve korumanın bu olayda felsefe ve hikmeti ne ise, diğer her konuda da aynısı geçerlidir. Dolayısıyla burada söz konusu hikmete binaen koruyan Allah’ın, her yerde korumasıdır. 
 
Elbette açıktır ki bu ilâhî yardımlar, peygamberleri (teşriî anlamda Allah’ın istediği şeyleri yapmaya) mecbur kılmaz ve her şeye rağmen yine de tersini yapabilme imkân ve hürriyetleri vardır. Ancak bu yardım ve yakinle birlikte onların söz konusu yanlışları yapması muhal-i addî (normal şartlarda imkânsız) hâline gelir. Tıpkı öleceğini kesin bir şekilde bilen ve yakin eden bir kimsenin anormalleşmediği müddetçe zehir dolu kadehi içmesinin muhal-i addî olduğu gibi. Söz konusu şahsın zehri bilerek içmesi imkânsız değildir; ama onun sonucuna olan yakini bunu yapmasına engeldir. 
 
Bu bölümü bir hadisle noktalamak istiyoruz:
 
“Resulullah (s.a.a), bir ganimet paylaştırmasına itiraz eden bazı Müslümanlara şöyle buyurdu: Ben size bir şey verdiğimde veya bir şeyden sizi mahrum bıraktığımda bir haznedarım ben; ancak emredildiğim şekilde hareket ederim.”4 
 
* * *
 
Şimdi ise Resulullah’ın (s.a.a) her konuda, hatta vahyin telakki ve tebliğinin dışındaki gündelik konularda dahi bütün hata ve sehivlerden masum olduğunu ispatlamaya çalışacağız.
 
Yukarıda da değindiğimiz gibi, Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetini gerektiren aklî delillerden birisi de, insanların peygamberlere olan güvenlerinin sarsılmaması gerektiğidir. Aynı delil burası için de geçerlidir. 
 
Vahyin telakki ve tebliğinin dışındaki konularda hata iki türlü düşünülebilir:
 
a) Bazı dinî amellerin uygulamasında hata.
 
b) Hayatın gündelik meşgalelerinde hata.
 
İnsanların, ilâhî elçilere bireysel ve sosyal görevlerini eksiksiz yerine getirdiklerine dair güvenmeleri, onların görevlerini tam anlamıyla ifa etmelerinde hayatî bir rol oynamaktadır. Zira bu konularda yapılan yanlışlar, yavaş yavaş insanlarda şöyle bir düşüncenin yerleşmesine yol açar: “Bu konularda hata yapan peygamberlerin, vahyin tebliğinde hata yapmadıkları ne malum?!” 
 
Kısacası bu konularda bile peygamberlerin yanlış ve sehivleri insanların onlara şüphe ve tereddüt gözüyle bakabilecekleri tehlikesini doğurur ki, bu da onların gönderiliş felsefesine aykırı bir durum oluşturur. 
 
Elbette bunu söylerken, bu gibi konularda hata yapan, mutlaka vahyin telakki ve tebliğinde de hata yapar, demek istemiyoruz. Çünkü bu ikisi arasında aklî bir mülazeme yoktur. (Yani aklen, biri olunca diğeri de kesin olacaktır diye bir kural ve gereklilik yoktur.) Şöyle ki, aklî ve ilmî olarak birincisinde ilâhî korumayla bir peygamberin hatadan korunup, ikincisinde korunmamış olması mümkündür. Ancak sorun şudur ki, herkesin (özellikle avam insanların) bu ikisini birbirinden ayırt etmesi zor, hatta imkânsızdır. Normal insanlar, bunların hepsini aynı kategoride değerlendirir ve birisinde hata yapan, diğerinde de yapar, diye düşünür. Bu yüzden hikmet ve lütuf sahibi Rabbimiz, hiçbir kimseye herhangi bir bahane bırakmayacak şekilde peygamberlerine sahip çıkmalı ve onları (ismetle) mücehhez kılmalıdır. Bu yüzden İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:
 
“Ruhu’l-Kudüs (peygamberlerde bulunan ve onları teyit eden kutsî ruh), nübüvvet (yükünü) taşımakta, Ruhu’l-Kudüs uyumaz, gaflet etmez ve sehiv yapmaz.”5 
 
Bu aklî yaklaşımdan sonra, şimdi Resulullah’ın bu tür konularda bile hata ve sehivden uzak olduğunu Kur’ân’dan da ispatlamaya çalışalım: 
 
Allah-u Tealâ Nisâ Suresi’nde şöyle buyurmaktadır:
 
“Eğer Allah’ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya çalışırdı. Hâlbuki onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana Kitab’ı (Kur’ân) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın sana olan fazlı-lütfu büyüktür.” (Nisâ, 113) 
 
Bu ayetin sebeb-i nüzulünde, tefsirlerde farklı rivayetler nakledilmiştir ki, bunlardan bir tanesini nakletmekle yetiniyoruz: 
 
“Resulullah’ın (s.a.a) ashabından birisinin zırhı çalındı. Zırh sahibi, birisi hakkında şüphelendi. Hırsız, olayın açığa çıkma tehlikesini sezince, zırhı gizlice bir Yahudi’nin evine attı ve kabilesinden kendisinin suçsuzluğuna dair Resulullah nezdinde şahitlik yapmalarını ve zırhın Yahudi’nin evinden çıkmasını buna delil olarak göstermelerini istedi. Böylece asıl hırsız beraat etti ve Yahudi itham altında kaldı. Bunun üzerine Allah-u Tealâ olaya el koydu ve Resulü’nü olaydan haberdar etmek için yukarıdaki ayeti zikredeceğimiz diğer bir ayetle birlikte nazil etti.” 
 
Bu olay bu şekliyle doğru olsun veya olmasın, çeşitli rivayetler ve ayetlerin muhtevasından, Allah Resulü (s.a.a) bu ve benzeri bir olayda zahirî gelişmeye bakarak bazılarının komplolarıyla yanlış bir hüküm verme aşamasındayken, Allah-u Tealâ’nın bizzat müdahale ederek gerçeği ortaya çıkarma suretiyle bilmediği gerçeği bildirip onu yanlış bir karar vermekten muhafaza ettiğini anlıyoruz. 
 
Şimdi Resulullah’ın hata ve sehivden bile nasıl korunduğunu bu olaydan ve olay hakkındaki söz konusu ayetten çıkarmaya çalışalım: 
 
Ayette geçen üç cümle üzerinde dikkatle durmamız gerekir:
 
a) Allah, sana Kitab’ı (Kur’ân) ve hikmeti indirmiştir.
 
b) Sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir.
 
c) Allah’ın sana olan fazlı-lütfu büyüktür.
 
Birinci cümle, Resulullah’ın hüküm vermedeki iki ana kaynağı olan Kur’ân ve hikmetten bahsetmektedir. Bu iki kaynağa vâkıf olmak, onu ilâhî hükümleri beyan etme hususunda her türlü hata ve yanlıştan korur. Ama şurası da açıktır ki, genel kanun ve kurallara vâkıf olmak, insanı genel kanunları tatbik noktasında hatadan korumaya yetmez. Bu noktada hatalardan korunmak için başka bir şeye de ihtiyaç vardır. 
 
Yukarıda bahsi geçen ve Resulullah’ı hatalı bir karar verme aşamasına getiren olayda, Allah Resulü genel ilâhî kanun ve hükümlerden tamamen haberdardı. Ama sırf bu bilgi, onu hata yapmaktan korumaya yetmedi. Bu bilgi başka bir şeyle birleşince, Resulullah’ın hatadan korunmasına vesile oldu. İşte bu ek bilgi, bir sonraki cümlede şöyle açıklanmıştır: “Sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir.” 
 
Acaba Resulullah’ın (s.a.a) bilmediği ve sonradan öğretilen bu bilgiden maksat nedir? Genel ilâhî hükümler olamadığı kesindir. Zira bunlar birinci cümlede geçen Kitap ve hikmette beyan edilmiştir. Bazıları bu cümlenin önceki cümleyi üsteleme için söylendiğini söylese de, bu anlamsız bir sözdür. Zira hiçbir kimse bir peygamberin kendi şeriatının hükümlerinden habersiz olduğu ihtimalini bile vermez ki ayrıca üstelemeye gerek duyulsun. Demek ki bu değildir. 
 
Neticede sebeb-i nüzul rivayetlerini ve ayetteki karineleri dikkate aldığımızda, bu bilgilerin bazı olayların gerçeği ve iç yüzüyle alakalı olduğunu anlıyoruz. Bu mana, konuyla ilgili bir başka ayette şu şekilde ifade edilmiştir:
 
“Şüphesiz biz sana Kitab’ı hak olarak indirdik ki, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin...” (Nisâ, 105)
 
Görüldüğü gibi bu ayette de Resulullah’ın hüküm vermesi için iki dayanak zikredilmiştir:
 
a) İndirilen Kitab’a dayanarak.
 
b) Allah’ın gösterdiklerine dayanarak.
 
Böylece Allah Resulü’nün (s.a.a) Kitap ve Sünnet bilgisi dışında özel birtakım bilgilerle de donatıldığını bu ayetten de anlamış bulunuyoruz. Ayrıca Allah-u Tealâ bunun bir istisna ve birkaç örnekle sınırlı olmadığını ve Resulü’nün sürekli bu lütfe mazhar olduğunu vurgulamak için yukarıda bahsi geçen Nisâ 113. ayetin sonunda şöyle buyurmuştur: “Allah’ın sana olan fazlı-lütfu büyüktür.” 
 
Hak Tealâ’nın bir şeyi büyük ve önemli görmesi bizimkiyle elbette aynı değildir. Hak Tealâ’nın ifadelerinde mübalağa gibi gerçeği yansıtmayan şeyler olmaz. Onun ifadeleri, tam anlamıyla hakikati ifade eder. Allah’ın fazlının, lütfunun Resulü’ne büyük olduğu; onun sürekli hüküm vermede, sosyal teamüllerinde... bu gibi yardımlara, bilgilendirmelere ve korumalara mazhar olduğunu gösterir. Kısacası hem aklî, hem naklî delillere göre, nübüvvet görevinde yer alan hikmet ve maslahattan dolayı, ayrıca insanlara örnek teşkil etmesi hasebiyle Resulullah’ın hayatı, söylem ve eylemleri öyle bir şekilde tanzim edilmelidir ki insanları, onun söz ve davranışlarına itaat etmelerinde asla tereddüt ve güvensizliğe itmesin.
 
Buraya kadar Allah Resulü’nün (s.a.a) masumiyetinin çeşitli boyutlarının, aklî ve naklî delillerinden en önemlilerinin birkaç tanesini zikrettik. Şimdi ise, masumiyet karşıtlarının Kur’ân ve rivayetlerden Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetiyle bağdaşmadığını zannettikleri bazı delilleri zikredip cevaplamaya çalışacağız.
 
Masumiyet Karşıtlarının, İddialarına Gösterdikleri Deliller
 
Bilindiği üzere peygamberlerin masumiyetine karşı çıkanlar, bazı ayetlerin ve hadislerin zahirini veya bazı uydurma hadisleri kendilerine dayanak olarak kullanmaktadırlar. Biz bunlardan en önemli, yaygın ve meşhur olanlarını cevaplamaya çalışacağız:
 
1- Kur’ân’da Geçen Bazı Şartlı Uyarılar
 
Masumiyet karşıtlarının delil olarak sarıldıkları şeylerden birisi, Kur’ân’da Resulullah hakkında inen bazı şartlı uyarılardır. Onlar, bu şartlı uyarıları sanki vuku bulmuş birer olay olarak algılayıp, bunları Resulullah’ın masum olamayacağına delil olarak göstermektedirler.
 
a) “…Ve eğer sana vahiyle gelen bu kadar bilgiden sonra, kalkıp da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, sana Allah’tan ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.” (Bakara, 120) Benzer cümleler çok az farkla Bakara Suresi’nin 145. ayetinde ve Ra’d Suresi’nin 37. ayetinde geçmektedir.
 
b) “Andolsun ki, sana da, senden öncekilere de şu vahyedildi: Yemin ederim ki, eğer şirk koşarsan, bütün çalışmaların boşa gider ve mutlaka kendine yazık edenlerden olursun!” (Zümer, 65)
 
c) “Eğer o (Peygamber), bize isnaden bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı, * Elbette biz onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık. * Sonra da onun şahdamarını keser atardık. * O vakit sizden hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.” (Hâkka, 44–47)
 
Örnek olarak verdiğimiz bu ve benzeri ayetlerde yapılan şartlı uyarılar, asla şartın vuku bulduğu anlamına gelmez. Eğer bir şeyin şartlı beyan edilişi, illa da onun vuku bulduğu anlamına gelseydi, başka benzer şartlı cümlelerde de durum aynı olurdu. Oysa onlarda şartın vuku bulmadığını kesin olarak biliyoruz. Örneğin şöyle buyurmaktadır:
 
“Yemin olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra bize karşı kendine bir vekil (koruyucu) bulamazsın.” (İsrâ, 86) Hepimiz böyle bir meşiyyetin/dilemenin asla vuku bulmadığını, tam tersine Allah-u Tealâ’nın, Resulü vasıtasıyla şeraitini kâmilleştirdiğini ettiğini biliyoruz.
 
“Peki, vuku bulmayan bu tür uyarıların yapılmasının sırrı nedir?” diye sorulabilir. Bu hususta iki noktaya değinmekte fayda var:
 
Birincisi: Bu gibi uyarılarla Allah-u Tealâ, Resulü’nün beşerî yönüne dikkat çekerek, onların sadece bu yönleri söz konusu olması durumunda hata yapma ihtimallerinin olabileceğine işaret edip, peygamberin masumiyetini tamamlayan unsurun ilâhî yardımlar olduğuna vurgu yapmak istemiştir.
 
İkincisi: Bu ayetlerdeki tabirler ayrıca eğitim amaçlı kullanılmış ve Resulullah (s.a.a) kanalıyla başkalarına, ümmetine mesaj vermek istemiştir. Yani hitap zahirde Resulullah’a yapılmasına rağmen asıl muhatap başkalarıdır. Çünkü birçok kimse, kendisine direkt hitap edilip bazı ağır uyarıların yapılmasını tahammül edemiyor ve yanlışlarından dönme yerine daha da inada biniyor. Oysa dolaylı mesajda bu risk asgariye iniyor ve adam kendi kendine: “Eğer Allah Resulü’ne bile bu konularda ayrıcalık tanınmıyor ve o böyle ağır bir dille uyarılıyorsa, bize haydi haydi tanınmaz. O hâlde hâl ve hareketlerimize daha çok dikkat etmeliyiz!” der. Esasen bu hemen her millette bulunan “Kızım sana diyorum, gelinim sen anla!” yöntemidir. Bu bölümü, hitabın Resulullah’a (s.a.a) yöneltilmesine rağmen asıl muhatabın, ümmet olduğunu gösteren çok açık bir ayeti de aktararak noktalamak istiyorum:
 
“…Onlardan (anne-babadan) biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara ‘Öf’ bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle. * İkisine de acıyarak tevazu kanatlarını indir. Ve şöyle de: Ey Rabbim! Onların beni küçüklükten terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.” (İsrâ, 23–24)
 
Hepimiz bu hitapların asıl muhatabının annesiz ve babasız büyüyen Resulullah (s.a.a) değil, ümmet olduğunu biliyoruz.
 
2- Uyarı Mahiyeti Taşıyan Bazı Emir ve Nehiyler
 
Masumiyete muhalif çevrelerin iddialarına delil olarak gösterdikleri şeylerden birisi de, Kur’ân’da Resulullah’a (s.a.a) yönelik yapılan ve zahirî uyarı niteliği taşıyan bazı emir ve nehiylerdir. Vereceğimiz birkaç örnek, ayetlerin tahlilindeki genel ölçüyü anlatmaya yetecektir. Bu ölçü, benzer bütün örnekler için geçerlidir.
 
a) Müslümanlar bir müddet Beytü’l-Mukaddes’e doğru namaz kılıyorlardı. Ama daha sonra Allah-u Tealâ bazı maslahatlara binaen kıbleyi Mescidü’l-Haram’a doğru değiştirdi. Bunu gören münafıklar ve Yahudiler yaygara kopararak, Müslümanların kafasını bulandırmaya çalıştılar. Allah-u Tealâ indirdiği ayetlerle bu yaygaralara cevap verdikten sonra Resulü’ne hitaben şöyle buyurdu: 
 
“O hak, Rabbindendir. Artık şüpheye düşenlerden olma sakın!” (Bakara, 147)
 
Benzer bir uyarı, Hz. İsa’nın ulûhiyetini reddedip onun Hz. Meryem’in oğlu olduğunu ve Hz. Âdem gibi babasız dünyaya geldiğini beyan ettikten sonra, Resulullah’a hitaben şöyle yapılmıştır:
 
“O hak, Rabbindendir. Artık şüpheye düşenlerden olma!” (Âl-i İmrân, 60)
 
Açıktır ki gayb âlemini şuhud eden, vahiy meleğini görüp onunla konuşan, miraçta büyük ilâhî ayetleri gören Resulullah’ın (s.a.a) hakkı kabullenmekte şüphe ve tereddüt yaşaması mümkün değil. Yukarıda da beyan ettiğimiz gibi, bu tür hitaplarda asıl muhatap Resulullah değil, başkalarıdır.
 
b) Daha önce masumiyetin delillerinden bahsederken çalınan zırh olayı hakkındaki ayeti aktarmıştık. O ayetlerde Allah-u Tealâ Resulü’ne şöyle hitap ediyor:
 
“Biz sana Kitab’ı (Kur’ân) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma!” (Nisâ, 105)
 
Bir ayet sonrasında ise şöyle buyurmaktadır :
 
“Kendilerine hainlik edenleri savunma. Muhakkak Allah, hain günahkârları sevmez.” (Nisâ, 106)
 
Söz konusu olayda gerçi Resulullah zahirî göstergelere dayanarak hüküm verme aşamasındaydı ve Allah-u Tealâ bu kadar bir yanlıştan bile Resul’ünü korudu; ama kesinlikle ne bir hainin taraftarlığını yapmıştı, ne de bir haini savunma niyetindeydi; bunu yapanlar başkalarıydı. Ama Allah-u Tealâ yukarıda bahsettiğimiz maslahatı dikkate alarak onların yanlışlarını direkt olarak yüzlerine vurma yerine Resulü’nü muhatap alıp, “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” yöntemini kullanmıştır.
 
c) “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinme! Yoksa kınanmış ve yalnız başına bırakılmış olarak oturup kalırsın.” (İsrâ, 22)
 
“İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir. Sakın Allah’la beraber başka bir ilâh uydurma! Aksi hâlde kötülenmiş ve Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.” (İsrâ, 39)
 
“Elbiseni temizle. * Pislikten (puttan) sakın!” (Müddessir, 4–5)
 
Bu ayetlerden de bazıları, Resulullah’ın (s.a.a) şirke düşme tehlikesinin olduğunu, dolayısıyla masum olamayacağını çıkarmaya çalışıyorlar. Oysa şirki ve putperestliği ortadan kaldırmak için gönderdiği Peygamber’ine Allah-u Tealâ dönüp: “Kendine başka ilâh edinme” veya “Puttan sakın” buyuruyorsa, akıl sahibi herkesin bundaki asıl muhatabın başkaları olduğunu kabul etmesi gerekir. 
 
d) “Ayetlerimiz hakkında münasebetsizliğe dalanları gördüğün zaman hemen onlardan uzaklaş ki, ondan başka söze dalsınlar. Eğer şeytan bunu sana unutturursa, hatırladıktan sonra hemen kalk, o zalimler topluluğuyla oturma!” (Âl-i İmrân, 68)
 
Bu ayet de masumiyet karşıtlarının sık sık ileri sürdükleri bir delildir. Diyorlar ki: Ayet bize Resulullah’ın (s.a.a) Şeytan’ın vesveseleriyle unutkanlık ve gaflete düşüp ilâhî ayetlerle alay edenlerle birlikte olabileceğini gösteriyor. Bu ise masumluğa büsbütün ters bir durumdur.
Bizce burada da yine asıl muhatap Resulullah değil, genel anlamda Müslümanlardır. Zira bir sonraki ayette açık bir şekilde şöyle buyurmaktadır:
 
“Allah’tan korkanlara o zalimlerin hesabından bir sorumluluk yoktur. Fakat bu bir hatırlatmadır. Gerekir ki sakınırlar.” (Âl-i İmrân, 69) Görüldüğü gibi bu ayette “Allah’tan korkanlara” şeklinde çoğul kipi kullanılarak, bu uyarıdaki muhatabın bir tek kişi değil, genel olarak bütün Müslümanlar olduğu ifade edilmiştir. Kısacası bu da yine “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” türünden bir hitaptır.
 
Yukarıda da değindiğimiz gibi, bu türden uyarıları taşıyan başka ayetler de vardır ki yaptığımız bu açıklamalarla, onların da gerçek tefsir ve tahlili anlaşılmış oluyor. 
 
3- Resulullah’a Atfen Kur’ân’da Zikredilen İstiğfarlar
 
Masumiyete karşı olanların en çok koz olarak kullandıkları şeylerden birisi de, Kur’ân’da ister diğer peygamberlere, isterse Muhammed Peygamber’e atfedilen “istiğfar” ve “zenb” tabirleridir. Burada Resulullah (s.a.a) hakkında olan bazı örnekleri verip, bu ayetlerin gerçek muradını ve masumiyetle çelişmediğini göreceğiz. Elbette bu açıklamayla diğer peygamberler hakkındaki benzer tabirlerin de cevabı verilmiş olacaktır:
 
“Allah’tan bağışlanmanı dile! Şüphesiz, Allah bağışlayıcıdır, esirgeyicidir.” (Nisâ, 106)
“Rabbini överek tesbih et; O’ndan bağışlanmanı dile! Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.” (Nasr, 3)
 
“Ey Muhammed! Bil ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem kendi günahın için, hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için Allah’tan bağışlanma dile! Allah, sizin gezip dolaştığınız yeri de, duracağınız yeri de bilir.” (Muhammed, 19)
 
 “O hâlde sabret. Çünkü Allah’ın vaadi haktır. Hem günahından dolayı istiğfar et ve akşam-sabah Rabbini hamdıyla tespih et.” (Mu’min, 55)
 
Bunlar ve benzeri ayetlerin izahı için önce akıl sahipleri tarafından tereddütsüz kabul edilen bir prensibe değinmemiz gerekir. O da şudur ki: Bir insanın, şahsiyetinin büyüklüğü oranında sorumluluk ve mesuliyeti de büyüktür. Dolayısıyla akıllılar açısından bir insandan sadır olan bazı amel ve davranışlar, onun özel konumuna binaen suç ve hata sayıldığı hâlde, başka birisinden aynı ameller sadır olduğunda, onun için normal bir şey olarak değerlendirilebilir. Bunu şöyle açıklayabiliriz: 
 
Şer’i hükümler; farz, haram, müstehap, mekruh ve mubah olmak üzere beş kısma ayrılmaktadır. Bilindiği gibi her mükellef için farzı yerine getirme ve haramı terk etme hususunda ruhsat söz konusu değildir. Ama müstehap olan ameli yerine getirme ve mekruhu terk etmede mükellefe ruhsat ve tercih hakkı tanınmıştır. Bununla birlikte bazı kimselerden, sahip oldukları yüksek makam ve mertebeden dolayı farz ve haramların yanı sıra müstehap ve mekruh olan şeyler hususunda bile dikkatli davranıp onları ihmal etmemesi beklenir. Hatta bazen mubah olan şeylerde dahi bazı sebeplerden dolayı söz konusu insanların mubah bir şeyi yerine getirmeleri veya terk etmeleri gerekli görülebilir. Kısacası Hakk’ın azametine herkesten daha çok arif olan bir kimsenin, bütün bu hükümlerde herkesten daha çok hassas davranması gerekir ve hiçbirisinde en ufak bir ihmali hoş karşılanmaz. Dolayısıyla bu türden bir ihmal söz konusu olduğunda da, yaptığı işten istiğfar edip onu telafi etmesi beklenir. Hâşâ şer’i bir günah işlediğinden dolayı değil, yapılan işin, onun makam ve mertebesine ve sahip olduğu ilim ve irfana yakışır bir şey olmadığından dolayı. 
 
Bu, toplumsal ilişkilerde de böyledir. Örneğin insanlar medenî, dünya gezmiş-görmüş, okumuş, ilim irfan sahibi olmuş bir kimseden bekledikleri tavır ve davranışların hepsini, bedevi bir hayat tarzına sahip olan kimseden beklemezler. Dolayısıyla da ikincisine hoş görüp normal karşıladıkları birçok şeyi, birincisi için hoş görmez ve normal karşılamazlar. Yaptığı şeyleri, illa da bir suç ve günah olduğundan dolayı değil, sahip olduğu bilgi, tecrübe ve birikimden dolayı ona yakıştırmazlar.
 
Bütün bunlar, başta da söylediğimiz gibi insanın, şahsiyetinin büyüklüğü oranında sorumluluk ve mesuliyetinin de büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. İşte bu yüzden, büyük insanlardan, enbiya ve evliyadan bazen sadır olan terk-i evla dediğimiz şeyler, günah sayılabilir. Ama bunlar bizim gibi insanlar için söz konusu olan mutlak günahlar (farzı terk veya haramı yerine getirme) türünden günahlar değil, nisbî günahlardır. Yani onlara ve sahip oldukları iman, ilim ve irfan mertebesine yakışmayan şeylerdir. Onların istiğfarı da birinci tür günahlara sahip olduklarından dolayı değil, ikinci türden fiiller içindir. Biz, “Peygamberler masumdur” dediğimiz zaman da, birinci türden günahlardan masum olduklarını kastetmekteyiz. Zira diğer insanların işlediği o tür günahlardan bir tanesini dahi maazallah işlerlerse, insanların onlara karşı olan güvenlerinin sarsılmasına ve ilâhî hüccetin tamamlanmamasına yol açar ki, bu da peygamberlik müessesesinin felsefesine tamamen aykırıdır.
 
Bir diğer husus da şudur: Yüce manevi makam ve mertebelere sahip olan arif insanlar, Hakk’ın azamet ve yüceliğini herkesten daha çok müdrik oldukları için, ne kadar da ibadet ve itaatte bulunsalar, yaptıkları ibadeti Rabbü’l-Âlemin’e lâyık bulmadıkları ve O’nun azameti ve verdiği nimetlerin karşısında hiçbir değere sahip görmedikleri için, yaptıkları iyi işlerden ve ibadetlerden dahi istiğfar etmektedirler. Hatta Hakk’a âşık olan o güzide insanlar, gerçek bir âşığa yakışanın daima maşukuyla haşir neşir ve O’nunla birlikte olması gerektiğini bildikleri için, beşerî özelliklerinden kaynaklanan ihtiyaçlarını gidermek veya üstlendikleri bazı vazifeleri ifa etmek için maşuklarından ayrılma ve O’ndan gaflet etme mecburiyetinde kalmalarını dahi kendileri için bir eksiklik ve suç olarak görmekte ve bunu telafi için, O’na istiğfar etmekte ve ağlayıp sızlamaktadırlar! 
 
Dolayısıyla yukarıda bahsettiğimiz şeyler (terk-i evlalar), Hz. Peygamber (s.a.a) de dâhil bütün peygamberler hakkında mümkün olmakla beraber, haklarında söz konusu olan istiğfarların belki de pek çoğu daha çok bu sebeple yapılan istiğfarlardır. Mesela Allah Resulü’nden şöyle bir hadis nakledilmektedir: “Ben her gün Rabbimden yüz defa (bazı rivayetlerde ise yetmiş defa) mağfiret dilemekteyim.”6 
 
Şimdi (hâşâ) Allah Resulü (s.a.a) her gün yüz veya yetmiş defa bizim bildiğimiz şer’i günahlar işleyip de onlar için mi istiğfar ediyordu? Veya hatta her gün yetmiş terk-i evla işlediğini söylemek mümkün mü? Açıktır ki, hayır. Bu yüzden bunların çoğundan maksadın, en son bahsettiğimiz gerekçelerden dolayı olduğu kesindir. Böylece yukarıda örneklerini verdiğimiz ayetler ve benzerlerindeki günah lafzından veya istiğfar lafzından, normal insanlar için söz konusu olan şer’i günahlar ve onlar için yapılan istiğfarlar olmadığı; dolayısıyla bu tür tabirlerin, inandığımız Kur’ân ve Sünnet’teki kesin delillere dayanarak çerçevesini çizdiğimiz masumiyete herhangi bir halel getirmediği açıklık kazanmış olur.
 
4- Abese Suresi’nin İlk Ayetlerinde Geçen Olay
 
Yüce Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetiyle ilgilenen hemen herkesin gündeme getirdiği, masumiyete karşıysa, iddiasına delil olarak gösterdiği, karşı değilse cevabını merak ettiği şeylerden birisi de, “Abese Suresi”nde anlatılan olaydan ibarettir. Bunun başlıca sebebi, belki de iki şeydir: 1- Ayetlerin bir kısmında yer alan hitaplar. 2- Ehlisünnet kaynaklarında ayetlerin sebeb-i nüzulüyle ilgili nakledilen bazı rivayetler. 
 
Bizim bu konudaki geniş bir incelememiz daha önce Kıble dergisinin 16. sayısında yayımlanmıştı. Ama bu sayı Resulullah (s.a.a) özel sayısı olduğu için, Resulullah’ın masumiyetiyle ilgili bütün başlıklar bir arada olsun diye bahsi geçen incelemeyi aynen buraya da aktarmayı uygun bulduk. Fakat konuya geçmeden önce bir hususa değinmekte fayda görüyoruz: 
 
Sünnî tefsirlere ve konuyla alakalı eserlere vâkıf olanlar biliyorlar ki, Ehlisünnet müfessirleri ve âlimleri, genellikle Abese Suresi’ndeki olayı Resulullah’la (s.a.a) alakalı tefsir edip ayetlerde kınanan ve uyarılan kimsenin bizzat Resulullah olduğunu iddia etmektedirler. 
Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !