22 Ocak 2020 Çarşamba Saat:
23:29
29-05-2017
  

Şeyh Bahai'ye Göre Oruç ...

Şeyh Bahai'nin 401 Hadis Şerhinden oruçla alakalı önemli bir hadis.

Facebook da Paylaş

 

 

Şeyh Bahai

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Emir'el Muminin Hz. Ali b. Ebu Talip şöyle buyuruyor: Resulullah (s.a..a) bir gün hutbe okuyarak şöyle buyurdu:

 

Ey insanlar! Canlarınız, amelleriniz elinde rehindir, onları istiğfar ederek kurtarın, omuzlarınız günahlarla ağırlaşmıştır uzun secdeler ederek onları hafifletin. Bilin ki; yüce Allah kendi izzetine yemin ederek, namaz kılan, secde eden kullarına azap etmemeye ve insanların âlemlerin Rabbinin huzurunda durup hesap verdikleri zaman onları ateşle korkutmama vaadinde bulunmuştur.

 

Ey insanlar! Kim bu ayda mümin bir oruçluya iftar verirse, sanki Allah katında bir köle özgür bırakmıştır ve Allah onun geçmiş günahlarını da bağışlayacaktır. Ashaptan birisi şöyle dedi: Ey Allah'ın Resulü! Hepimizin buna gücü yoktur. Hazret buyurdu: Cehennemden kendinizi sakındırın, bir hurmayla dahi olsa, bir içim suyla bile olsa cehennem ateşinden korunmaya çalışın.

 

Ey insanlar! Kim bu ayda elinin altında olanlara kolaylık sağlar ve işlerini hafifletirse Allah da onun hesaplarını kolaylaştırır. Her kim bu ayda şerrini halktan uzaklaştırırsa Allah Teâlâ kıyamette gazabını ondan uzaklaştırır. Her kim bir yetime ikram ederse,  Allah da kıyamette ona ikram eder. Her kim akrabasıyla ilgilenir, ihsan eder, üzerine düşeni yaparsa, Allah da kıyamette onunla ilgilenir, ihsan eder. Her kim de akrabasıyla ilişkisini keserse, Allah Teâlâ kıyamette rahmetini ondan  keser. Her kim bu ayda sünnet namaz kılarsa Allah Teâlâ onun hakkında ateşten beraatı -uzak olmayı- yazar. Her kim bu ayda bir farizayı yerine getirirse diğer aylarda yapılan yetmiş farizanın sevabını alır. Her kim bu ayda bana fazla salâvat getirirse, Allah Teâlâ kıyamette onun salih amellerinin terazisini ağırlaştırır ve her kim bu ayda Kuran-ı Kerim'den bir ayet okursa, diğer aylarda yapılan bir Kuran hatmi (Kuran bitirme) sevabı verilir ona.

 

Ey İnsanlar! Bu ayda cennetin kapıları açılmıştır. Allah'tan o kapıları sizin yüzünüze kapatmamasını isteyin, (bu ayda) cehennemin kapıları kapanmıştır; Allah'tan, o kapıları (sizin yüzünüze) açmamasını isteyin; bu ayda şeytanlar bağlanmıştır; Allah'tan onları size musallat etmemesini isteyin.

 

Emir'el Mümin'in Ali (a.s) buyuruyor: Ayağa kalktım ve dedim ki: Ya Resulallah! Bu ayda en faziletli amel hangisidir? Cevap olarak buyurdular: En faziletli amel insanın kendisini haramdan korumasıdır.

 

Sonra Peygamber (s.a.a) ağlamaya başladılar. Neden ağlıyorsunuz? Diye sordum. Şöyle buyurdu: bu ayda senin başına gelecekler için ağlıyorum. Sanki seni namaz kılarken görüyorum ve gelmiş-geçmiş bütün insanların en kötüsü, Semud'un devesini boğazlayanın arkadaşı olan şakinin senin başını vurduğu ve sakalını kana boyadığı anı görüyorum.

 

Sonra dedim: Ey Allah'ın Resulü! O zaman dinim üzere miyim?

 

Buyurdu: Evet, dininde sağlam olacaksın. Ali! Seni öldüren beni öldürmüştür, sana kin besleyip düşman olan, bana kin beslemiştir; çünkü sen benim nefsim gibisin, senin tıynetin ile benimki birdir. Sen benden sonra ümmetime halifem ve vasimsin."[1]

 

AÇIKLAMA

 

"Bir gün" :Meçhul olarak gelmiştir ve hangi gün olduğunu belirtilmemiştir. Diğer rivayetlerden anlaşılan Şaban ayının son cuması olduğudur.

 

"Şüphesiz Allah'ın ayı size doğru gelmektedir":Şaban'ın son Cumasında söylendiğini göz önünde bulundurursak, Ramazan ayının gelişi çok açıktır, herkes bunu bilmektedir ve kimsenin şüphesi yoktur. Peki, niçin Allah Resulü burada tekit harfi olan "inne/ şüphesiz" kelimesini kullanmıştır? Çünkü Peygamber muhataplarına baktığı zaman bu ay için ne kadar duyarsız oldukları gördü,Ramazan ayını karşılamak için hiçbir manevi hazırlık yapmıyorlardı.İftar için alış veriş, fakirlere yardım günahlarının bağışlanıp dualarının kabul olduğu bu aya girecekleri için hiçbir sevinç ve mutluluk emaresi göstermiyorlardı. Sanki Ramazan ayının gelişini inkâr edercesine bir halleri vardı. Bu yüzden başlangıçta tekit ederek konuşmaya başladı, hatta sonra daha çok üstelemek için zamir-i şan ve kad-i tahkik de getirdiler.

 

Diğer bir ihtimal ise; onlar oruç ayının birkaç gün sonra gireceğine kesin inanıyorlardı, ama hadiste geçen özellikleriyle uhrevi saadet, günahların affı, ilahi rahmete giriş gibi manevi durumları bilmiyorlardı yahut şüphe ediyorlardı. Bu yüzden tekit gelmiştir.

 

Üçüncü bir ihtimal ise; Peygamber'in tekit ederek dikkatini çekmek istediği müminler değil de, onların içine karışmış münafıklardı.

 

Bu mübarek aya Allah'ı izafe ederek (Şehrullah; Allah'ın ayı) bu ayın ne kadar önemli olduğunu bildirmiştir. Bu Şia ve Ehli Sünnet'in nakletmiş olduğu kutsi hadisten anlaşılmaktadır, yüce Allah şöyle buyuruyor:

 

"Oruç benim içindir ve mükâfatını ben vereceğim."

 

Yahut mübarek Ramazan ayının Allah isimlerinden biri olmasına işarettir. Bunu belirten hadisi de Merhum Kuleyni Kâfi'de nakletmektedir.

 

Sait b. Salim diyor ki: İmam Bakır'ın (a.s.) huzurundaydım, 'Ramazan' diyerek konuştuk, İmam buyurdu: "Bana, bu Ramazan demeyin, Ramazan geldi, Ramazan bitti de demeyin; çünkü Ramazan Allah'ın isimlerinden biridir ve yüce Allah gelmez de, gitmez de öyleyse 'Ramazan ayı' diyerek konuşun."[2]

 

"Halkın en kötüsü bu ayda bağışlanmayandır": Orijinal metinde  "şaki" kelimesi kullanılmıştır. Burada en büyük bedbahtlık, taş yüreklilik, bu ayda ilahi bağışlanmadan mahrum olanlar için sınırlanmıştır. Yani en bedbaht insanlar bunlardır, sanki bütün kasavetler bu ayda bağışlanmayanlarda toplanmıştır. Öyleyse düşün Allah'ın rahmetinin genişliğini!

 

"Fakir ve miskinlere yardım edin": Metinde geçen "ve" atfi ile fakir ve miskinin tanımında bir farkın olmadığı anlaşılmaktadır; sonuçta bu iki kavram kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını gideremeyen kimseler için kullanılır. Bu hususta ihtilaf yoktur, tek ayrımlık sadece bunlardan hangisinin durumunun daha kötü olduğundandır. Ferra, Tiğleb gibi edebiyatçılar, Ehl-i Sünnet'ten Ebu Hanife, Şia'dan İbn-i Cüneyt, Seller ve Şeyh Tusi'ye göre geçimi daha kötü olan miskindir Çünkü Allah Kuran'da şöyle buyuruyor:

 

"Ya da yeri yatak, (göğü yorgan yapan, barınacak hiçbir yeri olmayan) miskini doyurmaktır." [3]

 

Ama bu görüşün karşısında edebiyatçılardan Asme-i, "Fakirin durumu miskinden daha kötüdür" diyor. Ehli Sünnet fakihlerden Şafii, İmamiye âlimlerinden ise; İbn-i İdris Hilli ve Şeyh Ebu Cafer Tusi Mebsut ile Hilaf adlı kitaplarında Asmei'nin görüşüne katılmaktadır.

 

Bunların delili ise; zekât ayetinde ilk önce fakirin getirilmesidir bu da ne kadar muhtaç olduğunu gösterir, diğer bir kanıt; Peygamber'in fakirlikten Allah'a sığınıp miskinliği arzuladığı duasıdır. Şöyle buyurmakta: "Allah'ım beni miskin olarak yaşat miskin olarak öldür ve miskinlerle haşret."[4]

 

Bize göreyse miskinin durumunun fakirden daha kötü olduğudur, ama bunun için doğru kanıt belirttikleri değildir. Doğrusu; Şeyh Tusi'nin Tezhip kitabından naklettiği hadistir. Ebu Basir diyor ki, İmam Sadık'a (a.s.) "Şüphesiz sadaka fakirler ve miskinler içindir" ayetinin anlamını sordum, buyurdu: "Fakir başkalarından bir şey istenmeyendir, miskinse fakirden daha zor bir durumdadır, refah yönünden bu ikisinden de kötü olan 'bais'tir. Onun hiçbir şeyi yoktur."

 

Bu hadis sahih hadislerdendir. İmam (a.s.) fakirin tanımında buyurduğu sözden anlaşılan; az da olsa bir malının olduğudur, her ne kadar zorda olsa bile kanaatle geçindiği ve kimseye muhtaç olmadığıdır.

 

Miskin ise, fakirden daha zor durumdadır, bundan kurtulmak için bir yol peşindedir, ne bir işi var ve ne de malı-mülkü. Hadisin tabirinden de belli olduğu gibi bunlardan daha kötü durumda olan baistir. Baisi miskinden ayıran özelliği ise bedensel bir zayıflık veya yatalaklık gibi bir hastalığının olmasıdır.

 

Bu konudaki farklı görüşlerin çözümünün faydası, birisi nezir ettiği zaman ortaya çıkıyor yahut zekâtın taksimi, vasiyet ve kefaret gibi fıkhi meselelerde. Çünkü keffare sadece miskinlere mahsustur denilmiştir; ama bunun cevabı verildi, kısaca sadece birinin belirtmesiyle diğerini de kapsayacaktır. İhtilaf ise; Şeyh'in belirttiği her ikisinin beraber zikredilmesindedir. Dikkatli düşün.

 

"Büyüklere saygılı olun":Büyüklerden kasıt sadece yaşça büyük ve yaşlı olanlar değildir hatta manevi yönde büyük olana da ihtiram gösterip saygılı olmak gerekir, öğretmenler ve ustalar gibi.

 

"Sila-i rahim yapın":Bazı âlimler  "rahim" olarak sadece onunla evlenilmesi haram olan kişileri kabul etmişlerdir, bu doğru değildir. Silah-i rahim yapılması gerekenler yakın uzak bütün akrabaları kapsamaktadır. Bunu Ali b. İbrahim'in Ümeyyeoğulları hakkında nazil olan şu ayetin, "Artık iş başına gelirde yeryüzünde bozgunculuk eder; yakınlarını kestirip doğratır mısınız?"[5] Tefsirinde getirdiği rivayetlerden anlıyoruz ki; Ümeyyeoğulları bu akraba bağını kesmeyi Ehl-i Beyt ile başlatmışlardır.

 

İnsanın akrabasıyla ilişkisini koruması, silah-i rahim yaptım diyebilmesi için en ufak bir iyilik bile yapması yeterlidir, hatta Peygamber (s.a.a) buyuruyor: "Bir selam vermekle dahi olsa silah-i rahimde bulunun."[6]

 

"Canlarımız amellerimiz elinde rehindir": İnsan birisinden borç aldığı zaman, borcunu ödeyene kadar onun yanında bir malını rehin olarak bırakır.Canlar da amellerin rehinidir benzetmesinden maksat, insan salih ameller yaparak nefsini ilahi azaptan kurtarabilir, borcunu ödeyerek rehin alınan malını kurtardığı gibi.

 

"Onun için yetmiş namaz sevabı verilir":Yetmişten maksadın ne olduğu hakkında iki ihtimal vardır: Birincisi, belirtilen rakam kadar sevap gerçekten verilecektir, bir diğer ihtimal ise, yetmişten kasıt genellikle çok manasında kullanıldığı için fazla sevap verilecektir. Örneğin Tevbe suresinde şöyle buyrulmaktadır:

 

 "Eğer onlar için yetmiş defa bile istiğfar etsen, Allah onları bağışlamayacaktır."

 

Müfessirlere göre bu ayet kâfirler hakkında nazil olmuştur. Maksat, onlar için her ne kadar çok istiğfar dildense bile, onların buna layık olmadığıdır.

 

"Onun amel terazisini ağırlaştırır": İyiliklerin günahlara ağır gelmesi kastedilmiştir. Amellerin teraziyle ölçülmesi hususunda Müslümanlar arasında ihtilaf vardır. Acaba gerçekten bildiğimiz teraziyle mi tartılacak yoksa Allah'ın ne kadar adil ve insaflı olduğu mu belirtilmek isteniyor? Alimlerin geneli birinci görüşü kabul etmektedir; çünkü ayet ve hadislerde ağırlık ve hafiflikten bahsedilmiştir. Tartılan şey ise; amellerin mütecessim olmuş halleridir.

 

İnsanının haramdan kaçması, kendisini haramdan sakındırıp, ilahi yasaklara mürtekip kılmamasının dört aşaması vardır.

 

1-Tövbe edenlerin sakınması: Bu sayede insan fasık olmaktan kurtuluyor ve şahitliği kabul edilir.

 

2-Salihlerin sakınması: Onlar şek/şüphe ettikleri haramlardan bile ihtiyatla uzak dururlar, Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: "Seni şüpheye düşürecek şeylerden sakın ve yakine ulaş."

 

3-Takvalıların sakınması: Onlar harama düşme korkusundan dolayı, bazı helalleri bile terkederler. Allah Resulü (s.a.a) buyuruyor: "İnsan harama düşme korkusundan dolayı, helâlı bile terk etmedikçe muttakilerden/takvalılardan olmaz."

 

4-Sıddıkların sakınması: Kesin olarak harama düşmeyeceğini bilen, ama yine de ömründe Allah'tan bir saat bile gafil olmamak için O'ndan başka her şeyden yüz çevirenlerin takvası ve sakınmasıdır.

 

ŞERH

 

Ahirette insanların amelinin terazide (mizanda) tartılacağını kabul ettik, bu konuda tartışılan şey "İnsanın amelinin kendisidir, tartılan amel defteri değildir" düşüncesidir. Buna şöyle itiraz etmişlerdir: ameller arazdır ve arazın tartılması aklen mümkün değildir.[7]

 

Bu şüphe akıl ve mantığın kabul etmediği bir itirazdır. Her şeyin hakikati insanın dış duyuları ile ortaya çıkmaktadır, bu şeylerin çoğu zaman mekân ve âlemin değişimiyle durumları da değişir, başka bir hal alır; lakin sonuçta asl olan hakikat değişmez, kalıcıdır. Tek bir hakikatin her değişik durumda yeni bir elbise giymesi makul bir şey değildir.

 

"Suyun rengi, bardağa bağlıdır" deyiminde olduğu gibi, bu asıl olan hakikat bazen benzerlik, bazen suret ve başka bir yerde ruh olarak beliriyor, bütün bunların gerçek boyutunu sadece gizlileri bilen yüce Allah bilmektedir. Öyleyse bir şeyin bir yerde araz ve diğer bir yerde cevher olmasının hiçbir sakıncası yoktur. Acaba görmüyor musun, uyanıkken öğrendiğin ve gördüğün şey,(mesela sütü bildin ve dışarıda gördün) rüya âleminde "süt " olarak yine gözüküyor, her ne kadar ikisi de aynı şey olsa bile mekân değiştiği için araziyette değişiyor. Tek bir hakikattir ama yer değiştirdiği için görünümü de değişiyor, bulunduğu her mekânda adı, belirtileri, şekli de başka bir vaziyet alıyor. Bir yerde arazken, başka bir yerde madde ve cisimdir. Böylelikle umarım kalbindeki şüpheler giderilmiş oldu.

 



1- Amali-i Şeyh Saduk, s:84,Uyun'u Ahbar-ı Rıza, s:163.

2- Vafi, c:2,s:5.

3- Beled:16.

4- Meheccet'ul Beyda, c:3,s:402.

5- Muhammed:22.

6- Tuhef'ul Ukul, s:17.

7- Filozoflar imkân mahiyetini cevher ve araz diye iki kısma ayırmışlardır: Cevher = töz yani; bir başka şeyle veya bir başka bir şeyde değil, kendi kendiyle kendi kendinde var olan varoluşu için başka bir şeye ihtiyaç duymayan şeydir. Araz ise; gerçekleşme esnasında mevzu'ya muhtaç olan mahiyet demektir.

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler