01 Nisan 2020 Çarşamba Saat:
23:17
04-02-2020
  

Şefaat Nedir?

O, beni ümmetimin yarısının cennete girişi ile şefaati kabul hususunda serbest bıraktı. Ben de şefaati tercih ettim...

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü




Her ne kadar şefaatin sonucu hususunda görüş farklılığı sergileseler de, İslâm fırkalarının hemen hepsi Kur'ân ve hadislere uyarak şefaati İslâm'ın kesin ilkelerinden biri olarak kabul ederler. Şefaatin hakikati, Allah'ın yanında değeri ve saygınlığı olan bir insanın yüce Allah'tan bir başka bir insanın günahlarını bağışlamasını veya makamını yükseltmesini istemesidir. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Bana beş şey verildi: …ve bana şefaat verildi, onu ümmetim için sakladım.”[1]

 


ŞEFAATİN SINIRLARI

Kur'ân, mutlak ve kayıtsız şartsız şefaati kabul etmez. Kur'ân'a göre şefaat, şu kayıtlarla sınırlıdır:

1- Şefaat edecek olan kimse, Allah tarafından şefaat etme yetki ve iznine sahip olmalıdır. Dolayısıyla ancak manevî anlamda Allah'a yakın olmanın yanında, bu iş için Allah tarafından izni olan kimseler şefaat edebilirler. Kur'ân-ı Kerim, bu konuda şöyle buyurmaktadır:


"Rahman'ın katında bir ahit almış olanlardan başkaları, şefaat yetkisine sahip değildirler."[2]

Başka bir ayette ise şöyle buyurmaktadır:


"O gün Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez."[3]

2- Şefaat edilecek kimse, şefaatçi aracılığıyla ilâhî feyzi elde etme liyakatine sahip olmalıdır. Yani Allah ile iman bağı kopmamış, şefaatçi ile manevî bağlantısı kesilmemiş olmalıdır. Dolayısıyla Allah ile aralarında iman bağı olmayan kâfirler ile, şefaat edecek kimselerle manevî bağlantısı kesilmiş olan bazı günahkâr Müslümanlar örneğin namaz kılmayanlar ve adam öldürenler gibi şefaate nail olmayacaklardır.


Kur'ân, namaz kılmayan ve yeniden diriliş gününü inkâr eden kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:

 

"Artık onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez."[4]

Kur'ân, zalimler hakkında ise şöyle buyurmaktadır:


"Zalimlerin ne içten bir dostu, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçisi olur."[5]


ŞEFAATİN HİKMETİ

Şefaat, tıpkı tövbe gibi, sapkınlık ve günah yolunun yarısında günahları terk edip, ardından ömrünün geri kalan bölümünü Allah yolunda tüketebilecek kimseler için bir ümit ışığıdır. Çünkü günahkâr bir insan, sınırlı koşullarda şefaatçinin şefaatine nail olabileceğini hissedecek olursa, bu sınırı korumaya ve daha ileri gitmemeye çalışır.

 


ŞEFAATİN SONUCU

Müfessirler, şefaatin sonucunun günahların bağışlanması mı, yoksa derecenin yükselmesi mi olduğu hususunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Ancak Hz. Peygamber'in (s.a.a), "Kıyamet gün benim şefaatim, ümmetimden büyük günahlar işleyenler içindir."[6] şeklindeki sözünü dikkate aldığımızda, birinci görüşün daha ağır bastığını söyleyebiliriz.


ŞEFAAT DİLEMEK ŞİRK MİDİR?

Bu soruyla ilgili açıklama yapılırken şöyle deniyor: Şefaat, tümüyle Allah'a mahsustur. Nitekim Kur'ân-ı Kerim, bu hususta şöyle buyurmaktadır:


"De ki: Şefaat, tümüyle Allah'ındır."[7]

O hâlde Allah'tan başkasından şefaat dilemek, Allah'ın mutlak hakkını kulundan dilemek olur ki böyle bir dilek, gerçekte Allah'tan gayrisine ibadet etmek olup, ibadet boyutundaki tevhide ters düşer.

Şüphesiz burada sözü edilen şirkten maksat, yüce Allah'ın zatı veya yaratıcılığı veya tedbiri hususundaki şirk değildir. Maksat, Allah'a ibadet ve tapınma hususundaki şirktir.


Açıktır ki, bu konunun açıklığa kavuşması, ibadet ve tapınmanın dakik bir tanımının yapılmasıyla mümkündür. Hepimizin bildiği gibi ibadet, tanımı bize bırakılan bir kavram değildir. Dolayısıyla, bir mahluk karşısında gösterilen her türlü huzuyu veya bir kuldan istenen her türlü dileği, ona ibadet etme olarak algılamamalıyız.

Örneğin Kur'ân-ı Kerim'in de açıkça belirttiği üzere, melekler Adem'e secde etmişlerdir:


"Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın. İblis'ten başka bütün melekler secde etmişlerdi."[8]

Fakat bu secde, her ne kadar Allah'ın emriyle olmuşsa da, mahiyet açısından Adem'e ibadet değildir. Aksi takdirde Allah bunu emretmezdi.

Veya Hz. Yakub'un oğulları ve hatta bizzat kendisi, de Hz. Yusuf'a secde etmişlerdir.[9]

Eğer böyle bir huzu Yusuf'a ibadet olsaydı, ne masumluk makamına sahip olan Yakup Peygamber bunu yapardı, ne de çocuklarının bunu yapmalarına rıza gösterirdi. Kaldı ki, secdeden daha büyük bir huzu örneği de yoktur.

Buna göre, birine karşı huzu göstermek ve birinden bir şey istemek ile birine ibadet etmek kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir. İbadetin hakikati, insanın bir varlığı ilâh kabul edip ona tapınması veya bir varlığı mahluk kabul etmekle beraber, âlemi idare etmek veya günahları bağışlamak gibi Allah'a özgü bazı işlerin ona bırakıldığını sanmaktır. Ama eğer biz, kendisini ilâh saymadığımız ve de Allah'a mahsus işlerin kendisine bırakıldığını düşünmediğimiz birisi karşısında huzu gösterip eğilirsek, böyle bir huzu ve eğilme, tıpkı meleklerin Adem'in önünde ve Yakub'un oğullarının Yusuf'un önünde eğilmeleri gibi, saygı göstermekten başka bir şey olmayacaktır.

Sorulan soruyla ilgili olarak da şunu söylemek gerekir: Şefaat hakkının gerçek şefaatçilere tefviz edildiğini (bırakıldığını) ve bunların hiçbir kayıt ve şart olmaksızın şefaat edebileceklerini ve günahları bağışlama sebebi olabileceklerini düşünecek olursak, böyle bir inanış şirke girer. Zira bu durumda Allah'ın işini, Allah'tan gayrisinden dilemiş oluruz. Ama eğer Allah'ın temiz kullarından bir grubun şefaat makamına malik olmaksızın belli bir çerçevede günahkârlar hakkında şefaat iznine sahip olduğunu, en önemli şartının da Allah'ın izni ve rızası olduğunu düşünecek olursak, şüphesiz Allah'ın salih bir kulundan böyle bir şefaati talep etmek, onu ilâh saymayı gerektirmediği gibi ilâhî işlerin ona tefviz edildiği anlamına da gelmez.

Biz, Hz. Peygamber'in (s.a.a) hayatı döneminde, günahkârların mağfiret dilemek için Hz. Peygamber'in huzuruna geldiğini ve Hz. Peygamber'in onlara şirk isnadında bulunmadığını görmekteyiz.

Nitekim İbn-i Mace, kendi Sünen'inde Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakletmektedir:


"Acaba Rabbimin beni bu gece hangi iş hususunda özgür bıraktığını biliyor musunuz?"

Biz (ashap) şöyle arz ettik: "Allah ve Resulü daha iyi bilir." Peygamber şöyle buyurdu:


"O, beni ümmetimin yarısının cennete girişi ile şefaati kabul hususunda serbest bıraktı. Ben de şefaati tercih ettim."

Biz şöyle arz ettik: "Ey Allah'ın Resulü! Allah'tan bizi şefaate lâyık kılmasını dile." Peygamber şöyle buyurdu: "Şefaat, her Müslüman içindir."
[10]

Bu hadisten açıkça anlaşıldığı üzere, Hz. Peygamber'in ashabı da ondan şefaat dilemiş ve "Allah'tan bizi şefaate lâyık kılmasını dile." diye arz etmişlerdir.

Kur'ân-ı Kerim de bu konuda şöyle buyurmaktadır:


"Onlar, kendilerine zulmettiklerinde, sana gelip Allah'tan mağfiret dileselerdi ve Peygamber de onlara mağfiret dileseydi, Allah'ı tövbeleri kabul eden ve (kullarına) merhamette bulunan olarak bulurlardı."[11]

Başka bir yerde ise Yakub'un oğullarının şöyle dediğini nakletmektedir:


"Oğulları, 'Ey Babamız! Günahlarımızın bağışlanmasını dile; şüphesiz biz suçlu idik.' dediler."[12]

 

Hz. Yakup da onlar için mağfiret dileyeceğini vadetti ve onları asla şirk ile itham etmedi:


"Yakup, 'Rabbimden sizi bağışlamasını dileyeceğim; şüphesiz o, bağışlayandır, merhamet edendir.' dedi."[13]


ALLAH'TAN GAYRİSİNDEN YARDIM DİLEMEK ŞİRK MİDİR?

Akıl açısından ve vahiy mantığında bütün insanlar, hatta evrendeki bütün varlıklar, yaratılış ve ortaya çıkışlarında Allah'a muhtaç oldukları gibi, etkilerini gösterme hususunda da Allah'a muhtaçtırlar.

Kur'-ân-ı Kerim, bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"Ey insanlar! Sizler Allah'a muhtaçsınız; Allah ise müstağnidir, övülmeye lâyık olandır."[14]

Başka bir yerde ise, başarı ve galibiyetin, âlemlerin Rabbinin tekelinde olduğunu bildirmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Başarı ve zafer, ancak güçlü ve hikmet sahibi olan Allah katındandır."[15]


İslâm'ın bu temel ve kesin ilkesi esasınca biz Müslümanlar, her namazda şu ayeti kerimeyi tilâvet etmekteyiz:

"Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz."[16]

Şimdi yukarıdaki soruya cevap vermek için şöyle diyoruz; Allah'tan gayrisinden yardım dilemek, iki şekilde düşünülebilir:

1- Varlığında veya etkinliğinde bağımsız olduğuna ve yardım ulaştırmada Allah'a muhtaç olmadığına inanarak bir insandan veya başka bir mahluktan yardım dilemek.

Şüphesiz, Allah'tan gayrisinden bu şekilde yardım dilemek, şirktir ve Kur'ân-ı Kerim, aşağıdaki ayette bunun temelsiz bir inanç olduğunu beyan etmektedir:

"De ki: Eğer Allah size bir kötülük dilese veya bir rahmet istese, O'na karşı kim sizi koruyabilir? Onlar, kendilerine Allah'tan başka dost ve yardımcı bulamazlar."[17]

2- Kendisinden yardım dilenen insanın veya başka bir mahlukun mahluk olduğuna, Allah'a muhtaç olduğuna, kendisinden hiçbir etkinliğe sahip olmadığına, sahip olduğu etkinliğin kullarının bazı sorunlarını halletmesi için yüce Allah tarafından kendisine verildiğine inanarak ondan yardım dilemek.

Bu tefekkür tarzı esasınca kendisinden yardım dilediğimiz kimse, bir araç hükmündedir ve yüce Allah onu birtakım ihtiyaçları giderme noktasında vesile kılmıştır. Böyle bir yardım dilemek, gerçekte Allah'tan yardım dilemektir. Çünkü bu araçları var eden ve onlara başkalarının ihtiyacını giderme noktasında etki ve güç veren kimse, Allah'tır. Esasen insan türünün hayatı, bu sebep ve araçlardan yardım dileme temeli üzerine kurulmuştur. Öyle ki bu araçlardan yardım almaksızın insanın yaşaması neredeyse imkânsız hâle gelir. Bu noktada eğer onlara Allah'ın yardımının gerçekleşme sebepleri olarak bakar ve hem varlıklarının, hem de etkinliklerinin Allah'tan olduğunu unutmazsak, bu bakış açısıyla onlardan yardım dilemek, hiçbir şekilde tevhit ve Allah'ın birliği inancıyla çelişmez.

Eğer Allah'a inanan muvahhit bir çiftçi; yer, su, hava ve güneş gibi etkenlerden yardım alarak ekin ekip ürün elde ediyorsa, bu gerçekte onun Allah'tan yardım dilemesidir. Çünkü bu etkenleri etken yapan, onlara bu kabiliyeti veren, şüphesiz Allah'tır.

Açıktır ki bu tür yardım dileme, tevhitle ve tek olan Allah'a tapınma inancıyla tam bir uyum içindedir. Kur'ân-ı Kerim, bizlere bu tür araçlardan (sabır ve namaz gibi) yardım dilemeyi emretmiş ve örneğin şöyle buyurmuştur:
 
"Sabır ve namazla yardım dileyin."[18]


Sabır ve direnmek, insanın işi olmakla beraber bizler ondan yardım almakla görevli kılınmışız. Bu, demektir ki böyle bir yardım dileme, "…ve sadece senden yardım dileriz." Ayetinde yardım dilemenin Allah'a özgü kılınmış olmasına aykırı düşmektedir.

 

 

 


[1] Müsned-i Ahmed, c.1, s.301; Sahih-i Buharî, c.1, s.91, Mısır bas.

[2] Meryem, 87

[3] Tâhâ, 109

[4] Müddessir, 48

[5] Mü'min, 18

[6]  Sünen-i İbn-i Mace, c.2, s.583; Müsned-i Ahmed, c.3, s.213; Sünen-i Ebî Davud, c.2, s.537; Sünen-i Tirmizî, c.4, s.45

[7] Zümer, 44

[8] Sâd, 72-73

[9] Yûsuf, 100

[10] Sünen-i İbn-i Mace, c.2, Bab-u Zikr'iş-Şefae, s.586

[11] Nisâ, 64

[12] Yûsuf, 97

[13] Yûsuf, 98

[14] Fâtır, 15

[15] Âl-i İmrân, 126

[16] Fâtiha, 5

[17] Ahzâb, 17

[18] Bakara, 45

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler