23 Ekim 2019 Çarşamba Saat:
03:08
02-10-2019
  

Salat ve Dua'nın Anlamı

Oniki imam okunanda, Kulak verip dinlemeli. Korkmazmısın ol Allah'tan, Sözü doğru söylemeli.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Seyyid Sefer Akkuş

 

 

Konuyla ilgili Kuranımız şöyle açıklamaktadır;

 

"Ve hebeli alalkiberi İsmaile ve İshaka inne rabbi lesemiud du’ai"

 

“İbrahim dedi ki; ihtiyarlık çağımda bana İsmail’i ve İshak’ı lütfeden Allaha hamt olsun şüphesiz Rabbim duayı işitendir” (İbrahim/39)


"Dea Zekeriyya Rabbehu..i nneke semiud du’a-i"

 

“Zekerriya Rabbine Dua etti. Rabbim demişti bana katından temiz bir nesil soy ver, sen duayı işitensin” (Al-i İmran/38)


Görüldüğü üzere “ed-Dua” ve “ed-Dave” yani ‘Dua’, Arapça çağırmak, dua, etmek, istemek, seslenmek, dilekte bulunmak, acizlik makamında olduğunu bilip yüce yaratıcıya el açmaktır, istemektir, tazarru naz ve niyazda bulunmak manalarındadır ve her zaman her yerde yapılabilir ama ağızdan söylemekle veya el açmakla yapılan ibadettir. Kulluk vazifelerinden biridir ve hemen hemen birçok dillerde de ‘Dua’ ismiyle Arapça kelime anlamı ile bilinmektedir. Yani Arapça ‘Dua’ kelimesi dilimizde ve pek çok dillerde de dua olarak bilinmekte ve istifade edilmektedir.


Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

 

“Gökte ve yerde olan ne varsa Ondan (Allah’tan) ister..” (Rahman/29)

 

“De ki; sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki, siz gizliden gizliye ona (Allah’a) yalvararak dua etmektesiniz..” (Enam/63-64)

 

Hz. Peygamberimiz (saa) buyurmuştur:

 

"Dua müminin silahıdır." (Usulü Kafi, c.2 s.468)


Hz. İmam Cafer-i Sadık (as) buyurmuştur:

 

"Hastalarınızı sadaka ile tedavi edin ve bela kapılarını dua ile kendinizden uzaklaştırın." (et-Tehzib c.4 s.112)


Hz. İmam Ali Murtaza Haydar (as) buyurmuştur:

 

"Okların en işleği mazlumun duasıdır."


Hz. Peygamberimiz (saa) buyurmuştur:

 

“Bismillahirrahmanirrahim ile başlayan dua reddedilmez.”

 

Her duadan önce ve sonra mutlaka tahir ve mutahhar Hz. Peygamberimize (saa) ve onun tertemiz Ehl-i Beytine (as) selavat gönderilmelidir.


Bir de “Salat” kelimesi vardır ve Arapçadır. Bu da duayı içermekle birlikte ayakta durma, rükûa eğilme, secdeye inme anlamlarını, öncesinde su ile abdest alma, ezan veya ikame okunan ve Kâbe’ye dönülüp yapılan ve bir takım hareketlerle yapılan fiili ibadeti içerir.

 

Dua genellikle belli bir harekete, zamana bağlı olmadan Cenabı Haktan temennide istekte bulunmaktır. Salat (Namaz) ise Allah’a belli şekillerde ve zamanlarda şartları ile yani abdest, ezan ve Kâbe’ye yönelmek ile ibadet edip içerisinde duada edilen bir ibadettir.


Eski yazma Aleviliğe ait buyruk kitaplarımızda “Salat’ul Fecr” yani Sabah Namazı “Salat’uz Zuhr” yani Öğle Namazı, “Salat’ul Asr” yani İkindi Namazı, “Salat’ul Mağrib” yani Akşam Namazı, “Salat’ul İşa” yani Yatsı Namazı, “Salat’ul İyd” yani Bayram Namazı, “Salat’ul Meyyit” yani Cenaze Namazı ve “Salat’ul Cuma” yani Cuma namazı ibareleri geçmektedir ki sabah, öğlen, ikindi, akşam ve yatsı duaları değil de namazları oldukları anlaşılmaktadır. Ve o namazların içerisinde duada edilmektedir ve namazdan sonra yine ellerimizi açıp dua etmekteyiz.

 

Turabî baba bir dörtlüğünde şöyle demektedir;

 

Şeriata iman eyle,
Şehadet kelamın söyle,
Salat (Namaz) Sücud (Secde) taat eyle,
Kimi farz, kimi sünnettir.

 

Hz. Peygamberimize (saa) salat ve selamla ilgili şöyle buyrulmuştur:

 

"İnnellahe ve melaiketehu yusallune alannebiyy ya eyyuhellezine amenu sallu aleyhi ve sellimu teslimen."

 

“Ey iman edenler Allah ve melekleri Peygambere salat etmekte sizde ona canı gönülden teslimiyetle esenlik dileyip salavat ve selam gönderiniz” (Ahzab/56)

 

Burada rahmet gönderme, dua etme, peygamberin şanını yüceltme için salat ve salavat göndermekteyiz ki bu anlamları içermektedir.


Yine Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 

“(Ey Peygamber) onlara salat (dua) et. Muhakkak ki senin salatın (duan) onlar için bir huzur ve sükûnettir. Şüphesiz Allah işitendir ve bilendir.” (Tevbe/103)


Yine Cenabı Hakk buyurmuştur:

 

“İşte Rablerinden salavat ve rahmet hep onlaradır. Doğru yolu bulanlarda onlardır” (Bakara/157)

 

Burada salat kelimesinden türetilen salavat kelimesi de af, mağfiret anlamında olduğu gayet açıktır. Ancak bunlar yani salat kelimesinden türetilen salavat gibi ayetler birkaç tanedir ama “Salat” yani kesinlikle bildiğimiz namazın kastedildiği ayetler çok çok fazladır ve bildiğimiz namaz ibadetini ifade etmektedir ki Hz. Peygamberimiz (saa) ve onun Ehl-i Beytinden olan 12 imamlarımız ve onların yoluna ikrar imanla bağlı seyyidler, ilim adamları, erenler, evliyalar bunun böyle olduğunu mübarek sözlerinde açıklamışlardır.


Arapça “Salat” kelimesinin anlamı Farsça tabirle Namazdır. Türkçe ve diğer bazı dillerde Namaz olarak bilinmektedir. Arapça dili zengin olduğu cihetle “Salat” denilince Namazın kastedildiğini, Dua denilince duanın anlamını bilmektedirler fakat Türkçe ve diğer bazı dillerde durum bunun aksinedir.

 

Dua denilince biliniyor, anlaşılıyor ama “Salat” kelimesinde Dua olarak tabir ve tercüme edilince ikisi de dua oluşup ve anlaşılıp asıl manası ifade edilemez bunun için Salat yerine Namaz kelimesi birçok dillere geçmiştir. Böylece anlaşılması neyin kastedildiğinin bilinmesi için Salat’a, Namaz ve Duaya da Dua denilmiştir ve Salat (Namaz) ile Duanın farkı da böylece anlaşılmıştır.


Bunun daha iyi anlaşılması için ayette şöyle buyurulmaktadır:

 

“Rabbicelni Mukime’s-salate ve min zürriyeti Rabbena takabbel du’a-i"

 

“İbrahim dedi; Rabbim beni ve zürriyetimden olanları salatı (Namazı) kılanlardan karar ver. Rabbimiz duamı kabul buyur” (İbrahim/40)


Yine buyrulmuştur:

 

“Kul id’ullahe ev’id’r-Rahman... Ve la techer bi salatike”

 

"(Ey Peygamber) De ki; Allah deyin çağırın dua edin veya Rahman diye çağırın dua edin, hangisiyle dua eder çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O’nun içindir. Salat’ını (Namazını) yüksek sesle kılma, sesini çok da kısma, bu ikisi arasında bir yol tut" (İsra-110)


Arif kimse o dur ki bu kelamlar kendisine kifayet eder. Duasını, Salat’ını (Namazını) Vuzu’sunu (Abdestini) doğrusuyla bilir ve ona göre amel ve ibadetini yapar.


Mâlikî Mezhebi'nin kurucusu olan İmâm Mâlik de “el-Muvatta" adlı hadis kitabının 300 numaralı hadisinde İbn-i Abbâs'tan naklen şöyle diyor:

 

"Hz. Resulullah (saa) bir korku ve sefer durumu söz konusu olmaksızın öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birlikte kıldı."

 

Ayrıca bakınız; Sahih-i Buhârî hadis; 510, Sahih-i Müslim, hadis; 1146 ve 1153, Sahih-i Tirmizî hadis; 172, Sahih-i Nesâî hadis; 2426.


Yine Müslim kendi Sahih'inin 1147 numaralı hadisinde İbn-i Abbâs'tan şöyle nakletmektedir:

 

"Hz. Resulullah (saa) Medine'de bir yağmur veya korku söz konusu olmaksızın, öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birlikte kılardı" Ravi diyor, ben İbn-i Abbâs'a; "Neden böyle yapardı?" dedim. İbn-i Abbâs; "Ümmetine zorluk çıkarmasın diye" cevabını verdi.


Kur’an ve Ehl-i Beyt yolunda 12 İmam mezhebi Caferi mezhebimizde öğle ikindi birlik kılınır akşam yatsı birlik kılınır ve sabah öğle akşam olmak üzere üç öğünde beş vaktin namazı kılınır. Geçmiş erenlerimiz bunları şiir haline getirmiştir dileyen araştırır öğrenir ve öğretir dileyen tüm bu delilleri görmezden gelir istediği yola gidebilir Rabbimiz bizleri Ehl-i Beytin yoluna göre ellerini bağlamadan, Kerbela toprağına alnını koyar sağa sola selam vermez üç kere Ellahu Ekber der ellerini kaldırır indirir namaz tamam olur namazdan sonra şükür secdesi yapılır:

 

Abdestin farzına dörttür dediler,
Bunu bilenlere merttir dediler,
İki ellerin bileklerin yudular,
Muhammed’i seven selavat versin,
Yatsı namazına doğru varalım,
Bin seksen vitri vacip onda görelim,
ÜÇ EVKATIN (üç öğünün) BEŞ’ERİ var bilelim,
Muhammed’i seven selavat versin,
KUL HİMMET üstadım Amentubillah,
Eğer inanmazsan işte Bismillah,
Evvel ahir Lailaheillallah,
Muhammed’i seven selavat versin.

 

Kul Himmet Üstadım- İbrahim Aslanoğlu- s.57

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
  • Zeynelabidin   03-10-2019 01:06

    Türkiye’de maalesef birçok konu, temel kavramlar bilinmeden tartışılıyor. Kavramların içini farklı şekilde dolduran taraflar, çoğu kere aynı şeyleri anlatsa da kavramların içini farklı doldurdukları için anlaşamıyorlar. Hatta birkaç cümleden sonra iş ağız dalaşına dönüyor. Ülkemizde yaşanan bu kavram kargaşalarından biri de Şiî, Alevî, Caferî, Kızılbaş, Bektaşî gibi Ehl-i Beyt (a) bağlısı topluluklar hakkında yaşanıyor. Şiîlik, ülkemizde yaşayan Alevîler üzerinde bir tehdit olarak algılanıyor ve Şiîliğin Alevîliği yutacağı endişesi, birçok kesim tarafından açıkça dillendiriliyor. Konuyu anlamak ve tartışmalara vakıf olmak için önce kavramlarla başlayalım. ŞİÎLİK VE ALEVÎLİK Şiî, cins isim olarak Arapçada “taraftar” anlamına gelir. Kelime daha Hz. Muhammed (s) hayatta iken Hz. Ali’nin (a) yakın arkadaşlarını ifade etmek amacıyla kullanılmıştır. Hz. Muhammed’den sonra itikadi ve siyasi bir içerik de kazanan Şiî kelimesi, Hz. Ali taraftarlarının genel adı olmuştur. Bu bağlamda Zeydîler[i] ve İsmailîler[ii] de Caferîler[iii] gibi Şiî gruplar arasındadır. Ülkemizde ve çevre coğrafyada geçmişte Kızılbaşlık ve Bektaşîlik adlarıyla anılan Alevî topluluklar ise Caferî kimliğini taşırlar. Sözlü gelenekte halen yaşayan bu husus, Alevîliğin yazılı kaynaklarında da sayısız kere tekrarlanmıştır. Bu bağlamda Alevîlik de Şiî topluluklar arasındadır. Şiîlik/Caferîlik, Alevîler için de bir üst kimlik olarak günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Bugün İran, Irak ve Lübnan gibi bazı ülkelerde Şiîlik olarak tanımlanan olgu, gerçekte Medrese Şiîliğidir. Medresenin etkisi altında gelişen ve yayılan bu Şiîlik türü, şeriat kalıplarını esas alır. Nüfusunun fazlalığı ve kurumsal kimliğinin etkisiyle Şiîliğin diğer şubelerine nazaran merkezi bir yer işgal eder. İRAN VE ALEVÎLER 1979 İran’da yaşanan rejim değişikliği, ülkemizde bir refleks yarattı. İran rejiminin Alevîleri etkisi altına almasından endişe eden bu refleks, İran’da yaşanan Şiîlik[iv] ile Alevîlik arasındaki mesafeyi korumaya çalıştı. Alevîlik ile Şiîliğin farklı olduğu, Şiîlerin Sünnîlerle daha benzerlik taşıdığı ve Alevîlik ile Şiîlik arasında Ehl-i Beyt sevgisi dışında başka benzerlik olmadığı temelinde yapılan çalışmalar büyük oranda meyvesini verdi de. İlk dönemlerde İran rejiminin etkisi büyük oranda kırıldı ve Alevîler, Medrese Şiîliğinin etkisinden korundu. Ne var ki, gerçek bilgilere dayanmayan bu refleks, uzun süreli sonuçlar doğurmadı. Propaganda unsurları birkaç açıdan yanlıştı. Birincisi; İran’da yaşayan Şiîler ile ülkemizde yaşayan Alevîler arasında güçlü tarihi bağlar bulunmaktadır. Bir kere, Medrese Şiîliğini Farslar arasında yayan Şah İsmail ve Kızılbaşları idi. Yani bugünkü Alevî toplumunun ataları. İran’ı en azından yüzyıl boyunca Kızılbaş beyleri yönetti. Bugün İran’da yaşayan Kızılbaşlar olduğu gibi, Medrese Şiîlerinin önemli bölümü Türklerden oluşmaktadır. İran dini lideri Ayetullah Hamaney’in Türk kökenli olduğunu söylemek yeterli fikir verecektir sanırım. İkincisi; Medrese Şiîliği ile Alevîliğin inanç esasları neredeyse aynıdır. Özellikle temel inançlar konusunda hiçbir farklılık yoktur. Alevîlikte Allah-Muhammed-Ali olarak formüle edilen bu inançlar Medrese Şiîliğinde de aynı şekildedir. Allah’ın varlığı ve birliği; Hz. Muhammed’e ve bütün peygamberlere iman; On İki İmam inancı hem Medrese Şiîliğinin ve hem de Alevîliğin taşıyıcı sütunlarıdır. Üçüncüsü; “tek benzerlik Ehl-i Beyt” deyip Ehl-i Beyt’i sıradan ve basit bir figür durumuna düşürmek doğru değildir. Çünkü hem Medrese Şiîliği ve hem de Alevîlik için merkezi kavramlardan biri Ehl-i Beyt’tir. MEVCUT DURUM Alevîliği Medrese Şiîliğinin etkisinden korumak için yapılan bu çalışmalar ancak kısa süreli sonuçlar verdi. Uzun vadeli çözüm üretmesi zaten beklenemezdi. Çünkü uygulanan tedavi pansuman niteliğindeydi. Bugün ise durum biraz farklıdır. Sayısı bilinmeyen Alevî kökenli önemli bir kitle (özellikle gençler), Medrese Şiîliğinin etkisi altına girmiş bulunmaktadır. Hatta bunlardan bir kısmı Alevîliğin tarihi ve kültürel değerlerine düşmanlaşmış, Türklük bilincinden uzaklaşmış ve şeriat kalıpları içine girmiştir. Kendini dinin merkezinde gören bu yapı, Fars kültürel rengini almış gibidir. Hatta kişisel bir tecrübe olarak kaydetmekte yarar var: Bundan birkaç yıl önce Cem Vakfı’nın Yenibosna’daki merkez binasında İran Devriminin ideologlarından Ali Şeriati’ye ait kitapların sergilendiğini görünce oldukça şaşırmıştım. Çünkü Ali Şeriati, Kızılbaşlara hakaretlerle dolu “Ali Şiası Safevi Şiası” başlıklı bir zırvanın, ahmak yazarıdır. (Siz Ali Şiası’nı Fars Şiası olarak okuyun. Tabii ki Safevi Şiası’nı da Türk Şiası.) Bu durum Alevî toplumunun genelinde bir tedirginlik yaratmış ve Medrese Şiîliğinin Alevîliği yutacağına dair endişeye sevk etmiştir. Nedenlerine daha sonra değineceğimiz üzere, bu endişe haklıdır ancak abartılıdır. ASIL SORUN NEDİR? Alevî toplumunun ana bünyesini oluşturan kütlenin Medrese Şiîliğinin etkisine gösterdiği tepki değişik boyutlardadır. Yok saymadan düşman görmeye kadar geniş bir skalada farklılık gösteren bu tepki, şeriat ibadetlerini yok saymaya ve İslam’da aslında şeriat ibadetlerinin olmadığına dair bilgi üretmeye kadar varmıştır. Oysa şeriat ibadetleri de, Alevîliğin yazılı kaynaklarında diğer ibadetler gibi ustalıkla işlenmiştir. Şeriat ibadetleri esasen Alevîliğe dışarıdan ithal edilecek şeyler değildir, zaten Alevîliğin geleneğinde olan hususlardır. Bunları yok saymanın imkânı yoktur. Alevîliği, Medrese Şiîliği karşısında zayıf düşüren iki temel husus vardır ve bunlardan hiç biri şeriat ibadetlerine rağbet edilmesiyle ilgili değildir. Birincisi; şeriat ibadetlerini yerine getirmek ile şeriat kalıplarına girmek başka şeylerdir. Kişinin namaz kılıp oruç tutması ile mesela karşı cinsle tokalaşmaması hatta konuşmaması arasında fark vardır. Alevîliği tehdit eden Alevî çocuklarının şeriat ibadetlerini yerine getirmesi değildir, şeriat kalıplarına girmesidir. Mesela her şeye cinsel kodlarla bakmasıdır. Kılık kıyafet, konuşma biçimi, jestleri-mimikleri, gözlerindeki ifade, taşıdıkları semboller, oturup kalkmalarına kadar Alevî olmayan her şeydir. İkincisi; Alevîliğin şeriat kapısı dışındaki kapılarındaki uygulamalarının tedavülden kalkmaya başlamasıdır. Mesela gençlerin neredeyse tamamı hangi ocağa bağlı olduğunu bilmemektedir. Bunun gibi; cem erkânı hakkı ile yerine getirilmemekte, musahiplik (ahret kardeşliği) sadece sözde kalmaktadır. Alevîlik adı var içi yok bir şekle girince, haliyle içi başka biçimlerde doldurulmaktadır. ALEVÎLİĞİN AVANTAJLARI Esasen Alevîlik, Medrese Şiîliğinin bir üst bilincini ifade eder. Hayata şeriat kapısından değil, tarikat kapısından hatta daha seçkinleri marifet ve hakikat kapılarından bakarlar. Basitçe anlatmak gerekirse dört katlı bir binanın birinci katından görünen manzara Medrese Şiîlerinin ufkunu, diğer katlardan görünen manzara ise Alevîlerin bakış açısını ifade eder. “Şah İsmail ve Kızılbaşlar Farsları Alevî değil de neden Medrese Şiîsi yaptılar?” sorusunun cevabı da tam da burada cevabını bulmaktadır. İlk kat geçilmeden diğerlerine çıkılmaz da ondan.[v] Şaşılacak şey değildir: Medrese Şiîliğinin etkisi altında kalan Alevî gençler, zamanla şeriatın dar kalıplarından bıkıp özlerine geri dönmektedir. En azından benim şahit olduğum sayısız tecrübenin gösterdiği üzere, söz konusu gençler kendi benliklerine daha güçlü şekilde sahip çıkmaktadırlar. İslam’ın özüne ve ahlakına odaklanan Alevî bakışı, ilahi aşkı merkeze alan Alevî imanı Medrese Şiîliğine karşı her zaman daha avantajlı konumdadır. Bundan beş yüz yıl önce Kızılbaşlar, Medrese Şiîliğine işte bu avantajları kullanarak hamilik ve ağabeylik yaptılar. Alevîliğin Medrese Şiîliği karşısındaki bir diğer avantajı, ekonomik rant alanına dönüşmemiş olmasıdır. Elbette Medrese Şiîlerinin tamamını itham etmek doğru değil, ancak inancın bir rant alanına dönüşmesi Medrese Şiîlerinin kurumsal yapısında gözle görülür haldedir. Esasen Medrese Şiîleri ile Alevîler arasında karşılıklı bir etkileşim olmasında, eşit taraflar olarak çalışmalar yapılmasında bir beis yoktur. Hatta birbirini karşılıklı ve doğru tanımak namına bu etkileşim olmalıdır da. Aleviler, kendi yazılı ve sözlü kaynaklarına bakıp Aleviliğin bilgi ve anlam evrenine vakıf olduklarında, kendilerini Medrese Şiiliği karşısında zayıf görmeyeceklerdir. NE YAPMALI? Medrese Şiîliği, Alevîliği yutar mı? Bence yutmaz, yutamaz. Alevîliğin bünyesi ve yapısı Medrese Şiîliğinin bünyesine uygun değildir. Kişisel bazı tercihlerin elbette önüne geçilemez ama toplumsal olarak Medrese Şiîliğinin Alevîliği yutması mümkün değildir. Yutmaya kalksa bile, sonunda kusar. Alevîlik de o bünyede rahat durmaz, duramaz. Bu tecrübe sonucunda yutan da yutulan da birbirinden daha uzaklaşır. O halde ne yapmalı? Soru; “Medrese Şiîliği Alevîliği yutar mı?” değil de “Alevîlik nasıl ayakta durur ve süreklilik arz eden bir yapıya kavuşur?” şeklinde sorulursa daha doğru bir iş yapılmış olur. Çünkü Alevîlik üzerindeki tehdit, sadece Medrese Şiîleri değildir. Sünnîleşmekten tutun da Çağdaş Haricîler Ali’sizlere kadar geniş bir yelpazede çok sayıda tehdit saymak mümkündür. Alevîliğin bu tehditlerden birine karşı kendini konumlaması, diğer tehditlere karşı zayıf kalması anlamına gelir. Oysa Alevîlik kendi yazılı ve sözlü kaynaklarına dayanarak kendini yapılandırır ve süreklilik arz eden bir yapıya kavuşursa bütün tehditlere karşı bağışıklık kazanmış olur. Hepsi vız gelir, tırıs gider. Peki, o zaman soruyu doğru soralım: Alevîlik nasıl ayakta durur ve süreklilik arz eden bir yapıya kavuşur? İki şey yapmak gerekir. Birincisi; Alevîliğin yazılı ve sözlü kaynaklarına dayanarak kirletilen bilgi ve anlam evrenini temizlemektir. Kur’ân-ı Kerim’in ve Ehl-i Beyt’in buyruklarını Türk aklıyla algılamak ve yorumlamaktır. Hacı Bektaşlar, Şah İsmailler bu yolu nasıl sürüyorsa, işin özüne odaklanarak öyle sürmektir. İkincisi; Türk milli bilincine sahip çıkmaktır. Türk kültürünü yaşamak, korumak ve geliştirmektir. Başka bir ulusun veya kültürün etkisi altında (hele ki din adı altında yayılıyorsa, en tehlikelisi de budur) kalmamak için Türklük bilinci şarttır. Çünkü başta Hacı Bektaş Veli ve Şah İsmail olmak üzere bütün Hak erenleri, yolu böyle ayakta tuttular, yarına böyle taşıdılar. Günümüz Alevîlerinin de bunu başarmaması için hiçbir gerçek engel bulunmuyor. Sonnotlar [i] İmam Zeynel Abidin’den sonra imametin oğlu Zeyd’e kaldığına inanan Şiî fırkası. [ii] İmam Cafer Sadık’tan sonra imametin oğlu İsmail’e kaldığına inanan Şiî fırkası. [iii] On İki İmam Şiîliği. İsnaaşeriye. [iv] Sadece Şiîlik denildi çok kere. Esasen Medrese Şiîliği demek gerekir. [v] Elbette bunda Türklerin ve Farsların yaşam biçimlerinin de etkisini unutmamak gerekir. Ali Rıza Özdemir Odatv.com

Kategorideki Diğer Haberler
Flag Counter