15 Eylül 2019 Pazar Saat:
15:30

Ruh-Beden İlişkisi ve Mead

21-06-2019 10:35


 

 

 

 

 

İslâm Filozofları insanın yaratılışını ele alırken özellikle varlıkların meydana geliş aşamasında sudûr teorisinin bir yansıması olarak düşünülen yaratılış hiyerarşisi üzerine şöyle bir çizgi takip ederler: Allah ilk önce akl-ı evveli yaratmıştır. Ondan akl-ı sânî denilen nefs sudûr eder. Nefsten heyûla, heyûla’dan da suret (form) ortaya çıkar. Bunların terkibinden de yıldızlar, felekler, tabiatlar gibi pek çok şey vücuda gelir. Latif olan şeylerle kesif (yoğun, katı) olanlar arasındaki birleşmeden madenler, bitkiler, hayvanlar ve insanlar meydana gelir. Latif olan şey, ondan daha yoğun olan şey tarafından kuşatılır. Kesif olanlar latif olan unsurlara zarf/kap vazifesi görürler. Akıl nefs tarafından, nefs heyûla ve heyûla da suret tarafından ihata edilmektedir. Bu terkipler neticesinde oluşan en güzel unsur hiç şüphesiz insandır. İnsanın bedeni oluşmaya başladığında, akl-ı sânî denilen nefsten bir takım kuvvetler alınır. Nefsten alınan bu kuvvetler insanın ruh tarafını oluşturur.

 

Ruhla beden ilişkisi hakkında ise İslami felsefede iki görüş vardır. İbn Sina'ya göre soğanın katmanları gibidir ve üst üste giydirilmiş bir birinden ayrı ve bağımsızdırlar. Ne var ki insan denen tek yaratığın var olması ve varlığını devam ettirmesi için bedenle birlikte olması bir zorunluluktur. Dolayısıyla ruh, bedene giydirilmiş, ama bedenden daha latif ve güçlü bir varlıktır, soyut olması hasebiyle... Bu sebeple de İbn Sina ölümle yok olan bedene ruhun tekrar dönmesinin aklen muhal olduğunu ileri sürerek, tekrar dirilişin bu bedenle değil, ruhla gerçekleşeceğini söyler ve meadın ruhanî olduğu görüşünü benimser; ama dinî kaynaklara dayanarak da kıyamette bir bedenin olacağını kabul etmekle beraber nasıl bir şey olacağını izah edemez felsefî açıdan. Çünkü ölmekle yeni bir kalıba girerse ruh, ruh göçü ve reenkarnasyon gündeme gelir ki, bu tenasüh olayı hem ilmen hem de dinen batıl ve muhaldir.

 

İbn Sina düşüncesine karşı olarak Molla Sadra ise "hareket-i cevherî" (cevherde/zatta hareket ve tekâmül) görüşünü geliştirmiş ve bu görüşün sonuçlarından biri olarak ruh-beden ilişkisine farklı bir anlayış sunmuştur. Bu perspektiften âlem Molla Sadrâ açısından nesnel bir varlık değil, bir fiil olarak zuhur etmiş, buna binaen de yaygın ruh anlayışını terk edip bedenin cevherî bir hareketle ruhî varlık mertebesine ulaştığını ileri sürmüştür. Molla Sadra'ya göre bedenle ruhu ilişkisi İbn Sina'nın dediği tarzda soğan katmanları gibi değil, aksine bal ve tatlığı gibi iç içe geçmiş türde bir iç içelik ve birliktelik, aynilik söz konusu olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla beden ruhtan farklı, ayrı ve bağımsız bir varlık değil, tersine, insan ilk yaratıldığı andan itibaren zatta ve cevherinde tekâmül etmekle bir gelişme sağlar ve gittikçe de farklı şekillere bürünür. O nedenle ruhun bedenden ayrı düşünülmesi imkânsızdır. Yani aslında insan, sahip olduğu tüm yetenekleri ve güçleriyle tek bir gerçekten ibarettir; ancak onu tanımlarken anlatım olarak onun bir beden ve ruhtan müteşekkil olduğunu söyleriz. Yani ilk başta bir su damlası (meni) iken tekâmül ederek kan pıhtısına dönüşür, ardından et parçası hâline gelir ve gelişerek içinde kemikler oluşur. Bu evrede bitkisel hayatı vardır (nefs-i nebatÎ). Sonra da ruhun verildiği an dediğimiz canlanma evresine geçer (nefs-i hayvanî). Böylece önceki evrenin özelliklerini korurken yeni bir evreye girerek bu evrenin özelliklerini de barındırır. Yani hem bitkiler gibi gelişir, hem de hayvanlar gibi hareket eder. Böylece ruh ve bedene sahip cenin gittikçe tekâmül eder, hem bedeni gelişir, farklı evrelere girer, hem de ruhu birtakım yetenekler elde etmeye başlar. Ve bu gelişme ve tekâmül üçüncü evreye kadar devam eder (nefs-i natıka). Dünyaya gelir sonra, görmeye ve duymaya başlar, zamanla irade ve sahiplenme yetileri oluşur, ardından da akletme ve düşünme güçleri oluşuverir. Ki bu gelişmelerin hepsi ruh ve bedenden ibaret olan insanda baş gösterir. Mecazi tabirle hem ruhen gelişir hem de bedenen. Böylece âlem-i insanda tekâmül devam eder ve ölünceye kadar da böyle ilerler. Ölümle de ruh ve beden yeni bir evreye girer, "âlem-i misal" diye. Kabir âlemi yani. Burada da aynı ruh ve bedene sahip insan için tekâmül sonucu oluşan yeni bir beden ve ruh oluşumunun evresi başlamış olur. Anne rahmindeki suyun geçirdiği evreler gibi, bu dünyada yaşadığı müddetçe kendi yaptıkları ve düşündükleri, inandıkları sonucu oluşturduğu gerçek varlığının oluşum aşaması başlar ve berzah/misal âleminde oluşan yeni bir kalıpla kıyamete ayak basar. Ki o kalıp ebediyete yatkındır, bu dünyadakiyle aynı olmakla birlikte ayrıdır. Görsen tanırsın, ama özellikleri farklıdır. Tıpkı 2 yaşındaki Mehmet ile 60 yaşındaki Mehmet gibi; aynı ama ayrı, ayrı ama aynı. Bu görüşe binaen de bizim aslında şu anda o gerçek kalıbımız oluşuyor hareket-i cevherî kuralı gereği ve ölümle şu an oluşturmakta olduğumuz o kalıba giriyoruz aslında. Ki o kalıp da aynı bu sahip olduğumuz kalıbın aynısıdır, ama ayrısıdır.

 

Şimdi bu görüşü, yani Molla Sadra'nın düşüncesini esas aldığımızda, ruhun bedenden ayrılmasının baldan tatlılığı, tuzdan tuzluluğu almak gibi imkânsız bir şey olduğu ortaya çıkar; böylece bedenle aynı ve iç içe olan ruhun bedenden ayrılmasının mümkün olmayacağını anlamış oluruz. Evet, irfanda insanın bedeninden soyutlanıp gerçek varlığını görmesi olayı (tecerrüd, tecrid) var, ama bu aslında ruhun bedenden ayrılması değil, şu an oluşmakta olan ve misal/kabir/berzah âleminde ortaya çıkıp gelişecek gerçek kendimizi, öz varlık ve kalıbımızı görmektir.

 

Nitekim İbn Sina'nın görüşüne göre de imkânsızdır ruhun bu dünyada bedenden tamamen kopup ayrılması. Çünkü ruh her ne kadar bedenden ayrı bir varlık da olsa bu bedenden tamamen ayrıldıktan sonra tekrar aynı bedene geri dönmesi, kıyametle ilgili öne sürdüğü gerekçede olduğu gibi, muhaldir aklen ve dinen; çünkü böyle bir şey ruhun göçüdür ve reenkarnasyondur.

 

Ruhun bedenden sınırlı olarak, tamamen kopmadan ayrılması olayına gelince; bunun hem ruhu bedenden ayrı bir varlık olarak gören İbn Sina, hem de ruhla bedeni bir ve aynı bilen Molla Sadra yaklaşımı açısından akla dayalı olarak izah etmenin imkânı vardır. Şöyle ki, farklı boyutlara sahip insanın hem maddî/somut âlemle hem de manevî/soyut âlemle irtibat kurma yetisi ve yeteneği vardır. Ki böyle bir yeteneği fiiliyata dönüştürmek de tekâmülün zirvelerine ulaşmayı gerektirir ve herkesin ulaşabileceği bir durum değildir. İlahî gayb ilmiyle desteklenen Peygamberler, İmamlar ve Evliyalar gibi.

 

Molla Sadrâ açısından Meâd konusu hakkında şu alıntı yazı da faydalıdır:

 

Molla Sadrâ'da Meâd

 

İslam düşüncesi geleneğinin bütün disiplinlerinden beslenip öğretilerini özümseyerek ortaya koyduğu görüşleriyle İslam felsefesine yeni bir soluk getiren Molla Sadrâ, kendi geliştirdiği hareket-i cevherî teorisi çerçevesinde meâd problemini ele alır. Ölümsüzlüğü savunan felsefî argümanlarla, dirilişe inanan teistik öğretileri İslam’ın öngördüğü meâd öğretisi içinde harmanlayarak özgün bir bakış açısı yakalayan Sadrâ, problemin çözümü hususunda oldukça iddialı bir söylemle kendinden önceki kelâmcı ve filozofların erişemediği bu girift konunun sırlarına ilahi ilham ile erişen tek kişi olduğunu iddia eder. Ahireti dünyanın devamı bilerek, ahiret bilgisinin dünyayı bilmeye bağlı olduğunu savunur.

 

"Andolsun, ilk yaratmayı bildiniz, (bunu) düşünüp ibret almanız gerekmez mi?" (Vâkıa/62) ayetinden hareketle ilk yaratılış olan dünyayı bilmekle ahiretin bilinebileceğini söyler.

 

"Felsefe ve kelâm ehli, meâdın varlığı konusunda hemfikirdir." diyen Sadrâ, görüş ayrılıklarının meâdın nasıllığı konusunda olduğunu söyler. Nitekim mütekellim ve fukahânın çoğu ruhun bedende akan latif bir cisim olduğuna dayanarak meâdın salt cismanî olduğunu savunurken, felâsifenin geneli ise meâdın salt ruhânî olduğunu savunurlar. Salt cismanî meâda inananlar -buna Müslümanların çoğu dâhildir- insanın salt etten, kemikten, kandan mürekkep bir varlık olduğunu ve ahirette dirilecek olan bedenin tıpkı bu dünyadaki bedenin aynısı olacağına inanırlar. Genel halk kitlesinin görüşü olan bu görüşe göre ahiret âlemi bu dünyadaki hissi algılarla idrak edilebilir. Salt ruhanî meâda inananlara gelince cennet ve nimetlerinin, huri ve köşkleri ile nehirlerinin gözle görülür maddi suretler olmadıklarını ancak mutluluk ve neşe veren soyut aklî idrakler olduklarını savunurlar. Cehennem ve onun alevli ateşinin de aynı şekilde kötü ahlak ve çirkin sıfatların hayalî formları olduğunu iddia ederler. Tıpkı rüyada acı veya haz veren durumların görülmesi gibi uhrevî hayatta görülen acı ve lezzetlerin de misali ve hayali olduklarını ileri sürerler.

 

Molla Sadrâ, ilim ve irfanda derinliğe sahip olan ve akıl ile nakli birleştirenlerin bakış açısı olarak sunduğu meâd hakkındaki kendi görüşünü şöyle açıklar: Varoluş bakımından ahiret bu dünyadan farklı bir inşâ ve ibdâ’ olduğundan insanın ahirette bürüneceği suret de bu dünyadaki gibi tabiî/fizyolojik bir suret olmayacaktır. Uhrevî varoluş düzeyinde insanlar her ne kadar aralarında bir derecelenme olsa bile var olma ve gerçekleşme bakımından bu dünyadaki maddi suretlerle karşılaştırılamayacak derecede daha güçlü, daha kâmil ve kalıcı duyusal suretlere sahip olacaklardır. Ancak salt cismanî meâda inanan zahirci Müslümanların sandıkları gibi uhrevî durumların şu fani, bozulan ve çürüyen duyularla idrak edilmesi mümkün değildir. Diğer taraftan salt ruhanî meâda inananların da sandığı gibi bir gerçekliğe sahip olmayan hayalî/sanal varlıklar da değildir. Aynı şekilde kimi Meşşaî filozofların da anladığı gibi aklî durumlar ve manevî hâller de değildir.

Sadrâ’ya göre uhrevî fenomenler aynî cevherî suretlerdir. Başka bir ifade ile maddi olmadıkları için her ne kadar bu dünyanın duyularıyla algılanmasalar da aynada veya ekranda gördüğümüz görüntülere benzeyen ancak fiilen onlardan daha güçlü bir varoluşa sahip suretlerdir. Bir gerçekliği olan ve duyulur varlıklardır. Sadrâ’ya göre; kelâmcıların hatası ahiret için dünyadaki maddi nesneleri öncül olarak kabul etmeleridir. Rüya âlemi gibi bir varoluş tarzını tasavvur edenlerin hatası ise, ahireti somut gerçekliklerle değil, hayalî ve tamamen soyut nesnelerle doldurmuş olmalarıdır. Misal âlemi ve içindekilerin gerçek olduğunu söyleyen Sadrâ’ya göre gerçek bir beden, nimetleriyle beraber gerçek bir cennet ve ateşi ile birlikte gerçek bir cehennem olacaktır. Ancak bunların hiçbiri maddi olmayacaktır. Elbette uhrevî hislerin dünyevî göz, kulak vb. hisler gibi yok olan ve sınırlı hisler olmadıkları unutulmamalıdır diyen Sadrâ, ahiret âleminin dünyaya göre daha üstün ve daha yüce bir âlem olduğu gibi ahiret âleminde insanın hisleri de o âleme uygun olup maddi dünyadaki gibi oluş ve bozuluşa tâbi olmayan türden olduğunu söyler. Bu anlamda Kur’ân’dan şu ayeti delil olarak getirir:

 

"Elbette ahiret, paye olarak daha yüksek, erdem ve (manevi) zenginlik bakımından daha yücedir." (İsrâ/21)

 

Molla Sadrâ, ulemanın aklî delillerle kanıtlayamadıkları cismanî meâdın kolay kavranan bir durum olmadığını belirtir. Bu nedenle tahkiki bir imanla ona inanmaktan zihinleri yorulan faziletli kişilerin bile ancak vahyin verilerine dayanarak taklidî bir imanla yetindiklerini ifade eden Sadrâ, meâd ile ilgili bilgilerin maddi ve cüzî varlıklara dair bilgiler gibi olmadığından idrak edilmesinin de güç olduğunu ifade eder. Bu önemli konunun ispatını birçok eserinde getirdiği bazı öncül ilkelere dayandırarak bu önemli problemi kendine özgü bir bakış açısıyla izah eder. (1)

 

 

----------------

 

(1) Molla Sadrâ'da Meâd Problemi / Mahmut MEÇİN

 

 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !