17 Ekim 2019 Perşembe Saat:
21:08

Resulullah’ın (saa) Masumiyeti (III)

19-12-2016 12:12


 

 

Ayetlerin Masumiyetle Çelişmeyecek Şekilde Tefsiri

 

Biz ayetin yukarıda değindiğimiz şekilde bir anlam taşıdığını kabul etmiyoruz. Zira her şeyden önce ayetin tercümesinde hata yapılmıştır. Şöyle ki, ayetteki “afâ” kelimesi, “affetti” şeklinde değil, “affetsin” diye tercüme edilmelidir. Yani bu ayetteki mazi kipinden, ihbar değil, dua anlamı kastedilmiştir. Arap edebiyatından haberdar olanlar, bu tür kullanışların Arapçada ne kadar yaygın olduğunu bilmektedirler. Böyle bir tabirin kullanılması ise, illa da bir günahın işlendiğine delil teşkil etmez. Bu bir nevi duadan ibarettir. Benzer tabirler bütün dillerde, özellikle Araplar içerisinde yaygın bir şeydir. Mesela biz, “Allah geçmişlerini, ananı-babanı bağışlasın!” diyoruz. Bunu söylerken, illa da onlara bir günah yüklemeye çalışmıyoruz. Kim olursa olsun, makamı ne olursa olsun, herkes Allah’ın rahmet ve mağfiretine muhtaçtır.

 

Bazıları burada, Resulullah’ın (s.a.a) verdiği iznin haram olmadığını, zira Nûr Suresi’nin 62. ayetiz* gereği Resulullah’ın böyle bir yetkisinin bulunduğunu, ancak münafıkların bir an evvel rezil rüsva olmaları açısından bu iznin verilmemesinin daha uygun olacağını, izin verilmekle böyle bir maslahatın kaçırıldığını, yani daha iyi olan bir şeyin terk edildiğini, bu affın da bu terk-i evlâya yönelik olduğunu, dolayısıyla da masumiyetle çelişecek bir günahın söz konusu olmadığını söylemişlerdir.

 

Ancak Merhum Allâme Tabatabaî, olayı daha başka bir şekilde tahlil ederek, burada hatta terk-i evlânın dahi söz konusu olmadığını ve Tahrîm Suresi’nde olduğu gibi burada da, bir yandan izin isteyen kişilerin kınanması, diğer yandan ise, yüce Resulullah’a (s.a.a) yönelik görünüşte kınama olan, ancak gerçekte ince ve latif bir övgünün söz konusu olduğunu ileri sürmektedir.

 

Şöyle ki, evvela Resulullah yukarıda da değindiğimiz ayet (Nûr, 62) gereği, dilediği kimselere izin verme yetkisine sahipti. Bu yüzden de izin vermekle herhangi bir yanlışı söz konusu değildir. Aksi takdirde, önceden söz konusu genel iznin verilmesi yanlış, hatta abes olurdu.

 

Saniyen, onların ne olduğunu ve hangi maksatla izin istediklerini biliyordu. Zira Kur’ân-ı Kerim bir diğer ayetinde şöyle buyuruyor:

 

“Eğer biz dilersek, sana onları (münafıkları) elbette gösteririz; böylelikle sen onları simalarından tanımış olursun. Andolsun, sen onları, sözlerinin anlatım biçiminden de tanırsın. Allah, amellerinizi bilir.” (Muhammed, 30)

 

O hâlde Resulullah (s.a.a) onları konuşma üsluplarından tanıyordu. Ancak o emsalsiz, yüce ve ilâhî ahlâkın sahibi, bir yandan perdelerin yırtılmaması ve hidayet bağlarının tamamen kopmaması, diğer yandan da emri yere düşürülerek kalbi hasta olan diğerlerinin de buna cüret etmemeleri ve kendisinin yöneticilik otoritesine bir halel gelmemesi için onlara izin verdi.

 

Salisen, bahsettiğimiz ayetlerin devamındaki ayetlerde, söz konusu kişilerin savaşa katılmalarında hiçbir maslahatın olmadığı, hatta gitmemelerinin daha iyi ve daha faydalı olduğu, zira gittiklerinde fitne, fesat çıkartacaklarını, zaten izin verildiğinde dahi gitmeyeceklerin açık bir şekilde beyan edilmektedir.

 

Bütün bu açıklamaları dikkate alırsak, sanki ayet-i kerime şöyle buyurmak istiyor: “Ey Habibim, ne kadar fedakârlık, ne kadar şefkat ve merhamet? Yeter artık, bu kadarı da fazladır!” Görüldüğü gibi ince bir üslûpla bir yandan dolaylı olarak Allah Resulü övülmekte, bir yandan da söz konusu münafıklar kınanmakta ve artık bu şefkat ve merhameti hak etmedikleri vurgulanmaktadır.

 

Bu tefsire yakın bir diğer tefsir ise şudur: Bu ayetlerde verilmek istenen mesajın ilk ve son muhatabı, söz konusu münafıklardır ve amaç, onların iç yüzünü ortaya koymaktır. Ancak bunu beyan etmek için böyle bir yöntem ve üslup seçilmiştir. Yoksa ne Peygamber’in yaptığının yanlış olduğu, ne de onun kınanması söz konusudur.

 

Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım: Farz edin zalim ve küstah birisi sizin çok sevdiğiniz evladınızı vurmak, zulmetmek istediğinde, bir dostunuz onun önüne geçerek bu zulmüne engel oluyor. Siz haberi aldığınızda, dostunuza dönerek diyorsunuz ki: “Sağ olasıca, neden bırakmadın vursun? Bıraksaydın da o alçağın ne olduğunu herkes görseydi.” Bu tabirden, sizin, evladınıza yapılmak istenen haksızlığın önlenmesinden rahatsız olduğunuz ve o dostunuzun yaptığının kötü olduğu söylenebilir mi? Hangi baba, evladına haksızlık yapılmasından hoşnut olur? Hangi dost, dostuna karşı yapılmak istenen haksızlığa duyarsız kalabilir? O hâlde bu itirazdan maksadın o zalim kimseyi yermek ve onun ne denli adî birisi olduğunu ortaya koymaktan başka bir şey değildir. Ancak bunu açıklamak için böyle bir metot seçilmiştir. Söz konusu ayette de durum aynen böyledir.

 

Burada şöyle bir itiraz da edilebilir: Ayet-i kerimede eğer Resulullah’ın (s.a.a) onların asıl maksatlarını bildiği doğru ise, o zaman neden ayette: “doğru söyleyenler sana belli oluncaya ve yalancıların kim olduğunu öğrenmeden...”tabiri kullanılmıştır.

 

Bu itiraza cevabımız şudur ki: Burada zahiren hitap Peygamber’e (s.a.a) olmakla birlikte, asıl maksadın ümmetin bilgi sahibi olmasıdır. Nasıl ki birçok ayette de zahirî hitap Peygamber’e olmakla birlikte, asıl muhatap başkalarıdır.

 

8- Bedir Savaşı’nda Esir Alınıp Fidye Karşılığı Serbest Bırakılma Olayı

 

Peygamberlerin masumiyetini kabul etmeyen kimselerin yaygın olarak ileri sürdükleri bir iddia da, Enfâl Suresi’nde, Bedir Savaşı hakkında inen 67, 68, 69. ayetlerdir. Bilindiği üzere bu ayetlerde, Bedir Savaşı’nda esir almak ve bu esirlerin fidye karşılığı serbest bırakılması kınanmaktadır. Maalesef bu kimseler, bu ayetlerde bahsedilen olayı Allah Resulü’nün (s.a.a) yaptığını, fakat hatalı bir içtihat olduğuna delil göstermeye çalışıyorlar.

 

Burada da yapacağımız izahattan sonra görülecektir ki bu ayetler, değil Allah Resulü’nün yanlış içtihat yaptığı, bilakis Resulullah’ın diğer yerlerde olduğu gibi bu noktada da kendi içtihat ve reyiyle değil, bizzat vahiyle hareket ettiğini göstermektedir (bazen Kur’ânî, bazen ise gayr-i Kur’ânÎ vahiyle). Yine ispat edeceğiz ki ayetteki kınamanın ise Resulullah (s.a.a) ile bir alakası söz konusu değildir ki, masumiyetiyle de bir çelişkisi söz konusu olsun.

 

Şimdi önce bu ayetlerin mealini verelim, daha sonra ayetlerin sebeb-i nüzulünü ve bu ayetleri Resulullah’ın (s.a.a)hatalı içtihat yaptığına delil gösterenlerin yaklaşımlarını, sonra da cevabımızı arz etmeye çalışalım:

 

“Hiçbir peygambere yeryüzünde, kesin bir zafer kazanıncaya (dini yeryüzünde kökleşinceye) kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah üstün ve güçlüdür, hikmet sahibidir. * Eğer Allah’ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınız (esirlere) karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu. * Artık ganimet olarak elde ettiklerinizden helal ve temiz olarak yiyin ve Allah’tan korkup sakının.Hiç şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Enfâl 67–69)

 

Yukarıda da özetle değindiğimiz gibi bazıları, bu ayetlerin zahirine ve nakledilen bazı rivayetlere dayanarak: “Bedir Savaşı’nda Müslümanların esir alma ve sonra da esirleri fidye karşılığında serbest bırakmaları Resulullah’ın (s.a.a) hatalı içtihadından kaynaklanmış, ancak bu içtihadın hatalı oluşu, Allah’ın kınamasından anlaşılmıştır.” iddiasında bulunmaktadırlar.

 

Bu yaklaşımı sergileyenler, makalenin başında da değindiğimiz Peygamber’in (s.a.a) masumiyet delillerini ve her konuda vahiyle yönlendirildiğini dikkate almamanın yanı sıra, söz konusu ayetlerin içeriğini dahi dikkatle inceleme zahmetinde bulunmamışlardır maalesef.

 

Bizce her şeyden önce ayetlerin kendi muhtevası dikkate alınırsa, ayetlerdeki kınamanın Allah Resulü’ne (s.a.a) yönelik olamayacağı açıkça görülür. 67. ayette şöyle buyurmaktadır:

 

“...Siz (şu esir almanızla) dünyanın geçici metaını istiyorsunuz. Oysa Allah (sizin için) ahireti istemektedir...”

 

Allah Resulü’nün (s.a.a) hayatı ve şahsiyetine az da olsa vâkıf ve arif olan bir kimse, Resulullah’ın bu ilâhî uyarıya muhatap olmasına ihtimal dahi verebilir mi? Hedefi için dünya ve dünyevî her şeye sırt çeviren, müşriklerin tekliflerine karşı: “Güneşi sağ elime, ayı da sol elime koysalar dahi, yine de davamdan vazgeçmem.” buyuran Allah’ın Habibi, esirlerden gelecek üç-beş kuruş fidyeye mi göz dikmişti?

 

Bazıları, “Bu olayda Resulullah (s.a.a) ile Müslümanlar dünya ve ahireti birlikte istiyorlardı.” diyorlar. Bu hüsnü zan Resulullah hakkında fena değil, ancak Kur’ân bunu dahi reddederek açıkça: “Siz dünyanın geçici metaını istiyorsunuz...” buyurmaktadır. Bu ise, ayetin muhatabı olan kimse ve kimselerin hakkında söz konusu hüsnü zannın geçersiz olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.

 

68. ayette ise: “Eğer Allah’ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınıza (esirlere) karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu.” buyrulmaktadır.

 

Büyük azabın, büyük günah ve isyan karşılığında olduğu açıktır. Şimdi acaba neuzu billâh, “Allah Resulü büyük bir günah işlemişti de onun için büyük bir azabı hak etmişti!” diyebilir miyiz?! Bunun ihtimalini dahi vermenin ne kadar dehşet verici olduğunu, insaf sahibi olan herkes kabul eder herhâlde!

 

Bunu, (bazılarının dediği gibi) küçük bir zelledir demekle de halletmek mümkün değil. Zira Kur’ân’ın açıkça büyük azabı gerektiren bir suç (büyük günah) nitelemesi ortadadır. Hakîm ve Adil Allah’ın bir zelle (küçük günah veya hata) karşılığında büyük azapla cezalandırması düşünülebilir mi? Bütün bunlardan, bu kınamaların kesinlikle Allah Resulü’ne (s.a.a) yönelik olmayacağını anlıyoruz.

 

Öte yandan, bu ilâhî hüküm (esir alınmaması gerektiği) savaştan önce Allah tarafından Resulullah’a (s.a.a) bildirilmişti. Eğer bildirilmediğini farz edersek, o zaman Allah-u Tealâ’nın bildirmediği bir hükümden dolayı mükellefleri kınaması, hatta onların büyük azabı hak ettiğinden bahsetmesi haksızlık olmaz mı? Hakîm ve Adil olan Allah’a böyle bir şeyi isnat etmek mümkün mü? Tabii ki değil. O hâlde bu kınama ve azap istihkakı, bu hükmün Hz. Peygamber’e (s.a.a) savaş öncesi bildirildiğini gösteriyor. Eğer Allah-u Tealâ hükmü indirmişse, o hâlde Peygamber’in (s.a.a) de bu hükmü savaştan önce Müslümanlara tebliğ etmesi gerekir. Aksi takdirde vahyi saklama ve tebliğ vazifesini yapmama ve kendisine inen vahye muhalefet etme gibi bir garip durumla karşılaşırız ki, bunun ihtimalini dahi vermek, en büyük günahlardan sayılır.

 

Bütün bunlardan şu kesin sonuca varıyoruz: Esir alınmaması hükmü, Allah tarafından gayr-i Kur’ânî bir vahiyle Peygamber’e bildirilmiş, o da bunu Müslümanlara tebliğ etmişti. Ancak Müslümanların birçoğu, bu ilâhî yasaklamaya rağmen, belki de kendilerine göre birtakım aklî hesaplarla yine de esir almış, sonra da Resulullah’ın (s.a.a) yanına gelerek onları bu işlerinden dolayı mazur görmeye ve esirlerin karşılığında fidye almaya ısrarla razı etmeye çalışıyorlardı. İşte söz konusu ayetler inerek onların bu fiilini kınamış ve hak ettikleri azabı yine de kendi lütuf ve merhametiyle onların üzerinden kaldırmış ve artık aldıkları ganimetleri ve esirler karşılığında fidye almayı helal kılmış ve ayetlerin sonunda, onları bundan sonra takvalı olmaya ve ilâhî yasakları çiğnememeye davet etmiştir.

 

Evet, bu ayetlerin hiçbir yerinde, yine nakledilen rivayetlerde, Resulullah’ın esir alma işine razı olduğu veya neuzu billâh Müslümanları buna teşvik ettiğine dair en ufak bir işaret mevcut değildir. Tam aksine yukarıda söylediğimiz emareleri de dikkate aldığımızda, Allah Resulü’nün bu hükmü Müslümanlara ilettiği ve esir alınmasına razı olmadığı anlaşılmaktadır.

 

Resulullah’ın (s.a.a) bu hükmü tebliğ etmesine bir başka emare olarak da Hz. Ali’nin (s.a.) bu savaşta, ölen yetmiş kâfirden otuza yakınını tek başına öldürmesini ve birçoğunun öldürülmesinde iştirak etmesine rağmen bir kişiyi dahi esir almamasını gösterebiliriz.27 Hâlbuki bu kadar kâfiri öldürebilen birisinin onları kolayca esir de alabileceğini herkes teslim eder herhâlde.

 

İşte bütün bunlar, Allah Resulü’nün (s.a.a) bu olayda tam anlamıyla vazifesini yerine getirdiğini ve ilâhî hükmü Müslümanlara savaş öncesi tebliğ ettiğini, fakat maalesef Müslümanların muhalefet ve ihmali sonucu izinsiz esir aldıklarını ve aldıktan sonra da ısrarla esirlerin karşılığında fidye alınmasını Resulullah’a kabul ettirmeye çalıştıklarını gösteriyor.

 

9- Fetih Suresi’nin İlk Ayetlerinde Geçen Günahlar ve Bunların Mağfireti

 

Allah Resulü’nün (s.a.a) masumiyetini kabul etmeyenlerin ileri sürdükleri delillerden birisi de, Fetih Suresi’nin ilk ayetleridir. Diyorlar ki: Bu ayetlerde, Allah Resulü’nün (s.a.a) günahlarından ve bunların Allah tarafından bağışlandığından (mağfiret) bahsedilmektedir. Bunlar ise, açıkça masumiyetin olmadığını göstermektedir.

 

Bizim bildiğimiz kadarıyla Sünnî müfessirlerin çoğu, genelde bu ayetlerdeki günah ve mağfireti, bilinen şer’i günah ve mağfiret olarak tefsir etmektedir. Bu tefsire göre (hâşâ) Allah Resulü’nün (s.a.a) geçmişte ve daha sonraları birçok günah işlediği, fakat Allah tarafından affedildiği gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Bu görüşü benimseyenlerin, Allah Resulü’nün (s.a.a) resmen günah işlediğini kabul etmekten başka çareleri yoktur.

 

O zaman, bu ayetleri nasıl tefsir etmek gerekir ki, Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetiyle çelişmesin?

 

Biz, önce ayetlerde bulunan iki nükteye dikkati çekerek bu ayetlerdeki “günah” ve “mağfiret” kavramlarının bizim bildiğimiz şer’i günah ve mağfiret olmadığını, daha sonra da bu kavramlarla bu ayetlerde neyin kastedildiğini, Resulullah’ın mutahhar Ehlibeyt’inden ve onun ilim ve irfanının mirasçılarından olan Sekizinci İmam Ali Rıza’nın (a.s) açıklamalarına dayanarak ortaya koyacağız.

 

Bu ayetlerde Allah-u Tealâ, nasip kıldığı fetih ve zaferi (ki bundan maksat ya Mekke’nin fethi veya Mekke fethiyle sonuçlanan Hudeybiye Antlaşması’dır), Resulullah’ın (s.a.a) günahlarının bağışlanmasına bir sebep olarak beyan etmektedir. Böylesi bir durumda “günah”, bildiğimiz şer’i günah olarak algılanırsa, burada bir mantıksızlık söz konusu olmuş olur. Şöyle ki ilâhî inayet ve lütuflar, yapılan iyi ameller ve itaatlere karşılık verilir. Günahlar ise, cezalandırılmayı veya en azından birtakım ilâhî lütuflardan mahrum kalmayı gerektirir. Oysa burada tam tersi bir durum söz konusudur. Yani işlenen günaha karşılık cezalandırma söz konusu olmadığı gibi, verilen fetih, günahların bağışlanmasına bir vesile olarak bildirilmekte ve bir anlamda günahkâr, yaptığı günahından dolayı mükâfatlandırılmaktadır.

 

İşte bu nükteden anlıyoruz ki, buradaki günah ve mağfiretten maksat şer’i günah ve mağfiret olamaz. Bu nükte, bazılarının “Buradaki günahlardan maksat ümmetin günahlarıdır.” sözünü de geçersiz kılmaktadır.

 

İkinci nükte ise şudur: Ayette “önceki ve sonraki veya geçmiş ve gelecek günahlar”dan bahsetmektedir. Farz edelim ki ayetteki günahtan maksat, şer’i günah olmuş olsun, o zaman da geçmiş günahların bağışlanmasının bir anlamı olabilir, fakat gelecek (yani henüz işlenmemiş) günahların bağışlanmasının ne anlamı vardır? Kaldı ki bu, açıkça günaha teşvik değil mi? Bu, “Ey Peygamber, sen ileride de günah işlesen bir zararı yok! Nasıl olsa biz seni bağışlamışız.” sözünün farklı bir versiyonu olmaz mı?

 

İşte bu iki nükte, bizce açık bir şekilde bu ayetlerdeki “günah” ve “mağfiret” kavramlarının şer’i manada kullanılmadığını göstermektedir. “O zaman hangi manada kullanılmıştır?”diye sorabilirsiniz. İşte bunu İmam Ali Rıza’nın (a.s) mübarek dilinden öğreneceğiz. Fakat önce şunu belirtmeliyiz ki, bu ayetlerin orijinalindeki “zenb” ve “yağfiru-mağfiret” kelimelerinin şer’i değil, lügatteki manaları kastedilmiştir. “Zenb”in şer’i manası, Allah’a karşı işlenen suç demektir; “mağfiret” ise bu suçun Allah tarafından bağışlanması, affedilmesidir. Ancak lügatte “zenb”, işlenen her türlü suça denir; kime karşı ve hangi hedefle olursa olsun. “Mağfiret” ise bu suçun üzerinin örtülmesi, izlerinin ve sonuçlarının kaybolması demektir. “Miğfer” kelimesi de, bu kökten olup “başı örten alet” anlamınadır. Şimdi gelelim İmam Rıza’nın (a.s) cevabına. Abbasî halifesi Me’mun, bu ayetlerin tefsirini İmam’a sorduğunda, İmam şöyle buyurdu:

 

“Mekke müşriklerine göre Resulullah’tan (s.a.a) günahı daha ağır olan birisi yoktu. Zira onlar 330 puta tapıyorlardı. Allah Resulü onları tevhide davet ettiğinde, bu onlara çok ağır geldi ve şöyle dediler: O, bizim bu kadar tanrımızı bir tanrıya mı dönüştürmek istiyor? Ne şaşılacak bir şey! Biz atalarımızdan böyle bir şeyi asla duymamıştık. Bu, olsa olsa büyük bir yalandan ibarettir.”

 

“Ama Allah-u Tealâ (Hudeybiye Antlaşması’nın ardından) Mekke’nin fethini nasip ettikten sonra buyurdu ki: “Ey Muhammed, biz açık bir zafer sana nasip ettik ki, tevhide davet ettiğin için Arap müşriklerine göre (hicret) öncesi ve (hicret) sonrası işlemiş olduğun suç ve günahları Allah onların gözünden silip götürsün. Zira bu fetihle birlikte, artık müşriklerden bir kısmı iman etmiş, bir kısmı ise Mekke’den çıkıp gitmişlerdi ve artık tevhidi, alenen inkâr edemiyorlardı. Bu yüzden Peygamber (s.a.a) onlara göre de suçlu bir kimse olma durumundan çıkmıştı...”28

 

İşte İmam Rıza’nın da buyurduğu gibi, bu ayetlerdeki günahtan maksat, şerî bir günah değil, Allah Resulü’nün (s.a.a) müşriklere karşı (onların zannına göre) işlediği suçlardır ki, Mekke’nin fethi neticesinde silinip gitti. Böylece Allah Resulü (s.a.a) Mekke’ye suçlu ve asi birisi olarak değil, muzaffer bir komutan ve Allah’ın Resulü olarak girdi.

 

Görüldüğü gibi bu şekilde bir tefsir sonucu, hem zaferle günahların bağışlanması arasındaki ilişki yerini bulmuş oluyor, hem sonraki günahların bağışlanması anlam kazanıyor (ki maksat Medine’ye Hicret’ten sonraki müşriklerin suç addettikleri şeylerdi), hem de ayetler Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetiyle ters düşmeyecek şekilde gerçek tefsirini bulmuş oluyor.

 

10- Zeynep Bint-i Cahş ile Evliliği

 

Masumiyet inancına karşı olanların asıldıkları bir başka konu ise, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) Zeyd b. Harise’nin boşadığı eşi Zeynep bint-i Cahş ile evliliği konusunda Kur’ân’da geçen bazı tabirler ve olayla ilgili bazı rivayetlerdir. Onlar bu tabirlerin zahirini ve konuyla ilgili nakledilen bazı uydurma rivayetleri ciddi bir araştırmaya tâbi tutmadan ele alıp onlarla Resulullah’ın (s.a.a) masum olmadığını ispatlamaya yeltenmişlerdir. Biz önce olayı onların anladığı ve kabul ettiği şekliyle kısaca aktardıktan sonra, hem rivayetlerin sıhhat derecesini, hem de konuyla alakalı ayetlerde asıldıkları bazı cümlelerin gerçek anlamını açıklamaya çalışacağız. O zaman hem olayın onların kabul ettiği şekilde olmadığı, hem de ayetlerde istinat edilen cümlelerin, onları hiçbir şekilde desteklemediği ortaya çıkacaktır.

 

Söz konusu olay hakkında Ehlisünnet kaynaklarında nakledilen rivayetlerden biri şöyledir:

 

Taberî, Veheb b. Münebbih’ten şöyle rivayet eder: “Allah Resulü (s.a.v) halasının kızı Zeynep bint-i Cahş’ı, kendi oğulluğu Zeyd b. Harise’yle nikâhlandırmıştı. Bir gün Zeyd’i görmek için onun evine gittiğinde, kapıda asılı perdeyi rüzgâr savurdu ve Peygamber’in gözü, başörtüsüz hâlde evinde oturan Zeyneb’e ilişti. İşte bu sırada Allah Resulü (s.a.v) Zeyneb’e âşık oldu. Bu olay üzerine Zeynep kocasından soğudu ve bir gün Zeyd, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna vararak: “Zeynep’ten ayrılmak istiyorum” dedi. Hz. Resulullah (s.a.a): “Ne oldu? Ondan bir yanlışlık mı gördün?” diye sorunca, Zeyd: “Hayır.” dedi, “Ey Allah’ın Resulü, vallahi iyilikten başka şey görmedim ben ondan...”29

 

Buna benzer bir rivayet de Hasan Basrî tarafından aktarılmıştır.

 

İşte masumiyet karşıtları bu gibi rivayetlere dayanarak, konuyla alakalı ayetleri de yanlış yorumlamış ve böylece kendi iddialarını doğrulamaya gayret etmişlerdir. Önce ayetleri görelim:

 

“Hani sen, Allah’ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye: ‘Eşini yanında tut ve Allah’tan sakın!’ diyordun; insanlardan da çekinerek, Allah’ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun. Oysa Allah, kendisinden çekinmene çok daha lâyıktı. Artık Zeyd ondan ilişkisini kesince, biz onu seninle evlendirmiş olduk. Böylece evlatlıklarının, kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onları evlenme konusunda müminler üzerine bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir. * Allah’ın kendisine farz kıldığı bir şeyi yerine getirmede Peygamber üzerine hiçbir güçlük yoktur. Bu daha önce gelip geçen ümmetlerde de olan Allah’ın sünnetidir. Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir. * Ki onlar (o peygamberler) Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek korkanlar ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter!” (Ahzâb, 37–39)

 

Masumiyet karşıtları bu ayetlerden, özellikle iki cümleyi alıp ellerinde koz olarak kullanmaya çalışmışlardır. O iki cümle şunlardır:

 

a) İnsanlardan da çekinerek.

 

b) Allah’ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun.

 

Diyorlar ki: Evvela, masum olan peygamber nasıl olur da Allah yerine insanlardan çekinir? Saniyen o, Zeyneb’e olan aşkını içinde saklıyordu. Ama Allah bilahare bunu ortaya çıkardı ve Zeyd bunu sezince, eşini boşamaya karar verdi! Masum olan bir peygamber bu duruma nasıl düşer?

 

Bu sözleri söyleyenler, nasıl olur da gözü kapalı ve hiç hicap duymadan en çirkin şeyleri dahi Allah’ın en sevgili ve değerli kuluna isnat etmekten çekinmez, sıkılmazlar? İnsan normal bir kimseye dahi bu tür şeyleri isnat ederken, bin düşünüp bir söylemelidir. Kaldı ki, hakkında ileri geri konuştukları Seyyid-i Kâinat’tır, Server ve Hatem-i Enbiya’dır, Habib-i Kibriya’dır…

 

Her hâlükârda önce konuyla ilgili nakledilen rivayet hakkında bir iki cümle söyleyip ayetlere geçelim: Bu rivayetler iki raviden nakledilmiştir, biri Veheb b. Münebbih, diğeri ise Hasan Basrî. Bu iki ravi Resulullah’ın (s.a.a) bu evliliğiyle ilgili naklettikleri rivayetin benzerlerini Hz. Davud’un, kendi komutanlarından olan Urmiya’nın eşiyle evliliğinin keyfiyeti hakkında da nakletmişlerdir ki, insan dile getirmekten dahi hayâ ediyor. Ama konunun daha iyi anlaşılması için bunlardan kısa olan birisini nakletmeye mecburuz:

Taberî ve Suyutî, kendi tefsirlerinde Hasan Basrî’den şu rivayeti naklederler:

 

“Hz. Davud (a.s) günlük veya haftalık zamanını 4’e ayırmıştı. Her gün vaktinin belli bir kısmını kadınlarına, bir kısmını ibadete, bir kısmını yargı ve hakemliğe, bir kısmını da İsrailoğulları’nı ziyarete ve dostluk görüşmelerine ayırırdı. Bu ziyaretlerde onlarla konuşur, sohbet eder, dinî konuşmalar yapar, ağlar ve onları da ağlatırdı.”

 

“Bu ziyaret ve görüşme vakitlerinden biriydi. Davud, yanındaki İsrailoğulları’na: ‘Buyrun, sözünüzü söyleyin!’ dedi. Onlardan biri: ‘İnsanın hiç günah işlemediği bir gün olmuş mudur?’ diye sordu. Bunun üzerine Davud, kendisinin böyle -günah işlemeyen- biri olduğunu geçirdi içinden.”

 

“İbadet vakti gelince, Davud kapıları kapatarak rahatsız edilmemesini istedi ve Tevrat’ı tilavete koyuldu. Tevrat okuduğu sırada altın sarısı bir güvercin gelip tam önüne konuverdi, çok güzel ve alımlı bir güvercindi. Davud onu yakalamak isteyince, uçup biraz ötede yere kondu. Tam bu esnada Davud, yıkanmakta olan çok güzel bir kadını gördü ve ona âşık oldu. Davud’un gölgesini -veya siluetini- gören kadın hemen saçlarını çözerek vücudunu gizlemeye çalıştı ki, onun bu davranışı Davud’un ona duyduğu ilgiyi daha da kırbaçladı.”

 

“Davud, o kadının kocasını özel bir savaş vazifesiyle görevlendirmişti. ‘Falanca yerlere git, filan yerlerde savaş!’ diye ona mektup yazdı ve onu, sonu mutlaka ölüm olan tehlikeli bir göreve gönderdi. Adam emri yerine getirdi ve o savaşta öldü, Davud da onun dul karısını nikâhladı!”30

 

Veheb b. Münebbih’in naklettiği ise, daha geniş ve daha iğrenç şeyleri içermektedir.31

 

Şimdi asıl konumuza dönelim:

 

Bu iki ravinin biyografisi konusunda şu ilginç noktayı hatırlatmamız yeterli olacaktır. Bunların her ikisi de Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından yıllar sonra dünyaya gelmiş olduklarından, Resulullah’ın zamanında vuku bulmuş bir hadiseye bizzat şahit olmaları mümkün değildir. Olayı bizatihi aktarmaları, elbette ki kesinlikle inandırıcı değildir. Bu iki şahsın aynı hadiseyi hiçbir senet ve aracı göstermeden doğrudan doğruya rivayet etmiş olması, bir hayli düşündürücü değil midir?32

 

Rivayetin muhtevasına gelince, görüldüğü gibi bu rivayetin ekseni Zeynep’tir ve onu başı açık bir hâlde -yüzünü- gören Allah Resulü’nün (s.a.a) hemen ona vurulup gönlünü kaptırdığı iddia edilmektedir. Güya bunun üzerine Allah Resulü (s.a.a), onun Zeyd’den boşanmasını ve kendisiyle evlenmesini arzulamış ve bunu da kalbinde saklı tutup kimseye açamamıştır.(!)

 

Bu uyduruk rivayetin en bariz tutarsızlığı, evvelâ Zeyneb’in Hz. Resulullah’ın (s.a.a) halakızı olması ve çocukluktan itibaren birlikte büyüdükleri için birbirlerini zaten yeterince görmüş olmalarıdır. İkincisi ve daha da önemli olanı, hicap/örtünme ayetinin, Zeynep’le evlilikten çok sonra inmiş olmasıdır!

 

Bu durumda Hz. Peygamber efendimizin (s.a.a) kendi halakızı olan Zeyneb’i defalarca örtüsüz olarak gördüğü hâlde, Zeyd’in evinde bir kez başı açık görmekle ona vurulmayacağı apaçık ortadadır.

 

Bütün bunlar bir tarafa, Allah-u Tealâ’nın “mükemmel insan örneği” olarak yaratmış olduğu Hz. Resulullah’ı (s.a.a) evli bir kadına gönül verecek kadar şehvetine düşkün ve nefsi zayıf biri derecesine indirerek süflileştiren bu tür rivayetler elbette ki o yüceler yücesine iftira olup, kim tarafından rivayet edilirse edilsin apaçık bir yalan ve iftiradır!

 

Şimdi bu hadisenin aslını, siyer kaynaklarından aktaralım:

 

Müslümanlar Medine’ye hicret ettikten sonra Abdulmuttalib’in kızı olan Emiyme’nin kızı Zeyneb’e sahabeden bazıları elçi durdular. Zeyneb, kardeşini Hz. Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna göndererek o Hazret’in fikrini sordu. Allah Resulü: “Allah’ın Kitabı ve Resulü’nün Sünnet’ini ona öğretebilecek olan birine ne dersiniz?” buyurdu.

 

Zeynep bunun kim olduğunu sorduğunda, Hazret: “Zeyd.” buyurdu. Bu ismi duyunca, Zeynep pek rahatsız olmuş ve meseleyi İslâm inancı yerine kavmî ve ailevî taassupla değerlendirerek şöyle demişti: “Ya Resulullah! Halanın kızını kendi azatlı kölene mi lâyık buluyorsun? Onunla evlenmem mümkün değil! Ben ailevî açıdan ondan daha soyluyum, ailemin seçkin kızıyım ben!”

 

Zeyneb’in bu sözleri üzerine Ahzâb Suresi’nin 36. ayeti nazil oldu. Allah-u Tealâ şöyle buyuruyordu:

 

“Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman mümin olan bir erkek ve mümin olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resul’üne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapıtmıştır.”

 

Bu ayet üzerine, Zeynep hiçbir itirazda bulunmayacak ve Hz. Resulullah’ın (s.a.a) siyah bir Habeşli kadın olan Ümm-ü Eymen’le evlendirdiği ve ondan Usame’nin dünyaya geldiği Zeyd’le evlenecek ve onun 2. karısı olacaktı.

 

Zeynep, Zeyd’e karşı geçimsiz davranıyor, ona sinirleniyor, ikide bir Zeyd’in ona lâyık olmadığını söyleyerek onu aşağılıyordu. Zeyd durumu birkaç kez Resulullah’a (s.a.a) açtı ve Allah Resulü de sabretmesini tavsiye etti. Ancak bu evlilik uzun sürmedi ve Zeyd sonunda Zeyneb’i boşamak zorunda kaldı.

 

Böylece Araplar arasında cahiliyet döneminden kalma “babalığın, evlatlığın boşadığı kadınla evlenemeyeceği” şeklindeki yanlış gelenek bizzat Hz. Resulullah’ın (s.a.a) Zeynep’le evlenmesiyle kırıldı. Ancak Hz. Resulullah (s.a.a) insanların cahiliyet taassubuyla “oğlunun boşadığı karısını babası aldı” demelerinden çekindiği için daha önceden kendisine vahiyle inen bilgiyi kimseye açıklamayıp kendi içinde saklı tutarak Zeyd’e: “Karını boşama, onunla geçinmeye çalış ve Allah’tan kork!” buyurmuştu. Ne var ki Zeyd, Zeyneb’in geçimsizliğine daha fazla tahammül edemeyerek onu boşadı.

 

Zeyneb’in iddet süresi tamamlanınca da, söz konusu ayetler (Ahzâb, 37- 40) bir arada Hz. Resulullah’a (s.a.a) inerek meselenin içyüzünü açıkladı ve “evlat edinme” olayının İslâm’daki hükmünü belirtilerek şöyle buyurdu:

 

“Artık Zeyd ondan ilişkisini kesince, biz onu seninle evlendirmiş olduk. Böylece evlatlıklarının, kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onları evlenme konusunda müminler üzerine bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir. * Allah’ın kendisine farz kıldığı bir şeyi yerine getirmede Peygamber üzerine hiçbir güçlük yoktur. Bu daha önce gelip geçen ümmetlerde de olan Allah’ın sünnetidir. Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir... Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak o, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.”

 

Yine aynı surenin 4. ve 5. ayetlerinde şöyle buyrulur:

 

“...Evlatlıklarınızı da sizin öz çocuklarınız saymadı. Bu sizin yalnızca ağzınızla söylediğiniz bir şeydir, Allah ise hakkı söyler ve doğru yola yöneltip iletir. Onları (evlatlıklarınızı) babalarına nispet ederek çağırın! Bu, Allah katında daha adildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, artık onlar dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır...”

 

Zeyd’le Zeyneb’in evlenmesi olayında Hz. Resulullah (s.a.a) kendi halasının kızı olan ve Kureyş’in önde gelen “soylu” bir ailesine mensup bulunan Zeynep’le, kabilevî açıdan Kureyş’ten çok aşağı sayılan ve daha önce Hz. Peygamber’in (s.a.a) kölesi olduğu hâlde sonradan o Hazret tarafından azat edilen “dünün kölesi, bugünün azatlısı siyah derili Zeyd”i evlendirmek suretiyle gerçekte büyük bir sosyal ıslahatta bulunuyor ve o güne değin Arap cahiliyet geleneklerinin önemli kurallarından biri olan “herkes kendi dengiyle evlenebilir” şeklindeki batıl bir geleneği bilfiil “geçersiz” ilan etmiş oluyordu.

 

Bu olay (evlatlıkların öz evlat gibi olmadığı), bütün Mekke’yle Medine’de günün konusu olmuş, ancak böylesine büyük bir sosyal değişimin gürültüleri henüz dinmeden Allah-u Tealâ, Peygamber’ine (s.a.a) yeni bir görev daha iblağ ederek, Zeyd’in boşadığı Zeyneb’i iddet süresinden sonra bizzat kendisine nikâhlamasını emretmişti! Böylece cahiliyet döneminde kalma “evlatlık, öz evlatla aynı hukuki işleme tâbidir” ve bu cümleden olmak üzere “evlatlıkla babalık, yekdiğerinden dul kalan kadınla evlenemezler” şeklindeki batıl bir gelenek daha yıkılmış ve yerini İslâmî doğrulara bırakmış oluyordu.

 

Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bu uygulaması, İsrailoğulları arasındaki bir cahiliyet kuralının yerine İslâm hükmünü ikame edebilmek için savaşta ölen Urya’nın dul karısıyla evlenip yüzyıllar boyunca süregelen kemikleşmiş bir yanlış uygulamayı kıran Hz. Davud’un (a.s) uygulamasıyla büyük benzerlikler taşımaktadır. Bu ıslahatçı tutum ve benzerlikler, aynı ilâhî kaynaktan beslendiği ve aynı merkezden gelen emirleri uyguladıkları için hiç de şaşırtıcı değildir aslında.

 

Allah’ın ilâhî risaletle görevlendirmiş olduğu peygamberler, ilâhî hükümlerin icrasında daima öncü olmuş ve ilk adımı kendileri atmışlardır. Nitekim Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) efendimiz cahiliyet döneminden beri bütün bir Arabistan Yarımadası’nda zamanla gelenekleşmiş olan faiz, intikam ve kan davası ile ilgili cahilî kanun ve kuralların tamamını ilk kez Veda Haccı’nda batıl ilan ederken de, yine kendi ailesinden işe başlamış ve kendi amcası Abbas’ın faiz alacaklarının tamamının bundan böyle geçersiz ve batıl olduğunu, keza kendi amcaoğlunun cahilî bir girişimle dökülen kanının davasına girişmeyeceklerini ve kendilerinin bu kandan ilâhî hüküm gereğince artık vazgeçmiş olduklarını ve kimsenin de artık bu kan davasını gütme hakkı taşımadığını ilan etmiştir.33

 

11- Resulullah’ın, Münafıkların Başı Abdullah b. Übey b. Selül’e Cenaze Namazı Kıldırdığı İddiası

 

Muhaliflerin masumiyete aykırı bir diğer delilleri ise, güya Resulullah’ın (s.a.a) münafıkların başı Abdullah b. Übeyy’e cenaze namazı kılmak istemesi, hatta kıldığı iddiasıdır. Onlar, Tevbe Suresi’nin 80 ve 84. ayetlerindeki ifadeleri de bazı rivayetlere dayanarak buna delil olarak göstermişlerdir.

 

Merhum Allâme Tabatabaî, bahsi geçen ayetlerin tefsirinde konuyla ilgili rivayetleri toplu hâlde zikredip kapsamlı bir tahlilini yapmıştır ki, bu iddialara cevap olarak bu tahlilin nakli yeterli olacaktır:

 

“Onlar için Allah’tan ister mağfiret dile, ister dileme; onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de yine Allah onları affetmeyecektir. Bu, onların Allah’ı ve Resul’ünü inkâr etmelerinden dolayı böyledir. Allah, böylesine baştan çıkmış fasıklar güruhunu hidayet etmez. * Ve onlardan biri ölürse, asla namazını kılma ve kabrinin başına gidip durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resul’ünü tanımadılar ve fasık olarak can verdiler.”(Tevbe, 80 ve 84)

 

ed-Dürr’ül-Mensûr adlı tefsirde: “Onlardan biri ölürse, asla namazını kılma” ifadesiyle ilgili olarak Buharî, Müslim, İbn Ebî Hatem, İbn Munzir, Ebu’ş-Şeyh, İbn Murdeveyh ve Beyhakî’nin ed-Delail adlı eserde İbn Ömer’den şöyle rivayet ettikleri belirtiliyor: “Abdullah b. Ubey b. Selul ölünce, oğlu Abdullah Resulullah’ın (s.a.v) yanına geldi ve babası için kefen olarak kullanmak üzere gömleğini istedi. Peygamberimiz (s.a.v) gömleğini verdi. Sonra babasının cenaze namazını kılmasını istedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v) cenaze namazını kılmak üzere yerinden kalktı.”

 

“Bu sırada Ömer b. Hattab yerinden kalktı ve Peygamberimizin (s.a.v) elbisesini tutup çekti ve dedi ki: ‘Ya Resulullah, sen onun namazını mı kılacaksın? Allah, münafıkların cenaze namazını kılmanı yasaklamadı mı?’ Peygamberimiz (s.a.v) şu karşılığı verdi: ‘Rabbim: ‘Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme; onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de yine Allah onları affetmeyecektir.’ buyurarak tercihi bana bıraktı. Ben de yetmiş kereden fazla mağfiret dileyeceğim.’ (Ömer:) ‘O bir münafıktır.’ dedi; (ama Resulullah dinlemedi) ve onun cenaze namazını kıldı. Bunun üzerine yüce Allah: ‘Ve onlardan biri ölürse, asla namazını kılma ve kabrinin başına gidip durma!’ayetini indirdi. Bundan sonra Peygamberimiz (s.a.a) münafıkların cenaze namazlarını kılmadı.”

 

Allame Tabatabaî daha sonra şöyle devam ediyor: “Bu anlamı destekleyen başka rivayetler de vardır. Hadis kaynaklarında yer alan bu rivayetleri Ömer b. Hattab, Cabir ve Katade’den aktarılmışlardır. Bu rivayetlerin bazısında Peygamberimizin (s.a.a) Abdullah b. Ubeyy’i kendi gömleğiyle kefenlediği, vücuduna üflediği, bizzat kabrine inerek onu kabre yerleştirdiği dile getiriliyor!”

 

“Yine aynı eserde belirtildiğine göre, Ahmed, Buharî, Tirmizî, Nesaî, İbn Ebî Hatem, en-Nahhas, İbn Hibban, İbn Murdeveyh ve Ebu Nuaym el-Hilye adlı eserde İbn Abbas’tan şöyle rivayet etmişlerdir: Ömer’in şöyle dediğini duydum: Abdullah b. Ubey ölünce, cenaze namazını kılması için Peygamberimizi çağırdılar. Peygamberimiz de (s.a.v) namazını kılmak üzere ayağa kalktı. Namaza durduğu sırada ona dedim ki: ‘Şunu ve şunu söyleyen -onun geçmişinden örnekler veriyordum- Allah’ın düşmanı Abdullah b. Ubeyy’in namazını mı kılıyorsun?’ Ben bunları söylerken Peygamberimiz (s.a.v) bir yandan gülümsüyor, bir yandan da diyordu ki: ‘Ey Ömer, uzak dur benden! Bu hususta tercih bana bırakıldı. Bana denildi ki: ‘Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme; onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de...’ Eğer yetmiş kereden fazla mağfiret dilemem durumunda onun bağışlanacağını bilsem, daha fazla dilerdim.’ Sonra cenaze namazını kıldı. Kabrine konulup defin işlemleri tamamlanıncaya kadar ona eşlik etti.”

 

“Ben de kendime ve Resulullah karşısındaki cüretkâr tavrıma hayret ediyordum. Allah ve Resulü daha iyi biliyorlardı. Çok geçmeden şu iki ayet indi: ‘Ve onlardan biri ölürse, asla namazını kılma ve kabrinin başına gidip durma!’Bundan sonra Peygamberimiz (s.a.v) vefat edinceye kadar hiçbir münafığın cenaze namazını kılmadı.”

 

“Aynı eserde belirtildiğine göre, İbn Ebî Hatem, eş-Şa’bî kanalıyla Ömer b. Hattab’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: İslâm’da bir kere ayağım kaydı, bir daha o şekilde sürçmedi. Peygamberimiz (s.a.v) Abdullah b. Ubeyy’in cenaze namazını kılmak istedi. Ben de elbisesinden tutup engel olmaya çalıştım. Dedim ki: ‘Allah’a yemin ederim ki, Allah sana böyle bir şey yapmayı emretmedi. Allah: ‘Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme; onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de...’buyurmuştur.’ Peygamberimiz (s.a.v) dedi ki: Allah, ‘Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme…’ demek suretiyle tercihi bana bırakmıştır.”

 

“Resulullah (s.a.v) Abdullah b. Ubey’in mezarının kenarında oturdu. Bu sırada insanlar, Abdullah b. Ubeyy’in oğluna: ‘Ey Habbab, şunu yap; ey Habbab şöyle yap!’ diyorlardı. Peygamberimiz (s.a.v) dedi ki: Habbab şeytanın adıdır. Sen Abdullah’sın!...”

 

“Yine aynı eserde belirtildiğine göre, Taberanî, İbn Murdeveyh ve Beyhakî ed-Delâil adlı eserde İbn Abbas’tan şöyle rivayet etmişlerdir: Abdullah b. Ubey, oğlu Abdullah’a dedi ki: ‘Benim için Resulullah’tan bir giysi iste ve o giysiyi bana kefen yap. Benim cenaze namazımı kılmasını iste!’ Oğlu, Resulullah’ın (s.a.v) yanına gelerek şunları söyledi: Ya Resulullah, Abdullah’ın şerefini biliyorsun. O kendisi için kefen olarak kullanılmak üzere senin bir giysini, ayrıca senin de onun cenaze namazını kılmanı istedi.”

 

“Bu sırada Ömer dedi ki: ‘Ya Resulullah, Abdullah’ı ve münafıklığını biliyorsun. Allah, onun cenaze namazını kılmanı yasakladığı hâlde, namazını mı kılacaksın?’ Peygamberimiz (s.a.a): ‘Nerede yasaklanmış?’ diye sordu. Ömer şu ayeti okudu: ‘Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme; onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de...’Peygamberimiz (s.a.a) dedi ki: ‘Bende yetmiş kereden fazla mağfiret dileyeceğim!’ Bunun üzerine yüce Allah şu ayeti indirdi: ‘Ve onlardan biri ölürse, asla namazını kılma ve kabrinin başına gidip durma!’Peygamberimiz (s.a.a) bu ayetin indiğini Ömer’e bildirdi. Sonra Yüce Allah şu ayeti indirdi: Olar için mağfiret dilesen de, dilemesen de birdir.

 

Allâme Tabatabaî daha sonra şu tespitlerde bulunuyor: “Resulullah efendimizin (s.a.a) Abdullah b. Ubey için af dilediği ve cenaze namazını kıldırdığıyla ilgili rivayetler birtakım çelişkiler, birbirini çürütmeler içermenin yanı sıra, kendi içlerinde de birbiriyle çelişmektedirler. Bu bakımdan ayetlerle bağdaşmadıkları, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde açıktır.”

 

“Birincisi: ‘Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme; onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de...’ifadesi, gayet net olarak ortaya koyuyor ki ayet, münafıklar için af dilemenin onlara bir yarar sağlamayacağını vurgulama amacına yöneliktir. Peygamberimizi iki şıktan birini tercih etmek üzere serbest bırakma maksadına yönelik değildir. Kullanılan sayı (yetmiş defa) da abartılı çokluk ifade etmek içindir. Yoksa yetmiş sayısının bir özelliği söz konusu değildir. Yani amaç yetmiş kereden fazla bağışlama dilemenin affetme ümidini doğuracağı mesajını vermek değildir.”

 

“Sonra Peygamberimiz (s.a.a), ayetin bu anlamını kavramamaktan, dolayısıyla ayeti kendisine sunulan bir tercih imkânı gibi kullanmaktan, ‘Ben yetmiş kereden fazla mağfiret dileyeceğim.’ demekten, bir başkasının ona ayetin anlamını hatırlatmış olmasından; buna rağmen, Allah, münafıkların namazını kılmasını ve onlara yönelik diğer eylemlerini yasaklayan bir başka ayet indirinceye kadar bu cehaletinde ısrar etmekten münezzehtir. O, bu tür yakıştırmalardan uzaktır.”

 

“Kaldı ki: ‘Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme...’,“Onlar için mağfiret dilesen de, dilemesen de birdir.’,‘Ve onlardan biri ölürse, asla namazını kılma!’ifadeleri gibi, münafıklar için af dilemeyi, onların cenaze namazlarını kılmayı konu alan ayetler, onlar için af dileme ve namaz kılma yasağını onların kâfirlikleriyle, fasıklıklarıyla gerekçelendiriyor. Hatta müşrikler için af dilemeyi yasaklayan: ‘Cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, Allah’a ortak koşanlar için af dilemek ne Peygambere yaraşır nede inananlara.’(Tevbe, 113)ayeti de af dileme yasağını, onların kâfir oluşlarıyla ve cehennemde ebediyen kalacak oluşlarıyla gerekçelendiriyor. Böyleyken, onlar için af dilemenin ve cenaze namazlarını kılmanın caizliği nasıl tasavvur edilebilir?”

 

“İkincisi: ‘Ve onlardan biri ölürse, asla namazını kılma!’ifadesinin de yer aldığı ayetler grubunun akışı, bu ayetin Peygamberimizin Tebük Seferi’ne çıktığı esnada ve henüz Medine’ye dönmemişken indiğini gösteriyor. Hicret’in sekizinci yılında yani. Abdullah b. Ubey ise, Hicret’in dokuzuncu yılında Medine’de ölmüştür. Bütün bu gerçekler, rivayet yoluyla bilinen kesin olgulardır.”

 

“O hâlde rivayetin birinde yer alan: ‘Resulullah, Abdullah b. Ubey’in cenaze namazını kıldı, sonra onun kabrinin başında da durdu. Bunun üzerine: ‘Ve onlardan biri ölürse, asla namazını kılma!’ayeti indi.’ şeklindeki değerlendirme hangi somut gerçeklere dayanıyor?”

 

“Bundan daha ilginç olanı, önceki rivayetlerin birinde yer alan şu ifadedir: ‘Ömer Peygamber’e dedi ki: ‘Allah, münafıkların cenaze namazını kılmanı yasakladığı hâlde, bu adamın namazını mı kılacaksın?’ Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.a) dedi ki: ‘Allah, tercihi bana bıraktı.’ Ardından yüce Allah: ‘…asla namazını kılma!’ayetini indirdi.”

 

“Daha da tuhaf olanı, sunduğumuz rivayetlerin sonuncusunda yer alan: ‘Onlar için mağfiret dilesen de, dilemesen de birdir.’ayetinin inişiyle ilgili açıklamadır. Bilindiği gibi bu ayet, Münafikûn Suresi’nde yer alır. Bu sure ise, Hicret’in beşinci yılında, Mustalikoğulları Savaşı’ndan sonra inmiştir. Abdullah b. Ubey ise, o sırada yaşıyordu. Üstelik bizzat Münafikûn Suresi’nde, onun: ‘Medine’ye döndüğümüzde üstün olanlar alçak olanları oradan mutlaka çıkaracaktır.’ sözü de aktarılmıştır.”

 

“Bazı rivayetlerde ve bu rivayetleri desteklemeye yönelik yorumlarda deniliyor ki: ‘Peygamberimiz (s.a.a) Hazreç kabilesine mensup bazı münafıkların kalplerini İslâm’a yöneltmek amacıyla Abdullah b. Ubey için af dilemiş ve onun cenaze namazını kılmıştır.’ Böyle bir şey olabilir mi? Hz. Peygamber (s.a.a) münafıkların kalplerini İslâm’a yöneltmek, onlara hoş görünmek uğruna ayetlerin içerdiği apaçık hükümlere aykırı bir tutum sergileyebilir mi? Kaldı ki, Yüce Allah, böyle davranması durumunda kendisini şiddetle cezalandıracağını belirtmiştir: “O zaman, hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık.”(İsrâ, 75)Demek ki, bu rivayetler uydurmadır. Kitaba ters düşen bu mevzu hadisleri elinin tersiyle itmek gerekir.”

 

12- Resulullah’ın (s.a.a) Müşrik Birisine İstiğfar Ettiği İddiası

 

İleri sürdükleri bir başka delil, güya Resulullah’ın Tevbe Suresi 113. ayete aykırı olarak akrabalarından olan müşrik birisine istiğfar etmesidir. Onlar, Hz. Ebu Talib’i (hâşâ) müşrik bildikleri için bazı sahte rivayetlere de dayanarak bu olayın Hz. Ebu Talib hakkında vuku bulduğunu söylemişlerdir. Konuyla alakalı olduğunu iddia ettikleri ayetin metni şöyledir:

 

“Ne Peygamber’e, ne iman edenlere, akraba bile olsalar, cehennemlik oldukları iyice belli olduktan sonra müşriklere istiğfar etmek yoktur.”(Tevbe, 113)

 

Konuyla alakalı dayandıkları bazı rivayetler:

 

ed-Dürr’ül-Mensûr adlı tefsirde, yukarıdaki ayetle ilgili olarak İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buharî, Müslim, Nesaî, İbn Cerir, İbn Münzir, İbn Ebî Hatem, Ebu’ş-Şeyh, İbn Mürdeveyh ve Beyhakî’nin “ed-Delâlil” adlı eserinde Said b. Müseyyeb’den, onun da babasından şöyle rivayet ettiği belirtiliyor: “Ebu Talib ölüm döşeğine düşünce, Resulullah efendimiz (s.a.a) yanına gitti. Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebî Ümeyye de orada bulunuyorlardı. Peygamberimiz (s.a.a) dedi ki: ‘Amcacığım, Lailâheillallah (Allah’tan başka ilâh yoktur) de ki, Allah katında bununla seni savunayım.’ Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebî Ümeyye atıldılar: ‘Ey Ebu Talib, yoksa sen Abdulmuttalib’in dinini terk mi ediyorsun?’ Peygamberimiz (s.a.a) bu öneriyi tekrarladıkça, Ebu Cehil ve Abdullah da tepkilerini ortaya koyarak onu caydırıyorlardı. Ebu Talib son olarak onlara şöyle söyledi: ‘Ben Abdulmuttalib’in dini üzereyim.’ Lalilâheillallah demekten kaçındı.”

 

“Bunun üzerine Peygamber efendimiz (s.a.a) buyurdu ki: ‘Vazgeçirilmediğim sürece senin için af dileyeceğim.’ Bu olay üzerine: ‘Ne Peygamber’e, ne iman edenlere, akraba bile olsalar, cehennemlik oldukları iyice belli olduktan sonra müşriklere istiğfar etmek yoktur.’ ayeti indi. Allah Ebu Talib’le ilgili olarak da Peygamberimize hitaben şu ayeti indirdi: Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.

 

Bu anlamda başka rivayetler de Ehlisünnet kaynaklarında yer almaktadır. Bu rivayetlerin birinde, Müslümanların Peygamberimizin (s.a.a) müşrik amcası için af dilediğini gördüklerinde müşrik babaları için af dilemeye başladıkları, bunun üzerine yukarıdaki ayetin indiği belirtiliyor.

 

Cevap:Evvela, daha önce de vurguladığımız gibi bu tür emirler, birer tedbir amaçlıdır ve konunun önemini ve kimsenin hükümden istisna edilmediğini, Peygamber de dâhil herkesin bu ilâhî hükme dâhil olduğunu vurgulamak içindir.

 

Saniyen, Ehlibeyt İmamları’ndan (a.s) gelen rivayetlerde, ittifakla Ebu Talib’in Müslüman olduğu, ancak Peygamber’i (s.a.a) himaye edebilmesi için Müslümanlığını açıklamadığı belirtiliyor. Sahih kanallarda, Ebu Talib’e ait oldukları belirtilen birçok şiirde, onun tevhide inandığına, peygamberliği onayladığına ilişkin somut ifadeler yer alır. Dolayısıyla kendilerini Ehlibeyt gibi nurlu ve şaibesiz bir kaynaktan mahrum kılanların, Emevî uydurması rivayetlere dayanarak böyle bir sonuca gitmeleri doğaldır aslında.

 

13- Vahyin Kesilişi İddiası

 

Masumiyet inancına karşı gelenler, Yahudi ve Hıristiyan kaynaklı efsanelerden etkilenerek “inkita-ı vahy” (vahyin kesilişi) isimli bir efsaneye dayanarak ve bazı ayetleri de bu efsaneye uyarlayarak güya Allah Resulü’nün (s.a.a) bir hata yaptığını ve bundan dolayı da adeta bir ceza olarak bir müddet vahyin kesildiğini iddia etmektedirler. Bu konuda özellikle iki rivayeti çokça kullanmaktadırlar:

 

1) Yahudiler, Hz. Peygamber’in huzuruna gelip üç mesele (ruh, Ashâb-ı Kehf ve Zü’l-Karneyn) hakkında bazı sorular sordular. Peygamber (s.a.a), “İnşallah” demeden, “Yarın ge­lin cevabınızı vereyim.” dedi. Bunun için vahiy kesildi.

 

2) Osman, hediye olarak Hz. Peygamber’e (s.a.a) biraz hurma veya üzüm gönderdi. Bir dilenci Peygamber’in kapısına geldi, Peygamber de onu dilenciye verdi. Osman onu dilenciden satın aldı ve tekrar Peygamber’e gönderdi. Yine dilenci Peygamber’in kapısına gitti ve aynı iş üç kere tekrarlandı. Sonuncu defa Peygamber yumuşakça: “Sen dilenci misin, tüccar mısın?” buyurdu. Dilenci, Peygamber’in bu sözüne darıldı ve vahiy bu sebeple kesildi.

Bu konuda aşağıdaki ayetlerin de indiğini iddia etmektedirler:

 

“Hiçbir şey için, Allah’ın dilemesi dışında: ‘Ben yarın onu yapacağım deme!’ * Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Ve unuttuğun vakit Allah’ı an ve ‘Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir.’ de.”(Kehf, 23–24)

 

“Andolsun kuşluğa * Ve geceye, karanlığı iyice çöktüğü zaman, * Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı da. * Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır. * Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut olacaksın. * Seni yetim bulup da barındırmadı mı? * Ve seni yol yitirmiş bulup da, yol göstermedi mi sana? * Ve seni yoksul bulup da zengin etmedi mi? * Öyleyse, sakın yetimi üzüp, kahretme, * İsteyip dileneni de azarla­yıp, kovma; * Rabbinin nimetini de anlat.” (Duhâ, 1–11)

 

Cevap: Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu gibi ilâhî emirleri, illa da yapılan bir yanlışı düzetmeye yönelik olarak algılamamalıyız. Bunlar ya Allah-u Tealâ’nın Resulü’nü (s.a.a) korumaya yönelik tedbirleridir, ya da zahirde Resul’e hitap etmekle birlikte, asıl muhatap ümmettir. Şimdi nakledilen “vahyin kesilmesi” iddiası hakkındaki rivayetleri incelemeye çalışalım:

 

Değindiğimiz gibi bazı tarihçiler, özellikle de Taberî, vahyin kesilişi (inkıta-i vahiy) adında bir meseleyi söz konusu edip şöyle diyor: “Resulullah, o meleği görüp ilk vahyi aldıktan sonra, Allah-u Tealâ ka­tından tekrar vahiy gelmesini bekliyordu. Fakat artık ne o güzel melekten bir haber vardı, ne de o gaybî mesajdan.”

 

Bizce şayet bisetin evvelinde bir müddet vahyin kesildiğini kabul etsek dahi, bu, Kur’ân’ın tedricî nüzulünden başka bir şey değildir.

 

Aslında birtakım maslahatlardan dolayı ilâhî irade, Kur’ân’ın yavaş yavaş nazil olması yönünde tecelli etmişti. Ancak bisetin evvelinde, vahiy daha yeni gelmeye baş­ladığı için vahyin arası kesilince, bu “inkıta-i vahiy” olarak telakki edildi. Yoksa “inkıta-i vahiy” diye bir şey söz konusu değildi.

 

Bu mesele, art niyetli yazarların elinde bir bahane teşkil ettiği için konuyu daha iyi açıp “vahyin kesilişi” diye bir meselenin gerçek olmadığını ve Kur’ân ayet­lerinin bu meseleye tatbik edilişinin temelsiz olduğunu burada ispatlamak istiyoruz. Önce hadiseyi aynen Taberî’nin naklettiği gibi aktaralım:

 

“Vahy kesilince, Peygamber’in bi’setin başlangıcındaki şek ve şüpheleri tekrar baş­ladı. Hatice de onun gibi şüpheye kapıldı ve ‘Allah seninle ilişkisini kesmiştir sanı­yorum!’ dedi. Peygamber, bu sözü duyduktan sonra Hira dağına doğru yola koyuldu. Bu sırada Cebrail nazil oldu ve Peygamber’e aşağıdaki ayetlerle hitap etti: ‘Andolsun kuşluğa…’ Bu ayetler indikten sonra Peygamber, fevkalade sevindi ve hakkında söylenilen­lerin hepsinin yalan olduğunu anladı.”

 

Tarih Değil, Efsanedir

 

Hatice’nin hayatı, tarihte kaydedilmiştir. Peygamber’in (s.a.a) güzel huyları, iyi davra­nışları, hâlâ gözlerinin önünde olan ve Rabbini adil bilen Hatice, nasıl olur da birden bire Allah’ın ve Resul’ünün hakkında böyle bir su-i zanda bulunur acaba?

 

Nübüvvet makamı, yüce sıfatlar ve güzel huylara sahip olmaksızın hiçbir kimse­ye verilmez. Resulullah (s.a.a) o yüce sıfatlara ve birtakım özel şartlara haiz olma­saydı eğer, bu makama asla erişemezdi. Bu sıfatların en önemlisi, ismet (günah ve ha­talardan masum olmak), itminan (gönlün daima huzur içinde oluşu, asla ıstırap ve en­dişeye kapılmaması) ve tevekküldür. Bu sıfatlara sahip olan birinin aklından böyle yan­lış fikirlerin geçmesi asla mümkün değildir. Ulema derler ki: “Peygamberlerin tekâmül hareketleri, çocukluk döneminden başlar; hicaplar/perdeler bir bir gözlerinin önünden kalkar, ilmî kuşatıcılığı son derecesine ulaşır; gördükleri, duydukları şey­ler hakkında hiç şüphe etmezler.” Böyle bir mertebeye ulaşan kimse, onun bunun sözüyle şüpheye düşer mi, endişeye kapılır mı hiç?

 

Duhâ Suresi’ndeki “Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı da.” cümlesinden anlaşıl­dığına göre, bir adam Resulullah’a (s.a.a): “Rabbin seni terk etmiş, sana darılmıştır.” demişti. Fakat diyen adam kimdir ve bu cümle Hz. Peygamber’i ne derecede etkiledi? Bu hususta söz konusu surede hiçbir işaret yoktur.

 

Kimi müfessirler, “Bu cümleyi bazı müşrikler söylemiştir.” diyorlar. Bu görüşe göre, mezkûr ayetler vahyin başlangıcı ile ilgili olmalı. Çünkü bisetin başlangıcında Hatice ve Ali’den başka hiç kimsenin vahyin nüzulünden haberi yoktu. Hatta ileride de anlatacağımız gibi Resulullah’ın (s.a.a) peygamberliği üç yıla kadar müşriklerin çoğuna gizli idi. Peygamber, bu üç yıl içinde risaletini umu­ma tebliğ etmekle görevli değildi. Bilahare “Artık sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle!” (Hicr, 94) ayet-i kerimesi nazil oldu ve Peygamber (s.a.a) risaletini açığa vurdu.

 

Siyer Yazarlarının Vahyin Kesilişi Hakkındaki İhtilafları

 

Kur’ân’ın hiçbir yerinde vahyin kesilişi diye bir meseleye işaret olunmamıştır. Sa­dece siyer ve tefsir kitaplarında böyle bir mesele göze çarpmaktadır. Fakat vahyin kesilişinin sebebi ve süresi hakkında değişik görüşler vardır. İnsan, müfessirler ve siyerciler arasındaki bunca farklı görüşleri görünce, ister istemez meselenin aslında şüpheye düşüyor. Şimdi kısaca bu ihtilaflara değinelim:

 

1- Yahudiler, Hz. Peygamber’in huzuruna gelip üç mesele (ruh, Ashâb-ı Kehf ve Zü’l-Karneyn) hakkında bazı sorular sordular. Peygamber, “İnşallah” demeden, “Yarın ge­lin cevabınızı vereyim.” dedi. Bunun için vahiy kesildi. Müşrikler, vahyin kesilmesine çok sevinip: “Allah onu terk etmiştir.” dediler. Duhâ Suresi, bu batıl düşünceyi red­detmek için nazil oldu.34

 

Bir görüşe göre bu olay bisetin başlangıcıyla ilgili değildir. Çünkü Yahudi âlimlerinin bu üç konu hakkında Peygamber (s.a.a) ile görüşmesi, Hicret’in yedinci yılında olmuştu. Bu yılda Peygamber’in nübüvvetinin hakikatini, Yahudi bilginlerden sormak için Kureyş tarafından Medine’ye bir heyet gelmiş ve onlar da heyete, yukarıda değindiği­miz “Üç meseleyi Muhammed’den sorun!” demişlerdir.35

 

2- Hz. Peygamber’in karyolasının altında bir köpek yavrusu ölmüştü ve hiçbir kimse­nin haberi yoktu. Peygamber, evden çıktığında Havle evi süpürürken onu görüp dı­şarı attı. Ondan sonra vahiy meleği nazil oldu ve Duhâ Suresi’ni getirdi. Peygamber (s.a.a), vahyin gecikme sebebini sorunca, Cebrail (a.s): “Biz köpek bulunan bir eve girmeyiz.” dedi.36

3- Müslümanlar, vahyin gecikme sebebini sordular. Peygamber (s.a.a): “Siz, tırnak ve bı­yıklarınızı kısaltmayınca, nasıl vahiy gelebilir?” buyurdu.37

 

4- Osman, hediye olarak Peygamber’e (s.a.a) biraz hurma veya üzüm gönderdi. Bir dilenci Peygamber’in kapısına geldi, Peygamber onu dilenciye verdi. Osman onu dilenciden satın aldı ve tekrar Peygamber’e gönderdi. Yine dilenci Peygamber’in kapısına gitti ve aynı iş üç kere tekrarlandı. Sonuncu defa Peygamber yumuşakça: “Sen dilenci misin, tüccar mısın?” buyurdu. Dilenci, Peygamber’in bu sözüne darıldı ve vahiy bu sebeple kesildi.38

 

5- Hz. Peygamber’in hanımlarından ya da yakınlarından birinin, bir köpek yav­rusuna sahip olması, vahyin inmesine engel olmuştu.39

 

6- Hz. Peygamber, vahyin gecikmesini Cebrail’e (a.s) sordu. Cebrail (a.s): “Benim kendimden hiç­bir yetkim yoktur.” dedi.40

 

Bu konuda başka nakiller de vardır ki, bu hususta tefsir kitaplarına bakabilirsiniz.41 Fakat ne var ki, ön yargılı yazarlar bunca nakiller içinden sadece Taberî’nin naklettiğiap rivayeti seçmiş ve bunu, Peygamber’in şüpheye düştüğünün alameti olarak addetmişlerdir.

 

Aşağıdaki noktalara dikkat edilirse, bu ihtimalin temelsiz olduğu anlaşılacaktır:

 

1- Hz. Hatice, bütün varlığıyla Hz. Peygamber’e (s.a.a) bağlı, ömrünün sonuna kadar kocasının yolunda fedakârlık eden ve servetini Peygamber’in yüce hedefi uğruna vakfeden bir kadındı. Biset yılında, Peygamber ile evlenmesinden on beş yıl geçiyordu. Bu müddet içinde kocasından iyilikten başka bir şey görmemişti. Acaba Peygamber’e bu kadar bağlı olan bir kadın, ona karşı öyle sert konuşur muydu?

 

2- “Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı da.” ayetinden, o sözün Peygamber’e söylendiği anlaşılmakta; fakat söyleyen kimmiş ve niçin söylemiş, malum de­ğildir.

 

3- Bu haberi nakledenler, bir gün Hatice’yi, Peygamber’e teselli veren, onu şüphe­den çıkaran ve hatta onu intihar etmekten alıkoyan bir kadın olarak takdim ederler; diğer bir gün ise onu, Peygamber’e karşı: “Allah, sana gazap etmiştir.” diyebilecek biri­si olarak tanıtmaktadırlar. İşte burada “Yalancı, unutkan olur” demekle yetiniyoruz.

 

4- Eğer Hira dağında ilk vahiy olarak Alak Suresi’nden birkaç ayet indikten son­ra vahiy kesilmiş ve bir müddet aradan sonra Duhâ Suresi inmiş ise, o hâlde nüzul sırasına göre Duhâ Suresi, Kur’ân’ın inen ikinci suresi olmalıdır. Oysaki nüzul tarihi açısından Duhâ Suresi, Kur’ân’ın onuncu süresidir.43 Duhâ Suresi’ne kadar Kur’ân sureleri nüzul sırasına göre şöyledir: 1-Alak 2- Kalem 3- Müzzemmil 4- Müddessir 5-Tebbet 6- Tekvîr 7- İnşirâh 8- Asr 9- Fecr 10- Duhâ.

 

Tarihçilerden sadece Yakubî, nüzul tarihi bakımından Duhâ Suresi’ni, üçüncü su­re olarak kabul etmiştir. 44

 

Bu görüş, hatta bu nakil ile de tatbik etmemektedir.

 

Vahyin Kesiliş Müddeti Hususundaki İhtilaf

 

Vahyin kesiliş süresi, çeşitli şekillerde yazılmıştır. Tefsir kitaplarında “4 gün, 12 gün, 15 gün, 19 gün, 25 gün, 40 gün” kavilleri göze çarpmaktadır.

 

Kur’ân’ın tedricî nüzulünün hikmetini göz önünde bulundurursak, “inkıta-i vahiy” dedikleri meselenin istisnaî bir hadise olmadığını anlarız. Çünkü Kur’ân, ilk günden itibaren ilâhî iradenin Kur’ân’ın tedricen nazil olmasına taalluk ettiğini bildirmiştir. “Kur’ân’ı ayet ayet ayırdık ki, onu insanlara duradura okuyasın ve onu yavaş yavaş indirdik.” (İsrâ, 106)

 

Kur’ân-ı Kerim, bir başka ayette Kur’ân’ın yavaş yavaş nazil olmasının sırrını şöy­le açıklamakta:

 

“Kâfirler dediler ki: ‘Kur’ân ona toptan indirilseydi ya!’ Biz, onunla senin kalbi­ni sağlamlaştırmak için onu böyle (ayet ayet indirdik) ve onu ağır ağır okuduk.”(Furkân, 32)

 

Kur’ân’ın iniş usulüne nazaran, her gün ve her saat Cebrail’in Hz. Peygamber’e (s.a.a) nazil olup bir ayet getirmesini asla bekleyemeyiz. Kur’ân’ın yavaş yavaş inmesindeki hik­metler ve sırlardan dolayı ayetler, toplumun ihtiyaçları ve so­rulan sorulara göre değişik zamanlarda nazil olmuştur. Aslında vahiy kesilmiş değil, vahyin acilen inmesini gerektiren bir neden olmamıştır.

 

14- Garânik veya Şeytan Ayetleri İftirası

 

Taberî gibi bazı tarihlerde nakledilen korkunç iftiralardan birisi de, “Garânik” veya “Şeytan Ayetleri” rivayetidir. Yalan, iftira, hatta iğrençliği her akıllı ve insaf sahibi insana gün gibi aşikâr olan ve muhakkik âlimlerin hemen hepsinin şiddetle reddettiği bu rivayeti iki sebepten dolayı buraya alıp kısaca üzerinde durmayı uygun bulduk:

 

Birincisi: Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetiyle ilgili iddia ve rivayetlerin hepsinin bir arada değerlendirilip muhaliflerin eline muhalefet için zayıf da olsa herhangi bir bahane bırakmamak.

 

İkincisi: Rivayetin maalesef bazı meşhur tarihlerde nakledilişi ve dolayısıyla bu durumun bazıları için yanıltıcı olabileceği endişesi.

 

Olayın Özetle Rivayeti

 

“Müslümanlar Habeşistan’a hicret ettikten iki ay sonra, Resulullah (s.a.a) müşriklerle bir araya geldi. O sırada Allah-u Tealâ Necm Suresi’ni nazil etti. Resulullah sureyi okudu. Tam ‘Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza’yı? * Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat’ı?’45 ayetlerine ulaştığı sırada, Şeytan Resulullah’a vesvese etti ve iki cümleyi onun diline koydu. O da onları ayet zannedip diğer ayetlerle birlikte okudu. O cümleler şöyleydi: ‘O yüce Ğırnıklar var ya, hiç şüphesiz onların şefaati umulur.’ Sonra sureyi devam edip secde ayetine ulaşınca, Resulullah secde etti. Bunu gören Müslümanlar ve müşrikler de onunla birlikte secde ettiler. Bir tek Velid b. Muğiyre (bir rivayete göre yaşlılığından, başka bir rivayete göre ise kibrinden dolayı) eğilip secde edemedi; biraz toprak alıp alnına koydu ve ona secde etti.” Bunu yapanın Said b. As veya ikisi veya Ümeyye b. Halef veya Ebu Leheb ya da Muttalib olduğu da söylenmiştir.

 

Bazıları Müslümanlar ve müşriklerle birlikte insanlar ve cinlerin secdeye kapandığını ilave etmiş ve şöyle devam etmişlerdir: “Haber bütün Mekke’ye yayıldı ve müşriklerin sevinmesine yol açtı! Hatta Resulullah’ı omuzlayıp Mekke’nin bir ucundan diğerine kadar taşıyarak: ‘Abdumenafoğulları’nın Peygamberi!’ diye tezahürat yaptılar!”

 

“O gün akşam Cebrail (a.s) Resulullah’ın (s.a.a) yanına geldiğinde, Allah Resulü sureyi kendisine sunarken, söz konusu Şeytan ilavesi cümleleri de sureye ekledi. Cebrail (a.s) onların ayet olduğunu inkâr edince, Resulullah (s.a.a): ‘O zaman ben Allah’a söylemediği sözleri mi isnat etmiş oldum?’ dedi. Bunun üzerine Allah-u Tealâ ona şu ayeti indirdi: ‘(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen onlara birazcık meyledecektin. O takdirde, muhakkak hayatın da, ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.’ (İsrâ, 73–75)”

 

Bu olayı doğru kabul edenler, yukarıdaki rivayetin doğruluğunun ispatı için olayla ilgili indiğini de iddia ettikleri şu ayeti delil göstermişlerdir: “Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, Şeytan onun arzusuna yönelik telkinlerde bulunmasın. Ancak Allah şeytanın telkinlerini yok ediyor, sonra da Allah, ayetlerini tahkim ederdi (güçlendirirdi). Allah Alîm’dir (her şeyi bilir), Hakîmdir (hikmet sahibidir).” (Hac, 52)

 

Maalesef bu rivayetlerin senetleri bazı fırkalara göre sahih addedilmiştir! Bu rivayetlerin bazısında şu ilave de yapılmıştır: “Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar, Resulullah ve Kureyş arasında meydana gelen bu ılımlı ve barışçıl tutumları duyunca, onlardan bir grubu Mekke’ye geri döndü. Ama anlatılanların tam tersi bir durum yaşandığını görünce, tekrar Habeşistan’a geri gittiler.”46

 

Rivayetin Tahlili

 

Bizce bu rivayet kesinlikle doğru olamaz. Zira:

 

1) Kıssayı nakleden rivayetlerin hepsi (Said b. Cübeyr tarikiyle olan hariç) zayıf ya da senedi kopuktur.47 Said b. Cübeyr’in rivayeti ise, mürsel (senetsiz)dir. Mürsel hadis ise, hadisçilerin kahir çoğunluğuna göre zayıf hadislere dâhildir; zira güvenilir olmayan kimselerden naklettiği muhtemeldir.48 Ayrıca mürsel rivayeti delil olarak kabul etsek dahi, bu sadece fer’i (fıkhî) konularda geçerli olur. Bahsettiğimiz konu ise, yakin ve katiyet gerektiren itikatla alakalı bir konudur. Ayrıca bu rivayetlerin senetlerini gözden geçiren bir kimse, bunların bu olay vuku bulduğunda dünyaya gelmemiş bir sahabî veya tabiîye dayandığını görür.

 

Kaldı ki bu rivayet, hatta muttasıl bir senede sahip olsaydı dahi, kesin bir şekilde reddedilmesi gerekirdi. Zira ileride de göreceğimiz gibi aklın kat’î hükmüne aykırıdır. Ama bütün bunlara rağmen maalesef Kastalânî ve Askalânî gibi bazıları bu rivayetin sahih olduğuna ve rivayet yollarının çokluğundan dolayı doğru olabileceğine hükmetmişlerdir!49

 

2) Rivayetin çeşitli nakilleri arasında bir sürü çelişki vardır. Secde edenler hakkındaki çelişkileri yukarıda zikretmiştik; buna şunları da ilave edebiliriz: Bazı nakiller Allah Resulü’nün sureyi namaz hâlinde okuduğunu söylerken, bazısı ise Resulullah’ın (s.a.a) kavminin arasında oturduğu sırada okuduğunu söylüyor. Bazıları sureyi içinden okuduğunu, bazısı ise dile getirdiğini söylüyor. Bazısı Şeytan’ın müşriklere Resulullah’ın (s.a.a) söz konusu cümleleri söylediğini haber verdiğini iddia ederken, bazısı ise sureyi bizzat müşriklere okuduğunu iddia etmiştir. Bazısı Resulullah’ın (s.a.a) sureyi okurken olayı fark ettiğini söylerken, bazısı akşama kadar fark etmediğini söylemiştir. Hatta Kelâî şöyle demiştir: “Olayın iç yüzünün ortaya çıkması bir hayli zaman aldı; öyle ki haber Habeşistan’a kadar ulaştı. ‘Bu olaydan ötürü Müslümanlar Mekke’de emniyete kavuştular!’ diyerek kalkıp Mekke’ye geldiler. O sırada Şeytan’ın telkin ettiği cümlelerin neshi nazil oldu. Allah-u Teala olayın iç yüzünü açıklayınca, müşrikler Müslümanlara daha çok baskı yapmaya, eziyet etmeye başladır.”50 Ve daha nice çelişkiler ki rivayetleri karşılaştıran herkes bunları görebilir.

 

3) Bu rivayet, Resulullah’ın (s.a.a) hata ve sehivden, özellikle tebliğ konusunda masum olduğunu ispat eden katî delillere ters düşmekle kalmaz, hatta Resulullah’ın (hâşâ) mürtetliğini dahi gösterir.

 

4) Bu rivayet, açık bir şekilde Allah-u Tealâ’nın: “Hiç şüphesiz, senin (şeytanın), benim (halis) kullarım üzerinde herhangi bir sulta ve hâkimiyetin olamaz” (İsrâ, 65)veya: “O’nun (Şeytan), iman edip de Allah’a tevekkül edenlerin üzerinde sultası yoktur.” (Neml, 99)ayetleriyle çelişmektedir.

 

5) Kelâî’nin naklinde geçtiği üzere Resulullah (s.a.a), surenin sonunu okuduğunda müşrikler de Müslümanlarla birlikte secdeye kapandılar. Bu durumu gören Müslümanlar müşriklerin de secdeye kapanmasına şaşırdılar. Çünkü Müslümanlar, Şeytan’ın müşriklerin diline cari ettiği cümleleri duymamışlardı! Oysa aynı adam, birkaç satır öncesinde Şeytan’ın söz konusu cümleleri bizzat Resulullah’ın diline koyduğunu söylüyor. Her hâlükârda bu cümleden çıkan sonuç şudur: Müslümanlar, müşriklerin Resulullah’tan duyduğu cümleleri duymamışlardı; oysa onlar da Resulullah’ın yanındaydılar. Demek ki müşrikler Resulullah’a Müslümanlardan daha yakınlardı!

 

6) Esasen bu rivayet, Necm Suresi’nin önceki ayetleriyle çelişmektedir. Zira 19 ila 23. ayetlerde şöyle buyuruyor: “Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza’yı? * Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat’ı? * Size erkek O’na dişi öyle mi? * Öyle ise bu çok insafsızca bir taksim. * Onlar hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın taktığınız (boş) isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi. Onlar yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Hâlbuki onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” Nasıl oldu da müşrikler, putlarını açık bir şekilde, hem isim vererek şiddetle kınayan ayetleri görmezden gelip söz konusu iki cümleye kanarak Resulullah’la birlikte secdeye kapanırlar?! Nasıl oldu da böyle açık bir çelişkiyi görmediler veya gördülerse nasıl yorumladırlar ki öylesine sevince kapıldılar ve Resulullah’ı omuzlayıp Mekke’nin bir başından diğer başına taşıyıp güya Resulullah lehine tezahürat yaptılar?!

 

Ayrıca Resulullah (s.a.a) böyle açık bir çelişkiyi nasıl oldu da fark edemedi ve akşama kadar bundan gafil kaldı ve ancak Cebrail (a.s) kendisine geldiğinde yaptığı yanlışın farkına vardı?! Hâşâ bu kadar mı idrak gücünden yoksundu (neuzu billâh)?

 

Sonra, aynı surenin başında (3. ve 4. ayetlerde) Allah-u Tealâ yeminle: “O heva ve hevese dayalı konuşmaz; (onun) söyledikleri vahyedilen bir vahiydir.” buyurmamış mıydı? Nasıl olur da aynı surede hevasından konuşur; hatta Şeytan’ın söylediklerini ayet zanneder?

 

Başka bir ayette: “O, bize isnaden bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı, * Elbette biz onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık. * Sonra da onun şah damarını keser atardık.” (Hâkka, 44–46)buyurmamış mıydı? Peki, neden şah damarını koparıp atmadı?

 

7) Daha önce, olayı nakledenlerin “Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna yönelik telkinlerde bulunmasın. Ancak Allah şeytanın telkinlerini yok ediyor, sonra da Allah, ayetlerini tahkim ederdi (güçlendirirdi). Allah Alîm’dir (her şeyi bilir), Hakîmdir (hikmet sahibidir).” (Hac, 52)ayetinin de bu olayın ardından indiğini iddia ettiklerine de değinmiştik. Oysa bu ayet Hac Suresi’nde yer almaktadır ve bu surenin Medenî bir sure olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Zahhak, İbn Abbas, Katade, İbn Zübeyr vb. birçok sahabî veya tabiî de surenin Medenî olduğunu söylemişler. Ayrıca surenin içinde hac ve cihat gibi hükümlerden bahsedilmektedir ki, bunların hepsi Hicret’ten sonra, hatta bazısı yıllar sonra inen hükümlerdir. Dolayısıyla bunlar yukarıdaki ayetin (Hac, 52) de Medenî olduğunu ve Ğarânik olayından yıllar sonra nazil olduğunu göstermektedir. Çünkü Ğaranik olayını nakledenler, olayın Biset’in 5. yılında vuku bulduğunu iddia etmektedirler. O hâlde nasıl olur da Allah-u Tealâ, olayla ilgili ayeti yıllar sonra Resulullah’a (s.a.a) güya teselli olsun diye (!) nazil eder?

 

Rivayeti kabul eden zevat, bir de İsrâ Suresi’nin 73–75. ayetlerinin de bu hadise için nazil olduğunu iddia etmişlerdir: “(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen onlara birazcık meyledecektin. O takdirde, muhakkak hayatın da, ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.”

 

Ayetin muhtevasına dikkat eden her akıllı insan, ayetlerin bu hadiseyle alakalı olması bir yana, tamamen onunla çeliştiğini görür. Zira bu ayetler açıkça Allah’ın yardımıyla Resulullah’ın (s.a.a) müşriklere meyletmediğini, hatta azcık olsun meyletme eğilimi bile göstermediğini ve eğer böyle bir şey olsaydı Allah tarafından cezalandırılmış olacağını ortaya koymaktadır. Oysa Ğarânik rivayetinde vuku bulduğu iddia edilen şey, bunun tam tersidir. Yani sadece müşriklere meyletmekle kalmamış, onların isteklerine icabet etmiş, Allah’a iftirada bulunmuş ve Kur’ân’dan olmayan şeyleri ona katmıştır!

 

Ayrıca birçok önemli Sünnî kaynakta, bu ayetin sebeb-i nüzulüyle ilgili olarak Ğarânik iftirasıyla hiçbir alakası olmayan rivayetler nakledilmiştir.51

 

Her hâlükârda yazının başlarında da ifade ettiğimiz gibi bu ayet, masumiyet karşıtlarının iddialarının tam aksine bizzat Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetinin açık ve sağlam bir delilidir.

8) Bu rivayetin uydurma olduğunu gösteren bir diğer önemli husus da şudur ki: Kur’an-ı Kerim açık bir şekilde müşriklerin secdeye karşı olduklarını ve buna yanaşmadıklarını beyan ediyor:

 

“Onlara: ‘Rahman’a secde edin!’ dendiği zaman: ‘Rahman da neymiş? Senin bize emrettiğine secde eder miyiz hiç?’ derler ve bu emir onların nefretini artırır.”(Furkan, 60)O zaman nasıl oldu da Ğarânik rivayetlerinde geçtiği üzere müşrikler Necm Suresi’nin sonundaki “secde edin ve ibadet edin” ayetini duyduklarında Müslümanlarla birlikte secdeye kapandılar. Demek ki ya Kur’ân’da (hâşâ) bir çelişki vardır, ya da müşrikler önceki inanışlarından vazgeçmişlerdi. Bunların hiçbirisi olmadığına göre, rivayetin yalan olduğunu söylemekten başka bir çaremiz yoktur.

 

Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir başka çelişki ise, bu olaya şahit olan Müslümanların durumudur. Nasıl oldu da onlardan hiçbir kimse Resulullah’ın (s.a.a) putları methedişini, hatta onların şefaatlerinin umulduğunu (!) söylemesine rağmen dinden çıkıp mürtet olmadılar veya imanları sarsılmadı?

 

9) Son olarak bu rivayetlerin içeriği hakkında cevapsız bazı soruları da gündeme getirip bu bölümü noktalayalım:

 

a- Bu rivayetlerin bazısında diyor ki: Resulullah (s.a.a) bu cümleleri içinden kendi kendine söyledi. Bunu kabul eden kimseler hiç kendilerine sormazlar mı: “Peki nasıl oldu da müşrikler onun içinden geçen şeyden haberdar olup söz konusu hareketleri sergilediler?” Sonra Resulullah’ın içinden geçen bir şeyi nasıl oldu da ta Habeşistan’daki Müslümanlar bile öğrendiler ve Mekke’ye geldiler?

 

b- Bu rivayetlerin bazısında ise, olayın ardından müşriklerin Resulullah’ı (s.a.a) omuzlayıp Mekke’de dolaştırdıkları ve tezahürat yaptıkları söyleniyor. Peki, düne kadar Resulullah’a onca muhalefet ve eziyet eden müşriklerden, nasıl oldu da onun birden 180 derece dönüşle böyle bir davranış içine girdiğini hiç mi merak edip soran olmadı? Ne de olsa Allah Resulü akşama kadar olayı çakmadı ve ancak Cebrail (a.s) gelince fark etti. Böyle saçmalıklara itibar edenler, hiç mi kullanmazlar Allah’ın verdiği akıl nimetini?

 

c- Yine diyorlar ki: Bu olay Müslümanların Habeşistan’a hicretinden iki ay sonra vuku buldu. Aynı şekilde Mekke’ye dönüşleri de iki ay sonra olmuştur. Peki, o günün şartlarında böyle bir haber, bu kadar süratli bir şekilde nasıl ulaştı onlara ve nasıl böyle süratli bir şekilde Mekke’ye ulaşabildiler acaba?

 

d- Yine söz konusu rivayetlerde deniliyordu ki: “Cebrail (a.s) inip de Resulullah’tan söz konusu iki cümleyi dinlediğinde, bunların ayet olduğunu inkâr etti ve Allah Resulü’nün: ‘Şimdi ben Allah’a söylemediği şeyleri mi isnat etmiş oldum?”’ demesi üzerine: ‘(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye…’ ayeti nazil oldu.”

 

Bu iddiaya göre Resulullah’ı (s.a.a) aldatmak isteyenlerin insanlar olduğu vurgulanmaktadır. Oysa Ğarânik rivayetlerinde vesvese eden ve aldatanın Şeytan olduğu söyleniyor. Bu da görüldüğü gibi açık bir çelişkidir ve olayın esastan yalan ve iftira olduğunu göstermektedir.

 

Rivayetleri, dikkatle inceleyen herkes, daha nice yaman çelişki ve cevapsız sorularla karşılaşabilir ki, biz bu kadarıyla yetiniyoruz.

 

Olayın Gerçek Yüzü

 

Bizim düşüncemiz şudur: Bazı ayetleri ve rivayetleri inceleyip bir araya getirdiğimizde, Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetine aykırı bir durum söz konusu olmadan ve esasen Resulullah ve vahiyle alakalı bir tarafı olmadan, olayın kısmen gerçeklik payı olduğunu görürüz. Şöyle ki: Muteber tarihlerin de yazdığı gibi Resulullah (s.a.a), inen ayetleri okuyup insanlara tebliğ ettiğinde, müşrik ve kâfirler, sürekli kargaşa ve gürültü çıkararak ilâhî mesajların başkaları tarafından duyulmasına engel olmaya çalışıyorlardı. Bunu şu ayetten de açık bir şekilde anlıyoruz: “İnkâr edenler: ‘Bu Kur’ân-ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki üstün gelirsiniz.’ dediler.” (Fussilet, 26)Dolayısıyla Allah Resulü’ne Necm Suresi nazil olduğunda, Resulullah (s.a.a) onu tebliğ etmeye çalışırken, müşrikler gürültü ve kargaşa çıkarmak ve putları açıktan yeren ve onları yerden yere vuran ayetlerin duyulmaması için söz konusu iki cümleyi (“O Ğırnıklar var ya…”) tekrar etmeye başladılar. Nitekim bu cümlelerin önceden müşrikler arsında meşhur olduğunu ve Kâbe’nin etrafına dönerken bunları söylediklerini bazı tarihçiler -Kelbî’nin Kitabü’l-Esnâm’ı- yazmışlardır.52

 

Ancak ne var ki, ahmak kıssacılar ve İslâm ile Peygamber’e kin güden münafıklar ve sonradan Müslüman olup da eski kalıntı ve kırıntılarını koruyan ve Müslüman görünüp İsrailiyyat menşeli birçok uydurma rivayeti Müslümanlar arsasında yayan eski kitap ehli kimseler, yapmışlar yapacaklarını ve şeytanî hedefleri doğrultusunda bu olayın üzerine gördüğünüz korkunç ama ahmakça senaryoyu düzmeye çalışmışlardır. Fakat üzücü olan, bu gibi rivayetlerin bazı basit ve sığ düşünceli kimseler tarafından kitaplarında nakledilmesidir. Maalesef bugün de bazı İslâm düşmanları ve oryantalistler, bu gibi rivayetleri kendi şeytanî hedefleri doğrultusunda kullanmaya çalışmaktadırlar ki, bir numunesi Salman Rüştü alçağının yazdığı “Şeytan Ayetleri” kitabıdır. Ama bilmezler ki: “Allah nurunu tamamlayacaktır, kâfirler ve müşrikler istemese de…”

 

 

* * *

 

Buraya kadar Kur’ân ayetlerinde masumiyetle çeliştiği zannedilen hususları incelemiş bulunuyoruz. Şimdi masumiyet karşıtlarının iddialarına delil olarak gösterdikleri bazı meşhur rivayetleri incelemeye çalışacağız:

Ayetlerin Masumiyetle Çelişmeyecek Şekilde Tefsiri

 

Biz ayetin yukarıda değindiğimiz şekilde bir anlam taşıdığını kabul etmiyoruz. Zira her şeyden önce ayetin tercümesinde hata yapılmıştır. Şöyle ki, ayetteki “afâ” kelimesi, “affetti” şeklinde değil, “affetsin” diye tercüme edilmelidir. Yani bu ayetteki mazi kipinden, ihbar değil, dua anlamı kastedilmiştir. Arap edebiyatından haberdar olanlar, bu tür kullanışların Arapçada ne kadar yaygın olduğunu bilmektedirler. Böyle bir tabirin kullanılması ise, illa da bir günahın işlendiğine delil teşkil etmez. Bu bir nevi duadan ibarettir. Benzer tabirler bütün dillerde, özellikle Araplar içerisinde yaygın bir şeydir. Mesela biz, “Allah geçmişlerini, ananı-babanı bağışlasın!” diyoruz. Bunu söylerken, illa da onlara bir günah yüklemeye çalışmıyoruz. Kim olursa olsun, makamı ne olursa olsun, herkes Allah’ın rahmet ve mağfiretine muhtaçtır.

 

Bazıları burada, Resulullah’ın (s.a.a) verdiği iznin haram olmadığını, zira Nûr Suresi’nin 62. ayetiz* gereği Resulullah’ın böyle bir yetkisinin bulunduğunu, ancak münafıkların bir an evvel rezil rüsva olmaları açısından bu iznin verilmemesinin daha uygun olacağını, izin verilmekle böyle bir maslahatın kaçırıldığını, yani daha iyi olan bir şeyin terk edildiğini, bu affın da bu terk-i evlâya yönelik olduğunu, dolayısıyla da masumiyetle çelişecek bir günahın söz konusu olmadığını söylemişlerdir.

 

Ancak Merhum Allâme Tabatabaî, olayı daha başka bir şekilde tahlil ederek, burada hatta terk-i evlânın dahi söz konusu olmadığını ve Tahrîm Suresi’nde olduğu gibi burada da, bir yandan izin isteyen kişilerin kınanması, diğer yandan ise, yüce Resulullah’a (s.a.a) yönelik görünüşte kınama olan, ancak gerçekte ince ve latif bir övgünün söz konusu olduğunu ileri sürmektedir.

 

Şöyle ki, evvela Resulullah yukarıda da değindiğimiz ayet (Nûr, 62) gereği, dilediği kimselere izin verme yetkisine sahipti. Bu yüzden de izin vermekle herhangi bir yanlışı söz konusu değildir. Aksi takdirde, önceden söz konusu genel iznin verilmesi yanlış, hatta abes olurdu.

 

Saniyen, onların ne olduğunu ve hangi maksatla izin istediklerini biliyordu. Zira Kur’ân-ı Kerim bir diğer ayetinde şöyle buyuruyor:

 

“Eğer biz dilersek, sana onları (münafıkları) elbette gösteririz; böylelikle sen onları simalarından tanımış olursun. Andolsun, sen onları, sözlerinin anlatım biçiminden de tanırsın. Allah, amellerinizi bilir.” (Muhammed, 30)

 

O hâlde Resulullah (s.a.a) onları konuşma üsluplarından tanıyordu. Ancak o emsalsiz, yüce ve ilâhî ahlâkın sahibi, bir yandan perdelerin yırtılmaması ve hidayet bağlarının tamamen kopmaması, diğer yandan da emri yere düşürülerek kalbi hasta olan diğerlerinin de buna cüret etmemeleri ve kendisinin yöneticilik otoritesine bir halel gelmemesi için onlara izin verdi.

 

Salisen, bahsettiğimiz ayetlerin devamındaki ayetlerde, söz konusu kişilerin savaşa katılmalarında hiçbir maslahatın olmadığı, hatta gitmemelerinin daha iyi ve daha faydalı olduğu, zira gittiklerinde fitne, fesat çıkartacaklarını, zaten izin verildiğinde dahi gitmeyeceklerin açık bir şekilde beyan edilmektedir.

 

Bütün bu açıklamaları dikkate alırsak, sanki ayet-i kerime şöyle buyurmak istiyor: “Ey Habibim, ne kadar fedakârlık, ne kadar şefkat ve merhamet? Yeter artık, bu kadarı da fazladır!” Görüldüğü gibi ince bir üslûpla bir yandan dolaylı olarak Allah Resulü övülmekte, bir yandan da söz konusu münafıklar kınanmakta ve artık bu şefkat ve merhameti hak etmedikleri vurgulanmaktadır.

 

Bu tefsire yakın bir diğer tefsir ise şudur: Bu ayetlerde verilmek istenen mesajın ilk ve son muhatabı, söz konusu münafıklardır ve amaç, onların iç yüzünü ortaya koymaktır. Ancak bunu beyan etmek için böyle bir yöntem ve üslup seçilmiştir. Yoksa ne Peygamber’in yaptığının yanlış olduğu, ne de onun kınanması söz konusudur.

 

Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım: Farz edin zalim ve küstah birisi sizin çok sevdiğiniz evladınızı vurmak, zulmetmek istediğinde, bir dostunuz onun önüne geçerek bu zulmüne engel oluyor. Siz haberi aldığınızda, dostunuza dönerek diyorsunuz ki: “Sağ olasıca, neden bırakmadın vursun? Bıraksaydın da o alçağın ne olduğunu herkes görseydi.” Bu tabirden, sizin, evladınıza yapılmak istenen haksızlığın önlenmesinden rahatsız olduğunuz ve o dostunuzun yaptığının kötü olduğu söylenebilir mi? Hangi baba, evladına haksızlık yapılmasından hoşnut olur? Hangi dost, dostuna karşı yapılmak istenen haksızlığa duyarsız kalabilir? O hâlde bu itirazdan maksadın o zalim kimseyi yermek ve onun ne denli adî birisi olduğunu ortaya koymaktan başka bir şey değildir. Ancak bunu açıklamak için böyle bir metot seçilmiştir. Söz konusu ayette de durum aynen böyledir.

 

Burada şöyle bir itiraz da edilebilir: Ayet-i kerimede eğer Resulullah’ın (s.a.a) onların asıl maksatlarını bildiği doğru ise, o zaman neden ayette: “doğru söyleyenler sana belli oluncaya ve yalancıların kim olduğunu öğrenmeden...”tabiri kullanılmıştır.

 

Bu itiraza cevabımız şudur ki: Burada zahiren hitap Peygamber’e (s.a.a) olmakla birlikte, asıl maksadın ümmetin bilgi sahibi olmasıdır. Nasıl ki birçok ayette de zahirî hitap Peygamber’e olmakla birlikte, asıl muhatap başkalarıdır.

 

8- Bedir Savaşı’nda Esir Alınıp Fidye Karşılığı Serbest Bırakılma Olayı

 

Peygamberlerin masumiyetini kabul etmeyen kimselerin yaygın olarak ileri sürdükleri bir iddia da, Enfâl Suresi’nde, Bedir Savaşı hakkında inen 67, 68, 69. ayetlerdir. Bilindiği üzere bu ayetlerde, Bedir Savaşı’nda esir almak ve bu esirlerin fidye karşılığı serbest bırakılması kınanmaktadır. Maalesef bu kimseler, bu ayetlerde bahsedilen olayı Allah Resulü’nün (s.a.a) yaptığını, fakat hatalı bir içtihat olduğuna delil göstermeye çalışıyorlar.

 

Burada da yapacağımız izahattan sonra görülecektir ki bu ayetler, değil Allah Resulü’nün yanlış içtihat yaptığı, bilakis Resulullah’ın diğer yerlerde olduğu gibi bu noktada da kendi içtihat ve reyiyle değil, bizzat vahiyle hareket ettiğini göstermektedir (bazen Kur’ânî, bazen ise gayr-i Kur’ânÎ vahiyle). Yine ispat edeceğiz ki ayetteki kınamanın ise Resulullah (s.a.a) ile bir alakası söz konusu değildir ki, masumiyetiyle de bir çelişkisi söz konusu olsun.

 

Şimdi önce bu ayetlerin mealini verelim, daha sonra ayetlerin sebeb-i nüzulünü ve bu ayetleri Resulullah’ın (s.a.a)hatalı içtihat yaptığına delil gösterenlerin yaklaşımlarını, sonra da cevabımızı arz etmeye çalışalım:

 

“Hiçbir peygambere yeryüzünde, kesin bir zafer kazanıncaya (dini yeryüzünde kökleşinceye) kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah üstün ve güçlüdür, hikmet sahibidir. * Eğer Allah’ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınız (esirlere) karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu. * Artık ganimet olarak elde ettiklerinizden helal ve temiz olarak yiyin ve Allah’tan korkup sakının.Hiç şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Enfâl 67–69)

 

Yukarıda da özetle değindiğimiz gibi bazıları, bu ayetlerin zahirine ve nakledilen bazı rivayetlere dayanarak: “Bedir Savaşı’nda Müslümanların esir alma ve sonra da esirleri fidye karşılığında serbest bırakmaları Resulullah’ın (s.a.a) hatalı içtihadından kaynaklanmış, ancak bu içtihadın hatalı oluşu, Allah’ın kınamasından anlaşılmıştır.” iddiasında bulunmaktadırlar.

 

Bu yaklaşımı sergileyenler, makalenin başında da değindiğimiz Peygamber’in (s.a.a) masumiyet delillerini ve her konuda vahiyle yönlendirildiğini dikkate almamanın yanı sıra, söz konusu ayetlerin içeriğini dahi dikkatle inceleme zahmetinde bulunmamışlardır maalesef.

 

Bizce her şeyden önce ayetlerin kendi muhtevası dikkate alınırsa, ayetlerdeki kınamanın Allah Resulü’ne (s.a.a) yönelik olamayacağı açıkça görülür. 67. ayette şöyle buyurmaktadır:

 

“...Siz (şu esir almanızla) dünyanın geçici metaını istiyorsunuz. Oysa Allah (sizin için) ahireti istemektedir...”

 

Allah Resulü’nün (s.a.a) hayatı ve şahsiyetine az da olsa vâkıf ve arif olan bir kimse, Resulullah’ın bu ilâhî uyarıya muhatap olmasına ihtimal dahi verebilir mi? Hedefi için dünya ve dünyevî her şeye sırt çeviren, müşriklerin tekliflerine karşı: “Güneşi sağ elime, ayı da sol elime koysalar dahi, yine de davamdan vazgeçmem.” buyuran Allah’ın Habibi, esirlerden gelecek üç-beş kuruş fidyeye mi göz dikmişti?

 

Bazıları, “Bu olayda Resulullah (s.a.a) ile Müslümanlar dünya ve ahireti birlikte istiyorlardı.” diyorlar. Bu hüsnü zan Resulullah hakkında fena değil, ancak Kur’ân bunu dahi reddederek açıkça: “Siz dünyanın geçici metaını istiyorsunuz...” buyurmaktadır. Bu ise, ayetin muhatabı olan kimse ve kimselerin hakkında söz konusu hüsnü zannın geçersiz olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.

 

68. ayette ise: “Eğer Allah’ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınıza (esirlere) karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu.” buyrulmaktadır.

 

Büyük azabın, büyük günah ve isyan karşılığında olduğu açıktır. Şimdi acaba neuzu billâh, “Allah Resulü büyük bir günah işlemişti de onun için büyük bir azabı hak etmişti!” diyebilir miyiz?! Bunun ihtimalini dahi vermenin ne kadar dehşet verici olduğunu, insaf sahibi olan herkes kabul eder herhâlde!

 

Bunu, (bazılarının dediği gibi) küçük bir zelledir demekle de halletmek mümkün değil. Zira Kur’ân’ın açıkça büyük azabı gerektiren bir suç (büyük günah) nitelemesi ortadadır. Hakîm ve Adil Allah’ın bir zelle (küçük günah veya hata) karşılığında büyük azapla cezalandırması düşünülebilir mi? Bütün bunlardan, bu kınamaların kesinlikle Allah Resulü’ne (s.a.a) yönelik olmayacağını anlıyoruz.

 

Öte yandan, bu ilâhî hüküm (esir alınmaması gerektiği) savaştan önce Allah tarafından Resulullah’a (s.a.a) bildirilmişti. Eğer bildirilmediğini farz edersek, o zaman Allah-u Tealâ’nın bildirmediği bir hükümden dolayı mükellefleri kınaması, hatta onların büyük azabı hak ettiğinden bahsetmesi haksızlık olmaz mı? Hakîm ve Adil olan Allah’a böyle bir şeyi isnat etmek mümkün mü? Tabii ki değil. O hâlde bu kınama ve azap istihkakı, bu hükmün Hz. Peygamber’e (s.a.a) savaş öncesi bildirildiğini gösteriyor. Eğer Allah-u Tealâ hükmü indirmişse, o hâlde Peygamber’in (s.a.a) de bu hükmü savaştan önce Müslümanlara tebliğ etmesi gerekir. Aksi takdirde vahyi saklama ve tebliğ vazifesini yapmama ve kendisine inen vahye muhalefet etme gibi bir garip durumla karşılaşırız ki, bunun ihtimalini dahi vermek, en büyük günahlardan sayılır.

 

Bütün bunlardan şu kesin sonuca varıyoruz: Esir alınmaması hükmü, Allah tarafından gayr-i Kur’ânî bir vahiyle Peygamber’e bildirilmiş, o da bunu Müslümanlara tebliğ etmişti. Ancak Müslümanların birçoğu, bu ilâhî yasaklamaya rağmen, belki de kendilerine göre birtakım aklî hesaplarla yine de esir almış, sonra da Resulullah’ın (s.a.a) yanına gelerek onları bu işlerinden dolayı mazur görmeye ve esirlerin karşılığında fidye almaya ısrarla razı etmeye çalışıyorlardı. İşte söz konusu ayetler inerek onların bu fiilini kınamış ve hak ettikleri azabı yine de kendi lütuf ve merhametiyle onların üzerinden kaldırmış ve artık aldıkları ganimetleri ve esirler karşılığında fidye almayı helal kılmış ve ayetlerin sonunda, onları bundan sonra takvalı olmaya ve ilâhî yasakları çiğnememeye davet etmiştir.

 

Evet, bu ayetlerin hiçbir yerinde, yine nakledilen rivayetlerde, Resulullah’ın esir alma işine razı olduğu veya neuzu billâh Müslümanları buna teşvik ettiğine dair en ufak bir işaret mevcut değildir. Tam aksine yukarıda söylediğimiz emareleri de dikkate aldığımızda, Allah Resulü’nün bu hükmü Müslümanlara ilettiği ve esir alınmasına razı olmadığı anlaşılmaktadır.

 

Resulullah’ın (s.a.a) bu hükmü tebliğ etmesine bir başka emare olarak da Hz. Ali’nin (s.a.) bu savaşta, ölen yetmiş kâfirden otuza yakınını tek başına öldürmesini ve birçoğunun öldürülmesinde iştirak etmesine rağmen bir kişiyi dahi esir almamasını gösterebiliriz.27 Hâlbuki bu kadar kâfiri öldürebilen birisinin onları kolayca esir de alabileceğini herkes teslim eder herhâlde.

 

İşte bütün bunlar, Allah Resulü’nün (s.a.a) bu olayda tam anlamıyla vazifesini yerine getirdiğini ve ilâhî hükmü Müslümanlara savaş öncesi tebliğ ettiğini, fakat maalesef Müslümanların muhalefet ve ihmali sonucu izinsiz esir aldıklarını ve aldıktan sonra da ısrarla esirlerin karşılığında fidye alınmasını Resulullah’a kabul ettirmeye çalıştıklarını gösteriyor.

 

9- Fetih Suresi’nin İlk Ayetlerinde Geçen Günahlar ve Bunların Mağfireti

 

Allah Resulü’nün (s.a.a) masumiyetini kabul etmeyenlerin ileri sürdükleri delillerden birisi de, Fetih Suresi’nin ilk ayetleridir. Diyorlar ki: Bu ayetlerde, Allah Resulü’nün (s.a.a) günahlarından ve bunların Allah tarafından bağışlandığından (mağfiret) bahsedilmektedir. Bunlar ise, açıkça masumiyetin olmadığını göstermektedir.

 

Bizim bildiğimiz kadarıyla Sünnî müfessirlerin çoğu, genelde bu ayetlerdeki günah ve mağfireti, bilinen şer’i günah ve mağfiret olarak tefsir etmektedir. Bu tefsire göre (hâşâ) Allah Resulü’nün (s.a.a) geçmişte ve daha sonraları birçok günah işlediği, fakat Allah tarafından affedildiği gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Bu görüşü benimseyenlerin, Allah Resulü’nün (s.a.a) resmen günah işlediğini kabul etmekten başka çareleri yoktur.

 

O zaman, bu ayetleri nasıl tefsir etmek gerekir ki, Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetiyle çelişmesin?

 

Biz, önce ayetlerde bulunan iki nükteye dikkati çekerek bu ayetlerdeki “günah” ve “mağfiret” kavramlarının bizim bildiğimiz şer’i günah ve mağfiret olmadığını, daha sonra da bu kavramlarla bu ayetlerde neyin kastedildiğini, Resulullah’ın mutahhar Ehlibeyt’inden ve onun ilim ve irfanının mirasçılarından olan Sekizinci İmam Ali Rıza’nın (a.s) açıklamalarına dayanarak ortaya koyacağız.

 

Bu ayetlerde Allah-u Tealâ, nasip kıldığı fetih ve zaferi (ki bundan maksat ya Mekke’nin fethi veya Mekke fethiyle sonuçlanan Hudeybiye Antlaşması’dır), Resulullah’ın (s.a.a) günahlarının bağışlanmasına bir sebep olarak beyan etmektedir. Böylesi bir durumda “günah”, bildiğimiz şer’i günah olarak algılanırsa, burada bir mantıksızlık söz konusu olmuş olur. Şöyle ki ilâhî inayet ve lütuflar, yapılan iyi ameller ve itaatlere karşılık verilir. Günahlar ise, cezalandırılmayı veya en azından birtakım ilâhî lütuflardan mahrum kalmayı gerektirir. Oysa burada tam tersi bir durum söz konusudur. Yani işlenen günaha karşılık cezalandırma söz konusu olmadığı gibi, verilen fetih, günahların bağışlanmasına bir vesile olarak bildirilmekte ve bir anlamda günahkâr, yaptığı günahından dolayı mükâfatlandırılmaktadır.

 

İşte bu nükteden anlıyoruz ki, buradaki günah ve mağfiretten maksat şer’i günah ve mağfiret olamaz. Bu nükte, bazılarının “Buradaki günahlardan maksat ümmetin günahlarıdır.” sözünü de geçersiz kılmaktadır.

 

İkinci nükte ise şudur: Ayette “önceki ve sonraki veya geçmiş ve gelecek günahlar”dan bahsetmektedir. Farz edelim ki ayetteki günahtan maksat, şer’i günah olmuş olsun, o zaman da geçmiş günahların bağışlanmasının bir anlamı olabilir, fakat gelecek (yani henüz işlenmemiş) günahların bağışlanmasının ne anlamı vardır? Kaldı ki bu, açıkça günaha teşvik değil mi? Bu, “Ey Peygamber, sen ileride de günah işlesen bir zararı yok! Nasıl olsa biz seni bağışlamışız.” sözünün farklı bir versiyonu olmaz mı?

 

İşte bu iki nükte, bizce açık bir şekilde bu ayetlerdeki “günah” ve “mağfiret” kavramlarının şer’i manada kullanılmadığını göstermektedir. “O zaman hangi manada kullanılmıştır?”diye sorabilirsiniz. İşte bunu İmam Ali Rıza’nın (a.s) mübarek dilinden öğreneceğiz. Fakat önce şunu belirtmeliyiz ki, bu ayetlerin orijinalindeki “zenb” ve “yağfiru-mağfiret” kelimelerinin şer’i değil, lügatteki manaları kastedilmiştir. “Zenb”in şer’i manası, Allah’a karşı işlenen suç demektir; “mağfiret” ise bu suçun Allah tarafından bağışlanması, affedilmesidir. Ancak lügatte “zenb”, işlenen her türlü suça denir; kime karşı ve hangi hedefle olursa olsun. “Mağfiret” ise bu suçun üzerinin örtülmesi, izlerinin ve sonuçlarının kaybolması demektir. “Miğfer” kelimesi de, bu kökten olup “başı örten alet” anlamınadır. Şimdi gelelim İmam Rıza’nın (a.s) cevabına. Abbasî halifesi Me’mun, bu ayetlerin tefsirini İmam’a sorduğunda, İmam şöyle buyurdu:

 

“Mekke müşriklerine göre Resulullah’tan (s.a.a) günahı daha ağır olan birisi yoktu. Zira onlar 330 puta tapıyorlardı. Allah Resulü onları tevhide davet ettiğinde, bu onlara çok ağır geldi ve şöyle dediler: O, bizim bu kadar tanrımızı bir tanrıya mı dönüştürmek istiyor? Ne şaşılacak bir şey! Biz atalarımızdan böyle bir şeyi asla duymamıştık. Bu, olsa olsa büyük bir yalandan ibarettir.”

 

“Ama Allah-u Tealâ (Hudeybiye Antlaşması’nın ardından) Mekke’nin fethini nasip ettikten sonra buyurdu ki: “Ey Muhammed, biz açık bir zafer sana nasip ettik ki, tevhide davet ettiğin için Arap müşriklerine göre (hicret) öncesi ve (hicret) sonrası işlemiş olduğun suç ve günahları Allah onların gözünden silip götürsün. Zira bu fetihle birlikte, artık müşriklerden bir kısmı iman etmiş, bir kısmı ise Mekke’den çıkıp gitmişlerdi ve artık tevhidi, alenen inkâr edemiyorlardı. Bu yüzden Peygamber (s.a.a) onlara göre de suçlu bir kimse olma durumundan çıkmıştı...”28

 

İşte İmam Rıza’nın da buyurduğu gibi, bu ayetlerdeki günahtan maksat, şerî bir günah değil, Allah Resulü’nün (s.a.a) müşriklere karşı (onların zannına göre) işlediği suçlardır ki, Mekke’nin fethi neticesinde silinip gitti. Böylece Allah Resulü (s.a.a) Mekke’ye suçlu ve asi birisi olarak değil, muzaffer bir komutan ve Allah’ın Resulü olarak girdi.

 

Görüldüğü gibi bu şekilde bir tefsir sonucu, hem zaferle günahların bağışlanması arasındaki ilişki yerini bulmuş oluyor, hem sonraki günahların bağışlanması anlam kazanıyor (ki maksat Medine’ye Hicret’ten sonraki müşriklerin suç addettikleri şeylerdi), hem de ayetler Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetiyle ters düşmeyecek şekilde gerçek tefsirini bulmuş oluyor.

 

10- Zeynep Bint-i Cahş ile Evliliği

 

Masumiyet inancına karşı olanların asıldıkları bir başka konu ise, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) Zeyd b. Harise’nin boşadığı eşi Zeynep bint-i Cahş ile evliliği konusunda Kur’ân’da geçen bazı tabirler ve olayla ilgili bazı rivayetlerdir. Onlar bu tabirlerin zahirini ve konuyla ilgili nakledilen bazı uydurma rivayetleri ciddi bir araştırmaya tâbi tutmadan ele alıp onlarla Resulullah’ın (s.a.a) masum olmadığını ispatlamaya yeltenmişlerdir. Biz önce olayı onların anladığı ve kabul ettiği şekliyle kısaca aktardıktan sonra, hem rivayetlerin sıhhat derecesini, hem de konuyla alakalı ayetlerde asıldıkları bazı cümlelerin gerçek anlamını açıklamaya çalışacağız. O zaman hem olayın onların kabul ettiği şekilde olmadığı, hem de ayetlerde istinat edilen cümlelerin, onları hiçbir şekilde desteklemediği ortaya çıkacaktır.

 

Söz konusu olay hakkında Ehlisünnet kaynaklarında nakledilen rivayetlerden biri şöyledir:

 

Taberî, Veheb b. Münebbih’ten şöyle rivayet eder: “Allah Resulü (s.a.v) halasının kızı Zeynep bint-i Cahş’ı, kendi oğulluğu Zeyd b. Harise’yle nikâhlandırmıştı. Bir gün Zeyd’i görmek için onun evine gittiğinde, kapıda asılı perdeyi rüzgâr savurdu ve Peygamber’in gözü, başörtüsüz hâlde evinde oturan Zeyneb’e ilişti. İşte bu sırada Allah Resulü (s.a.v) Zeyneb’e âşık oldu. Bu olay üzerine Zeynep kocasından soğudu ve bir gün Zeyd, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna vararak: “Zeynep’ten ayrılmak istiyorum” dedi. Hz. Resulullah (s.a.a): “Ne oldu? Ondan bir yanlışlık mı gördün?” diye sorunca, Zeyd: “Hayır.” dedi, “Ey Allah’ın Resulü, vallahi iyilikten başka şey görmedim ben ondan...”29

 

Buna benzer bir rivayet de Hasan Basrî tarafından aktarılmıştır.

 

İşte masumiyet karşıtları bu gibi rivayetlere dayanarak, konuyla alakalı ayetleri de yanlış yorumlamış ve böylece kendi iddialarını doğrulamaya gayret etmişlerdir. Önce ayetleri görelim:

 

“Hani sen, Allah’ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye: ‘Eşini yanında tut ve Allah’tan sakın!’ diyordun; insanlardan da çekinerek, Allah’ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun. Oysa Allah, kendisinden çekinmene çok daha lâyıktı. Artık Zeyd ondan ilişkisini kesince, biz onu seninle evlendirmiş olduk. Böylece evlatlıklarının, kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onları evlenme konusunda müminler üzerine bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir. * Allah’ın kendisine farz kıldığı bir şeyi yerine getirmede Peygamber üzerine hiçbir güçlük yoktur. Bu daha önce gelip geçen ümmetlerde de olan Allah’ın sünnetidir. Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir. * Ki onlar (o peygamberler) Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek korkanlar ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter!” (Ahzâb, 37–39)

 

Masumiyet karşıtları bu ayetlerden, özellikle iki cümleyi alıp ellerinde koz olarak kullanmaya çalışmışlardır. O iki cümle şunlardır:

 

a) İnsanlardan da çekinerek.

 

b) Allah’ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun.

 

Diyorlar ki: Evvela, masum olan peygamber nasıl olur da Allah yerine insanlardan çekinir? Saniyen o, Zeyneb’e olan aşkını içinde saklıyordu. Ama Allah bilahare bunu ortaya çıkardı ve Zeyd bunu sezince, eşini boşamaya karar verdi! Masum olan bir peygamber bu duruma nasıl düşer?

 

Bu sözleri söyleyenler, nasıl olur da gözü kapalı ve hiç hicap duymadan en çirkin şeyleri dahi Allah’ın en sevgili ve değerli kuluna isnat etmekten çekinmez, sıkılmazlar? İnsan normal bir kimseye dahi bu tür şeyleri isnat ederken, bin düşünüp bir söylemelidir. Kaldı ki, hakkında ileri geri konuştukları Seyyid-i Kâinat’tır, Server ve Hatem-i Enbiya’dır, Habib-i Kibriya’dır…

 

Her hâlükârda önce konuyla ilgili nakledilen rivayet hakkında bir iki cümle söyleyip ayetlere geçelim: Bu rivayetler iki raviden nakledilmiştir, biri Veheb b. Münebbih, diğeri ise Hasan Basrî. Bu iki ravi Resulullah’ın (s.a.a) bu evliliğiyle ilgili naklettikleri rivayetin benzerlerini Hz. Davud’un, kendi komutanlarından olan Urmiya’nın eşiyle evliliğinin keyfiyeti hakkında da nakletmişlerdir ki, insan dile getirmekten dahi hayâ ediyor. Ama konunun daha iyi anlaşılması için bunlardan kısa olan birisini nakletmeye mecburuz:

Taberî ve Suyutî, kendi tefsirlerinde Hasan Basrî’den şu rivayeti naklederler:

 

“Hz. Davud (a.s) günlük veya haftalık zamanını 4’e ayırmıştı. Her gün vaktinin belli bir kısmını kadınlarına, bir kısmını ibadete, bir kısmını yargı ve hakemliğe, bir kısmını da İsrailoğulları’nı ziyarete ve dostluk görüşmelerine ayırırdı. Bu ziyaretlerde onlarla konuşur, sohbet eder, dinî konuşmalar yapar, ağlar ve onları da ağlatırdı.”

 

“Bu ziyaret ve görüşme vakitlerinden biriydi. Davud, yanındaki İsrailoğulları’na: ‘Buyrun, sözünüzü söyleyin!’ dedi. Onlardan biri: ‘İnsanın hiç günah işlemediği bir gün olmuş mudur?’ diye sordu. Bunun üzerine Davud, kendisinin böyle -günah işlemeyen- biri olduğunu geçirdi içinden.”

 

“İbadet vakti gelince, Davud kapıları kapatarak rahatsız edilmemesini istedi ve Tevrat’ı tilavete koyuldu. Tevrat okuduğu sırada altın sarısı bir güvercin gelip tam önüne konuverdi, çok güzel ve alımlı bir güvercindi. Davud onu yakalamak isteyince, uçup biraz ötede yere kondu. Tam bu esnada Davud, yıkanmakta olan çok güzel bir kadını gördü ve ona âşık oldu. Davud’un gölgesini -veya siluetini- gören kadın hemen saçlarını çözerek vücudunu gizlemeye çalıştı ki, onun bu davranışı Davud’un ona duyduğu ilgiyi daha da kırbaçladı.”

 

“Davud, o kadının kocasını özel bir savaş vazifesiyle görevlendirmişti. ‘Falanca yerlere git, filan yerlerde savaş!’ diye ona mektup yazdı ve onu, sonu mutlaka ölüm olan tehlikeli bir göreve gönderdi. Adam emri yerine getirdi ve o savaşta öldü, Davud da onun dul karısını nikâhladı!”30

 

Veheb b. Münebbih’in naklettiği ise, daha geniş ve daha iğrenç şeyleri içermektedir.31

 

Şimdi asıl konumuza dönelim:

 

Bu iki ravinin biyografisi konusunda şu ilginç noktayı hatırlatmamız yeterli olacaktır. Bunların her ikisi de Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından yıllar sonra dünyaya gelmiş olduklarından, Resulullah’ın zamanında vuku bulmuş bir hadiseye bizzat şahit olmaları mümkün değildir. Olayı bizatihi aktarmaları, elbette ki kesinlikle inandırıcı değildir. Bu iki şahsın aynı hadiseyi hiçbir senet ve aracı göstermeden doğrudan doğruya rivayet etmiş olması, bir hayli düşündürücü değil midir?32

 

Rivayetin muhtevasına gelince, görüldüğü gibi bu rivayetin ekseni Zeynep’tir ve onu başı açık bir hâlde -yüzünü- gören Allah Resulü’nün (s.a.a) hemen ona vurulup gönlünü kaptırdığı iddia edilmektedir. Güya bunun üzerine Allah Resulü (s.a.a), onun Zeyd’den boşanmasını ve kendisiyle evlenmesini arzulamış ve bunu da kalbinde saklı tutup kimseye açamamıştır.(!)

 

Bu uyduruk rivayetin en bariz tutarsızlığı, evvelâ Zeyneb’in Hz. Resulullah’ın (s.a.a) halakızı olması ve çocukluktan itibaren birlikte büyüdükleri için birbirlerini zaten yeterince görmüş olmalarıdır. İkincisi ve daha da önemli olanı, hicap/örtünme ayetinin, Zeynep’le evlilikten çok sonra inmiş olmasıdır!

 

Bu durumda Hz. Peygamber efendimizin (s.a.a) kendi halakızı olan Zeyneb’i defalarca örtüsüz olarak gördüğü hâlde, Zeyd’in evinde bir kez başı açık görmekle ona vurulmayacağı apaçık ortadadır.

 

Bütün bunlar bir tarafa, Allah-u Tealâ’nın “mükemmel insan örneği” olarak yaratmış olduğu Hz. Resulullah’ı (s.a.a) evli bir kadına gönül verecek kadar şehvetine düşkün ve nefsi zayıf biri derecesine indirerek süflileştiren bu tür rivayetler elbette ki o yüceler yücesine iftira olup, kim tarafından rivayet edilirse edilsin apaçık bir yalan ve iftiradır!

 

Şimdi bu hadisenin aslını, siyer kaynaklarından aktaralım:

 

Müslümanlar Medine’ye hicret ettikten sonra Abdulmuttalib’in kızı olan Emiyme’nin kızı Zeyneb’e sahabeden bazıları elçi durdular. Zeyneb, kardeşini Hz. Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna göndererek o Hazret’in fikrini sordu. Allah Resulü: “Allah’ın Kitabı ve Resulü’nün Sünnet’ini ona öğretebilecek olan birine ne dersiniz?” buyurdu.

 

Zeynep bunun kim olduğunu sorduğunda, Hazret: “Zeyd.” buyurdu. Bu ismi duyunca, Zeynep pek rahatsız olmuş ve meseleyi İslâm inancı yerine kavmî ve ailevî taassupla değerlendirerek şöyle demişti: “Ya Resulullah! Halanın kızını kendi azatlı kölene mi lâyık buluyorsun? Onunla evlenmem mümkün değil! Ben ailevî açıdan ondan daha soyluyum, ailemin seçkin kızıyım ben!”

 

Zeyneb’in bu sözleri üzerine Ahzâb Suresi’nin 36. ayeti nazil oldu. Allah-u Tealâ şöyle buyuruyordu:

 

“Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman mümin olan bir erkek ve mümin olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resul’üne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapıtmıştır.”

 

Bu ayet üzerine, Zeynep hiçbir itirazda bulunmayacak ve Hz. Resulullah’ın (s.a.a) siyah bir Habeşli kadın olan Ümm-ü Eymen’le evlendirdiği ve ondan Usame’nin dünyaya geldiği Zeyd’le evlenecek ve onun 2. karısı olacaktı.

 

Zeynep, Zeyd’e karşı geçimsiz davranıyor, ona sinirleniyor, ikide bir Zeyd’in ona lâyık olmadığını söyleyerek onu aşağılıyordu. Zeyd durumu birkaç kez Resulullah’a (s.a.a) açtı ve Allah Resulü de sabretmesini tavsiye etti. Ancak bu evlilik uzun sürmedi ve Zeyd sonunda Zeyneb’i boşamak zorunda kaldı.

 

Böylece Araplar arasında cahiliyet döneminden kalma “babalığın, evlatlığın boşadığı kadınla evlenemeyeceği” şeklindeki yanlış gelenek bizzat Hz. Resulullah’ın (s.a.a) Zeynep’le evlenmesiyle kırıldı. Ancak Hz. Resulullah (s.a.a) insanların cahiliyet taassubuyla “oğlunun boşadığı karısını babası aldı” demelerinden çekindiği için daha önceden kendisine vahiyle inen bilgiyi kimseye açıklamayıp kendi içinde saklı tutarak Zeyd’e: “Karını boşama, onunla geçinmeye çalış ve Allah’tan kork!” buyurmuştu. Ne var ki Zeyd, Zeyneb’in geçimsizliğine daha fazla tahammül edemeyerek onu boşadı.

 

Zeyneb’in iddet süresi tamamlanınca da, söz konusu ayetler (Ahzâb, 37- 40) bir arada Hz. Resulullah’a (s.a.a) inerek meselenin içyüzünü açıkladı ve “evlat edinme” olayının İslâm’daki hükmünü belirtilerek şöyle buyurdu:

 

“Artık Zeyd ondan ilişkisini kesince, biz onu seninle evlendirmiş olduk. Böylece evlatlıklarının, kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onları evlenme konusunda müminler üzerine bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir. * Allah’ın kendisine farz kıldığı bir şeyi yerine getirmede Peygamber üzerine hiçbir güçlük yoktur. Bu daha önce gelip geçen ümmetlerde de olan Allah’ın sünnetidir. Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir... Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak o, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.”

 

Yine aynı surenin 4. ve 5. ayetlerinde şöyle buyrulur:

 

“...Evlatlıklarınızı da sizin öz çocuklarınız saymadı. Bu sizin yalnızca ağzınızla söylediğiniz bir şeydir, Allah ise hakkı söyler ve doğru yola yöneltip iletir. Onları (evlatlıklarınızı) babalarına nispet ederek çağırın! Bu, Allah katında daha adildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, artık onlar dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır...”

 

Zeyd’le Zeyneb’in evlenmesi olayında Hz. Resulullah (s.a.a) kendi halasının kızı olan ve Kureyş’in önde gelen “soylu” bir ailesine mensup bulunan Zeynep’le, kabilevî açıdan Kureyş’ten çok aşağı sayılan ve daha önce Hz. Peygamber’in (s.a.a) kölesi olduğu hâlde sonradan o Hazret tarafından azat edilen “dünün kölesi, bugünün azatlısı siyah derili Zeyd”i evlendirmek suretiyle gerçekte büyük bir sosyal ıslahatta bulunuyor ve o güne değin Arap cahiliyet geleneklerinin önemli kurallarından biri olan “herkes kendi dengiyle evlenebilir” şeklindeki batıl bir geleneği bilfiil “geçersiz” ilan etmiş oluyordu.

 

Bu olay (evlatlıkların öz evlat gibi olmadığı), bütün Mekke’yle Medine’de günün konusu olmuş, ancak böylesine büyük bir sosyal değişimin gürültüleri henüz dinmeden Allah-u Tealâ, Peygamber’ine (s.a.a) yeni bir görev daha iblağ ederek, Zeyd’in boşadığı Zeyneb’i iddet süresinden sonra bizzat kendisine nikâhlamasını emretmişti! Böylece cahiliyet döneminde kalma “evlatlık, öz evlatla aynı hukuki işleme tâbidir” ve bu cümleden olmak üzere “evlatlıkla babalık, yekdiğerinden dul kalan kadınla evlenemezler” şeklindeki batıl bir gelenek daha yıkılmış ve yerini İslâmî doğrulara bırakmış oluyordu.

 

Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bu uygulaması, İsrailoğulları arasındaki bir cahiliyet kuralının yerine İslâm hükmünü ikame edebilmek için savaşta ölen Urya’nın dul karısıyla evlenip yüzyıllar boyunca süregelen kemikleşmiş bir yanlış uygulamayı kıran Hz. Davud’un (a.s) uygulamasıyla büyük benzerlikler taşımaktadır. Bu ıslahatçı tutum ve benzerlikler, aynı ilâhî kaynaktan beslendiği ve aynı merkezden gelen emirleri uyguladıkları için hiç de şaşırtıcı değildir aslında.

 

Allah’ın ilâhî risaletle görevlendirmiş olduğu peygamberler, ilâhî hükümlerin icrasında daima öncü olmuş ve ilk adımı kendileri atmışlardır. Nitekim Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) efendimiz cahiliyet döneminden beri bütün bir Arabistan Yarımadası’nda zamanla gelenekleşmiş olan faiz, intikam ve kan davası ile ilgili cahilî kanun ve kuralların tamamını ilk kez Veda Haccı’nda batıl ilan ederken de, yine kendi ailesinden işe başlamış ve kendi amcası Abbas’ın faiz alacaklarının tamamının bundan böyle geçersiz ve batıl olduğunu, keza kendi amcaoğlunun cahilî bir girişimle dökülen kanının davasına girişmeyeceklerini ve kendilerinin bu kandan ilâhî hüküm gereğince artık vazgeçmiş olduklarını ve kimsenin de artık bu kan davasını gütme hakkı taşımadığını ilan etmiştir.33

 

11- Resulullah’ın, Münafıkların Başı Abdullah b. Übey b. Selül’e Cenaze Namazı Kıldırdığı İddiası

 

Muhaliflerin masumiyete aykırı bir diğer delilleri ise, güya Resulullah’ın (s.a.a) münafıkların başı Abdullah b. Übeyy’e cenaze namazı kılmak istemesi, hatta kıldığı iddiasıdır. Onlar, Tevbe Suresi’nin 80 ve 84. ayetlerindeki ifadeleri de bazı rivayetlere dayanarak buna delil olarak göstermişlerdir.

 

Merhum Allâme Tabatabaî, bahsi geçen ayetlerin tefsirinde konuyla ilgili rivayetleri toplu hâlde zikredip kapsamlı bir tahlilini yapmıştır ki, bu iddialara cevap olarak bu tahlilin nakli yeterli olacaktır:

 

“Onlar için Allah’tan ister mağfiret dile, ister dileme; onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de yine Allah onları affetmeyecektir. Bu, onların Allah’ı ve Resul’ünü inkâr etmelerinden dolayı böyledir. Allah, böylesine baştan çıkmış fasıklar güruhunu hidayet etmez. * Ve onlardan biri ölürse, asla namazını kılma ve kabrinin başına gidip durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resul’ünü tanımadılar ve fasık olarak can verdiler.”(Tevbe, 80 ve 84)

 

ed-Dürr’ül-Mensûr adlı tefsirde: “Onlardan biri ölürse, asla namazını kılma” ifadesiyle ilgili olarak Buharî, Müslim, İbn Ebî Hatem, İbn Munzir, Ebu’ş-Şeyh, İbn Murdeveyh ve Beyhakî’nin ed-Delail adlı eserde İbn Ömer’den şöyle rivayet ettikleri belirtiliyor: “Abdullah b. Ubey b. Selul ölünce, oğlu Abdullah Resulullah’ın (s.a.v) yanına geldi ve babası için kefen olarak kullanmak üzere gömleğini istedi. Peygamberimiz (s.a.v) gömleğini verdi. Sonra babasının cenaze namazını kılmasını istedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v) cenaze namazını kılmak üzere yerinden kalktı.”

 

“Bu sırada Ömer b. Hattab yerinden kalktı ve Peygamberimizin (s.a.v) elbisesini tutup çekti ve dedi ki: ‘Ya Resulullah, sen onun namazını mı kılacaksın? Allah, münafıkların cenaze namazını kılmanı yasaklamadı mı?’ Peygamberimiz (s.a.v) şu karşılığı verdi: ‘Rabbim: ‘Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme; onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de yine Allah onları affetmeyecektir.’ buyurarak tercihi bana bıraktı. Ben de yetmiş kereden fazla mağfiret dileyeceğim.’ (Ömer:) ‘O bir münafıktır.’ dedi; (ama Resulullah dinlemedi) ve onun cenaze namazını kıldı. Bunun üzerine yüce Allah: ‘Ve onlardan biri ölürse, asla namazını kılma ve kabrinin başına gidip durma!’ayetini indirdi. Bundan sonra Peygamberimiz (s.a.a) münafıkların cenaze namazlarını kılmadı.”

 

Allame Tabatabaî daha sonra şöyle devam ediyor: “Bu anlamı destekleyen başka rivayetler de vardır. Hadis kaynaklarında yer alan bu rivayetleri Ömer b. Hattab, Cabir ve Katade’den aktarılmışlardır. Bu rivayetlerin bazısında Peygamberimizin (s.a.a) Abdullah b. Ubeyy’i kendi gömleğiyle kefenlediği, vücuduna üflediği, bizzat kabrine inerek onu kabre yerleştirdiği dile getiriliyor!”

 

“Yine aynı eserde belirtildiğine göre, Ahmed, Buharî, Tirmizî, Nesaî, İbn Ebî Hatem, en-Nahhas, İbn Hibban, İbn Murdeveyh ve Ebu Nuaym el-Hilye adlı eserde İbn Abbas’tan şöyle rivayet etmişlerdir: Ömer’in şöyle dediğini duydum: Abdullah b. Ubey ölünce, cenaze namazını kılması için Peygamberimizi çağırdılar. Peygamberimiz de (s.a.v) namazını kılmak üzere ayağa kalktı. Namaza durduğu sırada ona dedim ki: ‘Şunu ve şunu söyleyen -onun geçmişinden örnekler veriyordum- Allah’ın düşmanı Abdullah b. Ubeyy’in namazını mı kılıyorsun?’ Ben bunları söylerken Peygamberimiz (s.a.v) bir yandan gülümsüyor, bir yandan da diyordu ki: ‘Ey Ömer, uzak dur benden! Bu hususta tercih bana bırakıldı. Bana denildi ki: ‘Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme; onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de...’ Eğer yetmiş kereden fazla mağfiret dilemem durumunda onun bağışlanacağını bilsem, daha fazla dilerdim.’ Sonra cenaze namazını kıldı. Kabrine konulup defin işlemleri tamamlanıncaya kadar ona eşlik etti.”

 

“Ben de kendime ve Resulullah karşısındaki cüretkâr tavrıma hayret ediyordum. Allah ve Resulü daha iyi biliyorlardı. Çok geçmeden şu iki ayet indi: ‘Ve onlardan biri ölürse, asla namazını kılma ve kabrinin başına gidip durma!’Bundan sonra Peygamberimiz (s.a.v) vefat edinceye kadar hiçbir münafığın cenaze namazını kılmadı.”

 

“Aynı eserde belirtildiğine göre, İbn Ebî Hatem, eş-Şa’bî kanalıyla Ömer b. Hattab’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: İslâm’da bir kere ayağım kaydı, bir daha o şekilde sürçmedi. Peygamberimiz (s.a.v) Abdullah b. Ubeyy’in cenaze namazını kılmak istedi. Ben de elbisesinden tutup engel olmaya çalıştım. Dedim ki: ‘Allah’a yemin ederim ki, Allah sana böyle bir şey yapmayı emretmedi. Allah: ‘Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme; onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de...’buyurmuştur.’ Peygamberimiz (s.a.v) dedi ki: Allah, ‘Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme…’ demek suretiyle tercihi bana bırakmıştır.”

 

“Resulullah (s.a.v) Abdullah b. Ubey’in mezarının kenarında oturdu. Bu sırada insanlar, Abdullah b. Ubeyy’in oğluna: ‘Ey Habbab, şunu yap; ey Habbab şöyle yap!’ diyorlardı. Peygamberimiz (s.a.v) dedi ki: Habbab şeytanın adıdır. Sen Abdullah’sın!...”

 

“Yine aynı eserde belirtildiğine göre, Taberanî, İbn Murdeveyh ve Beyhakî ed-Delâil adlı eserde İbn Abbas’tan şöyle rivayet etmişlerdir: Abdullah b. Ubey, oğlu Abdullah’a dedi ki: ‘Benim için Resulullah’tan bir giysi iste ve o giysiyi bana kefen yap. Benim cenaze namazımı kılmasını iste!’ Oğlu, Resulullah’ın (s.a.v) yanına gelerek şunları söyledi: Ya Resulullah, Abdullah’ın şerefini biliyorsun. O kendisi için kefen olarak kullanılmak üzere senin bir giysini, ayrıca senin de onun cenaze namazını kılmanı istedi.”

 

“Bu sırada Ömer dedi ki: ‘Ya Resulullah, Abdullah’ı ve münafıklığını biliyorsun. Allah, onun cenaze namazını kılmanı yasakladığı hâlde, namazını mı kılacaksın?’ Peygamberimiz (s.a.a): ‘Nerede yasaklanmış?’ diye sordu. Ömer şu ayeti okudu: ‘Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme; onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de...’Peygamberimiz (s.a.a) dedi ki: ‘Bende yetmiş kereden fazla mağfiret dileyeceğim!’ Bunun üzerine yüce Allah şu ayeti indirdi: ‘Ve onlardan biri ölürse, asla namazını kılma ve kabrinin başına gidip durma!’Peygamberimiz (s.a.a) bu ayetin indiğini Ömer’e bildirdi. Sonra Yüce Allah şu ayeti indirdi: Olar için mağfiret dilesen de, dilemesen de birdir.

 

Allâme Tabatabaî daha sonra şu tespitlerde bulunuyor: “Resulullah efendimizin (s.a.a) Abdullah b. Ubey için af dilediği ve cenaze namazını kıldırdığıyla ilgili rivayetler birtakım çelişkiler, birbirini çürütmeler içermenin yanı sıra, kendi içlerinde de birbiriyle çelişmektedirler. Bu bakımdan ayetlerle bağdaşmadıkları, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde açıktır.”

 

“Birincisi: ‘Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme; onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de...’ifadesi, gayet net olarak ortaya koyuyor ki ayet, münafıklar için af dilemenin onlara bir yarar sağlamayacağını vurgulama amacına yöneliktir. Peygamberimizi iki şıktan birini tercih etmek üzere serbest bırakma maksadına yönelik değildir. Kullanılan sayı (yetmiş defa) da abartılı çokluk ifade etmek içindir. Yoksa yetmiş sayısının bir özelliği söz konusu değildir. Yani amaç yetmiş kereden fazla bağışlama dilemenin affetme ümidini doğuracağı mesajını vermek değildir.”

 

“Sonra Peygamberimiz (s.a.a), ayetin bu anlamını kavramamaktan, dolayısıyla ayeti kendisine sunulan bir tercih imkânı gibi kullanmaktan, ‘Ben yetmiş kereden fazla mağfiret dileyeceğim.’ demekten, bir başkasının ona ayetin anlamını hatırlatmış olmasından; buna rağmen, Allah, münafıkların namazını kılmasını ve onlara yönelik diğer eylemlerini yasaklayan bir başka ayet indirinceye kadar bu cehaletinde ısrar etmekten münezzehtir. O, bu tür yakıştırmalardan uzaktır.”

 

“Kaldı ki: ‘Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme...’,“Onlar için mağfiret dilesen de, dilemesen de birdir.’,‘Ve onlardan biri ölürse, asla namazını kılma!’ifadeleri gibi, münafıklar için af dilemeyi, onların cenaze namazlarını kılmayı konu alan ayetler, onlar için af dileme ve namaz kılma yasağını onların kâfirlikleriyle, fasıklıklarıyla gerekçelendiriyor. Hatta müşrikler için af dilemeyi yasaklayan: ‘Cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, Allah’a ortak koşanlar için af dilemek ne Peygambere yaraşır nede inananlara.’(Tevbe, 113)ayeti de af dileme yasağını, onların kâfir oluşlarıyla ve cehennemde ebediyen kalacak oluşlarıyla gerekçelendiriyor. Böyleyken, onlar için af dilemenin ve cenaze namazlarını kılmanın caizliği nasıl tasavvur edilebilir?”

 

“İkincisi: ‘Ve onlardan biri ölürse, asla namazını kılma!’ifadesinin de yer aldığı ayetler grubunun akışı, bu ayetin Peygamberimizin Tebük Seferi’ne çıktığı esnada ve henüz Medine’ye dönmemişken indiğini gösteriyor. Hicret’in sekizinci yılında yani. Abdullah b. Ubey ise, Hicret’in dokuzuncu yılında Medine’de ölmüştür. Bütün bu gerçekler, rivayet yoluyla bilinen kesin olgulardır.”

 

“O hâlde rivayetin birinde yer alan: ‘Resulullah, Abdullah b. Ubey’in cenaze namazını kıldı, sonra onun kabrinin başında da durdu. Bunun üzerine: ‘Ve onlardan biri ölürse, asla namazını kılma!’ayeti indi.’ şeklindeki değerlendirme hangi somut gerçeklere dayanıyor?”

 

“Bundan daha ilginç olanı, önceki rivayetlerin birinde yer alan şu ifadedir: ‘Ömer Peygamber’e dedi ki: ‘Allah, münafıkların cenaze namazını kılmanı yasakladığı hâlde, bu adamın namazını mı kılacaksın?’ Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.a) dedi ki: ‘Allah, tercihi bana bıraktı.’ Ardından yüce Allah: ‘…asla namazını kılma!’ayetini indirdi.”

 

“Daha da tuhaf olanı, sunduğumuz rivayetlerin sonuncusunda yer alan: ‘Onlar için mağfiret dilesen de, dilemesen de birdir.’ayetinin inişiyle ilgili açıklamadır. Bilindiği gibi bu ayet, Münafikûn Suresi’nde yer alır. Bu sure ise, Hicret’in beşinci yılında, Mustalikoğulları Savaşı’ndan sonra inmiştir. Abdullah b. Ubey ise, o sırada yaşıyordu. Üstelik bizzat Münafikûn Suresi’nde, onun: ‘Medine’ye döndüğümüzde üstün olanlar alçak olanları oradan mutlaka çıkaracaktır.’ sözü de aktarılmıştır.”

 

“Bazı rivayetlerde ve bu rivayetleri desteklemeye yönelik yorumlarda deniliyor ki: ‘Peygamberimiz (s.a.a) Hazreç kabilesine mensup bazı münafıkların kalplerini İslâm’a yöneltmek amacıyla Abdullah b. Ubey için af dilemiş ve onun cenaze namazını kılmıştır.’ Böyle bir şey olabilir mi? Hz. Peygamber (s.a.a) münafıkların kalplerini İslâm’a yöneltmek, onlara hoş görünmek uğruna ayetlerin içerdiği apaçık hükümlere aykırı bir tutum sergileyebilir mi? Kaldı ki, Yüce Allah, böyle davranması durumunda kendisini şiddetle cezalandıracağını belirtmiştir: “O zaman, hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık.”(İsrâ, 75)Demek ki, bu rivayetler uydurmadır. Kitaba ters düşen bu mevzu hadisleri elinin tersiyle itmek gerekir.”

 

12- Resulullah’ın (s.a.a) Müşrik Birisine İstiğfar Ettiği İddiası

 

İleri sürdükleri bir başka delil, güya Resulullah’ın Tevbe Suresi 113. ayete aykırı olarak akrabalarından olan müşrik birisine istiğfar etmesidir. Onlar, Hz. Ebu Talib’i (hâşâ) müşrik bildikleri için bazı sahte rivayetlere de dayanarak bu olayın Hz. Ebu Talib hakkında vuku bulduğunu söylemişlerdir. Konuyla alakalı olduğunu iddia ettikleri ayetin metni şöyledir:

 

“Ne Peygamber’e, ne iman edenlere, akraba bile olsalar, cehennemlik oldukları iyice belli olduktan sonra müşriklere istiğfar etmek yoktur.”(Tevbe, 113)

 

Konuyla alakalı dayandıkları bazı rivayetler:

 

ed-Dürr’ül-Mensûr adlı tefsirde, yukarıdaki ayetle ilgili olarak İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buharî, Müslim, Nesaî, İbn Cerir, İbn Münzir, İbn Ebî Hatem, Ebu’ş-Şeyh, İbn Mürdeveyh ve Beyhakî’nin “ed-Delâlil” adlı eserinde Said b. Müseyyeb’den, onun da babasından şöyle rivayet ettiği belirtiliyor: “Ebu Talib ölüm döşeğine düşünce, Resulullah efendimiz (s.a.a) yanına gitti. Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebî Ümeyye de orada bulunuyorlardı. Peygamberimiz (s.a.a) dedi ki: ‘Amcacığım, Lailâheillallah (Allah’tan başka ilâh yoktur) de ki, Allah katında bununla seni savunayım.’ Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebî Ümeyye atıldılar: ‘Ey Ebu Talib, yoksa sen Abdulmuttalib’in dinini terk mi ediyorsun?’ Peygamberimiz (s.a.a) bu öneriyi tekrarladıkça, Ebu Cehil ve Abdullah da tepkilerini ortaya koyarak onu caydırıyorlardı. Ebu Talib son olarak onlara şöyle söyledi: ‘Ben Abdulmuttalib’in dini üzereyim.’ Lalilâheillallah demekten kaçındı.”

 

“Bunun üzerine Peygamber efendimiz (s.a.a) buyurdu ki: ‘Vazgeçirilmediğim sürece senin için af dileyeceğim.’ Bu olay üzerine: ‘Ne Peygamber’e, ne iman edenlere, akraba bile olsalar, cehennemlik oldukları iyice belli olduktan sonra müşriklere istiğfar etmek yoktur.’ ayeti indi. Allah Ebu Talib’le ilgili olarak da Peygamberimize hitaben şu ayeti indirdi: Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.

 

Bu anlamda başka rivayetler de Ehlisünnet kaynaklarında yer almaktadır. Bu rivayetlerin birinde, Müslümanların Peygamberimizin (s.a.a) müşrik amcası için af dilediğini gördüklerinde müşrik babaları için af dilemeye başladıkları, bunun üzerine yukarıdaki ayetin indiği belirtiliyor.

 

Cevap:Evvela, daha önce de vurguladığımız gibi bu tür emirler, birer tedbir amaçlıdır ve konunun önemini ve kimsenin hükümden istisna edilmediğini, Peygamber de dâhil herkesin bu ilâhî hükme dâhil olduğunu vurgulamak içindir.

 

Saniyen, Ehlibeyt İmamları’ndan (a.s) gelen rivayetlerde, ittifakla Ebu Talib’in Müslüman olduğu, ancak Peygamber’i (s.a.a) himaye edebilmesi için Müslümanlığını açıklamadığı belirtiliyor. Sahih kanallarda, Ebu Talib’e ait oldukları belirtilen birçok şiirde, onun tevhide inandığına, peygamberliği onayladığına ilişkin somut ifadeler yer alır. Dolayısıyla kendilerini Ehlibeyt gibi nurlu ve şaibesiz bir kaynaktan mahrum kılanların, Emevî uydurması rivayetlere dayanarak böyle bir sonuca gitmeleri doğaldır aslında.

 

13- Vahyin Kesilişi İddiası

 

Masumiyet inancına karşı gelenler, Yahudi ve Hıristiyan kaynaklı efsanelerden etkilenerek “inkita-ı vahy” (vahyin kesilişi) isimli bir efsaneye dayanarak ve bazı ayetleri de bu efsaneye uyarlayarak güya Allah Resulü’nün (s.a.a) bir hata yaptığını ve bundan dolayı da adeta bir ceza olarak bir müddet vahyin kesildiğini iddia etmektedirler. Bu konuda özellikle iki rivayeti çokça kullanmaktadırlar:

 

1) Yahudiler, Hz. Peygamber’in huzuruna gelip üç mesele (ruh, Ashâb-ı Kehf ve Zü’l-Karneyn) hakkında bazı sorular sordular. Peygamber (s.a.a), “İnşallah” demeden, “Yarın ge­lin cevabınızı vereyim.” dedi. Bunun için vahiy kesildi.

 

2) Osman, hediye olarak Hz. Peygamber’e (s.a.a) biraz hurma veya üzüm gönderdi. Bir dilenci Peygamber’in kapısına geldi, Peygamber de onu dilenciye verdi. Osman onu dilenciden satın aldı ve tekrar Peygamber’e gönderdi. Yine dilenci Peygamber’in kapısına gitti ve aynı iş üç kere tekrarlandı. Sonuncu defa Peygamber yumuşakça: “Sen dilenci misin, tüccar mısın?” buyurdu. Dilenci, Peygamber’in bu sözüne darıldı ve vahiy bu sebeple kesildi.

Bu konuda aşağıdaki ayetlerin de indiğini iddia etmektedirler:

 

“Hiçbir şey için, Allah’ın dilemesi dışında: ‘Ben yarın onu yapacağım deme!’ * Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Ve unuttuğun vakit Allah’ı an ve ‘Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir.’ de.”(Kehf, 23–24)

 

“Andolsun kuşluğa * Ve geceye, karanlığı iyice çöktüğü zaman, * Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı da. * Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır. * Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut olacaksın. * Seni yetim bulup da barındırmadı mı? * Ve seni yol yitirmiş bulup da, yol göstermedi mi sana? * Ve seni yoksul bulup da zengin etmedi mi? * Öyleyse, sakın yetimi üzüp, kahretme, * İsteyip dileneni de azarla­yıp, kovma; * Rabbinin nimetini de anlat.” (Duhâ, 1–11)

 

Cevap: Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu gibi ilâhî emirleri, illa da yapılan bir yanlışı düzetmeye yönelik olarak algılamamalıyız. Bunlar ya Allah-u Tealâ’nın Resulü’nü (s.a.a) korumaya yönelik tedbirleridir, ya da zahirde Resul’e hitap etmekle birlikte, asıl muhatap ümmettir. Şimdi nakledilen “vahyin kesilmesi” iddiası hakkındaki rivayetleri incelemeye çalışalım:

 

Değindiğimiz gibi bazı tarihçiler, özellikle de Taberî, vahyin kesilişi (inkıta-i vahiy) adında bir meseleyi söz konusu edip şöyle diyor: “Resulullah, o meleği görüp ilk vahyi aldıktan sonra, Allah-u Tealâ ka­tından tekrar vahiy gelmesini bekliyordu. Fakat artık ne o güzel melekten bir haber vardı, ne de o gaybî mesajdan.”

 

Bizce şayet bisetin evvelinde bir müddet vahyin kesildiğini kabul etsek dahi, bu, Kur’ân’ın tedricî nüzulünden başka bir şey değildir.

 

Aslında birtakım maslahatlardan dolayı ilâhî irade, Kur’ân’ın yavaş yavaş nazil olması yönünde tecelli etmişti. Ancak bisetin evvelinde, vahiy daha yeni gelmeye baş­ladığı için vahyin arası kesilince, bu “inkıta-i vahiy” olarak telakki edildi. Yoksa “inkıta-i vahiy” diye bir şey söz konusu değildi.

 

Bu mesele, art niyetli yazarların elinde bir bahane teşkil ettiği için konuyu daha iyi açıp “vahyin kesilişi” diye bir meselenin gerçek olmadığını ve Kur’ân ayet­lerinin bu meseleye tatbik edilişinin temelsiz olduğunu burada ispatlamak istiyoruz. Önce hadiseyi aynen Taberî’nin naklettiği gibi aktaralım:

 

“Vahy kesilince, Peygamber’in bi’setin başlangıcındaki şek ve şüpheleri tekrar baş­ladı. Hatice de onun gibi şüpheye kapıldı ve ‘Allah seninle ilişkisini kesmiştir sanı­yorum!’ dedi. Peygamber, bu sözü duyduktan sonra Hira dağına doğru yola koyuldu. Bu sırada Cebrail nazil oldu ve Peygamber’e aşağıdaki ayetlerle hitap etti: ‘Andolsun kuşluğa…’ Bu ayetler indikten sonra Peygamber, fevkalade sevindi ve hakkında söylenilen­lerin hepsinin yalan olduğunu anladı.”

 

Tarih Değil, Efsanedir

 

Hatice’nin hayatı, tarihte kaydedilmiştir. Peygamber’in (s.a.a) güzel huyları, iyi davra­nışları, hâlâ gözlerinin önünde olan ve Rabbini adil bilen Hatice, nasıl olur da birden bire Allah’ın ve Resul’ünün hakkında böyle bir su-i zanda bulunur acaba?

 

Nübüvvet makamı, yüce sıfatlar ve güzel huylara sahip olmaksızın hiçbir kimse­ye verilmez. Resulullah (s.a.a) o yüce sıfatlara ve birtakım özel şartlara haiz olma­saydı eğer, bu makama asla erişemezdi. Bu sıfatların en önemlisi, ismet (günah ve ha­talardan masum olmak), itminan (gönlün daima huzur içinde oluşu, asla ıstırap ve en­dişeye kapılmaması) ve tevekküldür. Bu sıfatlara sahip olan birinin aklından böyle yan­lış fikirlerin geçmesi asla mümkün değildir. Ulema derler ki: “Peygamberlerin tekâmül hareketleri, çocukluk döneminden başlar; hicaplar/perdeler bir bir gözlerinin önünden kalkar, ilmî kuşatıcılığı son derecesine ulaşır; gördükleri, duydukları şey­ler hakkında hiç şüphe etmezler.” Böyle bir mertebeye ulaşan kimse, onun bunun sözüyle şüpheye düşer mi, endişeye kapılır mı hiç?

 

Duhâ Suresi’ndeki “Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı da.” cümlesinden anlaşıl­dığına göre, bir adam Resulullah’a (s.a.a): “Rabbin seni terk etmiş, sana darılmıştır.” demişti. Fakat diyen adam kimdir ve bu cümle Hz. Peygamber’i ne derecede etkiledi? Bu hususta söz konusu surede hiçbir işaret yoktur.

 

Kimi müfessirler, “Bu cümleyi bazı müşrikler söylemiştir.” diyorlar. Bu görüşe göre, mezkûr ayetler vahyin başlangıcı ile ilgili olmalı. Çünkü bisetin başlangıcında Hatice ve Ali’den başka hiç kimsenin vahyin nüzulünden haberi yoktu. Hatta ileride de anlatacağımız gibi Resulullah’ın (s.a.a) peygamberliği üç yıla kadar müşriklerin çoğuna gizli idi. Peygamber, bu üç yıl içinde risaletini umu­ma tebliğ etmekle görevli değildi. Bilahare “Artık sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle!” (Hicr, 94) ayet-i kerimesi nazil oldu ve Peygamber (s.a.a) risaletini açığa vurdu.

 

Siyer Yazarlarının Vahyin Kesilişi Hakkındaki İhtilafları

 

Kur’ân’ın hiçbir yerinde vahyin kesilişi diye bir meseleye işaret olunmamıştır. Sa­dece siyer ve tefsir kitaplarında böyle bir mesele göze çarpmaktadır. Fakat vahyin kesilişinin sebebi ve süresi hakkında değişik görüşler vardır. İnsan, müfessirler ve siyerciler arasındaki bunca farklı görüşleri görünce, ister istemez meselenin aslında şüpheye düşüyor. Şimdi kısaca bu ihtilaflara değinelim:

 

1- Yahudiler, Hz. Peygamber’in huzuruna gelip üç mesele (ruh, Ashâb-ı Kehf ve Zü’l-Karneyn) hakkında bazı sorular sordular. Peygamber, “İnşallah” demeden, “Yarın ge­lin cevabınızı vereyim.” dedi. Bunun için vahiy kesildi. Müşrikler, vahyin kesilmesine çok sevinip: “Allah onu terk etmiştir.” dediler. Duhâ Suresi, bu batıl düşünceyi red­detmek için nazil oldu.34

 

Bir görüşe göre bu olay bisetin başlangıcıyla ilgili değildir. Çünkü Yahudi âlimlerinin bu üç konu hakkında Peygamber (s.a.a) ile görüşmesi, Hicret’in yedinci yılında olmuştu. Bu yılda Peygamber’in nübüvvetinin hakikatini, Yahudi bilginlerden sormak için Kureyş tarafından Medine’ye bir heyet gelmiş ve onlar da heyete, yukarıda değindiği­miz “Üç meseleyi Muhammed’den sorun!” demişlerdir.35

 

2- Hz. Peygamber’in karyolasının altında bir köpek yavrusu ölmüştü ve hiçbir kimse­nin haberi yoktu. Peygamber, evden çıktığında Havle evi süpürürken onu görüp dı­şarı attı. Ondan sonra vahiy meleği nazil oldu ve Duhâ Suresi’ni getirdi. Peygamber (s.a.a), vahyin gecikme sebebini sorunca, Cebrail (a.s): “Biz köpek bulunan bir eve girmeyiz.” dedi.36

3- Müslümanlar, vahyin gecikme sebebini sordular. Peygamber (s.a.a): “Siz, tırnak ve bı­yıklarınızı kısaltmayınca, nasıl vahiy gelebilir?” buyurdu.37

 

4- Osman, hediye olarak Peygamber’e (s.a.a) biraz hurma veya üzüm gönderdi. Bir dilenci Peygamber’in kapısına geldi, Peygamber onu dilenciye verdi. Osman onu dilenciden satın aldı ve tekrar Peygamber’e gönderdi. Yine dilenci Peygamber’in kapısına gitti ve aynı iş üç kere tekrarlandı. Sonuncu defa Peygamber yumuşakça: “Sen dilenci misin, tüccar mısın?” buyurdu. Dilenci, Peygamber’in bu sözüne darıldı ve vahiy bu sebeple kesildi.38

 

5- Hz. Peygamber’in hanımlarından ya da yakınlarından birinin, bir köpek yav­rusuna sahip olması, vahyin inmesine engel olmuştu.39

 

6- Hz. Peygamber, vahyin gecikmesini Cebrail’e (a.s) sordu. Cebrail (a.s): “Benim kendimden hiç­bir yetkim yoktur.” dedi.40

 

Bu konuda başka nakiller de vardır ki, bu hususta tefsir kitaplarına bakabilirsiniz.41 Fakat ne var ki, ön yargılı yazarlar bunca nakiller içinden sadece Taberî’nin naklettiğiap rivayeti seçmiş ve bunu, Peygamber’in şüpheye düştüğünün alameti olarak addetmişlerdir.

 

Aşağıdaki noktalara dikkat edilirse, bu ihtimalin temelsiz olduğu anlaşılacaktır:

 

1- Hz. Hatice, bütün varlığıyla Hz. Peygamber’e (s.a.a) bağlı, ömrünün sonuna kadar kocasının yolunda fedakârlık eden ve servetini Peygamber’in yüce hedefi uğruna vakfeden bir kadındı. Biset yılında, Peygamber ile evlenmesinden on beş yıl geçiyordu. Bu müddet içinde kocasından iyilikten başka bir şey görmemişti. Acaba Peygamber’e bu kadar bağlı olan bir kadın, ona karşı öyle sert konuşur muydu?

 

2- “Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı da.” ayetinden, o sözün Peygamber’e söylendiği anlaşılmakta; fakat söyleyen kimmiş ve niçin söylemiş, malum de­ğildir.

 

3- Bu haberi nakledenler, bir gün Hatice’yi, Peygamber’e teselli veren, onu şüphe­den çıkaran ve hatta onu intihar etmekten alıkoyan bir kadın olarak takdim ederler; diğer bir gün ise onu, Peygamber’e karşı: “Allah, sana gazap etmiştir.” diyebilecek biri­si olarak tanıtmaktadırlar. İşte burada “Yalancı, unutkan olur” demekle yetiniyoruz.

 

4- Eğer Hira dağında ilk vahiy olarak Alak Suresi’nden birkaç ayet indikten son­ra vahiy kesilmiş ve bir müddet aradan sonra Duhâ Suresi inmiş ise, o hâlde nüzul sırasına göre Duhâ Suresi, Kur’ân’ın inen ikinci suresi olmalıdır. Oysaki nüzul tarihi açısından Duhâ Suresi, Kur’ân’ın onuncu süresidir.43 Duhâ Suresi’ne kadar Kur’ân sureleri nüzul sırasına göre şöyledir: 1-Alak 2- Kalem 3- Müzzemmil 4- Müddessir 5-Tebbet 6- Tekvîr 7- İnşirâh 8- Asr 9- Fecr 10- Duhâ.

 

Tarihçilerden sadece Yakubî, nüzul tarihi bakımından Duhâ Suresi’ni, üçüncü su­re olarak kabul etmiştir. 44

 

Bu görüş, hatta bu nakil ile de tatbik etmemektedir.

 

Vahyin Kesiliş Müddeti Hususundaki İhtilaf

 

Vahyin kesiliş süresi, çeşitli şekillerde yazılmıştır. Tefsir kitaplarında “4 gün, 12 gün, 15 gün, 19 gün, 25 gün, 40 gün” kavilleri göze çarpmaktadır.

 

Kur’ân’ın tedricî nüzulünün hikmetini göz önünde bulundurursak, “inkıta-i vahiy” dedikleri meselenin istisnaî bir hadise olmadığını anlarız. Çünkü Kur’ân, ilk günden itibaren ilâhî iradenin Kur’ân’ın tedricen nazil olmasına taalluk ettiğini bildirmiştir. “Kur’ân’ı ayet ayet ayırdık ki, onu insanlara duradura okuyasın ve onu yavaş yavaş indirdik.” (İsrâ, 106)

 

Kur’ân-ı Kerim, bir başka ayette Kur’ân’ın yavaş yavaş nazil olmasının sırrını şöy­le açıklamakta:

 

“Kâfirler dediler ki: ‘Kur’ân ona toptan indirilseydi ya!’ Biz, onunla senin kalbi­ni sağlamlaştırmak için onu böyle (ayet ayet indirdik) ve onu ağır ağır okuduk.”(Furkân, 32)

 

Kur’ân’ın iniş usulüne nazaran, her gün ve her saat Cebrail’in Hz. Peygamber’e (s.a.a) nazil olup bir ayet getirmesini asla bekleyemeyiz. Kur’ân’ın yavaş yavaş inmesindeki hik­metler ve sırlardan dolayı ayetler, toplumun ihtiyaçları ve so­rulan sorulara göre değişik zamanlarda nazil olmuştur. Aslında vahiy kesilmiş değil, vahyin acilen inmesini gerektiren bir neden olmamıştır.

 

14- Garânik veya Şeytan Ayetleri İftirası

 

Taberî gibi bazı tarihlerde nakledilen korkunç iftiralardan birisi de, “Garânik” veya “Şeytan Ayetleri” rivayetidir. Yalan, iftira, hatta iğrençliği her akıllı ve insaf sahibi insana gün gibi aşikâr olan ve muhakkik âlimlerin hemen hepsinin şiddetle reddettiği bu rivayeti iki sebepten dolayı buraya alıp kısaca üzerinde durmayı uygun bulduk:

 

Birincisi: Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetiyle ilgili iddia ve rivayetlerin hepsinin bir arada değerlendirilip muhaliflerin eline muhalefet için zayıf da olsa herhangi bir bahane bırakmamak.

 

İkincisi: Rivayetin maalesef bazı meşhur tarihlerde nakledilişi ve dolayısıyla bu durumun bazıları için yanıltıcı olabileceği endişesi.

 

Olayın Özetle Rivayeti

 

“Müslümanlar Habeşistan’a hicret ettikten iki ay sonra, Resulullah (s.a.a) müşriklerle bir araya geldi. O sırada Allah-u Tealâ Necm Suresi’ni nazil etti. Resulullah sureyi okudu. Tam ‘Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza’yı? * Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat’ı?’45 ayetlerine ulaştığı sırada, Şeytan Resulullah’a vesvese etti ve iki cümleyi onun diline koydu. O da onları ayet zannedip diğer ayetlerle birlikte okudu. O cümleler şöyleydi: ‘O yüce Ğırnıklar var ya, hiç şüphesiz onların şefaati umulur.’ Sonra sureyi devam edip secde ayetine ulaşınca, Resulullah secde etti. Bunu gören Müslümanlar ve müşrikler de onunla birlikte secde ettiler. Bir tek Velid b. Muğiyre (bir rivayete göre yaşlılığından, başka bir rivayete göre ise kibrinden dolayı) eğilip secde edemedi; biraz toprak alıp alnına koydu ve ona secde etti.” Bunu yapanın Said b. As veya ikisi veya Ümeyye b. Halef veya Ebu Leheb ya da Muttalib olduğu da söylenmiştir.

 

Bazıları Müslümanlar ve müşriklerle birlikte insanlar ve cinlerin secdeye kapandığını ilave etmiş ve şöyle devam etmişlerdir: “Haber bütün Mekke’ye yayıldı ve müşriklerin sevinmesine yol açtı! Hatta Resulullah’ı omuzlayıp Mekke’nin bir ucundan diğerine kadar taşıyarak: ‘Abdumenafoğulları’nın Peygamberi!’ diye tezahürat yaptılar!”

 

“O gün akşam Cebrail (a.s) Resulullah’ın (s.a.a) yanına geldiğinde, Allah Resulü sureyi kendisine sunarken, söz konusu Şeytan ilavesi cümleleri de sureye ekledi. Cebrail (a.s) onların ayet olduğunu inkâr edince, Resulullah (s.a.a): ‘O zaman ben Allah’a söylemediği sözleri mi isnat etmiş oldum?’ dedi. Bunun üzerine Allah-u Tealâ ona şu ayeti indirdi: ‘(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen onlara birazcık meyledecektin. O takdirde, muhakkak hayatın da, ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.’ (İsrâ, 73–75)”

 

Bu olayı doğru kabul edenler, yukarıdaki rivayetin doğruluğunun ispatı için olayla ilgili indiğini de iddia ettikleri şu ayeti delil göstermişlerdir: “Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, Şeytan onun arzusuna yönelik telkinlerde bulunmasın. Ancak Allah şeytanın telkinlerini yok ediyor, sonra da Allah, ayetlerini tahkim ederdi (güçlendirirdi). Allah Alîm’dir (her şeyi bilir), Hakîmdir (hikmet sahibidir).” (Hac, 52)

 

Maalesef bu rivayetlerin senetleri bazı fırkalara göre sahih addedilmiştir! Bu rivayetlerin bazısında şu ilave de yapılmıştır: “Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar, Resulullah ve Kureyş arasında meydana gelen bu ılımlı ve barışçıl tutumları duyunca, onlardan bir grubu Mekke’ye geri döndü. Ama anlatılanların tam tersi bir durum yaşandığını görünce, tekrar Habeşistan’a geri gittiler.”46

 

Rivayetin Tahlili

 

Bizce bu rivayet kesinlikle doğru olamaz. Zira:

 

1) Kıssayı nakleden rivayetlerin hepsi (Said b. Cübeyr tarikiyle olan hariç) zayıf ya da senedi kopuktur.47 Said b. Cübeyr’in rivayeti ise, mürsel (senetsiz)dir. Mürsel hadis ise, hadisçilerin kahir çoğunluğuna göre zayıf hadislere dâhildir; zira güvenilir olmayan kimselerden naklettiği muhtemeldir.48 Ayrıca mürsel rivayeti delil olarak kabul etsek dahi, bu sadece fer’i (fıkhî) konularda geçerli olur. Bahsettiğimiz konu ise, yakin ve katiyet gerektiren itikatla alakalı bir konudur. Ayrıca bu rivayetlerin senetlerini gözden geçiren bir kimse, bunların bu olay vuku bulduğunda dünyaya gelmemiş bir sahabî veya tabiîye dayandığını görür.

 

Kaldı ki bu rivayet, hatta muttasıl bir senede sahip olsaydı dahi, kesin bir şekilde reddedilmesi gerekirdi. Zira ileride de göreceğimiz gibi aklın kat’î hükmüne aykırıdır. Ama bütün bunlara rağmen maalesef Kastalânî ve Askalânî gibi bazıları bu rivayetin sahih olduğuna ve rivayet yollarının çokluğundan dolayı doğru olabileceğine hükmetmişlerdir!49

 

2) Rivayetin çeşitli nakilleri arasında bir sürü çelişki vardır. Secde edenler hakkındaki çelişkileri yukarıda zikretmiştik; buna şunları da ilave edebiliriz: Bazı nakiller Allah Resulü’nün sureyi namaz hâlinde okuduğunu söylerken, bazısı ise Resulullah’ın (s.a.a) kavminin arasında oturduğu sırada okuduğunu söylüyor. Bazıları sureyi içinden okuduğunu, bazısı ise dile getirdiğini söylüyor. Bazısı Şeytan’ın müşriklere Resulullah’ın (s.a.a) söz konusu cümleleri söylediğini haber verdiğini iddia ederken, bazısı ise sureyi bizzat müşriklere okuduğunu iddia etmiştir. Bazısı Resulullah’ın (s.a.a) sureyi okurken olayı fark ettiğini söylerken, bazısı akşama kadar fark etmediğini söylemiştir. Hatta Kelâî şöyle demiştir: “Olayın iç yüzünün ortaya çıkması bir hayli zaman aldı; öyle ki haber Habeşistan’a kadar ulaştı. ‘Bu olaydan ötürü Müslümanlar Mekke’de emniyete kavuştular!’ diyerek kalkıp Mekke’ye geldiler. O sırada Şeytan’ın telkin ettiği cümlelerin neshi nazil oldu. Allah-u Teala olayın iç yüzünü açıklayınca, müşrikler Müslümanlara daha çok baskı yapmaya, eziyet etmeye başladır.”50 Ve daha nice çelişkiler ki rivayetleri karşılaştıran herkes bunları görebilir.

 

3) Bu rivayet, Resulullah’ın (s.a.a) hata ve sehivden, özellikle tebliğ konusunda masum olduğunu ispat eden katî delillere ters düşmekle kalmaz, hatta Resulullah’ın (hâşâ) mürtetliğini dahi gösterir.

 

4) Bu rivayet, açık bir şekilde Allah-u Tealâ’nın: “Hiç şüphesiz, senin (şeytanın), benim (halis) kullarım üzerinde herhangi bir sulta ve hâkimiyetin olamaz” (İsrâ, 65)veya: “O’nun (Şeytan), iman edip de Allah’a tevekkül edenlerin üzerinde sultası yoktur.” (Neml, 99)ayetleriyle çelişmektedir.

 

5) Kelâî’nin naklinde geçtiği üzere Resulullah (s.a.a), surenin sonunu okuduğunda müşrikler de Müslümanlarla birlikte secdeye kapandılar. Bu durumu gören Müslümanlar müşriklerin de secdeye kapanmasına şaşırdılar. Çünkü Müslümanlar, Şeytan’ın müşriklerin diline cari ettiği cümleleri duymamışlardı! Oysa aynı adam, birkaç satır öncesinde Şeytan’ın söz konusu cümleleri bizzat Resulullah’ın diline koyduğunu söylüyor. Her hâlükârda bu cümleden çıkan sonuç şudur: Müslümanlar, müşriklerin Resulullah’tan duyduğu cümleleri duymamışlardı; oysa onlar da Resulullah’ın yanındaydılar. Demek ki müşrikler Resulullah’a Müslümanlardan daha yakınlardı!

 

6) Esasen bu rivayet, Necm Suresi’nin önceki ayetleriyle çelişmektedir. Zira 19 ila 23. ayetlerde şöyle buyuruyor: “Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza’yı? * Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat’ı? * Size erkek O’na dişi öyle mi? * Öyle ise bu çok insafsızca bir taksim. * Onlar hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın taktığınız (boş) isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi. Onlar yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Hâlbuki onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” Nasıl oldu da müşrikler, putlarını açık bir şekilde, hem isim vererek şiddetle kınayan ayetleri görmezden gelip söz konusu iki cümleye kanarak Resulullah’la birlikte secdeye kapanırlar?! Nasıl oldu da böyle açık bir çelişkiyi görmediler veya gördülerse nasıl yorumladırlar ki öylesine sevince kapıldılar ve Resulullah’ı omuzlayıp Mekke’nin bir başından diğer başına taşıyıp güya Resulullah lehine tezahürat yaptılar?!

 

Ayrıca Resulullah (s.a.a) böyle açık bir çelişkiyi nasıl oldu da fark edemedi ve akşama kadar bundan gafil kaldı ve ancak Cebrail (a.s) kendisine geldiğinde yaptığı yanlışın farkına vardı?! Hâşâ bu kadar mı idrak gücünden yoksundu (neuzu billâh)?

 

Sonra, aynı surenin başında (3. ve 4. ayetlerde) Allah-u Tealâ yeminle: “O heva ve hevese dayalı konuşmaz; (onun) söyledikleri vahyedilen bir vahiydir.” buyurmamış mıydı? Nasıl olur da aynı surede hevasından konuşur; hatta Şeytan’ın söylediklerini ayet zanneder?

 

Başka bir ayette: “O, bize isnaden bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı, * Elbette biz onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık. * Sonra da onun şah damarını keser atardık.” (Hâkka, 44–46)buyurmamış mıydı? Peki, neden şah damarını koparıp atmadı?

 

7) Daha önce, olayı nakledenlerin “Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna yönelik telkinlerde bulunmasın. Ancak Allah şeytanın telkinlerini yok ediyor, sonra da Allah, ayetlerini tahkim ederdi (güçlendirirdi). Allah Alîm’dir (her şeyi bilir), Hakîmdir (hikmet sahibidir).” (Hac, 52)ayetinin de bu olayın ardından indiğini iddia ettiklerine de değinmiştik. Oysa bu ayet Hac Suresi’nde yer almaktadır ve bu surenin Medenî bir sure olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Zahhak, İbn Abbas, Katade, İbn Zübeyr vb. birçok sahabî veya tabiî de surenin Medenî olduğunu söylemişler. Ayrıca surenin içinde hac ve cihat gibi hükümlerden bahsedilmektedir ki, bunların hepsi Hicret’ten sonra, hatta bazısı yıllar sonra inen hükümlerdir. Dolayısıyla bunlar yukarıdaki ayetin (Hac, 52) de Medenî olduğunu ve Ğarânik olayından yıllar sonra nazil olduğunu göstermektedir. Çünkü Ğaranik olayını nakledenler, olayın Biset’in 5. yılında vuku bulduğunu iddia etmektedirler. O hâlde nasıl olur da Allah-u Tealâ, olayla ilgili ayeti yıllar sonra Resulullah’a (s.a.a) güya teselli olsun diye (!) nazil eder?

 

Rivayeti kabul eden zevat, bir de İsrâ Suresi’nin 73–75. ayetlerinin de bu hadise için nazil olduğunu iddia etmişlerdir: “(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen onlara birazcık meyledecektin. O takdirde, muhakkak hayatın da, ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.”

 

Ayetin muhtevasına dikkat eden her akıllı insan, ayetlerin bu hadiseyle alakalı olması bir yana, tamamen onunla çeliştiğini görür. Zira bu ayetler açıkça Allah’ın yardımıyla Resulullah’ın (s.a.a) müşriklere meyletmediğini, hatta azcık olsun meyletme eğilimi bile göstermediğini ve eğer böyle bir şey olsaydı Allah tarafından cezalandırılmış olacağını ortaya koymaktadır. Oysa Ğarânik rivayetinde vuku bulduğu iddia edilen şey, bunun tam tersidir. Yani sadece müşriklere meyletmekle kalmamış, onların isteklerine icabet etmiş, Allah’a iftirada bulunmuş ve Kur’ân’dan olmayan şeyleri ona katmıştır!

 

Ayrıca birçok önemli Sünnî kaynakta, bu ayetin sebeb-i nüzulüyle ilgili olarak Ğarânik iftirasıyla hiçbir alakası olmayan rivayetler nakledilmiştir.51

 

Her hâlükârda yazının başlarında da ifade ettiğimiz gibi bu ayet, masumiyet karşıtlarının iddialarının tam aksine bizzat Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetinin açık ve sağlam bir delilidir.

8) Bu rivayetin uydurma olduğunu gösteren bir diğer önemli husus da şudur ki: Kur’an-ı Kerim açık bir şekilde müşriklerin secdeye karşı olduklarını ve buna yanaşmadıklarını beyan ediyor:

 

“Onlara: ‘Rahman’a secde edin!’ dendiği zaman: ‘Rahman da neymiş? Senin bize emrettiğine secde eder miyiz hiç?’ derler ve bu emir onların nefretini artırır.”(Furkan, 60)O zaman nasıl oldu da Ğarânik rivayetlerinde geçtiği üzere müşrikler Necm Suresi’nin sonundaki “secde edin ve ibadet edin” ayetini duyduklarında Müslümanlarla birlikte secdeye kapandılar. Demek ki ya Kur’ân’da (hâşâ) bir çelişki vardır, ya da müşrikler önceki inanışlarından vazgeçmişlerdi. Bunların hiçbirisi olmadığına göre, rivayetin yalan olduğunu söylemekten başka bir çaremiz yoktur.

 

Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir başka çelişki ise, bu olaya şahit olan Müslümanların durumudur. Nasıl oldu da onlardan hiçbir kimse Resulullah’ın (s.a.a) putları methedişini, hatta onların şefaatlerinin umulduğunu (!) söylemesine rağmen dinden çıkıp mürtet olmadılar veya imanları sarsılmadı?

 

9) Son olarak bu rivayetlerin içeriği hakkında cevapsız bazı soruları da gündeme getirip bu bölümü noktalayalım:

 

a- Bu rivayetlerin bazısında diyor ki: Resulullah (s.a.a) bu cümleleri içinden kendi kendine söyledi. Bunu kabul eden kimseler hiç kendilerine sormazlar mı: “Peki nasıl oldu da müşrikler onun içinden geçen şeyden haberdar olup söz konusu hareketleri sergilediler?” Sonra Resulullah’ın içinden geçen bir şeyi nasıl oldu da ta Habeşistan’daki Müslümanlar bile öğrendiler ve Mekke’ye geldiler?

 

b- Bu rivayetlerin bazısında ise, olayın ardından müşriklerin Resulullah’ı (s.a.a) omuzlayıp Mekke’de dolaştırdıkları ve tezahürat yaptıkları söyleniyor. Peki, düne kadar Resulullah’a onca muhalefet ve eziyet eden müşriklerden, nasıl oldu da onun birden 180 derece dönüşle böyle bir davranış içine girdiğini hiç mi merak edip soran olmadı? Ne de olsa Allah Resulü akşama kadar olayı çakmadı ve ancak Cebrail (a.s) gelince fark etti. Böyle saçmalıklara itibar edenler, hiç mi kullanmazlar Allah’ın verdiği akıl nimetini?

 

c- Yine diyorlar ki: Bu olay Müslümanların Habeşistan’a hicretinden iki ay sonra vuku buldu. Aynı şekilde Mekke’ye dönüşleri de iki ay sonra olmuştur. Peki, o günün şartlarında böyle bir haber, bu kadar süratli bir şekilde nasıl ulaştı onlara ve nasıl böyle süratli bir şekilde Mekke’ye ulaşabildiler acaba?

 

d- Yine söz konusu rivayetlerde deniliyordu ki: “Cebrail (a.s) inip de Resulullah’tan söz konusu iki cümleyi dinlediğinde, bunların ayet olduğunu inkâr etti ve Allah Resulü’nün: ‘Şimdi ben Allah’a söylemediği şeyleri mi isnat etmiş oldum?”’ demesi üzerine: ‘(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye…’ ayeti nazil oldu.”

 

Bu iddiaya göre Resulullah’ı (s.a.a) aldatmak isteyenlerin insanlar olduğu vurgulanmaktadır. Oysa Ğarânik rivayetlerinde vesvese eden ve aldatanın Şeytan olduğu söyleniyor. Bu da görüldüğü gibi açık bir çelişkidir ve olayın esastan yalan ve iftira olduğunu göstermektedir.

 

Rivayetleri, dikkatle inceleyen herkes, daha nice yaman çelişki ve cevapsız sorularla karşılaşabilir ki, biz bu kadarıyla yetiniyoruz.

 

Olayın Gerçek Yüzü

 

Bizim düşüncemiz şudur: Bazı ayetleri ve rivayetleri inceleyip bir araya getirdiğimizde, Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetine aykırı bir durum söz konusu olmadan ve esasen Resulullah ve vahiyle alakalı bir tarafı olmadan, olayın kısmen gerçeklik payı olduğunu görürüz. Şöyle ki: Muteber tarihlerin de yazdığı gibi Resulullah (s.a.a), inen ayetleri okuyup insanlara tebliğ ettiğinde, müşrik ve kâfirler, sürekli kargaşa ve gürültü çıkararak ilâhî mesajların başkaları tarafından duyulmasına engel olmaya çalışıyorlardı. Bunu şu ayetten de açık bir şekilde anlıyoruz: “İnkâr edenler: ‘Bu Kur’ân-ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki üstün gelirsiniz.’ dediler.” (Fussilet, 26)Dolayısıyla Allah Resulü’ne Necm Suresi nazil olduğunda, Resulullah (s.a.a) onu tebliğ etmeye çalışırken, müşrikler gürültü ve kargaşa çıkarmak ve putları açıktan yeren ve onları yerden yere vuran ayetlerin duyulmaması için söz konusu iki cümleyi (“O Ğırnıklar var ya…”) tekrar etmeye başladılar. Nitekim bu cümlelerin önceden müşrikler arsında meşhur olduğunu ve Kâbe’nin etrafına dönerken bunları söylediklerini bazı tarihçiler -Kelbî’nin Kitabü’l-Esnâm’ı- yazmışlardır.52

 

Ancak ne var ki, ahmak kıssacılar ve İslâm ile Peygamber’e kin güden münafıklar ve sonradan Müslüman olup da eski kalıntı ve kırıntılarını koruyan ve Müslüman görünüp İsrailiyyat menşeli birçok uydurma rivayeti Müslümanlar arsasında yayan eski kitap ehli kimseler, yapmışlar yapacaklarını ve şeytanî hedefleri doğrultusunda bu olayın üzerine gördüğünüz korkunç ama ahmakça senaryoyu düzmeye çalışmışlardır. Fakat üzücü olan, bu gibi rivayetlerin bazı basit ve sığ düşünceli kimseler tarafından kitaplarında nakledilmesidir. Maalesef bugün de bazı İslâm düşmanları ve oryantalistler, bu gibi rivayetleri kendi şeytanî hedefleri doğrultusunda kullanmaya çalışmaktadırlar ki, bir numunesi Salman Rüştü alçağının yazdığı “Şeytan Ayetleri” kitabıdır. Ama bilmezler ki: “Allah nurunu tamamlayacaktır, kâfirler ve müşrikler istemese de…”

 

* * *

Buraya kadar Kur’ân ayetlerinde masumiyetle çeliştiği zannedilen hususları incelemiş bulunuyoruz. Şimdi masumiyet karşıtlarının iddialarına delil olarak gösterdikleri bazı meşhur rivayetleri incelemeye çalışacağız:

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !