11 Aralık 2017 Pazartesi Saat:
05:48
11-10-2017
  

Ruhun Dünyada Tekamülü

İnsan hem aklı, hem kalbi her gerçeği, hem de tabiat gerçeğini kabul ve hazmetmiştir...

Facebook da Paylaş

 

İslam'dan önce Hindistan ve Yunan'dan belirip bu ülkelerden dünyaya yayılan ve İslam'la bağdaşmayan bir düşünce vardı. Bu düşünceye göre insanın ruhu önce tam ve kâmil olarak başka bir âlemde yaratılmış, sonra da tıpkı bir kuş gibi -bedeninde- kafeslenerek getirilip bu dünyaya bırakılmıştır.
 

Bu durumda kafesi kırmak gerekir...
 

Ancak, Kur'an-ı Kerim, Müminin suresinde bu mevzuyla ilgili olarak gayet ilginç ve fevkalade bir tabir kullanmıştır; Sadr'ul Mutaallihin bunu şöyle açıklar: "Ben, ruhun, sonradan maddeden yaratılmış, soyut ve kalıcı olduğunu Müminin suresinin bu ayetlerinden anladım.”
 

Mezkûr ayet-i kerimelerde insanın yaratılışı sistematik bir şekilde merhale merhale şöyle anlatılmaktadır:
 

"Ant olsun ki biz insanı balçık mayasından yarattık (topraktan), sonra onu sağlam bir karar yurdunda bir katre su kıldık, sonra o bir katre suyu kan pıhtısı haline getirdik, derken, kan pıhtısını bir parça et haline soktuk (cenin), derken ette kemikler yarattık, ardından kemiklere et giydirdik…
 

"Müminin suresinde insanın yaratılış merhalelerini açıklayan bu ayetlerin hemen ardından şu ayet-i kerime gelir:
 

"Sonra da onu başka bir yaratılışla meydana getirdik..."  (Müminin - 12-15)
 

Yukarıda zikredilen en son ayet-i kerimede bilinen tabiat ve maddenin başka bir şeye, yâni ruha dönüştürüldüğü açıklanmaktadır. Bu da ruhun soyut olduğu, ancak, madde dışı bir soyut değil, aslının maddeden kaynaklanmış bir soyut yapı arz ettiğini gösterir. Yâni ruh da aslında şu bildiğimiz madde âleminin bir parçası olup ondan daha değişik bir yaratılış ve özellikle yaratılmıştır. Daha açık bir deyişle ruh başka bir âleme ait ve o âlemde kemale ermiş olup sonradan dünya âlemine getirilmiş ve bu dünyevi yaşama hapsedilmiş değildir. Ruh da bu âlemin bir parçası, o da tabiatın bir çocuğudur.
 

Ruh maddeden -ancak, başkalaşıma uğratılarak- yaratıldığına göre onun da anası tabiat ve dünyadır. O halde dünyada bulunan ruh, kafeste ya da zindanda değil, ana kucağındadır; kendi annesinin kolları arasındadır. Tabiat insan ruhunun anasıdır; tabiatta yaşayan insan annesinin yanı başında, onun kucağında yaşamaktadır; tabiatın kucağı, ana kucağıdır...
 

O halde insanoğlu burada, şu tabiat âleminde kemale erecek, burada olgunlaşacaktır; daha önce kemale ermiş olması söz konusu değildir. Dünyayı insanoğlunun zindanı, kafesi ya da içine düşmüş olduğu bir kuyu şeklinde yorumlayarak onun yegâne gayesini bir an önce buradan kurtulmaya çalışmakla özetleyip tabiat âlemini insana bütünüyle yabancı bir unsur olarak telakki eden bu sofistlik düşünce İslami bir düşünce ve İslam'a mutabık bir görüş değildir.
 

İslami düşünceyle bu sofistlik düşünce arasında şu hassas fark söz konusudur: İslam, dünya âlemini insanoğlunun zindanı ya da kafesi şeklinde değil, onun anası olarak kabul eder ve şöyle der:
 

"Sen her zaman ananın eteğine yapışacak, onun kucağına çakılıp kalacak değilsin. Tabiat ananın eteğini bırakmaz, büyüdükçe olgunlaşmaz ve dünya âleminde yüceleşme yolunu tutmazsan hep tabiatta kalır ve "salt tabii bir varlık" oluverirsin. Kur'an-ı Kerim'in de deyimiyle
 

"...Sonra da onu döndürdük, aşağıların en aşağısına kattık." (Tin / 5) ayetinin bir örneği durumuna düşersin ve
 

"...Ancak inananlar ve iyi işlerde bulunanlardan başka."  (Tin, / 6 ) ayetinde sözü geçen yücelmiş insanlar arasına katılamazsın.
 

Bu da dünyayı cehennem kılar sana; zira tabiattan başka bir şey olmayan Esfel-es Safilin'den kalkıp yükseklere çıkamayan ve yücelemeyen kişi için tabiat âlemi ya da dünya, cehennem oluverecektir: onun ana kucağı gibi sığınacak yeri, anayurdu cehennem uçurumudur...  (Karia / 9)
 

Evet; Karia suresinde de buyurulmuş olduğu gibi tabiat ananın kucağından sıyrılamayan insanın annesi -yâni dünya cehennemi kesiliverecektir onun. Allah Teâlâ bu anadan doğurmuş, böyle mukadder kılmıştır bunu; anası dünyadır insanoğlunun. O, ana kucağında çakılı kalmamalı, erginleşip yücelere yükselmelidir. Okullara gitmeli, tahsil etmeli, basamak basamak yükselerek yüce mertebelere ulaşmalıdır.
 

Ana kucağına çakılı kalmamalıdır, aksi takdirde sonsuza dek burada kalakalacaktır. Yaşı mesela yirmi beşe gelmiş olduğu halde hala kendisini ana sütüne muhtaç gören ve annesinin eteğini bırakmayan biri gibi tıpkı.
 

O halde İslam sosyolojisi ve İslami antropolojiye göre insan, daha önceden Âlem-i Kutsi'de ve bütün kemallere sahip olarak yaratılmış ve daha önceden bu kutsal âlemde uçup durmakta iken, sonradan alınıp dünya kafesine kapatılmış bir kuş değildir. şairin de dediği gibi:
 

"Âlem-i Kut'sun kuşuyum ben / Nasıl anlatayım ayrılığı, nasıl açıklayayım bilmem..."
 

İnsan ne o âlemin kuşu ne de bu âlemin zindanının mahkûmudur ki yegâne görevi bu zindanın duvarlarını yıkıp kaçmak olsun.
 

İslam bunu reddeder!
 

Evet, âlem-i ervah, âlem-i eczamdan üstündür; ancak bunun sebebi, yaratılış ve tekvin itibarıyla ruhun cisme olan mertebe ve derece üstünlüğüdür. Yâni ruh, yaratılışı bu âlemde vuku bulmuş bir şuadır, ancak bu şua, başka bir âlemden bu âleme ışımıştır. Yoksa ruh daha önce bütünüyle kemale ermiş ve tamamlanmış bir halde başka bir âlemde bulunmuş değildir ki daha sonra bu âleme getirilmiş ve hapsedilmiş olsun! Bu tenasüh düşüncesi İslami değildir, asıl Eflatun'a dayanan bu platonik yanlış görüş, eski Hint felsefelerinde de görülür.
 

Eski Yunan'da yaşamış olan Eflatun da ruhun bu âleme gelmeden önce başka bir âlemde hiç noksansız, tam ve kemale ermiş olarak yaratıldığına inanmıştır. Ona göre ruh, daha önce âlem-i misaldeydi; ancak daha sonra maslahat üzere bu âleme getirilip hapsedildi; o halde onun gayesi bu âlemden kurtulmaya çalışmak olmalıdır!
 

Ancak, İslam, tabiat âlemine bu açıdan bakmaz, dünyayı böyle yorumlamaz.
 

şunu da hemen belirtelim ki biz, "Bütün arifler ve tasavvufçular bu büyük hataya düşmüşlerdir demiyoruz. Hayır, kimi tasavvuf büyükleri görüşlerini beyan ederken bu noktaya gereken dikkati göstermiş, yerinde terimler kullanmışlardır; ne toplumdan uzaklaşmış, ne de dünyadan bütünüyle el etek çekerek inzivaya saplanmışlardır.
 

Evet, bu hataya düşmemiş büyük tasavvufçular da yok değildir. Afaki ve enfüsi ayetlerin Kur'an-ı Kerim'de bir arada zikredildiğini fark etmiş ve tabiatın da Hakk'ın aynası olduğunu, Hakk'ın cemalini yansıttığını görebilmişlerdir.
 

Nitekim insaniyet âleminin bir harikası denilebilecek şu fevkalade satırlar şebisteri'nin değil midir?
 

"Cana, düşünce öğretenin adıyla...
Can çırağını nuruyla yakıp aydınlattı.
Fazlıyla her iki âlem de aydınlanıverdi
Feyziyle insanın toprağı gül bahçesi kesildi."
Daha sonra afaki ayetlere teveccühle şöyle demekte:
"Canı tecellide olanın yanında
Bütün âlem Hak Teâlâ'nın kitabıdır.
Araz i'rab, cevherse harfler gibidir
Mertebeler de i'rabla vukuf gibidir işte."
Ya da Cami'nin dediği gibi:
"Cihan, şahidimiz olan güzel aynamızdır bizim
Her şeyiyle onun veçhini gösteren bir ayna...”

 

Evet, Kuran'la tasavvuf düşüncesini yan yana koyup önemle eğildiği araştırılırsa İslam'ın; nefis, nefsin batını, insanın kendi iç dünyasına eğilimi gibi şeyleri herhangi bir surette inkâr etmeksizin dünya âlemine tasavvufçulardan daha dikkatle eğildiği ve tabiata onlardan daha fazla önem verdiği görülür.
 

O halde Kur'an'ın kâmil insanı akılcı ve gönülcü (insanın kendi iç dünyasına önem veren ve öz benliğiyle irtibat kuran) olmasının yanı sıra, tabiatçıdır da aynı zamanda!
 

Yâni o, hem aklı, hem kalbi her gerçeği, hem de tabiat gerçeğini kabul ve hazmetmiştir.

Şehit Murtaza Mutahhari

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler