25 Ekim 2020 Pazar Saat:
13:22
12-01-2020
  

Sayın Faruk Beşer’e Cevap 1. Bölüm

“Ey Allah! Ali nereye dönerse hakkı onunla birlikte döndür.” İmam Fahrettin Razî

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

 

Yeni Şafak Gazetesi yazarı Sayın Faruk Beşer! Selamun Aleykum.

 

Yeni Şafak Gazetesi’nde 10 Ocak 2020 tarihli “Şii, sana kardeşim diyebilir miyim?” başlıklı yazınızı okuduk. Bu yazınızda Eğer biz Allah’ın rahmetinin genişliği oranında ümmetimizin çerçevesini, ehli kıble olmayı esas alıp geniş tutmak zorunda isek, elbette Şia bunun dışındadır diyemeyiz”diyerek önemli bazı İslami ilkelere sahip çıkmanıza rağmen maalesef bazı hatalı görüşlere de yer vermişsiniz.

 

Siz Şia’yı İslam çerçevesinde görmenin yanı sıra bir takım azim hatalarının olduğunu da iddia etmiş, daha sonra İran’ın Fars yayılmacılığı olarak tanımladığınız siyasi tavrı yüzünden Şia’yla, özellikle İranlılarla yolunuzun ayrı olduğunu ifade etmişsinizdir.

 

Yazınızda hem kelamî konulara hem de siyasi konulara değindiğiniz için biz de iki bölümde bazı hatırlatmalarda bulunacağız. Siyasi konularda sadece birtakım sorular yöneltmekle yetiniyor, konu hakkındaki değerlendirmeyi herkesin kendi hür vicdanına bırakıyoruz:

 

1. Acaba İran’ın siyasetinin genel yapısı ve temeli dini gayeler üzerine mi yoksa siyasi ve milli çıkarlar üzerine mi kuruludur? İslam İnkılabı’nın mimarı Merhum Ayetullah Humeyni ve bu günkü lideri Ayetullah Hamenei, kavmiyetçi ve çıkarcı bir adam mıdır yoksa Filistin’in kurtuluşu gibi İslamî hedeflere sadakatle sahip çıkan ve bu yolda her türlü sıkıntılara fert ve millet olarak maruz kalmalarına rağmen taviz vermeden hareket eden bir kimliğe mi sahiptirler?

 

2. İran bu günkü saygınlık ve gücünü, dini hedefler uğruna gösterdiği çaba ve fedakarlığına mı borçludur yoksa çıkarcı bir anlayışla hareket etmesiyle mi bu kazanımları elde etmiştir? Çaba ve fedakârlığa hazır olmadığımız için o saygınlıktan yoksun oluşumuz sebebiyle çaba gösterenin çabası gereği saygınlık kazanmasını çamur atarak kirletmeye çalışmak hasedin bir göstergesi değil mi?

 

3. Suriye'de vuku bulan olaylar bir fitne olarak mı görülmeli yoksa saf ve sağlam bir İslami hareket olarak mı değerlendirilmeli? Suriye gibi laik rejimlerle yönetilen örneğin Ürdün, Fas vb. nice ülkeler var iken, neden bu geniş çaplı hareket o ülkelerde değil de Arap ülkeleri içerisinde İsrail’e karşı en sağlam ve keskin tavra sahip bir ülkede başlatılmış ve bütün güçler oraya odaklanmıştır?

 

Sonra bunun içinden insanları diri olarak ateşte yakan, koyun gibi başlarını kesen ve İslam adına her kötülüğü reva gören öfkeli gençler (!) bütün İslam dünyasını tehdit edecek çaptaki bir hareket olarak doğmuştur. Acaba bunlar tesadüf mü yoksa İslam’a ihanet ve İsrail’i korumak için oluşturulmuş komplonun bir parçası mı?

 

Ki bazıları bilerek ve bazıları da bilmeyerek bu fitne ve komplonun içinde yer almışlardır.

 

4. Kasım Süleymani'nin İsrail'e karşı Hamas'ı ve diğer cihat örgütlerini desteklemesi ve onları İsrail’e diz çöktürecek bir aşamaya getirmesi, İslamî hedef ve kaygıları olan bir müslümanı nasıl ilgilendirmez ve görmezlikten gelinir?

 

5. Amerika’nın, yüzlerce hatta binlerce askerinin ölümünü beraberinde getirebilecek bir savaşa dönüşmesi muhtemel ve beklenir düzeyde tehlikeli bir girişime -Şehit Süleymani’yi katletmeye- girişmesi Süleymani’ye karşı duydukları tarifsiz kin ve hıncın göstergesi değil mi? Peki, bu hıncın altında, Süleymani’nin yukarıda işaret edilen İsrail karşıtı hareketlere yardımı ve Amerika’nın Arap ülkelerindeki sultasını kırma çabaları yatmıyor mu? Bu, küfre karşı bir savaş değil mi?

 

6. Kudüs Ordusu’nun Bosna'da Ehl-i Sünnet müslümanlarını kafirlerden kurtarmadaki eşsiz rolü ve fedakarlığı, aynı şekilde Filistin hareketini desteklemedeki büyük ve benzersiz katkı ve rolü, acaba bu kuruluşun mezhep kaygısı olmadan İslami hedefler uğruna çaba gösterdiğine şahitlik etmez mi?

 

Rum Sure’sinin ilk ayetlerinde müminlerin Hristiyan olan Rumların sırf ehl-i kitap oldukları için müşriklere karşı zaferine sevinmelerinden söz ediliyor; yani bu tür sevinç ve üzüntünün imanın bir gereği olduğu açıklanıyor. Şimdi ne olmuş ki Kasım Süleymani’nin kafirler ve zalimlerce katline bizim mümin kardeşlerimiz üzüleceklerine lakayt kalmayı, hatta sevinmeyi tercih ediyorlar?! Gerçekten bu imana yakışır bir durum mu?

 

7- “İran Anayasası’nın ikinci maddesi kaynak olarak Kur’an-ı Kerim’le beraber Resulullah’ın sünnetini değil, masum imamların sünnetini sayar.”diye yazmışsınız; oysa bu çok açık bir hatadır; zira söz konusu maddede “masum imamların sünneti” diye bir tabir yoktur; orada:

 

اجتهاد مستمر فقهای جامع‌الشرایط بر اساس کتاب و سنت معصومین سلام الله علیهم اجمعین

 

“Kitap (Kur’an) ve Masumların sünneti temeli üzere…” tabiri yer alır.

 

Masumlar denilirken “on dört masum” kastedilir ki bunların başında Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s) yer alır. Elbette Resulullah’tan (s.a.a) sonra 12 imam ve Hz. Fatıma da on dört masumdandır. Bunların söz ve davranışları da şer’i hükümlerde ölçü alınır. Zira onlar yerinde delillerle ispatlandığı üzere Kur’an’ın gerçek mirasçıları ve Resulullah’ın sünnetinin en güvenilir kaynağıdırlar. Meşhur ve mütevatir Sekaleyn hadisini ve benzeri birçok hadisi bunun delili olarak görürler. Hz. Ali bizzat Resulullah’ın kendisi tarafından ilim şehrinin kapısı olarak tanıtılmıştır. İşte bundan dolayı Ehlibeyt İmamları “Bizim sözümüz peygamberin sözüdür.” demişlerdir.

 

Herkes birilerini, Kur’an’ı ve dini anlamakta ölçü alıyorsa -Ehl-i Sünnet’in “Dört Mezheb İmamı”nın görüşlerini ölçü aldığı gibi- Şia da dine sadakatlerinde, takvalarında ve ilimlerinde hiçbir kimsenin şüphe etmediği Ehl-i Beyt’ten olan on iki imamı ölçü alır. Faraza masum olmasalar bile onların dini anlamakta diğerlerine tercih edilmeleri daha uygun değil mi?

 

Bakın İmam Fahrettin Razî, Tefsir-i Kebir’de Besmele’nin cehri (sesli okunuşu) konusundaki ihtilafı söz konusu ettikten sonra kısaca şöyle der: “Hz. Ali Besmele’yi cehri söylerdi, oysa Muaviye bunun tam tersini yapardı.” İmam Fahrettin Razi, “Muaviye ve Ali arasında bir tercih yapmak gerekirse Ali’yi tercih etmek gerekir.” tespitinden sonra sözlerine şu cümleyi ekler:

 

“Kim kendi dininde Ali b. Ebi Talib’e iktida ederse hidayete ermiştir. Bunun delili ise Resulullah Aleyhisselam’ın şu sözüdür:

 

“Ey Allah! Ali nereye dönerse hakkı onunla birlikte döndür.”

 

Yine şöyle der:

 

و من اتخذ علياً إماماً لدينه فقد استمسك بالعروة الوثقى في دينه و نفسه.

 

“Kim Ali’yi dinine imam kılarsa, dininde ve nefsinde sağlam kulpa sarılmış olur.” 

(Fahrettin Razi, Tefsir-i Kebir, c.1, s.180-182)

 

Kelamî konularla ilgili hatırlatmaları bir sonraki yazıda ortaya koyacağız inşaallah.

 

 

Ehlader HABER

 

 

 

 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler