01 Kasım 2020 Pazar Saat:
00:37
24-08-2020
  

Rıza Şah Dönemindeki Hicap Yasağı.. VIII. Bölüm

Bizim başımızı soktuğumuz bir yer var. Her şeylerini kaybeden insanlardan utanıyoruz. Benim üstüme örtmek için çarşafım var, Ruhullah Bey’in de abâsı var.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Rıza Şah Dönemindeki Hicap Yasağı

 

Hicap yasaklandığı zaman dışarıda giydiğimiz siyah çarşaflarımızı iki parça şeklinde kullanmaya başladık. Bir parçası çok geniş bir etek gibiydi. Bir parçası da ellerimizi bile kapatacak büyüklükte bir başörtüsü şeklindeydi. Böyle giyerek altı ayda bir sabah saatlerinde hareme, ayda bir kere de yalnızca geceleri misafirliğe ve haftada bir de hamama gidebiliyorduk. Bekçilere yakalanmayacağımız sakin saatleri tercih etmek zorundaydık, zira bekçiler hicabımızdan ötürü bizi rahatsız edebilirdi.

 

Bir gün sabah saatlerinde evden çıkmıştım. Sokağın bir köşesinde insanların toplandığını gördüm. Bir kadının hicabından dolayı olay çıktığını anlamıştım. Kalabalığa doğru yaklaşınca bir kadıncağızın iki üç metre uzunluğundaki şalını bir bekçinin başından çekip aldığını ve kadını da yere toz toprağın içine attığını gördüm. Zavallı kadının yüzü simsiyah olmuştu. Adam görünümlü namertler ise kadının etrafını sarıp film izler gibi izliyordu! Birine şöyle söyledim:

 

“Bekçinin eline düşmekten çekiniyorum, Allah için biriniz gidip şu eşkıyanın elinden kadının başörtüsünü alın! Aslan gibi kadın toprağa bulanmış nefes bile alamıyor. Yeter artık bu kadar onursuzluk ettiğiniz!”

 

Bekçi beni fark etmişti. Hızla oradan uzaklaştım. Çünkü sıranın bana geleceğini biliyordum. Orada duranların korktuğu gibi benim de korktuğumu sanmayın. Asla korkmuyordum. Ben onlara kadını rahat bırakması için vasıta olmalarını söylüyordum. Neticede oradakiler “suçsuzdu”, fakat benim suçum o kadının suçundan daha büyüktü. Zira başörtüm onunkinden daha uzundu. Namertler ise orada kurumuş bir dal gibi dikilmişlerdi. Bekçi, kadının boğazını tutuyordu, kadıncağız da direniyordu. Bu gibi olaylar o zamanlar Rıza Han’ın çok istediği Batı medeniyetine ulaşabilmesi için devam ediyordu!

 

 

Sıcak Su, Sıcak Şerbet

 

Ruhullah Bey sürekli “Kum’un havası sıcak şerbet gibi, Necef’in havası sıcak su gibidir” diyordu. Çünkü şerbetin sıcağı, suyun sıcağından daha yakıcıdır. Evimizde Kum’un sıcağından sığınabileceğimiz hiçbir şeyimiz yoktu. Yaz ve kışın bizim için farkı; yazın eve bir testi suyun daha fazla girmesiydi. Onun dışında ne bir serinletici ne de başka bir şey vardı. Yazları suyu su ambarından önce Mustafa sonra Ahmet getirirdi. Sonrasında ise buzdolabımız olmuştu, onu da İmam’a Kum’a ziyarete gelen biri hediye etmişti.

 

 

İmam Humeynî’nin Rahatsızlığı

 

1953 yılının yaz tatilinde İsfahan’a gitmiştik. Merhum Doktor Musaddık’a karşı darbe düzenlenen yıldı.

 

O yıl İmam Humeynî şiddetli ve tehlikeli bir hastalığa müptela olmuştu. Sağ ayak parmağı hissizleşmeye başlayıp bu hissizlik gözüne varana dek devam ediyordu. Gözüne vardıktan sonra ise şiddetli bir baş ağrısı ve istifra başlıyordu. İmam’ı yirmi gün boyunca İsfahan’da Doktor Nefisî Bey tedavi etmiş, ancak tedaviler netice vermemişti. Yirmi günün sonunda kızımız Sıddıka ile bir yıllık evli olan damadımız Merhum Eşrakî Bey -Allah ona rahmet etsin- Sıddıka ile İsfahan’a geldi. Eşrakî Bey, İmam’ın o  halini görünce onu Tahran’a babamın evine götürdü. Tahran’da Doktor Semi Bey’in tedavileri başladı. Biz İsfahan’da kalmıştık. Sonrasında İmam’ın bir süre Tahran’da kalması gerektiği söylenince Eşrakî Bey bizi de Tahran’a götürmek için İsfahan’a geldi. Allah’a şükürler olsun ki İmam Humeynî iyileşti ve biz de tekrar Kum’a döndük.

 

Öyle görünüyordu ki İmam’ın hastalığı son derece ciddiydi ve ne olduğu da tam olarak bilinemiyordu. İmam’ın hastalığının haberi Kum’a kadar ulaşmıştı. Zira Ayetullah Burucerdî İmam’ın durumundan haberdar olduktan sonra hemen İmam’ın hastalığını araştırmaları ve tedavi etmeleri için doktorlardan oluşan bir ekibin hazırlanması emrini vermişti. Ayetullah Burucerdî’nin talimatından sonra Tahran’da bir grup doktor bir araya gelerek İmam’ın hastalığını araştırıyorlardı. O süreçte İmam’ın kardeşi Hacı Nureddin Bey de İmam’ın hastalığıyla ilgileniyordu ki doktorlar çok şükür kısa sürede İmam Humeynî’yi iyileştirmişlerdi.

 

Ruhullah Bey’in hastalığı sürecinde o kadar tedirgindim ki geceleri uyuyamıyordum...

 

 

Tatillerimizde de Ders Ders...

 

Tatil için gideceğimiz yerleri artık çocuklar seçiyordu. Ruhullah Bey ise gidilecek yere pek karışmazdı. O artık büyük bir müderris olmuştu. Yaklaşık beş yüz-altı yüz talebe kendisinden fıkıh ve usul dersleri alıyordu.

 

Yaz tatilleri Ruhullah Bey’e de iyi geliyordu. Elbette İmam yazları da yazmaktan ve okumaktan el çekmiyordu. Yazları genelde kışın aldığı notları temize çekerek kitap haline getirirdi. İmam, bugün basılan kitaplarının çoğunu o günlerde yazmıştı.

 

Ruhullah Bey para harcama konusunda çok dikkatli davranırdı ancak ev seçerken -daha pahalı olmasına rağmen- bahçesi yalnızca bize ait olan müstakil evleri seçerdi. Tatile gittiğimiz şehirlerde kiraladığımız evler de dahil. Zira namahremlerden uzak olmaya önem verirdi. İmam’ın her şehirde arkadaşları vardı. Yaz tatillerinde üç aylığına bir şehre gitmeden önce o şehirde bulunan arkadaşına mektup yollar ve ev kiralamasını söylerdi. Gittiğimizde evin kirasını veriyorduk. Ancak sonraları arkadaşları kira parasını kendileri vermeye başladı. Ya da kiraladığımız evin sahibi İmam’dan para almıyordu. Zira İmam artık tanınan büyük bir müderris olmuştu...

 

 

Merciyetten Uzak Durması

 

İmamzâde Kasım’a gitmiştik. Yıl 1962. Eşrakî Bey aceleyle Kum’dan Ayetullah Seyyid Abdulhadi Şirazî’nin vefatını haber vermeye gelmişti. Ayetullah Burucerdî de önceden vefat etmişti. Eşrakî Bey, dolayısıyla vefat eden Seyyid Şirazî için İmam Humeynî’nin matem meclisi oluşturması gerektiğini söyledi. Zamanın büyükleri, vefat eden böyle şahsiyetler için bu tür Fatiha meclisleri düzenliyordu.

 

Öğleden sonraydı. Eşrakî Bey varmıştı. İmam uyuyordu. Uyandığında damadının, İmam’ın büyük biri olarak meclis düzenlemesi gerektiğini söylemeye geldiğini anlayınca yerinden kıpırdamadı. Hatta yatakta oturur vaziyete bile geçmedi. Sadece şunları söyledi:

 

“Ben bu sözlerin sahibi değilim. Beni neden rahat bırakmıyorsunuz? Defalarca hepinize benden el çekmenizi ve merciyetlik gibi bir düşüncemin olmadığını söyledim!”

 

Eşrakî Bey, Ruhullah Bey’i çok seviyordu. Ömrünün sonuna kadar İmam’ın taklit merci olması için çabalayıp durdu. Tabii gizliden gizliye! Zira İmam anlasaydı rahatsız olur ve hiddetlenirdi. Bu da İmamzâde Kasım tatilimizin bir hatırasıydı. 

 

 

***Burada Hatice Sakafî’nin de izniyle bir olayı aktarmakta fayda var. İmam Humeynî’nin ailesi ile beraber 1962’de yaz tatili için İmamzâde Kasım bölgesine gittiği yıl, Buyin Zehra’da[1] çok büyük bir deprem olmuştu. Bölge halkından binlerce kişi enkaz altında kalmıştı. İmam Humeynî depremden sonra İmamzâde Kasım’daki camiye giderek insanları Buyin Zehra halkına yardıma çağırdı. O gün İmamzade Kasım’da olan dünya güreş şampiyonu Merhum Gulam Rıza Tahtî, İmam’ın dediklerini yerine getirerek birkaç arkadaşıyla beraber bölge halkından para ve eşya yardımlarını topladı. İmamzade’nin hareminin yanındaki meydanda halkın yardımları hızla toplanıyor, kamyona yükleniyordu. Birkaç tane döşek ve yatak çarşafları kamyon şoförünün dikkatini çekmişti. Kendisi şöyle anlatıyor:

 

“O yataklar Hacı Ağa Seyyid Ruhullah Bey ve ailesinindi. Depremden birkaç gün önce Kum’dan İmamzade Kasım’a yük taşırken yataklarını da onların isteği üzerine getirmiştim. Gördüm ki kendi yatak ve döşeklerinin hepsini vermişlerdi. Peki, kendileri neyin üstünde uyuyacaktı? diye düşünmüştüm.”

 

Hatice Sakafî’ye neden kendiniz için Kum’dan getirttiğiniz bütün yataklarınızı gönderdiniz? diye sorduklarında, şöyle cevap vermişti:

 

“Bizim başımızı soktuğumuz bir yer var. Her şeylerini kaybeden insanlardan utanıyoruz. Benim üstüme örtmek için çarşafım var, Ruhullah Bey’in de abâsı var.”***

 

 

 


[1]Kazvin’de bir ilçe

 

 

 

 

 

 

Sekizinci Bölümün Sonu

 

 

 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler