22 Temmuz 2019 Pazartesi Saat:
17:30

Resulullah’ın (saa) Masumiyeti (II)

14-12-2016 12:28


 

Ancak Yrd. Doç. Yener ÖZTÜRK isimli Sünnî bir kardeşimiz, Yeni Ümit dergisinin 74. sayısında yayınlanan yazısında meşhur Ehlisünnet görüşüne aykırı bir görüş ortaya atarak Ehlibeyt mektebinin görüşüne yakın bir görüş sergilemiş ve ayetlerde kınanan kimsenin Resulullah (s.a.a) olmadığını ve Kureyş müşriklerinden birisi olduğunu ispatlamaya çalışmıştır. Yazıda ufak tefek katılmadığımız hususlar olsa da yazarı, bu güzel ve aynı zamanda ilginç çalışmasından dolayı kutluyoruz.

 

Biz bu olayı incelemeden önce, Ehlisünnet kaynaklarında yer aldığı şekliyle olayı nakledip, ardından cevabına geçmek istiyoruz:

 

Olay, Ehlisünnet kaynaklarında kısaca şöyle nakledilmiştir:

 

“Bir gün Allah Resulü (s.a.a) Kureyş’in servet ve makam sahibi bazı büyükleriyle (onları hidayet etme amacıyla) sohbet ederken, âmâ olan Abdullah b. Ümm-ü Mektum, meclise girmiş ve ısrarla Allah Resulü’nden, Allah’ın öğrettiği şeylerden kendisine öğretmesini istemişti. Resulullah (s.a.a) ise, Kureyş büyükleriyle olan sohbetini yarıda kesen Abdullah’ın bu tavrından rahatsız olarak, ona surat asmış ve sırtını ona dönerek Kureyşlilerle olan sohbetine devam etmişti.”

 

Hatta bu rivayetlerin bazısında şöyle bir ilâve de mevcuttur: “Resulullah, İbn Ümm-ü Mektum’un o sırada toplantıya gelmesine rahatsız olmuş ve kendi içinde: ‘Şimdi bu Kureyşli, adama uyanlar bir avuç kör, sefil ve köle insanlardır, diyecektir.’ diyerek ona surat asmış ve sırtını dönmüştü...” Bunun üzerine Allah-u Tealâ (c.c) şu ayetleri indirmiş ve Resulullah’ı bu tavrından ötürü kınamıştır:7

 

1- Surat astı ve yüz çevirdi.

 

2- O kör kendisine geldi diye.

 

3- Ne biliyorsun, belki o temizlenip arınacak?

 

4- Ya da öğüt alacak; böylelikle bu öğüt ona yarar sağlayacak?

 

5- Fakat kendini müstağni gören var ya,

 

6- Sen onunla ilgileniyor (ona önem veriyorsun).

 

7- Oysa onun temizlenip arınmasından sana ne?

 

8- Ama koşarak sana gelen

 

9- Ve (Rabbinden) korkan ise,

 

10- Sen onu görmezden geliyorsun, ihmal ediyorsun.

 

11- Hayır; hiç şüphesiz o (Kur’ân) bir öğüttür.

 

12- O hâlde isteyen ondan öğüt alır.

 

13- O (Kur’ân) değerli-üstün sahifelerdedir (levhalardadır).

 

14- Yüceltilmiş, tertemiz kılınmış (sahifeler).

 

15- (Öyle sahifeler ki) elçilerin-kâtiplerin (meleklerin) elindedir.

 

16- (Onlar ki) üstün, değerli ve iyilik sembolüdürler.

 

17- Kahrolası insan ne kadar da nankördür!

 

18- (Allah) onu hangi şeyden yarattı?

 

19- (Değersiz) bir nütfeden yarattı ve onu biçimlendirdi.

 

20- Ona yolu kolaylaştırdı. Sonra da onu öldürdü ve kabre gömdürdü. Sonra dilediği zaman onu diriltir.

 

21- Hayır (Allah’ın) ona emrettiğini, o yerine getirmedi.

 

Biz bu ayetlerin tefsirinde ileri sürülen görüşlerin en önemlilerini delilleriyle birlikte verip, ardından tercih ettiğimiz görüşü detaylı bir şekilde açıklamaya çalışacağız:

 

Birinci Görüş: Ehlisünnet müfessirlerinden birçoğu, sebeb-i nüzul olarak nakledilen rivayetlere de dayanarak bu ayetlerde kınanan şahsın, Allah Resulü (s.a.a) olduğunu, sonuç olarak da Resulullah’ın mutlak masumiyetinin doğru olamayacağını ve Resulullah’ın da bazı hatalarının, hatta günahlarının söz konusu olduğunu ileri sürmüştür.

 

İkinci Görüş: Bir diğer grup, ayetlerde kınanan şahsın Resulullah (s.a.a) olduğunu kabul etmekle birlikte, diyor ki: “Olayın mahiyetini ve cereyan ediş şeklini dikkate aldığımızda, öyle zannedildiği gibi önemli bir hata, hele hele bir günah kesinlikle söz konusu değildir ve olsa olsa bir terk-i evlâ söz konusudur; bu da masumiyete herhangi bir halel getirmez. Zira biz, peygamberlerin günahlardan ve ilâhî vazifelerini lâyıkıyla yerine getirmekle ilgili konularda masum olduklarını iddia etmekteyiz. Olayın bir terk-i evlâ olduğunu gösteren emare ve karinelere gelince, rivayetlerin de belirttiği gibi Allah Resulü (s.a.a), birçok ayetten de anlaşıldığı gibi insanların hidayeti için son derece istekli ve ihtiraslı davranıyor ve onların dalâlette direnmelerine adeta kahroluyordu. Öyle ki bazen Rabb’ül-Âlemin ayet indirerek Resul’ünü kontrol ediyor ve bu kadar hırs ve üzüntünün de yersiz olduğunu, ona düşen görevin sadece ilâhî mesajların tebliği olduğunu hatırlatıyordu. Bu olayda da aynı şey söz konusudur. Hele bu olayda Resulullah, Kureyş büyükleriyle muhatap olduğu ve bu fırsatın belki de bir daha ele geçmeyeceğini ve bu insanların hidayetiyle, belki peşlerinden sürükledikleri diğer birçoklarının da hidayet bulacağını düşünerek, onlarla aşırı bir şekilde ilgileniyor ve onların hidayet bulmaları için can atıyordu. İşte tam bu sırada Abdullah b. Ümm-ü Mektum meclise giriyor ve âmâ olduğu için olup bitenlerden habersiz bir şekilde ısrarla Resulullah’tan (s.a.a) kendisine bir şeyler öğretmesini isteyerek, Resulullah’ın müşriklerle olan sohbetinin bölünmesine sebep oluyor. Önemli bir işle meşgul olduğunu düşünen Allah Resulü, Abdullah’ın bu davranışından rahatsız olarak surat asıp sırtını ona dönerek müşriklerle olan sohbetine devam ediyor.”

 

“Aslında normal şartlarda Abdullah böyle bir muameleyi hak etmişti. Zira meclis adabına riayet etmemişti. Resulullah’ın surat asması da âmâ olan birisini rahatsız edecek bir tutum da olmadığı için bir günah sayılamaz. Kaldı ki, bir insanın samimî olduğu ve kendisine yakın bildiği birisine bu kadarcık bir ihmal ile davranması tabiîdir ve onu rahatsız edecek bir tutum değildir. Ancak Allah-u Tealâ, Server-i Kâinat ve Seyyid-i Enbiya olan Habibi’ne bu kadarcık bir ihmali dahi uygun bulmuyor ve Resul’ünü uyarmakla birlikte, müşriklerin hidayeti için bu kadar çırpınmanın da gereksiz olduğunu vurguluyor. İşte bu latif kınama ve uyarı, günah olmamakla birlikte, yapılmaması Resulullah’ın (s.a.a) şanına daha uygun düşen bir fiilden dolayıdır. Biz de zaten bu kadarını peygamberler hakkında mümkün görüyor ve onların masumiyetine bir halel getirmeyeceğini söylüyoruz.”

 

Üçüncü Görüş: Diğer bazı müfessirler ise surenin ilk dört ayetinin başkasına, beş ilâ onuncu ayetlerin ise Resulullah’la ilgili olduğu görüşündeler. Onlar diyorlar ki: “İlk ayetlerde, kayıp şahıs kipiyle ismi belirtilmeyen birisinin âmâya surat asıp sırtını çevirmesinden bahsediyor ve kesinlikle Resulullah’ın ismi geçmiyor. Biz, İmam Cafer Sadık’tan (a.s) nakledilen bir rivayete de dayanarak bu şahısın Peygamber (s.a.a) değil, Benî Ümeyye’den birisi olduğunu söylüyoruz; diğer ayetler ise Resulullah ile ilgilidir.”

 

Bu görüşe göre olayın tasviri şöyledir: Bir gün Allah Resulü (a.s) Kureyş zenginlerinden bazılarıyla, tebliğ amaçlı sohbet ederken, âmâ olan Abdullah b. Ümmü Mektum içeriye giriyor. Bu sırada, mecliste bulunan Benî Ümeyye’den birisi, Abdullah’ı görür görmez, onun gelmesinden rahatsızlığını bildirmek ve onu tahkir etmek maksadıyla suratını asıp, kibirli bir jestle elbiselerini toplayarak ona sırtını çeviriyor. O sırada hararetli bir şekilde müşriklere tebliğ ile meşgul olan Resulullah (s.a.a), belki de bu meşguliyeti, sözün dağılmaması ve meclisin düzeninin bozulmaması için, söz konusu Emevî’nin bu çirkin ve mütekebbirâne davranışı karşısında tepki göstermemiş ve sohbetine devam etmişti. İşte inen ayetlerin ilk üçü, söz konusu şahsın o çirkin davranışına itiraz etmekte, sonraki ayetler ise Resulullah’ın tepkisizliğine değinip, günah olmamakla birlikte bunun, onun yüce mertebe ve makamına yakışmadığını, ona yakışanın bu tür çirkin fiillerin sahiplerine tavır koyup mümin birisinin bu kadarcık bir tahkir ve mağduriyetine göz yummaması olduğunu ortaya koymaktadır.

 

İşte bu görüşü savunanlar diyorlar ki: Gördüğünüz gibi ortada Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetine halel getirecek bir durum yoktur ve sadece bir terk-i evlâ söz konusudur. Peygamberlerin durumu ise, sahip oldukları makam ve mertebelerinden dolayı bizden farklıdır; onlar bir terk-i evlâdan ötürü de kınanabilirler.

 

Dördüncü Görüş: Bizim de tercih ettiğimiz dördüncü görüş ise, bu ayetlerin hiçbirisinin Resulullah’la (s.a.a) ilgili olmadığı ve onlardaki kınamanın başkalarına ait olduğudur. Bu görüşün delillerini aşağıda açıklamaya çalışacağız:

 

1. Delil: Bu ayetlerin ve onlardaki kınamanın Resulullah’a (s.a.a) yönelik olduğunu ileri süren rivayetlerin hiçbirisi, senetleri zayıf olduğu için müstakil bir delil ve hüccet sayılamaz. Zira bu rivayetlerin bir kısmı sahabeden, bir kısmı ise tâbiînden nakledilmiştir. Sahabeden nakledilen rivayetler üç kişiye, yani Ümm’ül-Müminin Âişe, Enes b. Malik ve İbn Abbas’a dayandırılmaktadır. Hâlbuki bu şahıslar söz konusu olay yaşandığında, ya dünyaya gelmemişlerdi (İbn Abbas gibi) veya henüz çok küçük yaştaydılar ki, bu olaya şahit olup da onu rivayet etmeleri oldukça zor veya gayr-i mümkündür. Tâbiî olanların (Katade, Mücahid, Ebu Malik, Hakem, İbn Zeyd ve Zahhak gibi) rivayetlerine gelince, onların da sahabeye varan senetleri kopuk olduğu ve kimden naklettikleri bildirilmediği için delil sayılamaz.

 

2. Delil: Bu rivayetler muhteva açısından da çelişki ve tenakuzlarla doludur. Bu çelişki, sadece bir ravinin rivayetiyle diğerinkinin arasında değil, hatta tek raviden nakledilen rivayetlerde de söz konusudur. Mesela Ümm’ül-Müminin Âişe’den nakledilen bir rivayette, Resulullah’ın (s.a.a) yanında Kureyş büyüklerinden birisinin bulunduğu; bir diğerinde, Utbe ve Şeybe isimli iki Kureyşlinin olduğu; başka bir rivayette ise Ebu Cehil ve Utbe b. Rabi’nin de aralarında bulunduğu bir grup tanınmış Kureyş simalarından bahsedilmektedir.

 

İbn Abbas’ın bir rivayetinde Resulullah’ın (s.a.a) Utbe, amcası Abbas ve Ebu Cehil ile konuşmakta olduğu, İbn Abbas’a nispet verilen tefsir kitabında ise bu kişilerin, Abbas, Ümeyye b. Halef ve Safvan b. Ümeyye olduğu ileri sürülmektedir.

 

Katade’nin bir rivayetinde bunun Ümeyye b. Halef, bir diğerinde ise Übey b. Halef olduğu kaydedilmektedir.

 

Yine Mücahid’in bir rivayetinde, Kureyş’in elebaşlarından birisi denmekte, bir diğerinde ise Utbe b. Rabia ve Ümeyye b. Halef diye iki kişinin ismi verilmektedir.

 

Rivayetlerin biri diğeri ile karşılaştırıldığında, bu ihtilâflar daha da yoğunlaşmaktadır.

 

Kısacası olayın keyfiyeti, Resulullah’ın (s.a.a) olayla ilgili söyledikleri, İbn Ümm-ü Mektum’un sözleri bu rivayetlerde incelenip birbiriyle karşılaştırıldığında, bir sürü ihtilâf ve çelişki açıkça görülmektedir. Fakat biz sözün fazla uzamaması için onlara girmiyor ve daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere, verdiğimiz kaynaklara başvurup, onları bizzat birbiriyle karşılaştırmalarını tavsiye ediyoruz.

 

Burada rivayetlerle ilgili iki nükteye de değinip geçmek istiyoruz: Önceden de aktardığımız gibi, rivayetlerin bazısında şöyle diyor: “Allah Resulü, Abdullah geldiğinde şöyle demişti: ‘Şimdi bu Kureyşli, bu adama uyanların hepsi bir avuç kör, köle ve sefil insanlardan ibarettir, diyecek’ diye içinden geçirerek, ona surat asmış ve sırtını dönmüştü.”

 

Şimdi evvela ravî, Resulullah’ın içini nasıl okumuş ve içinde böyle bir şey söylediğinden nasıl haberdar olmuştu? Saniyen Resulullah’a iman eden kimselerin nasıl birileri olduklarını, müşrikler bilmiyor muydu ki, Allah Resulü böyle bir telâşa kapılsın ve sırrının ifşa olmasından rahatsız olsun. Salisen, aşağılık kompleksinden başka bir yorumu olmayan böyle bir düşünceyi, bu insanlar, insanlığın onuru Allah’ın Resulü ve Habibi’ne nasıl yakıştırabiliyorlar?!

 

Bir diğer rivayette ise şöyle geçmektedir: “Bu olaydan ve bu olay üzerine inen bu ayetlerden sonra, Allah Resulü’nün bir daha bir zengine önem verdiği ve bir fakiri ihmal ettiği görülmedi!”

 

Yıllar boyu ilâhî talim ve terbiyeden geçtikten sonra peygamberliğe ulaşan, bu olaydan önce defalarca benzer konularda kendisine ilâhî direktifler ve ayetlerh inen Peygamber’in (s.a.a) bütün bunlardan gaflet edip, zengine karşı o şekil ve fakire karşı da bu şekil davranıp, sonra adeta uykudan uyanırcasına bir daha benzer bir davranışta bulunmaması nasıl düşünülebilir?! Böyle bir şey makul ve mantıklı olabilir mi?!

 

3. Delil: Bu münasebetle nazil olduğu iddia edilen ayetlerden, kınanan şahsın, zengine, kâfir bile olsa ilgi gösterip önem veren, fakire karşı mümin bile olsa ilgisiz ve duyarsız kalıp onun tezkiyesine önem vermeyen bir kimse olduğu anlaşılmaktadır. Oysa hepimiz Allah Resulü’nün (s.a.a) böyle bir ahlâk ve karaktere sahip olmadığını biliyoruz. Yine biliyoruz ki, fakire surat asıp sırt çevirme gibi hem İslâmî ahlâka ters düşen, hem de bunu yapan kimsenin kibir ve gururunun da bir göstergesi olabilecek bir davranış, Allah Resulü gibi birisinin davranışı kesinlikle olamaz. Zira düşmanlarına karşı bile böyle bir davranışı nakledilmeyen Resul-i Kibriya’nın mümin bir dostuna karşı böyle bir davranışta bulunması nasıl düşünülebilir?

 

“O müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.”9 ayetini Rabbimiz onun hakkında indirmemiş midir?

 

Yine Abese Suresi inmeden önce bisetin başlarında ikinci veya dördüncü sure olarak nazil olan Kalem Suresi’ndej Rabb’ul-Âlemin, Habibi’ni “Hiç şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.” diye tavsif etmiyor mu? O hâlde, böyle yüce bir ahlâka sahip olan birisinden, kınanmayı gerektiren ahlâk dışı ve mütekebbirâne bir davranış nasıl sergilenebilir?! Bisetin başlarında bu yüce özelliğiyle tanıtılan Peygamber’in (s.a.a), aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen ahlâkında, daha çok ilerleme ve kâmilleşme hâsıl olması gerekirken, (hâşâ) geriledi mi ki böyle bir davranışta bulunsun?

 

4. Delil: Bildiğimiz gibi “İnzâr Ayeti” diye meşhur olan ve Abese’den iki yıl önce inen Şuarâ Suresi’nin 14–15. ayetlerinde şöyle hitap ediyor Rabbimiz Habibi’ne: “(Önce) en yakın akrabalarını uyar ve sana uyan müminlere kanatlarını ger (onlara şefkat ve merhamet ile davran).”

 

İki yıl öncesinde müminlere bu şekilde davranmakla öğütlenen Peygamber (s.a.a), acaba bunlar aklında olduğu hâlde mi Abdullah’a öyle davrandı, yoksa unutmuş muydu? Birinci şıkkı söylersek, o zaman Resulullah’ın bizzat kendisine inen açık ilâhî emirlere muhalefet ettiğini kabul etmiş oluruz. Yok, önceden inen ayetin emrini unutarak böyle davrandı dersek, o zaman da başka ayetleri ve hükümleri unutmadığını nereden garantileyebiliriz?

5. Delil: Söz konusu ayetlerin birisinde şu tabir kullanılmıştır: “Sana ne onun arınıp, arınmadığından?”11 Bu hitabın da Peygamber’e (s.a.a) yönelik olması uygun değildir. Zira Allah Resulü’nün başlıca görevi, insanları Allah’a davet edip onların talim ve tezkiyesiyle meşgul olmak değil midir? Cuma Suresi’nde: “O (Allah) ümmîler içinde kendilerinden olan ve onlara (Allah’ın) ayetlerini okuyan, onları arındırıp temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamberi gönderendir.”12 buyurmamış mıdır?

 

6. Delil: Allâme Tabatabaî’nin de değindiği gibi: “İnsanlar arasında üstünlük ölçüsünün fakirlik-zenginlik değil, salih ve iyi amaller olduğunu idrak edip kavrayan, bizzat insanın aklıdır. İslâm’dan önce Hanif dini de aynı değerleri insanlara telkin etmiştir. Hâl böyle iken, önceden zikrettiğimiz ayetler nazil olmasaydı dahi, Allah Resulü’nün (s.a.a) böyle bir davranışın kötülüğünü, zengin bir kâfiri, fakir bir mümine tercihin ne kadar kötü olduğunu anlamış olması gerekirdi. Oysa öyle olmadığını görüyoruz. Bu da bu iddianın ne kadar tutarsız olduğunu gösteriyor.”

 

Önceden de değindiğimiz gibi bazıları, Allah Resulü’nün (s.a.a) bu davranışında herhangi bir dünyevî maksat gütmediğini ve müşriklerle ilgilenmesi de onların hidayetine olan şiddetli arzusundan kaynaklandığını söylüyorlar. Yine diyorlar ki: “Abdullah’a karşı davranışında da onun fakirliği Resulullah’ı böyle bir davranışa itmemişti; sadece Abdullah’ın, sözünü kesmesi ve meclis adabına riayet etmemesi o Hazret’in böyle davranmasına sebep olmuştu.” Özellikle diyorlar ki: “Abdullah’ın âmâ olduğunu dikkate alırsak Resulullah’ın davranışının, onu incitici bir davranış olmadığını daha iyi kavramış oluruz. Bir de Abdullah ile Resulullah (s.a.a) arasındaki samimiyeti unutmazsak, birbirleriyle samimî ilişkileri olan kimseler arasında bu tür ilişkiler doğal bir şeydir.”

 

Fakat bizce bunlar fazla tutarlı gerekçeler değillerdir. Zira evvelâ, zengin ve fakir sıfatlarına cümlede yer verilmesi, bizce bu özelliklerin yapılan davranışta etkili olduğunu gösteriyor. Meclise gelen şahsın “âmâ” diye nitelendirilmesi hakkında da aynı şeyi söylemek mümkündür. Yani surat asıp sırtını dönen kimsenin bu davranışında, onun âmâ olduğunun etkili olduğunu gösteriyor. Aksi takdirde bir müminden, onda olan bir kusur veya noksanlığı ön plâna çıkararak bahsetmenin ne anlamı olabilir? Eğer bu sıfatlar yapılan davranışta etkili olmasaydı, gelen şahsı “âmâ”, “fakir” gibi sıfatlar yerine başka özellikleriyle tanıtmak daha uygun, hatta en uygun olmaz mıydı? Söz konusu müşrik veya müşriklerden “zengin” nitelemesiyle bahsetmek de aynı.

 

Saniyen bu iddia doğru olsaydı, o zaman Allah-u Tealâ, Resulü’nü (s.a.a) kınama yerine methetmeliydi, övmeliydi. Zira niyeti, Allah’ın dinini yüceltmekten, insanların hidayeti için çırpınmaktan, kısacası üzerine yüklenen görevi yerine getirmekten başka bir şey olmayan bir kimseyi kınamak mı gerekir, yoksa övmek mi?

 

Diğer iddiaya gelince, diyelim ki Abdullah’ın gözleri kör olduğu için Resulullah’ın bu davranışının ona yönelik bir sakıncası olmasın; ancak Allah Resulü’nden böylesine bir davranışı etraftan seyredenlere karşı nasıl?! Onların gözleri kör değildi ya! İnsanlara örnek olarak tanıtılan bir Peygamber’den böyle bir davranışın onların gözleri önünde sergilenmesi, onun örneklik konumuna gölge düşürmez mi?!

 

Resulullah (s.a.a) ile Abdullah arasındaki samimiyete gelince, evvelâ bu samimiyetin Mekke’de değil, Medine’de gerçekleştiğini söylemek daha gerçekçi olabilir. Saniyen iki kişi arasındaki samimiyet, artık onun haklarını çiğnemeyi ve tahkire varan davranışları da meşru ve mubah kılamaz ki.

 

7. Delil: Bizce Ehlisünnet kaynaklarında bu ayetlerle ilgili nakledilen sebeb-i nüzul; doğal ve makul ölçülerle de bağdaşmamaktadır. Zira bu rivayetlerde, Abdullah’ın âmâ ve mecliste olup bitenlerden habersiz olduğu için içeriye gürültülü bir şekilde girdiği ve yüksek sesle konuştuğu ve dikkatleri dağıttığı söyleniyor. Diyelim ki öyle olsun; fakat bu problemin kolay bir çözüm yolu varken, Allah Resulü öyle bir davranış içerisine neden girsin? Hepimiz biliyoruz ki Abdullah mümin ve temiz kalpli bir Müslüman’dı; fakat durumdan habersizdi. Ona iki kelimeyle durumun ne olduğu hatırlatılıp, kendisinden biraz beklemesi istenseydi, değil karşı gelmek, bundan memnun bile kalırdı.

Hayır, Resulullah’ın rahatsızlığı buna değil, meselâ “Şimdi şu Kureyşli adam, Muhammed’e uyanlar, bir avuç kör, köle ve sefil insanlardır, diyecekler” gibi rivayetlere dayandırılırsa, bu da Hz. Peygamber’e (s.a.a) saygısızlık olmaz mı?

 

8. Delil: Bu ayetlerde kınanan şahsın Resulullah olmadığının önemli kanıtlarından birisi de, (Merhum Allâme Tabatabaî’nin de değindiği gibi), bu surenin 17. ayetinden sonra başlayan ağır ifadelerdir. Evet, şöyle buyuruyor söz konusu ayetlerde:

 

“Kahrolası insan, ne kadar da nankördür! * (Allah) onu hangi şeyden yarattı? * (Değersiz) bir nütfeden yarattı ve onu biçimlendirdi. * Ona yolu kolaylaştırdı; sonra da onu öldürdü ve kabre gömdürdü; sonra dilediği zaman onu diriltir. * Hayır, (Allah’ın) ona emrettiğini, o yerine getirmedi.”

 

Suredeki ayetlerin zahiri ve siyakı, onların birbirleriyle ilintili olduklarını ve bir zincir halkaları gibi birbirlerini takip ettiklerini gösteriyor. Bunun aksini söyleyebilmek için haricî bir delil ve karine olması gerekir. Oysa burada böyle bir şey söz konusu değildir. Kısacası ayetlerdeki siyak, bu ayetlerin bazısında yer alan “Kahrolası insan, ne kadar da nankördür!” kabilinden ifadelerin de âmâ ve fakir mümine surat asıp sırt çeviren ve onu ihmal edip, zengin müşrike yönelip ona önem veren kimseye ait olduğunu gösteriyor. Aksi takdirde ayetler arasında mana kopukluğu meydana gelecektir. Âmâya surat asanın Peygamber (s.a.a) olduğunu söylersek, o zaman “Kahrolası insan...” tabirinin de o Hazret’e ait olduğunu söylememiz gerekir. Bunu ise hiçbir kimse söylememiştir, söyleyemez de.

 

İşte bu problemin hallinden aciz kalan birçok müfessir, herhangi bir delil göstermeden bu surenin iki parça hâlinde nazil olduğunu; bir kısmının on yedinci ayete kadar, bir kısmının ise daha sonra indiğini söylemiştir. Böylece ayetler arasını ayırarak bu önemli problemin altından kalkmaya çalışmışlardır; ama nafile. Çünkü dikkat eden herkes bu surenin bir bütün olduğunu ve o şekilde de nazil olduğunu görür.

 

Bu ayetlerde insanın nankörlüğünden, onun değersiz bir nütfeden yaratılmasından, ölüm ve fenaya mahkûm olmasından ve Allah’ın emirlerini yerine getirmemesinden bahsedilmesi de, söz konusu şahsın, o çirkin, mütekebbirâne ve nankörce davranışıyla tam anlamıyla örtüştüğünü ve onun bu adî davranışına karşı ilâhî bir tepkinin sergilendiğini gösterir.

 

Bütün bu delillere dayanarak biz, söz konusu ayetlerdeki kınamanın Allah Resulü’ne (s.a.a) yönelik olamayacağını, dolayısıyla ayetlerde kınanan şahsın başka birisi olduğunu iddia ediyoruz. İmam Cafer Sadık’tan (a.s) nakledilen bir hadis de bizim bu görüşümüzü teyit etmektedir. O hadiste şöyle geçmektedir:

 

“Abese Suresi’ndeki kınama ayetleri, Benî Ümeyye’den olan bir kişinin hakkında nazil olmuştur. Söz konusu şahıs Resulullah’ın (s.a.a) yanında bulunduğu sırada Abdullah b. Ümm-ü Mektum meclise gelmiş, onu gören Emevî şahıs ondan iğrenerek, yüzünü ekşitmiş ve el-eteğini toplayarak yüzünü ondan çevirmişti. Bunun üzerine Allah-u Tealâ, söz konusu ayetleri indirerek bu olayı (başkalarına ibret olsun diye ) kınamıştır.”13

 

Bu rivayet, maalesef nakıs bir şekilde nakledilmiştir. Eğer geniş ve detaylı bir şekilde nakledilseydi, hem olayın tam olarak aydınlanmasını, hem de ayetlerin daha net bir şekilde tefsir edilmesini sağlardı belki de. Elbette rivayetin, haber-i âhâd olduğunun da farkındayız; bu yüzden de onu müstakil bir delil olarak değil, bir teyit olarak görmekteyiz.

 

Buraya kadar aktardığımız delillere ve son rivayete dayanarak, ayetlerdeki bazı tabirlerden de ilhamla olayın nasıl vuku bulduğunu, tahminî olarak şu şekilde tasvir edebiliriz. Yine de en iyisini Allah bilir:

 

Münafık veya zaifü’l-iman bir Emevî, bir taraftan dine ve insanların hidayetine önem verdiğini gösterip Resulullah’a (s.a.a) ve Müslümanlara şirin gözükmek için söz konusu müşrik veya müşriklerle meclise gelmiş, öte yandan müşriklerin ve Kureyşlilerin yanındaki yerini korumak, onlarla ilgilenir gözükmek ve onları mümin fakirlere tercih ettiği mesajını vermek için söz konusu çirkin davranışı sergilemiş ve tabiri caizse bir taşla iki kuş vurmaya çalışmıştır. Fakat Allah-u Tealâ, müminin azameti ve izzetini, müşrik ve münafığın zillet ve değersizliğini ortaya koymak, başkalarına ibret dersi vermek için söz konusu ayetleri indirmiştir.

 

Burada bir nüktenin hatırlatılmasında fayda mulahaza ediyorum. O da şudur: Biraz önce İmam Cafer Sadık’tan (a.s) naklettiğimiz hadisin doğru olduğunu düşünürsek, o zaman olayın vukuu hakkında bir senaryonun uydurulmuş olması ihtimali güçlük kazanmış olur. Zira o hadiste, ayetlerde kınanan şahsın Emevî birisi olduğu vurgulanmaktadır. Öbür taraftan tarih boyunca Emevîlerin, özellikle zalimane saltanatları boyunca kendi menfaatleri doğrultusunda uydurmadıkları hadis ve rivayet kalmamış ve maalesef bunlardan birçoğu en muteber bilinen kaynaklara kadar sızmıştır. Bizce burada da aynı şeyin, en azından bir ihtimal olarak göz ardı edilmemesi gerekir.

 

Buna, işlediğimiz konuyla ilgili bir örnek de zikredebiliriz. Bildiğiniz gibi takip ettiğimiz konuyla ilgili rivayetler arasında şöyle bir rivayet de gözümüze çarpmaktadır: “Bu olaydan sonra Allah Resulü Abdullah b. Ümm-ü Mektum’u her gördüğünde şöyle derdi: Merhabalar olsun, merhabalar olsun o kimseye ki Allah onun hakkında beni kınadı!...”

 

İmam Cafer Sadık (a.s) ise bakın bu rivayeti nasıl nakletmektedir: “Allah Resulü onu her gördüğünde şöyle derdi: ‘Hayır Allah’a andolsun ki Rabbim senin hakkında beni asla kınamaz.’ Bunu o kadar tekrar eder ve Abdullah’a o kadar lütufta bulunurdu ki artık Abdullah Resulullah’a engel olmaya çalışırdı.”14

 

Görüldüğü gibi, yukarıdaki hadis de tahrife uğramış ve olumsuzluk edatı cümleden kaldırılarak tam tersi bir mana ve sonuç çıkarılmaya çalışılmıştır.

 

O zaman, “Allah Resulü bu cümleyi neden söylerdi?” derseniz, bunun iki nedeni olabilir: Evvelâ bu cümleyle Abdullah’a o çirkin davranışta bulunan ve ilâhî kınamayı hak eden kimseye tariz söz konusu olabilir. Sanki bu cümleyle Allah Resulü şöyle demek istiyor: “Allah’a andolsun ki ben hiçbir zaman filan adamın yaptığı gibi yapmam...”

 

Saniyen, ayette bulunan ve zahirde Resulullah’a (s.a.a) hitap edilen cümlelerden, birileri gerçekten Resulullah’ın kastedildiğini sanmasın veya kasıtlı olarak öyle lanse etmeye çalışmasın diye Allah Resulü (s.a.a) bu üslûba başvurmuş olabilir.

 

Ayetlerdeki hitaplar sorununa gelince, deniliyor ki, eğer gerçekten bu ayetlerde kınanan ve eleştirilen kimse Allah Resulü değilse, o zaman neden ayetlerde Resulullah (s.a.a) muhatap alınmış ve daha çok Resulullah’ı ilgilendiren tabirler kullanılmıştır?

 

Buna iki türlü cevap verilebilir:

 

1) Gerçi ayetlerde hitap Peygamber’e (s.a.a) yöneltilmiştir, ancak asıl muhatap Peygamber (s.a.a) değildir. Yani Peygamber kanalıyla başkasına mesaj verilmek isteniyor. Bu daha önce aktardığımız “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” misali, dolaylı mesaj verme üslûbudur.

 

2) Bu ayetlerde bulunan hitaplar hatta zahirde dahi Resulullah’a (s.a.a) değil, söz konusu davranışta bulunan şahısın bizzat kendisine yöneliktir. Çünkü birinci hitapta diyor ki: “Nereden biliyorsun, belki o (Abdullah) arınıp temizlenecek?” Burada kimin eliyle temizleneceği üzerinde durulmuyor ki hemen: “Bu, Emevî’nin işi değildir; o hâlde hitabın Peygamber’e yönelik olması gerekir.” denilsin. Ayeti şöyle tefsir edersek, ne sakıncası vardır?: “Sen ne biliyorsun; belki o, Peygamber’in eliyle arınacaktır?” Muhtemelen o Emevî adamın, Abdullah’a karşı tutum ve davranışıyla onun tezkiye ve hidayete lâyık birisi olmadığını veya tezkiyesinin İslâm için bir fayda ve önem arz etmediğini, aksine Kureyşli zenginin önemli olduğunu vurgulamak istemesi üzerine söz konusu ayetle ona cevap verilmek istenmiştir.

 

Olayın bu şekilde cereyan ettiğini düşünürsek, o zaman diğer hitapların tefsiri de daha kolay olur. Meselâ önceden de dediğimiz gibi, “Onun arınıp temizlenip arınmasından sana ne?” cümlesinin Resulullah’a (s.a.a) yönelik olması, Allah Resulü’nün konumu ve görevi itibariyle münasip gözükmemektedir. Ancak bu hitabın söz konusu Emevî’ye yönelik olması, konumu ve niyeti itibariyle ona uygun bir cümledir.

 

Yine “Fakat kendini müstağni gören var ya, sen onunla ilgileniyor (ona önem veriyorsun). Oysa onun temizlenip arınmasından sana ne? Ama koşarak sana gelen ve (Rabbinden) korkan ise, sen onu görmezden geliyorsun, ihmal ediyorsun.” cümlesi, Emevî şahısın karakteri ve niyetine uygun bir cümledir; ama kesinlikle Allah Resulü’nün (s.a.a) şahsiyetine, yüce ahlâkına, o güne kadar müşriklere ve müminlere, zenginlere ve fakirlere karşı sergilediği tutum ve davranışlarla örtüşmemektedir. (Bunun delillerine ve örneklerine önceden değindik.)

 

koşarak sana gelen...” cümlesinden de bu şahısın bizzat kendisine değil, onun da bulunduğu toplantıya, yani Resulullah’ın tebliğ ve hidayet meclisine geldiği kastedilmiş olabilir.

 

Evet, bizim bu ayetlerin tefsiriyle ilgili söyleyeceklerimiz bunlardan ibarettir. Şimdi belki de bazı kardeşlerimiz, bizim bu çırpınışlarımızı gereksiz çabalar olarak değerlendirebilirler. Ama biz olaya kesinlikle öyle bakmıyor ve bu çabaları bir zaruret olarak görüyoruz. Zira bu olayı, ayetlerin zahirî görünüşüne ve önceden de değindiğimiz rivayetlere dayanarak tefsir etmenin, bir taraftan Allah Resulü’nün (s.a.a) masumluğunu ve örneklik konumunu ortaya koyan açık ve net ayetlerle çeliştiğini, diğer taraftan deliller bölümünde ortaya koyduğumuz çeşitli ve önemli mahzurlarla karşılaşacağımızı düşünüyoruz. O deliller ve ayetler makul ve mantıklı bir şekilde cevaplanmadığı müddetçe, bu ayetleri onlarla çelişmeyecek şekilde bir türlü tefsir etmeye mecburuz. Bunu beceremediğimiz takdirde de, Resulullah’a (s.a.a) itham etme çabasına girme yerine, kendi acziyetimizi itiraf edip en azından ayetleri müteşabih kabul ederek onlar hakkında susmayı yeğlemeliğiz. Yoksa ayetlerin Resulullah’la (s.a.a) ilgili olduğunu kabul edip, sonra da bunu bazı tutarsız ve uzak ihtimallerle, masumiyetle çelişmeyen bir tutum olarak değerlendirmek bizce sorunu çözmeye yetmeyecektir.

 

5- Abese Suresi’ndeki İthamın Bir Benzeri Daha

 

Burada Ehlisünnet’in siyer ve tefsir kitaplarında nakledilen ve Abese Suresi’ne benzerlik arz eden bir diğer uydurma olaya da kısaca temas edip cevaplamak istiyoruz. Söz konusu kaynaklarda şöyle rivayet edilmiştir:

 

“Bir gün Akra’ b. Hâbis ve Üyeyne b. Hısn (veya Husayn), Resulullah’ın (s.a.a) yanına gelip, Allah Resulü’nün Ammar, Süheyb, Bilal, Habbab ve diğer bazı müstazaf müminler ile birlikte oturduğunu görünce, onlara karşı tahkir edici davranışlarda bulundular; sonra da Resulullah (s.a.a) ile yalnız kaldıklarında, ona şöyle dediler: ‘Arap elçileri senin yanına gelip gidiyorlar. Biz onların, bizi şu kölelerle oturduğumuzu görmelerinden utanıyoruz. Biz sana geldiğimiz zaman, onları bizim yanımızdan uzaklaştır. Biz ayrıldıktan sonra istersen onlarla oturursun.’ Allah Resulü de: ‘Tamam.’ dedi. Sonra bununla da yetinmeyip: ‘Bunu yazılı olarak taahhüt etmeni istiyoruz.’ dediler. Allah Resulü de itiraz etmeyip kâğıt kalem istedi, Ali’yi de yazmak için çağırdı. İşte tam bu sırada şu ayet nazil oldu: ‘Sabah, akşam O’nun rızasını dileyerek Rablerine dua edenleri kendinden uzaklaştırma...’15 Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.a) elindeki sahifeyi atarak söz konusu müstazaf müminleri yanına çağırıp onlarla birlikte oturdu. Ondan sonra sürekli şöyle yapardı: Bir müddet onlarla oturur, kalkmak istediğinde de kalkıp onları kendi hâllerine bırakırdı. Bu sefer de şu ayet-i kerime indi: ‘Sen de sabah-akşam O’nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma...’16 Bu ayetten sonra artık, onlarla oturur ve onlar kalkmadığı müddetçe kalkmazdı.”

 

Bazı rivayetlerde, söz konusu Müslümanların Ebuzer ve Selman olduğu da kaydedilmiştir.17

 

Abese Suresi hakkında söylediklerimiz, burası için de geçerli olduğundan bu masal hakkındaki rivayetler üzerinde durmayı gerekli görmüyoruz. Sadece birkaç nükteye değinmekte fayda vardır:

 

1) Söz konusu rivayetlerden, bu olayın Medine’de cereyan ettiği anlaşılmaktadır. Oysa müstafiz rivayetlere göre En’âm Suresi toplu hâlde Mekke’de nazil olmuştur.18

 

Bazıları: “En’âm Suresi’nin Mekke’de nazil olması, onun bazı ayetlerinin Medine’de nazil olmasına engel teşkil etmez.” demişlerse de, bu doğru değildir. Zira bu surenin ayetleri toplu bir şekilde, Hicret’ten önce, ensardan bir grubun Mekke’ye gelip Müslüman oluşlarından sonra, Esma Bint-i Yezid el-Ensarîye, Resulullah’ın devesinin yularını tuttuğu bir sırada nazil olmuştur.19 Bu da bu ayetin anlatılan hikâyeyle herhangi bir ilgisinin olmadığını gösteriyor.

 

2) Bazı rivayetlerde söz konusu mustazaf müminlerin arasında Selman ve Ebuzer’in de ismi geçmektedir. Bu da yine anlatılan olayla, söz konusu ayetlerin bir alâkasının olmadığını gösteren bir diğer karinedir. Zira bir yandan ayetlerin Mekke’de nazil olduğunu, diğer yandan Selman’ın Medine’de Müslüman olduğunu, Ebuzer’in ise Müslüman olduktan kısa bir müddet sonra Resulullah’tan ayrılıp Asfân denilen bölgede ikamet ettiğini dikkate alırsak, söz konusu iddiamızın doğruluğu görülecektir.

 

3) Abese Suresi’ndeki ayetleri, ister Resulullah’a (s.a.a) yönelik tefsir edelim, isterse başka birisine, her halükârda bu ayetlerden önce nazil olan Abese ayetlerindeki uyarı, benzer bir davranışın bir daha tekrarlanmaması için yeterli değil miydi ki Allah’ın Resulü tekrar böyle bir davranış sergilesin? Hani Abese hakkındaki rivayetler, o olaydan sonra Resulullah’ın bir daha bir zengine önem verdiği ve bir fakiri ihmal ettiği görülmedi, diyordu? Bunun kendisi de, hem o rivayetlerin, hem de bu rivayetlerin birer düzmece olduğunu yeteri kadar göstermiyor mu?

 

4) Bizce bazı rivayetlerden de anlaşıldığı üzere Medine’de değil, Mekke’de cereyan eden olay, yani ayetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Zengin ve eşraf tabakasından bazıları Resulullah’a (s.a.a) gelerek ısrarla ondan mustaz’af Müslümanları kendisinden uzaklaştırmasını ve ancak o zaman ona iman edip yanında yer alabileceklerini söylemiş, hatta Hz. Ebu Talib’i aracı kılmışlardı.

 

Bazı rivayetlerde Ömer b. Hattâb’ın, Resulullah’a bu öneriyi kabul etmesi yönünde telkinde bulunduğu da kaydedilmiştir. Ancak önceden bahsettiğimiz uydurma rivayetlerdeki iddianın aksine Allah Resulü’nün (s.a.a) böyle bir öneriyi kabul ettiği yönünde ayet-i kerimede hiçbir açıklama veya karine mevcut değildir. Ayetlerde, “Onları kendinden uzaklaştırma” kabilinden tabirlerin kullanılması, Resulullah’ın öyle bir işe yeltenmesi veya niyetlenmesi anlamına gelmez. Tam aksine bu tabirler, Allah Resulü’nün ilâhî koruma altında olduğunun ve beşerî özelliklerinden kaynaklanabilecek hatalarının ilâhî yardım ve tasarruflarla önlendiğinin kanıtıdır.

 

Kısacası biz de Resulullah’ın (s.a.a) bir beşer olarak hata yapabilme ihtimalinin bulunduğunu kabul ediyoruz; ancak bazıları gibi, hata yaptıktan sonra tashih edildiğine değil, hatasının ilâhî tasarruf ve yardımlarla yapılmadan önlendiğine inanıyoruz. İşte bu gibi ayetlerdeki uyarılar, Allah-u Tealâ’nın bu yönde Resulü’ne yaptığı yardım ve lütuflarının örnekleri olarak değerlendirilmelidir, onun hataları olarak değil.

 

6- Tahrim Suresi’nin İlk Ayetleri ve Resulullah’ın Allah’ın Helalini Haram Kıldığı İddiası

 

Muhalifler, masumiyetin olmadığını bir de “Tahrîm Suresi”nin ilk ayetlerine dayanarak ispatlamaya çalışıyorlar. Zira bu ayetlerden Resulullah’ın (hâşâ) yanlış yaptığını ve “Allah’ın kendisine helal kıldığı şeyi haram kılma” suretiyle masumiyetiyle bağdaşmayan bir hata ve yanlışa, hatta günaha (hâşâ) düştüğünü iddia ediyorlar.

 

Biz bu iddiayı da cevaplamadan önce bahse konu olan ayetlerin metnini verip, daha sonra tahliline geçeceğiz:

 

Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla!

 

1- Ey Peygamber! Eşlerinin hoşnutluğunu arayarak, Allah’ın sana helal kıldığını niçin haram kılıyorsun? Allah, çok bağışlayandır, rahimdir.

 

2- Allah yeminlerinizin (kefaretle) çözülmesini size meşru ve caiz kıldı. Allah sizin Mevla’nız (yardımcınız-sahibiniz)dir. O, bilendir, hikmet sahibidir.

 

3- Ve hani Peygamber, eşlerinden bazısına gizli bir şey söylemiş de, bunu kimseye söylememesini tembih etmişti. Derken o (eşlerinden biri) bunu, (başka bir eşine) haber verince ve Allah da bunu ona açınca, o (Peygamber) de (bu olayın) bir kısmını söylemiş, bir kısmını (söylemekten) vazgeçmişti. (Peygamber) bunu eşine haber verince o, ‘Kim bunu sana haber verdi?’ demişti. O da demişti ki: “Her şeyi bilen ve (gizli olan her şeyden) haberdar olan Allah haber verdi.”

 

4- Eğer (Peygamber’in iki eşi olan) sizler Allah’a tövbe ederseniz (bu sizin yararınıza olur); zira gerçekten de kalpleriniz (suça-batıla) meyletmiş-eğrilmiştir. Yok, eğer ona karşı birbirinize destekçi olmaya kalkışırsanız (hiçbir şey yapamazsınız); zira artık Allah onun Mevla’sı (yardımcısıdır); Cibril ve salih müminler de. Bunların arkasından melekler de onun destekçisidirler.

 

5- Umulur ki, eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona sizin yerinize sizlerden daha hayırlı, Müslüman, mümin, gönülden itaat eden, tövbekâr, ibadet eden, oruç tutan dul ve bakire eşler verir.

 

Burada, bu ayetlerin muhteva ve maksadının açıklığa kavuşması için başlıca iki mevzu üzerinde durmak gerekir:

 

a) Bu ayetlerde bahsedilen olayın mahiyet ve keyfiyeti, yani ayetin sebeb-i nüzulu.

 

b) Acaba Resulullah (s.a.a) burada, (bazılarının dediği gibi) bir günah mı işledi? Gerçek anlamda bir ilâhî hükmü mü çiğnedi? Öyle ise, masum bir peygamber bunu nasıl yapar? Eğer öyle değilse (ki değildir), o zaman ayetin gerçek tefsiri ve açıklaması nedir?

 

a) Bu Ayetlerin Sebeb-i Nüzulü

 

Ayetlerin sebeb-i nüzulü ve hangi olayın ardından nazil olduğu hakkında muhtelif rivayetler nakledilmiştir.

 

Bazı rivayetler diyor ki:

 

“Bazen Resulullah (s.a.a), hanımlarından biri olan Cahş kızı Zeyneb’in yanına gittiğinde (bazı rivayetlerde bunun Sevde validemiz olduğu da kaydedilmiştir), o hazırladığı bir baldan Efendimize yediriyor veya ondan yaptığı bir şerbetten içiriyordu. Bu durumdan haberdar olan Ümm-ül Müminin Aişe durumu kıskanarak bunu tahammül edemedi. Kendisi şöyle anlatıyor: ‘Hafsa’yla da görüşüp şöyle karar aldık: Peygamber hangimizin yanına gelirse, ona: ‘Ya Resulallah, ağzında urfut ağacının balı olan meğafir kokusu var!’ diyecektik.’ (Bu ağacın balının kötü koktuğu söylenir. Peygamber ise ağzından veya elbisesinden kötü bir koku gelmemesine çok özen gösteriyordu.) Bu karar üzere bir gün Peygamber (s.a.a) Hafsa’nın yanına vardığında, o: ‘Ya Resulallah, ağzınızdan meğafir kokusu geliyor.’ deyince, Resulullah (s.a.a): “Hayır ben meğâfir yememişim, Cahş kızı Zeyneb’in yanında bir bal (şerbeti) içmişim. Belki de arı o ağacın üzerine konmuş ve onun balından almıştır. Fakat ben ant içiyorum ki, bir daha o baldan içmeyeceğim. Ancak sen bunu başkasına söyleme. (Olur ki yanlış anlaşılır veya Zeynep bunu duyar da kalbi kırılır.) Fakat o, bilahare vefakâr davranmayıp Peygamber’in (s.a.a) bu sırrını açığa vurdu. Sonunda bunun, iki hanımı (Âişe ve Hafsa) tarafından kurulan bir plan olduğu açığa çıkınca, Allah Resulü (s.a.a) buna çok üzüldü ve bunun üzerine söz konusu ayetler nazil olup bir yandan Peygamber’e (s.a.a) teselli kaynağı, diğer yandan bu tür yanlışları yapanlara ve başkalarına bir ders ve ibret vesilesi oldu.”20

 

Bazı rivayetlerde ise olay şu şekilde nakledilmiştir:

 

“Allah Resulü (s.a.a) bir gün, babasının evine giden Hafsa’nın odasında hanımlarından birisi (veya cariyesi) olan Mariye-i Kıptiyye’nin yanında başını onun dizlerine koyarak istirahat ediyordu. Bu sırada durumdan haberdar olan Hafsa buna gücenmiş ve şiddetli itirazlarda bulunmuştu. Bunun üzerine Allah Resulü ortalığı yatıştırmak için: ‘(Sakin ol!) Ben seni razı edeceğim. Sana bir sır söyleyeceğim; fakat bu sırrı kimseye söylemeyeceksin.’ Hafsa sırrın ne olduğunu sorunca, Allah Resulü şöyle buyurdu: ‘Yemin ediyorum ki bir daha şuna (Mâriye’ye) yaklaşmayacağım.’ Fakat Hafsa Aişe’nin yanına giderek ona Resulullah’ın bu kararını müjdeleyip sırrını açığa vurmuştu. Bunun üzerine Allah-u Tealâ, Resul’ünü durumdan haberdar edip söz konusu ayetleri indirmiştir.”u2

 

Olayın ne olduğu fazla önemli değildir; önemli olan, Resulullah’ın (s.a.a) bir türlü bazı hanımları tarafından (ki bunların Ümmü’l-Müminin Aişe ve Ümmü’l-Müminin Hafsa olduğunda bütün kaynaklar müttefiktir) eziyet ve hakarete uğradığı gerçeğidir ki, bazı rivayetlere göre Allah Resulü (s.a.a) bu olaydan sonra bir ay üzüntü ve sıkıntısından hanımlarından ayrı yaşadı.v3 Öyle ki hatta Allah Resulü’nün onları boşadığı şayiasına ve bu olayı meydana getirenlerin dehşete kapılmalarına ve yaptıklarından pişman olmalarına vesile oldu.w4

 

4. ayette “Gerçekten kalbiniz suça ve batıla meyletmiştir” cümlesinden anlaşıldığı üzere, Resulullah’ın zevceleri bu davranışları ile çok büyük bir günah işlemişlerdi ki Allah-u Tealâ yine de onları tövbeye davet ediyor. Evet, Resulullah’a (s.a.a) eziyet etmenin ne denli ağır bir suç olduğu şu ayetlerde gayet açık bir şekilde beyan edilmiştir:

 

“Hiç şüphesiz Allah’a ve Resul’üne eziyet edenlere, Allah dünya ve ahirette lanet eder ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlar.”x5

 

“Allah’ın Resul’üne eziyet edenler var ya, onlar için çok acı bir azap vardır.”y6

 

Evet, Allah Resulü (s.a.a) gibi evrensel bir şahsiyet olan ve kâinatın serveri ve örneği konumunda bulunan birisine, bu tür çirkin davranışlarla hakaret ve eziyet edilmesi, göz yumulacak türden şeyler değildir. Bu yüzden de Hak Tealâ’nın bu olaydaki şiddetli tavrı, Resul’ünün haysiyet ve şahsiyetini korumaya yönelik olup, bu konuda küstahça veya cahilce tutumlara son vermek ve herkesin ibret alması amacını taşımaktadır.

 

Gerçi Allah Resulü’nün (s.a.a) tavrı onun yüce ahlâkından ve son derece fedakârane davranışından kaynaklanmaktadır; fakat Allah-u Tealâ, Resulü’ne arka çıkıp onu uyararak bu kadar yumuşaklık ve fedakârlığın da fazla ve gereksiz olduğunu ortaya koymuştur. Buna, itiraz şeklinde methetmek denir. Örneğin bir kimse, bir defa: “Şu adam çok şefkatli, merhametli ve fedakâr birisidir.” şeklinde methedilir, bir defa da: “Kardeşim ne kadar şefkat, ne kadar merhamet, ne kadar fedakârlık?! Bu kadar da olmaz ki; her şeyin bir haddi var!” şeklinde.

 

Bunları söyleyen, karşı tarafı yermek, kötülemek istiyor denilebilir mi? Elbette hayır! Bu vesileyle o adamın ne kadar merhametli ve fedakâr olduğu daha bir vurgulanmış oluyor. Resulullah (s.a.a) hakkında da Kur’ân’ın birçok yerinde bu şekilde tabirler ve övgüler kullanılmıştır. Ancak Arap edebiyatı ve konuşmadaki fesahat ve belâgat kurallarından habersiz kimseler, hemen bu tür tabirleri Resulullah’a (s.a.a) yönelik ilâhî bir kınama olarak değerlendirmeye kalkışıyorlar.

 

Sanki burada Allah-u Tealâ şöyle demek istiyor: “Ey Peygamber, bu kadar müsamaha ve fedakârlık da fazladır artık! Neden o küstah hanımlarını hoşnut edebilmek için kendini bu kadar meşakkate itiyor ve Allah’ın sana helal kıldığı şeyi yemin vasıtasıyla kendine haramlaştırıyorsun? Boş ver onları, bu kadar kendini sıkma, kendine eziyet etme!

 

b) Ayetlerin Doğru Tefsiri

 

Yukarıdaki açıklamalarımızdan da anlaşıldığı üzere bazılarının, bunu Resulullah’ın (s.a.a) bir hatası ve günahı olarak ortaya atıp Allah Resulü’nün masum olmadığına delil göstermeleri, oldukça tutarsız ve bizzat Kur’ân’ın diğer birçok ayeti ile çelişen bir tutumdur. Allah’ın: “Eğer o (Peygamber) bize bazı sözleri iftira ve asılsız olarak isnat ederse, onun şahdamarını koparırız.” (Hâkka, 44) veya: “Onun her söylediği birer vahîydir” (Necm, 4) buyurduğu bir kimse için “Allah’ın helalini haram etmiştir” demek mümkün müdür?

 

O hâlde buradaki “Allah’ın sana helal kıldığını niçin haram kılıyorsun?” cümlesinden maksat, şer’i haram ve teşri anlamında değil, bir sonraki ayetten de anlaşıldığı üzere mubah bir şeyin yemin ile kendine haram edilmesi olayıdır ki, Allah Resulü mülahaza ettiği maslahat ve yüce ahlâkı ve fedakârlığından dolayı böyle bir davranış içerisine girmişti. Allah-u Tealâ da bu kadarının da fazla ve gereksiz olduğunu bildirerek bir taraftan dolaylı olarak Resulü’nü methetmiş, diğer taraftan da bu davranışlarıyla Allah’ın Habibi’ni incitenleri uyarmış ve bir daha kimseye Resulullah’ın (s.a.a) yüce ahlâk ve şefkatinden su-i istifade etmesine izin verilmeyeceği mesajını vermiştir.

 

Nasıl ki benzeri uyarıları başka münasebetlerde de Hak Tealâ yapmıştır. Meselâ Müslümanlardan bir gurup Resulullah’ın (s.a.a) evine yemeğe geldiklerinde, yemeği yedikten sonra, uzun bir süre evde oturup gereksiz konuşmalar ve vakit geçirmeleriyle Resulullah’a eziyet ediyorlardı. Ama Allah Resulü (s.a.a) yüce ahlâkı ve hayâsından ötürü onlara bir şey söyleyemiyordu. Bu yüzden Allah-u Tealâ, Ahzâb Sûresi’nin 53. ayetini indirerek Müslümanları şöyle uyardı:

 

“Ey iman edenler, rasgele Peygamber’in evlerine girmeyin! (Bir başka iş için girmiş iseniz, ille de) yemek vaktini beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin! Yemeği yiyince, dağılın ve (uzun) söze dalmayın! Gerçekten bu, Peygamber’e eziyet etmekte ve o da sizden utanmaktadır. Onlardan (Peygamber’in eşlerinden) bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin! Bu sizin kalpleriniz için de daha temizdir. Allah’ın Resul’üne eziyet vermeniz ve ondan sonra eşlerini nikâhlamanız size ebedi olarak (hiçbir zaman) helal olmaz.”

 

Evet, bu uyarılar, dolaylı, hatta bazen kınama şeklinde gerçekleşen bir türlü methetmeden ibarettir. İsterseniz buna birkaç örnek daha verelim:

 

Rahmeten lil-âlemin olarak gönderilen, o yüceler yücesi Efendimiz (s.a.a), insanların hidayeti için o kadar müştak, o kadar hırslı davranıyor ve hakka direnmelerine o kadar üzülüyordu ki kendini yiyip bitiriyordu adeta! Fakat Rabbu’l-Âlemin ayet indirerek Resulü’nü kontrol ediyor ve bu kadarına gerek olmadığını ona şöyle bildiriyordu:

 

“Onlar bu söze (Kur’ân’a) iman etmezler diye sen, (üzüntü ve telaştan) kendini kahrediyorsun adeta!” (Kehf, 6)

 

“Onlar iman etmezler diye, adeta kendini kahrediyorsun.” (Şuarâ, 3)

 

Evet, bu ve benzeri ayetlerde Allah, Resulü’nün (s.a.a) bu kadar kendini üzmesine gerek olmadığını ve “Şayet onlar sırt çevirecek olurlarsa, artık biz seni onların üzerine bir gözetleyici olarak göndermiş değiliz. Sana düşen, yalnızca tebliğdir.” (Şuarâ, 48) buyurarak, onu kontrol edip uyarıyordu.

 

Yine Hak Tealâ’ya olan yakin ve aşkından dolayı sabahlara kadar ibadet ederek ayakları şişen Habib’ine şöyle buyuruyor:

 

“Tâ-Ha, biz sana bu Kur’ân’ı zahmet ve meşakkate düşesin diye indirmedik.” (Tâhâ, 1-2)

 

Aynı şekilde, şefkat ve merhamet timsali Habib’i, her şeyini hatta üzerindeki elbisesini dahi fakire verip evde kalmaya mecbur olunca, onu şu cümlelerle uyarıyor:

 

“Elini boynunda bağlanmış olarak kılma, büsbütün de açık tutma! Sonra kınanıp (işinden) geriye kalasın.” (İsrâ, 29)

 

“Allah dilediğini sapıklığa yöneltir, dilediğini doğru yola iletir. O hâlde ruhun onlar hakkında birtakım teessüf ve üzüntülere dalarak yıpranmasın! Allah onların ne yaptıklarını biliyor.” (Fâtır, 8)

 

Acaba bu ayetlerde kullanılan tabirleri, kınama olarak mı değerlendirmek gerekir; yoksa Hakk’ın, Habibi’ne yönelik sonsuz lütuf ve inayetini gösteren tabirler olarak mı?

 

7- Tevbe Suresi’nin 43. Ayeti ve “Allah Seni Affetsin” Cümlesi

 

Diyorlar ki: Tevbe Suresi’nin 43. ayetinde Allah-u Tealâ, Resulullah’ın (s.a.a) bazı münafıklara veya imanı zayıf kimselere savaşa gitmemek için verdiği izni eleştirmekte ve onu affetmektedir. Masum olan Peygamber, böyle bir hatayı nasıl yapar? Dolayısıyla Allah-u Tealâ’nın onu kınaması ve ardından da affetmesi, masum olmadığını göstermektedir.

 

Cevap: Evet, maalesef benzer birçok ayet gibi, bu ayet de bazıları tarafından çarpık bir şekilde tercüme ve tefsir edilerek güya Allah Resulü’nün (s.a.a) masumiyetine aykırı bir sonuç çıkarılmaya çalışılmıştır. Ancak bizce burada da tıpkı Tahrîm Suresi’nde bahsedilen olaydakiyle benzer bir durum söz konusudur.

 

Biz önce söz konusu ayetlerin metnini, ardından nüzul sebebini ve bize göre doğru olan tefsirini vermeye çalışacağız:

 

“Allah seni affetsin, neden doğru söyleyenler sana belli oluncaya ve yalancıların kim olduğunu öğrenmeden onlara izin verdin? * Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihat etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir. * Senden yalnızca Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya kapılıp da kuşkularında kararsızlığa düşenler, izin ister. * Eğer onlar (gerçekten savaşa) çıkmak isteselerdi, herhâlde ona hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (onların savaşa) doğru hareket etmelerini çirkin gördü de (tevfikini onlardan uzaklaştırıp savaşa çıkmalarına) engel oldu ve (onlara): ‘Siz de oturanlarla birlikte oturun!’ denildi. * Sizinle birlikte çıksalardı, size kötülük ve zarardan başka bir şey ilave etmez ve hemen aranıza mutlaka fitne (ihtilaf ve nifak) sokmaya koyulurlardı. İçinizde onlara haber taşıyanlar vardır. Allah zulme sapanları bilir...” (Tevbe, 43–47)

 

Sebeb-i nüzul:

 

Allah Resulü (s.a.a) ve Müslümanlar Tebûk Savaşı’na hazırlandıkları bir sırada, münafıklardan bir grup Resulullah’a gelerek bazı bahaneler uydurup savaşa gitmemeleri için izin istediler. Resulullah da kendilerine izin verdi ve ardından bu ayetler nazil oldu. İşte bu ayetlerin zahirine dayanarak Allah Resulu’nün (s.a.a) bu olayda hata yaptığını, hatta bazı müfessirler (Zımahşerî gibi) ayetteki “afâ” (afv kökünden) kelimesine dayanarak Resulullah’ın günah ve kötü bir iş yaptığını, (zira bu kelimenin, sürekli cinayet ve kötü bir işin işlendiğine kinaye olduğunu) söylemişlerdir. Böyle olunca da ister istemez Hz. Peygamber’in masum olduğunu söylemek mümkün değildir.

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !