17 Ağustos 2019 Cumartesi Saat:
20:28
30-04-2019
  

Semavi Dinlerdeki Tahrifler

“Elleriyle (bir) kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için «Bu Allah katındandır» diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların.”

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

İrfân, Allah’ı tanımak demektir; ancak gıyabî bir bilgi ve akıl yoluyla gerçekleşen bir tanımak değil de kalp ile gerçekleşen bir buluşla ve Allah’ın varlığını ruhumuzun derinliklerinde hissederek onu tanımak anlamındadır.

 

Dolayısıyla irfânın hakikati Allah’a varmak ve onun varlığının bilincine varmaktan başka bir şey değildir. Bu sebeple dinin hakikati, ruhu, özü ve amacı irfâna varmaktan başka bir şey değildir.

 

Bir önceki bölümde ayrıca irfânî eğilimlerin yani Allah’ı aramak ve Allah’ı sevmek eğilimlerinin fıtrî bir eğilim olduğunu söyledik. Fıtrî eğilimler ise daha önce söylendiği gibi bütün insanlarda ve bütün zamanlarda var olan ve var olması hasebiyle bu yönde herhangi bir farklılık taşımayan eğilimlerdir. Kur’an-ı Kerim bu gerçeği onaylar mahiyette şöyle buyuruyor:

 

 فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّتِي فَطَرَ النّاسَ عَلَيْها لا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللّٰه 

“(Resulüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir.”[1]

 

Allah’ın, yaratmış olduğu varlıklarda fıtrî olarak bıraktığı eğilimler değiştirilemez. Bu sebeple insanoğlu şu dünya üzerine var edildiği günden itibaren bu tür eğilimlere sahip olmuştur ve bu eğilimlerini doyurmak için elinden gelen tüm çabayı göstermiştir. İnsanı, kemaline ermesi için yaratmış olan Allah ilk günden beri kemal yolunu insana göstermiştir. Bu sebeple ilk insan bir peygamberdir.

 

Ancak yüce Allah’ın insanlara maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamaları için şeriat ve din kalıbıyla ve peygamberler (a.s) aracılığıyla sunmuş olduğu öğretiler zamanla türlü etkenler sebebiyle sapmalar ve tahriflere uğramıştır.[2]

 

İslam, ilahî dinin doğuşunu ilk insanın yaratılışıyla beraber görüyor ve ilk insanı ilahî bir peygamber olarak tanıtıyor. Biz Müslümanlar insanların Hz. Adem’den (a.s) geldiğine inanıyoruz, Hz. Adem’i (a.s) Allah’ın bir peygamberi olarak biliyoruz ve hak inancı evlatlarına öğrettiğine, bu sebeple ilk insanların tek Allah’a inanan insanlar olduğuna inanıyoruz. Sonraki zamanlarda ise aşamalı olarak ve farklı etkenler sebebiyle bu tevhidi din, şirk içerikli inançlar haline getirilmiştir ve günümüzde dünyanın farklı bölgelerinde varlığını sürdüren putperestlik ve benzeri şirk içerikli inançlar tümüyle daha önce var olan tevhidî dinlerin şirkle yoğrulmuş halidir.

 

Zaman açısından İslam dinine en yakın olan din, maalesef günümüzde şirk içerikli inançlarla yoğrulmuş olan Hıristiyanlık dinidir. Hiç şüphesiz Hz. İsa (a.s) hiçbir zaman insanları kendisine tapmaya davet etmedi ve hiçbir zaman “Ben Allah’ım” veya “Allah’ın oğluyum” demedi. Ancak Hıristiyanlığa mensup insanlar farklı etkenler ve farklı amaçlarla Hıristiyanlık dinini şirkle birleştirdiler ve Hıristiyanlığın esasını teslis inancı üzerine kurdular. Bu insanlar yüce Allah için üç unsur veya kendi tabirleriyle üç ‘uknum’ inancına gitmişlerdir. Baba, oğul ve kutsal ruh veya diğer bir inanışla baba, anne ve oğul.[3]

 

Kur’an-ı Kerim birçok ayeti kerimede Hıristiyanların bu inancını sorgulamıştır.

 

 لا تَقُولُوا ثَلاثَةٌ 

 

“(Allah) üçtür” demeyin.”[4]

 

 وَقالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمنُ وَلَداً !لَقَدْ جِئْتُمْ شَيْئاً إِدًّا !تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ الأَْرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبالُ هَدًّا 

 

“Dediler ki: «Çok esirgeyici (Allah) bir evlat edindi». Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir.”[5]

 

Bu nedenle günümüz Hıristiyanlığındaki teslis inancı kesinlikle kendisini Hıristiyanlığın ‘azizleri’ olarak bilen kişilerin uydurduğu bir inançtır. Bunu niçin uydurdukları konusu ise uzun bir hikâyeye sahiptir ve bizim buradaki konumuzun dışındadır. Sonuç şu ki İslam dininin ilk dönemlerinde Hıristiyanlık gibi büyük bir semavî ve tevhidî dinde tahrifler yapıldığını görüyoruz. Oysa Hıristiyanlık dini tevhide dayalı bir dindir ve insanlar tarafından tahrif edilip şirk içerikli bir din haline getirilmiştir. Bu tablonun benzerlerini maalesef önceki dinlerde de görüyoruz.

 

Peygamberlerin (a.s) insanlara getirmiş olduğu dinler tümüyle tevhide dayalı dinlerdir ve semavî dinler içinde tevhide dayalı olmayan bir din yoktur. Günümüzde türlü şirklerle yoğrulmuş halde gördüğümüz inançlar tümüyle insanların uydurmuş olduğu inançlardır.

 

Dolayısıyla ilk semavi din, tevhide dayalı bir dindi ve ilk insanlar da tevhit inancı taşıyan insanlardılar ancak zamanla ve örneğin birtakım insanların makam sevgisi veya heves peşinde olması gibi sebepler neticesinde şirk içerikli dinler meydana geldi.

 

Dinin ruhu ve özünü oluşturan hakiki irfân da aynı şekilde ilk olarak peygamberler (a.s) tarafından insanları hidayete kavuşturup içlerindeki fıtrî irfân eğilimini doyurmak için getirilmiştir; ancak zamanla ve tarih süreci içerisinde farklı etkenler sebebiyle tahrif ve sapmalara uğramıştır.

 

Belirli inançlar, hükümler ve ahlakî kurallardan oluşan din, bir vücut misalidir ve bu vücudun ruhu, yüce Allah’a yönelmek ve ona ulaşmaktır. İnsan, ruhuyla değer kazanmıştır ve insandan beklenen şey, ruhunu kemale erdirmesidir. Vücut ise ruhun kemale ermesi yönünde sadece bir araçtır. Bu sebeple bütün peygamberlerin (a.s) aslî hedefi insanları Allah’a ulaştırmak ve insan ruhunu melekûtî bir ruh haline getirmektir. Yani bütün peygamberlerin (a.s) aslî hedefi insanların manevî tekâmülü ve irfân yolundan ilerlemesidir. Peygamberlerin (a.s) insanlara sunmuş olduğu manevî ve ruhî tekâmül yolu ilahi bir yoldur ve hiçbir eğrilik içermez; ancak ne yazık ki ilahî dinlerin inanç ve hükümleri tahriflere uğrayıp yeni bir şekil aldığı gibi dinlerin irfânî ruhu da nazarî olarak, inanç ve amel, yani seyr u sülûk yönüyle birçok tahriflere maruz kalmıştır.

 

Dinler tarihine baktığımızda eski dinlerdeki irfânî izleri kolaylıkla görebiliyoruz. Hinduizm, Budizm, Cuki inançları[6]ve diğer Hint inançlarında bir tür irfânî eğilim açıkça görünüyor. Bütün dinler içinde dünya peşinde en çok koşan mensuplarıyla tanınan Yahudilik dininde bile bu konu geçerlidir. Yahudilerin inancı maddiyat ve cisimle yoğrulmuştur. Öyle ki elimizdeki tahriflere uğramış mevcut Tevrat kitabı yüce Allah’ı cismani bir varlık olarak tanıtıyor. Yahudilerin düşünce yapısı maddiyat eksenli bir düşüncedir ve Yahudilerin dünya malına gösterdikleri rağbet diğer din mensuplarında pek görülmüyor. Ancak bütün bunlara rağmen bazı Yahudi bilim adamı veya âlimlerde irfânî eğilimler görebiliyoruz. Hatta bunların bir kısmı irfânın önde gelen şahsiyetlerindendir ve Hz. İsa (a.s) ile aynı dönemde yaşamışlardır. Hıristiyanlar içinde ise bu eğilim geçmişte ve günümüzde bolca göze çarpıyor.

 

Dolayısıyla İbrahimî dinler ve günümüzde putperestlik haline getirilmiş olan Hinduizm ve Budizm gibi dünyaca ünlü bütün dinlerde irfânî eğilimler görülüyor ve bu inançların büyükleri manevî ve irfânî tekâmül yönünde birçok sıkıntı ve riyazetlere göğüs germiş kişilerdir. Günümüzdeki Budizm inancı, Cuki inançları ve Çinli, Tibetli veya Hintliler arasında yaygın olarak görülen inançların tümü irfânî eğilimlerden kaynaklanmıştır. İşte bütün bunlar genel anlamda irfâna olan eğilimin fıtrî bir eğilim olduğunu ve insanların fıtrî eğilimlerini doyurması gereken dinin ise doğal olarak insanın bu ince ve latif fıtrî isteği için birtakım yöntemler önerdiğini gösteriyor. Aslında irfân bütün dinlerin hakikati ve ruhudur diyebiliriz. Diğer dinî konular ise şu vücudun gövdesi ve diğer görünen parçalarıdır.

 

Ancak ne var ki bu öğretiler, insanlara sunulduğu şeklini kaybetmiştir ve zaman içerisinde türlü büyük değişim ve tahriflere uğramıştır.

 

Esasen yeni peygamber gönderilmesinin önemli sebeplerinden biri bu tahrif ve sapmalardır. Bütün peygamberler (a.s) zamanın gereksinimleri ve o dönemde yaşayan insanların kapasitesini göz önünde bulundurarak Allah’a ve hakikate varmanın yollarını insanlara göstermişlerdir. Ancak zamanla bu dinin öğreti ve inançlarında, teorik esaslarında ve pratik yöntemlerinde birtakım yanlış ve sapmalar görüldüğü için bir sonraki peygamber bu sapmaları gidermek için insanlara gönderiliyordu.

 

Burada söylemek istediğimiz şey, İslam dininin bu kurala dâhil olduğudur. Günümüzde dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Müslümanların inançlarında birçok değişimler olduğu ve hurafe ve sapmaların İslam adına kol gezdiğini görüyoruz. Maalesef söz konusu hurafe ve sapmalar İslam’ın yalnızca bir bölümüne özgü değildir ve aşağı yukarı tüm inanç, ahkâm, adap alanlarında ve siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda göze çarpıyor.

 

Bu sebeple İmam Humeyni’nin en büyük çabası, kendi tabiriyle Öz Muhammedi İslam’ı insanlara sunmak ve İslam’a iliştirilen kirlilikleri İslam toplumundan uzaklaştırmaktı.

 

Kitabın bu bölümünde irfânla ilgili tahrifler ve sapmalara değinip irfân yolunu tutanların önündeki tehlikeler ve tuzaklardan bahsedeceğiz ve bir sonraki bölümde hakiki irfân konusuna açıklık getirip hakiki irfânın özelliklerini açıklamaya çalışacağız.

 

Dinlerin Tahrif Edilmesindeki Bilinç veya Bilinçsizlik

 

Geçmiş semavi dinlerde gerçekleşmiş olan tahriflerin birçoğu bilinçli bir şekilde ve bu dinin önde gelen bilginleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Birçok örnekte din bilginleri nefsani isteklerine yenik düşüp Allah’ın kitabı ve dinini değiştirmeğe yeltenmiştir. Dinlerdeki tahriflerin bilinçli bir şekilde gerçekleşmiş olduğunu Kur’an-ı Kerim de onaylıyor.

 

 كانَ النّاسُ أُمَّةً واحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَأَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النّاسِ فِيَما اخْتَلَفُوا فِيهِ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلاَّ الَّذِينَ أُوتُوهُ مِنْ بَعْدِ ما جاءَتْهُمُ الْبَيِّناتُ بَغْياً بَيْنَهُمْ 

 

“İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler.”[7]

 

Diğer bir ayet-i kerimede ise az bir farklılıkla şöyle buyuruyor:

 

 إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللّٰهِ الإِْسْلامُ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ إِلاّ مِنْ بَعْدِ ما جاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ 

“Allah nezdinde hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler.”[8]

Bazı Hıristiyan ve Yahudi din adamlarının yaptığı yanlışlıklardan birisi kendi yazdıkları şeyleri Allah’a isnat etmekti. Kur’an-ı Kerim konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

 فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هذا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ 

 

“Elleriyle (bir) kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için «Bu Allah katındandır» diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların.”[9]

 

Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’in açık ifadesiyle dinler üzerinde gerçekleştirilmiş olan tahriflerin birçoğu kasıtlı ve bilinçli bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Ancak bazı durumlarda bu iş, herhangi bir kasıt olmaksızın gerçekleşmiştir. Örneğin mevcut nüshaların istenmeyerek silinmesi, tercüme yapan şahsın istemeyerek konuyu doğru bir şekilde aktaramaması ve benzeri durumlardan kaynaklanan sapmalar.

 

Bu sebeple yüce Allah’ın açıkça koruyacağını vaat etmiş olduğu Kur’an-ı Kerim kitabı dışındaki diğer tüm semavî kitaplar tahriflere uğramıştır.[10]

 

Hz. Nuh (a.s) ve Hz. İbrahim’in (a.s) kitapları günümüzde mevcut değildir. Tevrat o kadar tahrif edilmiş ki çoğu yerde kendi kendini yalanlıyor duruma düşmüştür. Örneğin Hz. Musa (a.s) tarafından getirilmiş olduğu iddia edilen mevcut Tevrat’ta “Musa falan tarihte dünyadan göçtü” tabiri yer alıyor. Acaba Hz. Musa (a.s) hayatta iken bu ayeti indirmiş olabilir mi?

 

Tevrat’ın her tarafını sarmış olan hurafeler bu kitabı gülünç bir hale getirmiştir. Mevcut Tevrat’taki meşhur hikâyelerden birisi “Allah’ın yeryüzüne inip Hz. Yakup (a.s) ile güreşmesi” hikâyesidir. Tevrat şöyle diyor: Bir akşam Allah yeryüzüne indi ve Yakup peygamberle güreşmeye başladı. Yakup peygamber o kadar güçlüydü ki Allah’ın sırtını yere getirdi ve göğsüne sıkıca oturdu. Sabah vakti yaklaşmasına rağmen Yakup peygamber Allah’ın üzerinden kalkmıyordu ve Allah’ın “kalk artık” şeklindeki adeta yalvarmalarını hiçe sayıyordu. Güneş doğmaya yüz tutarken Allah dedi ki: Kalk artık şimdi insanlar gelip beni bu halde görürlerse bütün haysiyetim hiç olur. Bunun üzerine Yakup peygamber dedi ki: Bana bereket vereceksen eğer kalkarım. Allah bunu kabul etti ve Yakup kalkıp da Allah’ın gökyüzüne geri dönmesine müsaade etti.

 

Burada anlattığımız bu hikâye mevcut Tevrat’ın küçük bir bölümüydü. Acaba sağlıklı bir akıl bu saçmalıkların Allah tarafından indirilmiş rahmani vahiyler olabileceğine inanabilir mi?

 

İncil konusuna gelince, esasen yüce Allah tarafından indirilmiş olan böyle bir kitap dünyada yok. Hıristiyanlık tarihi boyunca birçok incilin var olduğunu; ancak zamanla bunların bir bölümünün kenara bırakılıp yok olduğunu görüyoruz. Günümüzde Hıristiyanların elinde dört farklı İncil olduğunu ve bu kitapların birleşiminden ‘Yeni Ahit’ dedikleri kitabın oluştuğunu görüyoruz. Bu dört İncil’in her biri havarilerin birisinin ismini taşıyor. Örneğin Yuhanna İncili, Matta İncili ve diğer İnciller. Ancak hiçbiri Hz. İsa’nın (a.s) ismini taşımıyor. Elimizdeki mevcut İnciller Hz. İsa’nın (a.s) hayatını anlatıyor ve tarih kitabına benzer bir yapıya sahiptir. Örneğin Hz. İsa’nın (a.s) hangi yerlere gittiğini ve oranın halkına ne dediğini, oradaki halkın Hz. İsa’ya (a.s) ne sorduğunu ve benzeri konuları anlatıyor.

 

Neticede ‘Yeni Ahit’ kitabı içerdiği bağdaşmazlıklara ilaveten kesinlikle semavi bir kitap yapısına sahip değildir ve zaten Hıristiyanlar da İncil’in Allah tarafından indirilmiş olan semavi bir kitap olduğunu söylemiyor.

 

Söylemek istediğimiz şu ki irfân, her ne kadar ilahi ve vahye dayalı bir kökene sahip olsa da, her ne kadar dinin hakikatini ve özünü oluşturmuş olsa da ilahî dinler ve semavî kitapların tahrif edilip değiştirildiği gerçeğini göz önünde bulundurularak bu dinlerden alınmış olan mevcut irfânlara şaibesiz hakikat gözüyle bakılmamalıdır ve bu irfânlar tahriflerden ve bâtıl inançlardan uzak öğretiler olarak görülmemelidir. Mevcut irfânların farklı ve zaman zaman çelişkili öğreti ve yöntemleri bu gerçeğin açık bir kanıtıdır. Daha önce de değindiğimiz gibi semavî kitaplar arasında bütünlüğünü koruyabilen tek kitap Kur’an-ı Kerim’dir. Ancak İslam dininin Kur’an dışındaki bölümleri birçok önemli tahrif ve saptırmalara maruz kamıştır ve günümüzde bu saptırmaların etkisini düşünsel veya amelî alanlarda üzülerek görüyoruz. İslam’a mensup onca inanç ve amelî fırka bu sapmanın bariz bir göstergesidir.

 

İslam’ın İlk Dönemlerinde Gerçekleşmiş Olan


İki Sapma Örneği

 

Asıl konuya girmeden önce ve irfânda gerçekleşmiş olan sapmaların sebepleri ve aşamalarıyla ilgili konuya açıklık getirmeden önce, İslam’daki sapmaların nasıl gerçekleştiğini açıklamak amacıyla burada gerçekleşmiş olan birkaç sapmaya değinmek istiyorum. Burada İslam’ın ilk dönemlerinde, yani Peygamber efendimiz (s.a.a) ve Hz. Ali’nin (a.s) yaşadığı dönemde gerçekleşmiş olan iki sapma örneğini vermek istiyorum. Bu örnekler, açık Kur’anî öğütler ve yaşayan liderler olmasına rağmen sapmaların nasıl gerçekleştiğini göstermek için yeterli olacaktır.

 

Birinci örnek: Resulullah’ın (s.a.a) döneminde gerçekleşmiştir. Kıyametle ilgili ahiretteki sıkıntıları anlatan ayetler indiğinde bazı sahabeler bir nevi dünyevi hazlardan tamamen uzak durma kararı aldılar. Kimileri gece uykusunu kendisine yasaklayıp sabahlara kadar uyanık kalmayı seçti. Kimileri ise gün boyunca bütün yiyecek ve içeceklerden uzak durup bütün ömrünü oruçlu geçirmeye karar verdi. Bu kişilerden birisi Osman bin Mez’un’dur. Bu şahıs kadınlardan uzak durmayı ve bir köşeye çekilip hayatı boyunca ibadet etmeyi seçti. Osman bin Mez’un, inancına bağlı çok iyi bir insandı ve ileriki zamanlarda büyük takva makamlarına ulaştı. Ancak bahsettiğimiz bu dönemde böyle bir yanlış karar almış, kendisini tecrit etmişti. Osman bin Mez’un’un eşi Peygamber efendimizin (s.a.a) akrabasıydı ve doğal olarak Peygamber efendimizin (s.a.a) evine gidip geliyordu. Bir defasında Peygamber efendimizin (s.a.a) evine gittiğinde dağınık ve düzensiz hali Peygamber efendimizin (s.a.a) eşinin dikkatini çekti ve neden bu halde olduğunu sordu. Bunun üzerine Osman bin Mez’un’un eşi şöyle dedi: Bir süredir eşim beni görmüyor bile, durum böyle iken kendimi kimin için güzelleştireyim? Peygamber efendimizin (s.a.a) eşi, Osman’ın neden bu hale geldiğini sorunca Osman bin Mez’un’un eşi “bilmiyorum bir süredir sadece ibadet ediyor ve bana bakmıyor bile” yanıtını verdi. Bu durum Peygamber efendimize (s.a.a) bildirildiğinde Peygamber efendimiz (s.a.a) Osman’ı çağırdı ve neler olduğunu anlatmasını istedi. Bunun üzerine Osman bin Mez’un şöyle dedi: Azap ayeti indiğinden beri bütün dünyevî hazlar bizim için önemini yitirmiştir ve biz uykudan, yemekten ve cinsel hazlardan uzak durarak bu şekilde ahiret sıkıntılarından kurtulabilmeyi ümit ediyoruz. Bunun üzerine Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurdular: Siz yanlış yoldasınız. Yüce Allah beni sizin için önder ve peygamber seçmiştir. Ben ne zaman böyle şeyler yaptım? Ben sürekli oruçlu muyum? Ben eşlerimden uzak mı duruyorum? Ben güzel yemekleri kendime haram mı ettim? Ben sizin peygamberiniz olarak bir gün oruçluysam diğer gün oruç değilim, vaktimin bir kısmını eşlerimin yanında geçirdiysem diğer kısmını ibadetle geçiriyorum. Siz, benim peşimden geliyorsanız eğer kendi çıkardığınız bu yeni yöntemleri bir kenara bırakıp beni örnek almalısınız.

 

Osman bin Me’zun, Peygamber efendimizin (s.a.a) bu sözlerini duyunca gittiği yolun yanlış olduğunu anladı ve Allah’a giden yolun düşündüğü gibi olmadığını fark etti. Bunun üzerine hayat tarzını Peygamber efendimizin (s.a.a) sünnetine uygun şekilde değiştirdi.[11]

 

İkinci örnek: Hz. Ali’nin (a.s) hilafeti döneminde yaşanmıştır. Hz. Ali (a.s), hilafeti döneminde üç büyük savaş yapmak zorunda kaldı. Bu savaşların üçünde de karşı karşıya gelenler Müslümanlardı ve bu sebeple bu savaşlar Hz. Ali’nin (a.s) ordusu için büyük bir sınavdı aynı zamanda. Hz. Ali’nin (a.s) döneminde de günümüzde örneklerine rastladığımız çarpık anlayışlı insanlar bolca vardı ve Hz. Ali’nin (a.s) safında yer alan insanlar bilgisizlik veya yanlış değerlendirmeler sonucu sürekli bu insanlarla savaşmak konusuna itirazlarda bulunuyorlardı. Bu insanlar şöyle diyorlardı: Allah’a, Peygambere (s.a.a) ve Kur’an’a inanıp da bizim gibi namaza duran insanlarla nasıl savaşalım? İki kişinin (Hz. Ali (a.s) ve Muaviye) koltuk kavgası yüzünden Müslüman kardeşimizi öldürmemiz doğru mu? Dünyevî işler yüzünden kavga etmek tamamen yanlıştır. Gidin kendi aranızda sorununuzu çözün ve Müslümanların canıyla, malıyla kavgalarınızın bedelini ödemeyin.

 

İşte bu kargaşalı dönemde kimileri, Muaviye’nin yanında yer almasalar da bu tür yorumların arkasına sığınarak Hz. Ali’yi (a.s) de yalnız bıraktılar. Bu şahıslardan birisi ‘Hasan Basri’ isminde bir şahıstı. Hasan Basri tasavvufun önde gelen şeyhlerindendir ve tasavvuf ehlinin önemli bir bölümü kendisini bu şahsa mensup görüyor. İslam’daki tasavvuf ise yaklaşık olarak bu şahıstan itibaren başlıyor.

 

Hz. Ali’nin (a.s) hilafeti sırasında Cemel savaşının alevleri Basra’da Talha ve Zübeyir tarafından körüklenince Hz. Ali (a.s) bu fitneye son vermek için İslam ordusunu Basra’ya yönlendirdi. Ancak savaş başlamadan önce Hasan Basri Basra’dan ayrılmak istedi. Bunun üzerine Hz. Ali (a.s) Hasan Basri’ye neden savaşa katılmadığını sordu. Hasan Basri; “İbadet etmeyi seviyorum ve ibadet etmek istiyorum” deyince Hz. Ali (a.s) “Allah yolunda cihat etmek de bir ibadettir” buyurdular. Bunun üzerine Hasan Basri; “öldüren de ölen de her ikisi cehennemdedir şeklinde bir ses duydum” dedi. Hz. Ali (a.s) “Bu sesin kime ait olduğunu anladın mı” diye sorduğunda ise “Hayır” dedi. Bunun üzerine Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: İşte o, senin kardeşin şeytandı.

 

Bütün gaybî sesler Allah’tan mıdır? İnsan, yaptıklarını Kur’an ve sünnetle ölçmelidir, Allah’ın ne buyurduğuna bakmalıdır, Peygamberin (s.a.a) sünnetine bakmalıdır ve Resulullah’ın (s.a.a) emirleri doğrultusunda hareket etmelidir. Gayptan gelen bir ses insan için delil ve kanıt oluşturamaz. Doğru ve yanlışı birbirinden ayırmak için insanın ölçüsü Kur’an ve Resulullah’ın (s.a.a) sünneti olmalıdır.

 

Hz. Ali burada aslında Hasan Basri’ye şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin”[12]ayeti gereğince Resulullah’ın (s.a.a) yerindeki halife olan bana itaat edip savaşa gelmelisin.

 

Ancak bütün bunlara rağmen Hasan Basri, Hz. Ali’ye (a.s) itaat etmedi ve savaşa katılmadı.[13]

 

 

 


[1]     Rum, 30.

[2]     Sosyoloji yönüyle bu konu, hâla tartışılan konulardan birisidir. Kimi sosyologlar yukarıdaki görüşü savunurken kimileri ilk olarak insanların şirkle yoğrulmuş inançlara sahip olduğunu ve zamanla tek tanrılık görüşüne varıldığını savunuyorlar. Bu görüşü savunanlara göre örneğin bir kabilenin önde geleni hayatını kaybettiğinde o şahsın heykeli yapılıyor ve o heykele saygı duyuluyordu. Bu ise zamanla heykellere tapmakla sonuçlanmıştır. Ancak İslam dini bu görüşü kesin bir dille reddediyor.

[3]     Hıristiyanların bir bölümü teslis inancını “baba, oğul ve kutsal ruh” olarak açıklıyor. Bu inanışa göre oğul, Hz İsa’dır kutsal ruh ise baba ve oğul arasındaki varlıktır. Ancak Hıristiyanların diğer bir bölümü kutsal ruh yerine Hz Meryem’e inanıyor ve Hz Meryem’in heykelini kiliselere koyup ona tapıyor.

[4]     Nisa, 171.

[5]     Meryem, 88 - 90.

[6]     Cuki veya diğer bir deyimle Yogi, Hint saduları ve yoga felsefesi takipçileri için kullanılan bir isimdir. Yoga’nın sözlük anlamı vahşi hayvanları ehlileştirmektir. Farsçadaki kelime karşılığı ‘Yuğ’ sözcüğüdür. Yani hayvanın ağzına bağlanan gem. Bu sözcük, hakikat peşinde olan sâlikin, nefsinin ağzına bağladığı geme işaret ediyor. Bu yolun takipçileri kendilerini zorluklara atarak ve büyük zorluklara göğüs gererek ruhlarını eğitmeyi ve maddî bağlardan kurtarmayı amaçlıyorlar. İşte Cukiler bu tür aşırı sıkıntılara katlanarak birçok olağanüstü güç elde edebiliyorlar.

Yoga felsefesinin kurucusu milat öncesi ikinci yüzyılda yaşamış olan ‘Patanjali’ adında bir felsefecidir. Bu filozofun insanın kurtuluşu için geliştirmiş olduğu yönteme ‘Yoga’ deniliyor. Bu filozof, hayat felsefesini ‘Raga Yoga’ isimli bir kitapta bir araya getirmiştir ve Ebu Reyhan el-Biruni gibi büyük İslamî bilim adamları bu eseri Arapçaya çevirmişlerdir.

Yoga felsefesi genel olarak riyazet ve fizikî sıkıntılara dayalıdır. Bu felsefenin takipçileri bu yöntemlerle nefislerine tam bir egemenlik kurmayı, ruhlarını bağlılıklardan arındırmayı ve bütün maddî bağlardan kurtulmayı amaçlıyorlar. Yoga yönteminin hedef ve amacı sadece nefsanî isteklerden kurtulmak veya ruhu bağlardan arındırmak değildir. Aksine bu yöntemin asıl hedefi keşif ve şuhûd sınırlarına varmak, varlığın hakikatine varmak ve mutlak hakikate bağlanmaktır.

Cukiler fizikî büyük zorluklara sabır göstererek nefislerini ehlileştirmek, karanlık maddî perdeleri aralamak ve bu vesileyle mutlak manevîyata ulaşmayı hedefliyorlar. Cukilerin yaptığı riyazetlerin bir kısmı hareketsiz kalmak, kan tutmak ve nefes prensibi, dikkat toplama, beyin gücüne yoğunlaşmak, bütün düşüncelerden kurtulmak, insanın bütün görünen ve görünmeyen şahsiyetini yok eden işler yapmaktır. Bu alıştırma ve riyazetler genellikle bağdaş kurup uzun süre düşünmek şeklinde yapılıyor. Ancak ayakta durmak, baş aşağı asılı kalmak, eğik şekilde kollar asılı olarak durmak, çivilerle dolu bir alanda yaşamak ve benzeri yöntemler de bu riyazetlerin diğer bir parçasıdır. Bu riyazetler yıllar boyu devam edebilir ve örneğin önüne su koyup da susuz kalmak gibi yöntemlerle de beraber olabilir.

‘Habs-i dem’ veya ‘kan tutmak’, bir Cuki’nin sıkıntılarla dolu bir aşama sonrasında nefes sayısını azaltmasıyla gerçekleşiyor ve bu süre sonrasında Cuki, birkaç nefesle çok uzun bir süre hayata devam edebiliyor. Cukiler bu yöntemle kalp atışını ve vücutlarının diğer fonksiyonlarını kendi kontrollerine alıyorlar. Bu yöntem sonrasında insan vücudu hayatta kalmak için yeni bir yöntem uyguluyor ve bu şekilde hayatta kalmayı başarıyor. Batılı araştırmacılar Cukiler üzerinde yapmış oldukları araştırmalar sonucu bu durumun gerçek olduğu kanısına varmışlardır. Örneğin ‘Brosse’ isminde bir Fransız bilim adamı liderliğindeki bir heyet 1936 yılında yapmış olduğu bu araştırmaları yayınlamıştır. Bu araştırmada göze çarpan raporlardan birisi bir Cuki’nin bu yöntemle yıl boyunca sadece birkaç nefesle yetinebileceği gerçeğidir. Bu araştırmada şöyle yazıyor: Bir Cuki’yi altı ay boyunca toprağa gömün, altı ay sonra topraktan çıkarılınca bir nefesle hayatına devam edecektir.

Yoga’nın kurucusu ‘Patanjli’, ‘Raga Yoga’ isimli kitabında nefis terbiyesi için sekiz yöntem söylüyor; 1- Nefsanî isteklerden uzak durmak 2- Cuki yöntemlerine bağlılık 3- Belirli bir şekilde oturmak. 4- Nefes kontrolü ve ‘Om’ kelimesini tekrarlamak 5- İçe yönelmek ve maddiyata sırt çevirmek 6- Dikkat toplamak 7- Düşünmek 8- Fena makamı veya İşura’ya varmak.

Cukiler, Yoga ayinine uyarak dikkat toplamak yöntemiyle vücutlarının herhangi bir organını uyuşturabileceklerine, diledikleri zaman görünmez hale gelebileceklerine, vücutlarını tamamen durdurabileceklerine ve gelecek veya geçmişle ilgili bilgilere ulaşabileceklerine inanıyorlar.

[7]     Bakara, 213.

[8]     Al-i İmran, 19.

[9]     Bakara, 79.

[10]    Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik ve elbette onu yine biz koruyacağız.Hicr, 9.

[11]    Biharu’l-Envar cilt: 70 Sayfa: 116, 51’nci Bab, 4’ncü Hadis.

[12]    Nisa, 59

[13]    Biharu’l-Envar cilt: 32 Sayfa: 225, 4’üncü Bab, 175’inci Hadis.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler