21 Eylül 2019 Cumartesi Saat:
05:56

Resulullah’ın (saa) Masumiyeti (IV)

26-12-2016 20:47


 

15- Bedir Savaşı’nda Savaşçıların Yerleştirilmesiyle İlgili Rivayet

 

 Allah Resulü’nün (s.a.a) bazen içtihat ettiğini, hatta bazen içtihadında yanıldığını ileri sürenlerin bir dayanağı, Bedir Savaşı’nda İslâm savaşçılarının yerleştirilmesiyle ilgili bir olaydır. Onlar bazı rivayetlere dayanarak diyorlar ki:

 

“Resulullah (s.a.a) İslâm ordusunu Bedir’e en yakın su kuyusunun yanında indirmişti. Ashaptan Habbab b. Münzir adında birisi Resulullah (s.a.a)’a gelerek: ‘Ya Resulullah!’ dedi, ‘Eğer bu işi (orduyu bu mekânda yerleştirmeyi) vahye dayanarak yaptıysan, bir diyeceğim yok. Ama eğer kendi görüşüne dayanarak böyle bir uygulamaya gittiysen, benim başka bir önerim var. Bence orduyu düşmana en yakın suyun bulunduğu yere yerleştirelim, sonra da havuzlar yapıp onları suyla doldurduktan sonra kuyuları kapatalım. Böylece Müslümanların elinde su bulunsun, müşrikler de sudan mahrum kalsınlar.’ Resulullah (s.a.a) Habbab’ın görüşünü beğenip onun önerdiği şekilde hareket etti ve kararından vazgeçti.”

 

İşte bu rivayete dayanarak Hz. Peygamber (s.a.a) önce içtihat etmiş, sonra da içtihadının hatalı olduğunu anlayınca vazgeçmiştir. Bu da onun hatadan masum olmadığını gösteriyor.

Cevap: Bizce bu rivayet sahih değildir; çünkü evvela Keşşaf ve diğer birçok tefsirin, Envarü’t-Tenzil’in, el-Medarik’in, Fethü’l-Kadir’in, Sire-i Halebiye’nin vs. de yazdığına göre, müşriklerin yerleştiği en yüksek vadi yamacı, su bulunan ve iyi bir araziye sahip olan bir yerdi. Aşağı vadi yamacı ise, hem sudan yoksundu, hem de ayakların gömüldüğü yumuşak kumlu bir araziye sahipti.53

 

Saniyen, yine kaynakların yazdığına göre, Bedir’e ilk gelip yerleşen müşrikler idi. Böyle olunca da onların su bulunan yeri düşmana bırakıp, su olmayan yerde yerleşmeleri makul bir ihtimal değildir.

 

Sonra İbn Esir, tarihinde İbn İshak’tan şöyle nakledilmektedir: “Müşrikler, Müslümanların yaptıkları havuzlardan su almaya geldiklerinde, Allah Resulü (s.a.v) kimsenin onlara dokunmamasını emretti.”54 Nasıl ki Hz. Emirü’l-Müminin Ali (a.s) Sıffin Savaşı’nda, kendilerini sudan mahrum bırakan Muaviye ordusunu geri püskürtüp nehri ele geçirdiğinde, bazılarının misilleme yapmaya ısrar etmelerine rağmen, kabul etmemiş ve suyu onlara serbest bırakmıştı. Evet, Allah Resulü’ne ve Allah’ın velisine yakışan ve onlardan beklenen de budur zaten.

 

Bizce bu konuda nakledilen en sahih rivayet şudur: “Müslümanlar sudan mahrum kalmışlardı. Allah-u Tealâ yine gaybî bir imdat olarak geceleyin şiddetli bir yağmur yağdırmış, öyle ki bütün vadi akmaya başlamış, (aşağı taraflarda bulunan) Müslümanlar havuzlar yaparak onları ve getirdikleri kapları suyla doldurmuş, hayvanlarını suya doyurmuş, içmiş ve yıkanmışlardı.”55 İşte havuz yapma olayının sırrı da bundan ibaretti; yukarıda bazılarının söylediği değil.

 

Görüldüğü gibi burada da herhangi bir içtihat söz konusu değil ki, onda hata yapılıp yapılmadığı da söz konusu olsun.56

 

16- Hurmaların Aşılanması Olayı

 

Ehlisünnet arasında sık sık Allah Resulü’yle (s.a.a) ilgili bir olay nakledilmektedir. Bu olay, “Hurmaların Aşılanması” olayı diye meşhurdur. Bu olayı da masumiyet karşıtları, Resulullah’ın (s.a.a) bir hatası olarak değerlendirmektedirler.

 

Cevap: Birçok Sünnî kaynakta nakledilen söz konusu olay kısaca şöyledir: Musa b. Talha babasından şöyle rivayet ediyor:

 

“Allah Resulü’yle birlikte hurma ağaçlarının tepelerinde duran bir topluluğa uğradık. Resulullah (s.a.v): ‘Bunlar ne yapıyor?’ diye sordu. Dedim ki: ‘Onu aşılıyorlar!’ Resul-i Ekrem (s.a.v): ‘Bunun pek fayda getireceğini zannetmiyorum!’ dedi. O insanlara bu haber verilince, aşılamayı bıraktılar da hurma ağaçları ürün vermez oldu. Resulullah (s.a.a) bunu duyunca şöyle buyurdu: ‘Eğer bu onlara yarar sağlıyorsa yapsınlar. Ben sadece bir zanda bulundum. Ama size Allah’tan bir şey haber verdiğimde, onu muhakkak alın. Zira ben Allah’a karşı asla yalan söylemem.’ buyurdu.”

 

Bir başka rivayette ise şöyle buyurduğu nakledilmiştir. “Ben ancak bir insanım; size dininizle ilgili bir şeyi emrettiğimde onu alın. Kendi görüşümden bir şeyi emrettiğimde ise, ben ancak bir insanım.”

 

Üçüncü bir rivayette ise: “...Siz dünyaya ait işlerinizi daha iyi bilirsiniz!” cümlesi yer almaktadır. Bir diğerinde ise: “Ben ne çiftçiyim, ne de hurma sahibiyim.” ibaresi kullanılmıştır.57

 

Bizce her şeyden önce bu rivayetin kendisi kendisini yalanlamaktadır. Rivayetlerin bazısında belirtildiği üzere güya bu olay Medine’de vuku bulmuştur. Bir insanın elli yıldan fazla bir toplumda yaşaması ve o insanların en yaygın uğraşısı olan bir işin, en basit ve herkes tarafından bilinen bir kuralını bilmeyecek olması düşünülebilir mi?

 

Sonra, madem o konu hakkında bilgisi yoktu, neden bilmediği bir şeye müdahalede bulunup o kadar insanın zarar ve ziyana uğramasına vesile oluyor; sonra da kalkıp, beni bu konuda sorgulayamazsınız, diyor? Bunu sıradan bir insana hoş görürler mi ki, Allah’ın Resulü’ne (ki insanlar onun şahsiyetine ve peygamberliğine güvenle sözünü dinlemişlerdi; yoksa yıllarca tecrübe ettikleri bir şeyi, herhangi birisinin sözüyle terk ederler miydi?) hoş görsünler!

 

Bir insanın ancak bildiği şeylerde görüş belirtmesinin doğru olabileceği hem aklî, hem de şer’i bir kuraldır. Nasıl olur da Allah’ın Resulü (s.a.a), insanlığın kılavuzu olan en akıllı insan, bu kadar basit bir kuralı kendisi çiğner? Kısacası biz böyle bir davranışı, Hz. Peygamber’e değil, sıradan akıllı bir insana bile yakıştırmadığımız için, bu rivayet üzerinde bundan fazla durmuyor ve onun esastan uydurma olduğuna inanıyoruz.

 

17- Resulullah, Haksız Yere İnsanları Lanetler mi, Onları Kırbaçlar mı?

 

Ehlisünnet kaynaklarında Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetiyle açık bir şekilde çelişen ve (bazılarının iddia ettiği gibi) zelle olarak yorumlanması mümkün olmayan bir diğer husus da, birçok muteber bilinen kaynakta nakledilen şu rivayettir:

 

Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim başta olmak üzere, birçok kaynakta Ebu Hureyre’den şöyle rivayet edilmektedir: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: “Allah’ım, Muhammed de bir beşerdir; her beşer (insan) gazaplandığı gibi, o da gazaplanır. Ben seninle ahitleşmişim ve sen asla ahdini bozacak değilsin. Eğer ben (gazaplandığım zaman) bir kula (haksız yere) eziyet eder veya ona küfür eder veya lanet eder ya da kırbaçlarsam, bütün bunları o kul için bir kefaret ve sana yakınlaşma vesilesi kıl!”58

 

Bu rivayetten açık bir şekilde anlaşılan şey şudur ki, (hâşâ, sümme hâşâ) Allah Resulü (s.a.a) de diğer insanlar gibi gazaplandığı zaman, bazen haksız yere birilerine eziyet ediyor veya lanetliyor, küfür ediyor veya kırbaçlıyordu! Bunu masum olarak kabul edilen Peygamber’e yakıştırmak mümkün mü? Allah Resulü’nün (s.a.a) kendisi insanları lanet etmekten, küfürbazlıktan, insanlara eziyet etmekten nehyetmemiş midir? Kendi nehyettiği bir şeyde, insanlara örnek olması gerektiği hâlde, nasıl kendisi böyle çirkin bir şeye teşebbüs edebilir ki? O yüceler yücesi, defalarca: “Ben rahmet olarak seçildim, lanetçi olarak değil.” buyurmamış mıdır?

 

Şimdi Allah aşkına söyleyin: Haksız yere birisine eziyet etmek, küfür ve lanet etmek veya kırbaçlamak, zelle olarak nitelendirilebilir mi? Aslında masumiyet karşıtlarının eline belki de en büyük kozu bu tür rivayetler vermektedir.

 

18- Ledüd Hadisi

 

Yine Buharî ve Müslim başta olmak üzere birçok muteber Sünnî kaynakta “Ledüd Hadisi” diye meşhur olan bir rivayet nakledilmektedir ki, hadisin değişik nakillerini dikkate alarak, olayı şöyle özetleyebiliriz:

 

“Hayatının son günlerinde, hastalığının iyice ağırlaştığı bir sırada, Resulullah’ın (s.a.a) hanımları veya ashabından bazısının tavsiyesiyle, sancılanan kimselere verilen acı bir ilacı, Allah Resulü’nün ağzına döküyorlar. Resulullah uyandığında ağzının acılığını hissedince, yemin ederek orada bulunan herkesin ağzına aynı ilaçtan dökülmesini emrediyor; amcası Abbas hariç (çünkü o bu işe müdahale etmemişti). Meclistekiler bu işte bir art niyetlerinin olmadığını beyan ediyorlarsa da, nafile. Bir kere Resulullah bu işin yapılması gerektiğine dair ant içmiştir. Böylece oradakilerin hepsinin ağzına birer birer ilaçtan dökülüyor! Hatta Resulullah’ın hanımlarından birisi (Meymûne), ısrarla oruç olduğunu söylüyor; fakat Resulullah ant içmiştir diye onun da sözünü dinlemeyerek ağzına ilaç dökülüyor!”59

 

Şimdi ey vicdan sahipleri, size böyle bir muamele yapılırsa, karşılığında siz böyle bir tepki içerisine girer misiniz ki, rahmet Peygamberi ve (Kur’ân’ın tabiriyle) en yüce ahlâka sahip olan Allah’ın Habib’i girsin? Evvela ortada bir suç veya en azından bir art niyet yoktu ki oradakiler böyle bir cezayı hak etmiş olsunlar. Suçlu bile olsalar, kendisine en kötü muameleleri yapan kimseleri affeden rahmet Peygamberi, kendi ashap ve zevcelerine, bazılarının oruç olmalarına da aldırmadan, böyle davranabilir mi? Şimdi böyle bir rivayeti kabul ettikten sonra, bunu bir zelle olarak görüp göremeyeceğinizi, artık sizin kendi vicdanınıza bırakıyoruz.

 

19- Resulullah Şarap İçmiş midir?

 

Aşağıda nakledeceğimiz rivayete göre, Allah Resulü’nün değil sadece cahiliyet zamanında şarap içmesi, hatta peygamberliğe seçildikten sonra bile, sadece Mekke’de değil Medine de bile, yani şarabın haramlığını açıkça ilan eden vahiy ininceye kadar, (hâşâ) şarap içtiğini ortaya koyuyor. Ahmed b. Hanbel kendi Müsned’inde şöyle naklediyor:

 

Nafi b. Kisân kendi babasından şöyle naklediyor: “Ben Resulullah’ın zamanında şarap ticareti yapıyordum. Bir defasında, Medine’de satmak için Şam’dan birkaç fıçı şarap getirdim. Resulullah’ın huzuruna varıp ‘Ya Resulallah, senin için kaliteli, güzel bir şarap getirmişim.’ Allah Resulü bana şu cevabı verdi: Ey Kisân, sen gittikten sonra şarap haram kılındı!”60

 

Şimdi aziz kardeşlerim, başkası değil, siz kendinizi bir dikkate alın. Eğer siz bir kimseyle, şöyle birkaç günlüğüne de olsa ahbaplık yapsanız, onun alışkanlıklarından, nelerden hoşlanıp hoşlanmadığından haberdar olmaz mısınız? Böyle bir kimseye, bir hediye alıp götürmek isterseniz, onun hoşlanmadığı veya asla kullanmadığı bir şeyi alıp götürür müsünüz? Mesela sigara kullanmayan bir kimseye, sigara hediye etmenin bir mantığı var mı? Bu, ona hakaret sayılmaz mı? Şimdi eğer Resulullah (s.a.a) şarap içmiyorduysa, uzun zaman Allah Resulü’yle birlikte Medine’de bulunan Kisân’ın, bundan bihaber kalması mümkün mü?

 

Kaldı ki eğer öyle bir şey olsaydı bile, Allah Resulü’nün ona: “Sen gittikten sonra şarap haram kılındı.” deme yerine, resen: “Ben bunu kullanmıyorum.” demesi, daha mantıklı olmaz mıydı?

 

20- Şeytan Resulullah’tan Korkmuyor muydu?

 

Urve b. Zübeyr, Ümmü’- Müminin Aişe’den şöyle nakletmektedir:

 

“Resulullah (ile birlikte) otururken, birden bir kargaşa ve çocukların sesini duyduk. Resulullah ayağa kalktı ve etrafına çocukların toplandığı Habeşli bir kadının şarkı söylediğini (gördü). Resulullah bana hitaben: ‘Ey Aişe, gel de seyret.’ buyurdu. Ben gelip yanağımı Resulullah’ın omzuna koyup, onu seyretmeye başladım. (Biraz geçtikten sonra) Resulullah: ‘Acaba doydun mu? Acaba doydun mu?’ diye soruyordu. Ben de her defasında ona: ‘Hayır!’ cevabı veriyordum ki, Resulullah’ın yanında, nasıl bir yere sahip olduğumu anlayayım. İşte o sırada aniden Ömer çıkageldi. Ömer’i gören insanlar, o cariyenin etrafından dağıldılar. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle buyurdu: Ben insanlar ve cinlerden olan bütün şeytanların Ömer’den kaçtığını görüyorum!”61

 

Bu rivayetten, açıkça Resulullah’ın (s.a.a) söz konusu mecliste bulunmasına rağmen Şeytan’ın korkup kaçmaması, ama Ömer b. Hattap çıkageldiğinde ondan korkup kaçtığı sonucu çıkmıyor mu? Karar sizin.

 

21- Nübüvvet Öncesi Masumiyet

 

Nübüvvet sonrası bile masumiyeti kabul etmeyenlerden, elbette ki nübüvvet öncesi masumiyete inanmalarını bekleyemeyiz. Dolayısıyla da onlar Hz. Peygamber’in (s.a.a) nübüvvet öncesi masum olmadığını ispatlamak için de özellikle bazı ayetlerin zahirine sarılmışlardır ki, biz burada bunlardan en önemli ve meşhur olanını gündeme getirip cevaplamaya çalışacağız:

 

Bunlar, özellikle Duhâ Suresi’ndeki “...Seni dalalette bulup da hidayet etmedi mi?”

ayetini Allah Resulü’nün (s.a.a) nübüvvet ve risalet öncesi (hâşâ) dalalet içinde olduğunu, dolayısıyla da masum olamayacağına delil olarak göstermeye çalışıyorlar.

 

Cevap: Bilindiği gibi bu ayet Allah Resulü’nün (s.a.a) nübüvvet öncesi hayatıyla ilgilidir. Ayetlerde Allah-u Tealâ, Resulü’ne bahşettiği nimetlerden bahsetmektedir. O cümleden, yukarıdaki ayette bir nimetten söz edilmektedir. Sorunun cevabını anlamamız için “dall” (dalalet) kelimesinin Arapçada hangi manalara geldiğini öğrenmemiz gerekir. Bu kelime, yaygın olarak Arapçada üç manada kullanılmaktadır.

 

1- Hidayetten yoksun olma

 

2- Kaybolma

 

3- Meçhul ve tanınmaz durumda bulunma.

 

Bu ayette bu manaların hangisi kastedilirse edilsin, vereceğimiz izahat dikkate alındığında, hiçbirisi Allah Resulü’nün (s.a.a) masumiyetiyle çelişir bir durum oluşturmaz. Şimdi bunları açıklamaya geçelim:

 

Birinci manada, hidayetten yoksun olma, iki türlü düşünülebilir:

 

a) Hidayet, rüşt ve kemalin zıddı olan küfür, şirk ve fısk gibi sıfatları içinde bulundurma.

b) Hidayetin bazı merhalelerine ve birtakım kemal sıfatlarına sahip olmamakla birlikte, kâfir, müşrik veya fasık da olmamak. Mükellef olmayan bir çocuğun durumu gibi.

 

Birinci durum, Allah Resulü (s.a.a) hakkında asla düşünülemez ve ayet-i kerimeden de böyle bir anlam asla kastedilmemiştir. Ama ikinci durum açısından, Resulullah da diğer insanlar gibi asaleten ve bizzat ilk başta hidayet ve kemallerin en azından bir kısmından yoksundu. Bütün kemaller ve onlara ulaşma imkânlarını sağlayan, Allah-u Tealâ’dır. İşte bu açıdan bakıldığında, Allah Resulü’nün (s.a.a) ilk durumu, bu anlama dalalet ve hidayetten yoksunluk durumu idi. Böyle düşünüldüğünde ise, ayetin bu tür bir dalaleti ve o dalaletten hidayete erişmesini kastetmesinin, masumiyetle hiçbir çelişkisi yoktur. Yani burada masumiyetle bağdaşmayan şirk, küfür ve günah değil, sadece ilk etapta birtakım kemallerden ve bazı hidayet merhalelerinden yoksunluk söz konusudur.

 

Aynı mana bir başka ayette de beyan edilmiştir. Şûrâ Suresi’nin 52. ayetinde buyuruyor ki: “Böylece sana da biz kendi emrimizden bir ruh (Kur’ân) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir, bilmiyordun. Ancak biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz...”

 

Yani ilk etapta Allah Resulü (s.a.a) de birtakım imanî hakikatlerden ve hidayet vesilelerinden, ezcümle kitabın (Kur’ân’ın muhtevasından) haberdar değildi. Bütün bu nimetleri zaman aşamasında ilâhî talim ve terbiyeyle sahiplenmiş oldu.

 

İkinci mana (kaybolma) da yine Allah Resulü (s.a.a) hakkında söylenebilir. Zira tarih kitapları, Allah Resulü’nün çocukluğunda, bir ara kaybolduğunu ve Cebrail (a.s) vasıtasıyla ailesine ve velisi olan dedesi Abdülmuttalib’e kavuşturulduğunu nakletmektedirler. Bu manayı dikkate aldığımızda, ayetin meali şöyle olur: “Seni yetim bulup da sığındırmadı mı? * Kaybolmuş olarak bulup da yolu sana göstermedi mi (ailene kavuşturmadı mı)?” Bu mananın da masumiyete aykırı olmadığı açıktır.

 

Üçüncü manaya gelince, bu manayı dikkate alarak söz konusu ayeti şöyle açıklayabiliriz: “Ey Resul’üm, seni Rabbin insanlar arasında tanınmaz, bilinmez ve meçhul birisi olarak bulup da, insanları sana hidayet etmedi mi, yöneltmedi mi?”

 

Gerçekten de Resulullah (s.a.a) çocukluğunda anne-babasını kaybetmiş, kimsenin tanımadığı fakir ve yetim bir çocukken, ilâhî inayetler sayesinde zaman geçtikçe insanların güven, ilgi ve sevgilerini kazanıp gönüllerini birer birer fethetti ve ünü, şöhreti bütün âleme yayıldı. Bu anlama göre ayetin birinci kısmı, yani “dall” (meçhullük-tanınmazlık), Resulullah (s.a.a) ile, ikinci kısmı, yani “heda” (hidayet-yönelme) ise insanlarla ilgilidir. Bu tefsir Ehlibeyt İmamları’nın sekizincisi İmam Rıza’dan (a.s) nakledilmiştir. Böylece bu mananın da masumiyete ters düşmediği ortadadır.

 

22- Resulullah’ın Risalet ve Nübüvvet Öncesi Durumuyla ilgili Rivayet

 

Buharî başta olmak üzere birçok kaynakta Abdullah b. Ömer ve bazı diğer ravilerden şöyle nakledilmektedir:

 

“Allah Resulü, henüz kendisine vahiy gelmediği (peygamber olmadığı) sıralarda, bir gün Beldeh dağının eteklerinde, Zeyd b. Amr b. Nüfeyl ile karşılaştı. Orada bir sofra açarak onu, içinde et de bulunan yemeğe davet etti. Zeyd o eti yemekten çekinip Resulullah’a şöyle dedi: Ben sizin putlarınıza kestiğiniz etlerden yemem. Ben ancak Allah’ın ismi anılarak kesilen etlerden yerim.”

 

Bir diğer rivayette ise şu şekilde nakledilmiştir:

 

“Resulullah, Ebu Süfyan b. Hars ile birlikte o etten yiyorlardı. Onlar, Zeyd’i de yedikleri etten yemesi için sofraya davet ettiler; ama o şu cevabı verdi: Kardeşimin oğlu, ben putlar adına kesilen etten yemem.”

 

Hadisi rivayet eden şöyle ilave ediyor: “Artık o günden itibaren Resulullah da peygamberliğe seçilinceye kadar, putlar adına kesilen etlerden yemedi!”62

 

Görüldüğü gibi, bu rivayetlere göre Allah Resulü (s.a.a) de cahiliyet zamanında başkaları gibi put sahibiydi; hayvanlarını onlar adına kesiyor ve onlardan yiyordu. (Zeyd’in Resulullah’a (s.a.a) hitaben söylediği: “Sizin putlarınız adına kestiğiniz...” cümlesi, bunu açıkça ortaya koyuyor.) Ama Zeyd’in bu hareketini görünce, gaflet uykusundan uyanıp artık bunlardan kaçınmaya karar veriyor! Şimdi hangisi daha üstündür (en azından cahiliyet zamanında)? Zeyd mi, Resulullah mı? Karar sizin.

 

Söz konusu kaynaklarda sayısı elliyi geçen birçok sahabîden bahsedilmektedir ki, bunlar cahiliyet zamanında kendi akıllarıyla birçok doğruyu kavramışlardı. Bu yüzden de puta tapmaz, puta kesilen etten yemez, şarap içmez, zina etmez ve daha sonra İslâm’da da haram kılınan şeylerden kaçınırlardı ve kısacası Hanif dinine amel ederlerdi. Ama ne hikmetse bu kaynaklar Allah Resulü’ne (s.a.a) gelince, peygamberlik öncesi (cahiliyet zamanında) Resulullah’ın (s.a.a) bu saydıklarımızdan en azından bir kısmına (hâşâ) müptela olduğunu nakletmektedirler!

 

Ya Rabbi! Bizleri, bize verdiğin, verip de minnet ettiğin en büyük nimetin olan “Resul Nimeti”ne şâkir ve kadirşinas kullarından eyle! Bu dünyada onun nurlu yolundan bizi ayırma! Ahirette şefaat ve refakatinden mahrum eyleme!

 

 

(Sonnot)

1- Tefsir-i Kebir, c.10, s.193.

2- Âl-i İmrân 32; Nisâ 59; Mâide, 92; Enfâl, 1, 20, 46; Nûr, 54; Muhammed 33...

3- Cem’ü’l-Fevâid (İz Yayıncılık), c.1, s.69, Hadis: 317, Ebu Davud’dan Naklen.

4- Sünen-i Ebu Dâvûd, c.3, s.136, Hadis: 2949; Müsned-i Ahmed, c.3, s.191, Hadis: 8161; Kenzü’l-Ümmal, Hadis: 16711.

5- Besâirü’d-Derecât, s.134.

6- Sahih-i Müslim, c.8, s.72; Keşfü’l-Ğumme, c.3, s.43.

7- Bu rivayetler için şu kaynaklara bakabilirsiniz: Tefsir-i Taberî, c.30, s.33–34; Tefsir-i İbn Kesir, c.4, s.470, Tirmizî ve Ebû Ya’la’dan naklen; ed-Dürrü’l-Mensûr, c.6, s.314-315; Hayatü’s-Sahâbe, c.2, s.520; Mecmau’l-Beyân, c.10, s.437 ve...

8-  Bunlardan bazısına daha sonra değineceğiz.

9-  Tevbe, 128.

10-  Kalem, 4.

11-  Abese, 6.

12-  Cuma, 2.

13-  Mecmau’l-Beyân, c.10, s.437; Tefsirü’l-Beyan, c.4, s.428; Nuru’s-Sakaleyn, c.5, s.509.

14-  Tefsiru’l-Bürhan, c.4, s.428; Mecmau’l-Beyan, c.10, s.437; Nuru’s-Sakaleyn, c.5, s.509.

15-  En’âm, 52.

16-  Kehf, 28.

17-  el-Bidayet-u Ve’n-Nihâye, c.6, s.56; Hilyetü’l-Evliya, c.1, s.146; Kenzü’l-Ümmal, c.1, s.245; c.7, s.46; ed-Dürrü’l-Mensûr tefsirinde de (söz konusu ayetleri tefsir ederken) olayı muhtelif kaynaklardan nakletmiştir.

18-  el-Mizân, c.7, s.110.

19-  ed-Dürrü’l-Mensûr, c.3, s.22.

20- Bu rivayet ana hatlarıyla Buharâ’de (Arapça metin), c.6, s.194 nakledilmiştir.

21- el-Mizân, c.19, s.318, ed-Dürrü’l-Mensûr’dan naklen

22- Kurtubî ve diğer tefsirler, söz konusu ayetlerin tefsirinde

23- Fî-Zilâli’l-Kur’ân (Arapça metin), c. 8, s.163

24- Ahzâb Suresi, ayet: 57

25- Tevbe Suresi, ayet: 61

26  * “...Böylelikle, senden, kendi bazı işleri için izin istedikleri zaman, onlardan dilediklerine izin ver ve onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.”

27-  el-Mizân Tefsiri, c.10, s.136.

28- Nuru’s-Sekaleyn Tefsiri, c.5, s.56.

29- Taberî Tefsiri, 22/ 10- 11 Beyrut, Dâru’l-Ma’rife basımı.

30- Taberî Tefsiri, c.23, s.95, 96, Beyrut, Dâru’l-Ma’rife basımı; ed-Dürrü’l-Mensûr (Suyûtî), 5–148. (Biz Taberî’den naklettik.)

31- Taberî Tefsiri, c.23, s.95, 96, Beyrut, Dâru’l-Ma’rife basımı.

32- Üstad Allâme Askerî, kitabında bu iki ravi hakkında şu bilgileri vermektedir:

Veheb bin Münebbih:

Veheb’in babası İranlıdır. İran Kisrası Enuşirevan onu Yemen’e göndermiştir. Veheb’in biyografisi hakkında İbn Sâ’d’ın Tabakât’ında özetle şöyle geçer:

“Veheb, gökten inen 92 kitap okuduğunu, bunların 72’sinin sinagog ve havralarda mevcut olduğunu, ama geriye kalan 20 kitaptan belli sayıda insanlardan başka kimsenin haberi olmadığını bizzat söylemiştir.”

Dr. Cevad Ali: “Veheb’in Yahudi asıllı olduğu söylenir; Yunanca, Süryanice ve Hımyerice’yi iyi bildiği ve kadim kitaplar konusunda uzman olduğu da bilinmektedir.” der.

Keşfu’z-Zunun’da onun telif eserlerinden birinin Kısasu’l-Enbiya olduğu geçmektedir. (Tabakat, İbn Sa’d, 5–395 Avrupa basım; Keşfu’z-Zunun, 1328 ve İslâm Öncesi Arap Tarihi, Dr. Cevad Ali, c.1, s.44.)

2- Hasan Basrî:

Künyesi Ebu Said’dir. Babası ensardan Zeyd b. Sabit’in kölelerindendi. Ömer’in hilafetinin bitimine 2 yıl kala doğmuş ve Basra’da 100 yaşında, yani hicrî 110’da ölmüştür.

Hasan Basrî güçlü bir edebiyatçıydı; hem hilafet, hem halk nazarında pek itibar gören, biraz da kendisinden çekinilen biriydi. Basra’daki Hilafet Okulunun (Ehlisünnet Mektebi) izleyicilerinin lideri konumundaydı. (Vefeyatu’l-A’yan, İbn Hallikan, c.1, s.354 1. basım ve İbn Sa’d’ın Tabakat’ı 7/1–120 Avrupa basımı.)

Hakkında gelen rivayetler ve İbn Sâ’d’ın Tabakat’ında geçenlere göre Hasan Basrî kadere, cebre inanan biriydi ve bu hususta başkalarıyla da münazara ve tartışmaları olmuştur. Ne var ki, bir süre sonra bu inancından vazgeçmiş ve görüşü değişmiştir. Haccac b. Yusuf Sakafî gibi dönemin tanınmış zalim kan dökücülerine karşı kıyam etmeyi caiz saymayanlardandı.

33- İbn Hişâm Siyeri, hicrî 1356 basımı, c.4, s.275’te şöyle geçer: “Allah Resulü (s.a.a) Veda Haccı’nda irat buyurduğu hutbede şöyle buyurdu: “...Ve her nevi faiz haramdır, sadece asıl sermaye sizinkidir; ne zarar görün, ne de zarar verin! Allah-u Tealâ faizin olmamasını emretmiş bulunmaktadır. Nitekim -bu cümleden olmak üzere amcam olan- Abbas b. Abdulmuttalib’in -alacağı- faizleri bundan böyle tamamen batıldır ve ödenmemelidir. Keza, cahiliyet döneminde dökülen her kan da kimin olursa olsun, batıldır ve boşa gitmiştir! Bu hususta batıl ve heder ilan edeceğim ilk kan da Rabia b. Heris b. Abdulmuttalib’in öldürülen çocuğunun kanıdır; Benî Leys kabilesindeki bu minik yavrucak henüz süt çağındayken Huzeyl tarafından öldürülmüştü, cahiliyet döneminde dökülmüş olan bu kan, benim heder ve karşılıksız (kan davası ve intikamı gerektirmeyen) ilan ettiğim ilk kandır!”

34- Tefsir-i Ruhu’l-Meânî, c.30, s.157, Siretü’l-Halebiyye, c.1, s.349–350.

35- Siret-u İbn Hişâm, c.1, s.300–301.

36- Tefsir-i Kurtubî, c.10, s.71–83; Siretü’l-Halebiyye, c.1, s.349.

37- Tefsir-i Kurtubî, c.10, s.71–83; Siretü’l-Halebiyye, c.1, s.349.

38- Tefsir-i Ruhu’l-Meânî, c.30, s.157.

39- Tefsir-i Taberî’nin hamişinde basılan Garâibü’l-Kur’ân, Tefsir-i Ebi’l-Fütûh, c.12, s.108.

40- Tefsir-i Ebi’l-Fütûh, c.12, s.108.

41- Tefsir-i Mecmau’l-Beyan, c.10, Duhâ Suresi’nin Tefsiri.

42- Tefsir-i Taberî, c.3, s.252.

43- Tarihu’l-Kur’ân, Zencanî, s.58.

44- Tarih-i Yakubî, c.2, s.33.

45- Necm, 19–20.

46- ed-Dürrü’l-Mensûr, c.4, s.194, 366–368; Siretü’l-Halebiyye, c.1, s.325–326; Taberî Tefsiri, c.17, s.131–134; Fethü’l-Bâri, c.8, s.333; el-Bidayetu Ve’n-Nihâye, c.3, s.90.

47- Fethü’l-Bârî, c.8, s.333.

48- Mukaddimet-u İbn Salâh, s.26.

49- Fethü’l-Bârî, c.8, s.333; es-Siretü’l-Halebiyye, c.1, s.326; Siret-u Mağlatây, s.24; el-Mevâhibü’l-Ledünniyye, c.1, s.53.

50- el-İktifâ (Kelâî), c.1, s.352–353.

51- es-Siretü’l-Halebiyye, c.1, s.326; ed-Dürrü’l-Mensûr Tefsiri, el-Hâzin Tefsiri ve diğer tefsir kitapları…

52- es-Siretü’n-Nebeviyye (Dehlân), c.1, s.128; Tenzihü’l-Enbiya, s.107; Kitabü’l-Esnâm (Kelbî)…

53- el-Keşşâf, c.2, s.203–223; Envarü’t-Tenzil Tefsiri, c.3, s.171; Sire-i Halebiye, c.2, s.154; Fethü’l-Kadîr, c.2, s.291.

54- el-Kâmil (İbn Esir), c.2, s.123.

55- el-Keşşâf Tefsiri, c.2, s.203–204; İbn Kesir Tefsiri, c.2, s.292. Son kaynak, havuz yapma konusuna değinmemiştir.

56- Bu olay hakkında azami derecede Üstad Cafer Murtaza Âmili’nin “es-Sahih-u Mine’s-Sire” adlı eserinden yararlandık, c.3, s.179.

57- Sahih-i Müslim, c.7, Kitabü’l-Fazail, 139–140; Müsned-i İbn Hanbel, c.1, s.162; c.3, s.152; Sünen-i İbn Mâce c.2, Kitabü’r-Rihân, 15; Kitabü’t-Tahsil-i Ve’l-Beyân (İbn Rüşd)...

58- Sahih-i Buharî, c.4, Dualar Kitabı, Peygamber’in “Ben eziyet edersem...” Babı; Sahih-i Müslim, c.4, Birr ve İyilik Kitabı, Hak Etmediği Hâlde Peygamber’in Bir Kimseyi Lanetlemesi Babı.

59- Sahih-i Buharî, Tıp Kitabı, Ledüd Bâbı; Sahih-i Müslim, Selâm Kitabı, Ledüd İle Tedavinin Mekruhluğu Babı; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.6, s.118; Sünen-i Tirmizî, c. 3, s. 265 ve...

60- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.4, s.335.

61- Sünen-i Tirmizî, c.5, Ömer’in Menkıbeleri Babı, Hadis: 3774.

62- Bu olayı nakleden bazı Sünnî kaynaklar: Sahih-i Buharî, c.7, Putlar adına kesilen Bap, c.5; Zeyd b. Amr b. Nüfeyl Hadisi Babı; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.1, s.189; el-İstiâb (İbn Abdulbirr), c.2, s.4; el-Ağânî (Ebu’l-Ferec İsfahanî), c.3, s.120.

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !