21 Ekim 2020 Çarşamba Saat:
07:16

Şeyh Safiyyûddin Erdebilî'nin Mezhebi - I. Bölüm

30-07-2020 00:06


 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 Özet

 

Safevî padişahlarının atası Şeyh Safiyyüddin Erdebilî'nin hayatının açılarını tanımak, henüz ilmi ve tarihi araştırmalara ihtiyaç duyulan bir konudur. Özellikle de Şeyhin mezhebi ve seyyitliği alanında çeşitli ve bazen birbirine zıt bahisler ve tahliller ortaya konmuştur. Bu iki mevzu bazen araştırmacıları Safeviler ve Şeyh'e karşı büyük ve şaşırtıcı bir düşmanlığa sürüklemiş, bazen ise Şeyh Safiyyüddin ile ilgili yüksek insani mertebelere inanmaya onları sevketmiştir. Şeyhin Sünnî mi, yoksa Şii mi olduğu konusu, Safevi padişahlık silsilesini mütalaa ederken has bir öneme sahiptir. Çünkü onlar oniki İmam Şiiliğine İran'da resmiyet kazandırmışlardır. Bu makalede bilimsel ve tarihi araştırmaya dayalı ve bulunan senet ve bulgularla bir sonuç çıkarılmaya çalışılmaktadır.

 

 Mukaddime

 

Safevî padişahlarının büyük atası Şeyh Safiyyüddin Erdebilî (H.K. 650-735, Miladi 1252-1334 Erdebil'de medfun) İlhanlı Moğolları zamanındaki Sufi şeyhlerinden idi. Silsiletü'n Neseb- Safeviyye adıyla tanınan ve (Şeyh Safiyyüddin'in kayınpederi) Şeyh Zahid-i Gilanî'nin torunlarından Şeyh Hüseyn'in yazdığı kitapta Şeyh Safi'nin soy ağacı şöyle geçmiştir:

 

Hazret-i Şeyh, Şeyh Safiyyüddin Ebû'l-Fûtuh İshak b. Emîneddin Cebreîl b. Kutbuddin b. Salih b. Muhammed el-Hâfız b. İvaz b. Firuz Şah Zerrinkülâh b. Muhammed b. Şerefşah b. Muhammed Hasan b. Seyyid Muhammed b. İbrahim b. Seyyid Cafer b. Seyyid Muhammed b. Seyyid İsmail b. Seyyid Muhammed b. Seyyid Ahmed Arâbi b. Seyyid Kasım b. Seyyid Ebul-Kasım Hamza b. Musa Kazım b. Cafer es-Sadık b. Muhammed el-Bâkır b. İmam Zeynelâbidin b. Hüseyin b. Alî b. Ebû Talib (a.s)¹

 

Şeyh Safiyyüddin'in atalarının yaşam tarihi ile ilgili Silsilet ün-Neseb-i Safeviyye kitabında kısa haberler vardır ki, açıklıyoruz:

 

"Firuz Şah Zerrinkülâh'a Erdebil ve ona bağlı yerlerin yöneticiliği havale edildi. Firuz Şah mal, servet ve kudret sahibi idi ve sahib olduğu davar ve maiyet adamlarının çokluğu sebebiyle...

 

Onun oğlu İvaz Isfirincan köyüne göç etti ki Erdebil'in köylerinden biri idi. Onun oğlu Muhammed yedi yaşında kayboldu. Yedi yıl sonra ansızın Muhammed'i gördüler ki evin kapısına dayanmış, hünnab renkli elbise giymiş, başındaki şapkaya beyaz sarık sarmış, Allah kelamı mushafı boynuna aşmış...

 

Sonra takva, dindarlık, vera ve şeriata bağlılıkta kemâle ermişti. Ondan sonra onun oğlu Salaheddin Reşid, çiftçilik ve ziraat yolunu tuttu. El emeği ile meşgul idi ve zahiri cemal ve güzellikten yeterli nasibi vardı. Gülharan köyünde ikamet ediyordu ki Şeyh'in doğum yeriydi. Ondan sonra oğlu Kutbuddin Ebû Baki Gürcü ordusunun oraya yürütülüp Erdebili istila etmesine kadar Gülharan'da idi. Gürcüler onu tutup boynuna kılıçla vurdular. Ama Kutbuddin Şeyhin doğumuna dek hayatta kaldı ve Ondan sonra oğlu Emîneddin Cebreîl, dindar, şeriata bağlı ve vera sahibiydi. Sürekli ziraatla meşgul idi ve büyüklere yoğun olarak benzemekte idi. Cömert ve yüce bir eli vardı. Erdebil'in Baruk köyünden Hader İsmet'in kapalı ve "Devleti" adlı tam bir devleti olan kızını aldı. O ibadet, züht ve takva sahibi kapalı bir kadındı ki Şeyh Hazretleri ondan dünyaya geldi."²

 

 Şeyh Safiyyüddin'in Makam ve Konumu

 

Şeyh Safi'nin hayat dönemini görmüş olan Hamdullah Müstevfî Kazvinî (Ö. 750 H.K. Miladi 1349) onun hakkında şöyle yazar:

 

"Şeyh Safiyyüddin Erdebili yaşamaktadır ve müsait vakti ve çok kabulü vardır. Moğol'un ona tam bir saygı duymasının bereketiyle, o kavimden bir çoğunu halka eziyet etmekten alıkoymaktadır. Bu büyük bir iştir."³

 

Moğol Gazan Han, Sultan Ebû Said İlhan ve eşi Bağdad Hatun, Emîr Hüseyin ve oğlu Emîr Hasan Celayiri, büyük vezir Hace Reşidüddin Fazlullah Hemedani gibi kimseler ve diğer nüfuz sahibi devlet adamlarının, Şeyh Safiyyüdin'e saygı duyanlardandı ve huzuruna çıkarlardı.⁴ Gazan Han'ın veziri Hace Reşidüddin Fazlullah Hemedani'nin Şeyh Safi'nin dua ve aracı oluşlarına özel bir ilgisi vardı. Kendisi Şeyh Safiyyüddin'e yazdığı mektubunda, onu: "metanet şekerliğinin papağanı, fesahat bostanının bülbülü, hakikata erme yolunun tutan, tevfik mülküne sahip olan, celal köşkünün temellerini inşa eden, Kur'an'ın sırlarını keşfeden, insan türünün özeti, velayet feleğinin kutbu, hidayet ufkunun güneşi, dinin merkezini taşıyan, yakin mülkünün bekçisi" olarak anmıştır.⁵

 

Reşidüddin'in on iki oğlu İlhanlı devletinin bazı bölgelerine hâkimlerdi.⁶ O bir mektupta oğlu Emîr Ahmed'e hitaben şöyle demektedir:

 

"Öyle davranasın ki, hakikat feleği, şeriat denizinin yüzücüsü, tarikat koşu meydanını ölçen İslam'ın ve Müslümanların Şeyhi, erenlerin burhanı, sefa sıfatının örneği, sayın Şeyh Safiyyül-Milleti ve'ddin, senden razı ve hoşnut olsun."

 

Tarihçiler Şeyh Safi'yi züht, takvâ, şecaat, mal toplayan, mücahade ve özgüven sahibi olmak gibi güzel sıfatlara haiz bilmişlerdir.

 

Şeyh'in bir çok büyük şahsiyetle mülakat ve diyaloğu olmuştu. Şiraz'a olan seferi ve Şeyh Muslihüddin Saadi ile buluşması okunmaya değerdir ve dikkat çekici tarihi nükteleri vardır. Zahiren Şiraz'da mal ve makam sahibi olan kardeşi Salaheddin Reşid'i görmek, aslında ise, kâmil bir mürşid ve üstad bulmak için o şehre gitmiş olan o, Şeyh Saadi'nin bir kaç kez huzurunda bulundu. Safvet üs-Safa kitabında şöyle geçer: Şeyh bazen Saadi'nin huzuruna çıktı ve dedi: Saadi'yi gamlı tabiata sahip biri olarak buldum ki, eğer yüzüne baksaydın, konuşmaya mecal bulurdun, ve eğer bakmasaydın, bulamazdın.⁸ Şeyh Erdebil'e dönme kararı alınca:

 

Dedi ki, Saadi'yle veda etmeye gitmek beğenilirdir çünkü onunla tanıştım. Sonra veda için Saadi'nin huzuruna çıktı. Saadi dostlarına dedi: dervişler! Bu pir sefer maksadı üzeredir. Bir teberrük gerekir. Herkes bir ayakkabı veya kepenek, yol için gerekecek ne varsa isar ediyorlardı. Şeyh farkedince bunları reddetti ve onlardan kabul etmedi. Saadi bunu görünce dedi: Ey Şeyh! Bu gibi şeyleri kabul etmedin diye, şiir divanımı kâmil şekilde kendi elimle yazmışım, kabul et. Şeyh dedi ki: benim Allah'ın divanından öyle şeylerim var ki, senin divanına rağbetim yoktur ve bu divanda, Allah'a ulaşılamaz. Saadi bunu duyunca içi karardı ve bir müddet başını aşağı saldı. Bir müddet sonra başını kaldırdı. Ellerini başına vurarak şöyle diyordu: "benim Allah'ın divanından öyle şeylerim var ki, senin divanına rağbetim yoktur" sürekli bunu tekrarlayarak başına ellerini vuruyordu.⁹

 

Şeyh Safi seksen beş yıl yaşadı. İlk otuz beş senesi çocukluk ve gençlikte murat ve mürşit arayışında geçti. Diğer bir otuz beş sene Şeyh Zahid-i Gilani'nin müritliği ve öğrenciliğinde geçti ve ömrünün son yirmi beş senesinde irşat ve irfani terbiye için sufi tarikatı koltuğuna oturdu. Muharrem başlarında H. K. 735 senesinde Hac seferinden döndü ve hastalandı. Oniki gün hastalıkta geçirdi ve Pazartesi günü öğle vakti, 12 Muharrem'de (20 Eylül 1334) Yaradan'a canını teslim etti. Hastalık halinde de halkı düşünüyordu ve dua ediyordu ki: "Allah'ım! Vefatım hava iyi olduğunda olsun ki, halk nefes darlığı çekmesin."¹⁰

 

13 Muharrem 735 gününde naaşını aynı zamanda hanegahı olan evine defnettiler ki bugün, Şeyh Safiyyüddin'in kabri olarak meşhurdur. Demeye değer ki, kabrinin üzerine son derece güzel bir sandık Tebriz'de hazırlandı.¹¹

 

 Sufiler ve Kızılbaşlar

 

Sufiler Tasavvuf tarikatların mensuplarına denir ki, riyazet (tezkiye) ve kullukla hak ve hakikate ulaşmak isterler. Onlar Hicri ikinci asrın sonlarında ortaya çıktılar ve kendilerine has tefekkür, elbise, yiyecek, ibadet ve rivayetlerinden dolayı bu isimle tanındılar. Sufilerin bu adla anılmasının sebebi ile ilgili bir grup şöyle demiştir: Tasavvuf ehl-i Suffa ile ilgilidir ki, onlar Saadet asrının Müslümanlarından fakir bir gruptu ve Peygamberin mescidinin suffasını (avlusunu) mesken edinmiş ve sadakalardan rızıklanıyorlardı. Bir grup sufinin suf (yün) kelimesinden geldiği görüşündedir. Çünkü bunlar yün giyerler. En doğru faraziye budur ki, sufi kelimesini Arapça ve suftan türemiş bilelim. Çünkü İslam'ın ilk asırlarındaki zahit ve riyazetçiler yünden katı bir elbise giyerlerdi. Tasavvuf sözünün anlamını ise yün giymek olarak bilelim.

 

Safeviler döneminde tasavvuf yeni bir aşamaya girmiştir. Dokuzuncu Hicrî asırda, sufi şeyhlerinden biri, yani Türkmen Karakoyunlu Emir Cihanşah ile çağdaş olan Şeyh Cüneyd, Şah İsmail'in dedesi, kendi sufi ve mürşit topluluğundan kudret elde etmek yönünde yararlanmak ve zahiri saltanatı manevi nüfusla birlikte tutmak istedi. Bu sebeple sufileri kâfirlerle cihat etmeye çağırdı ve kendisini Sultan Cüneyd olarak adlandırdı. O tarihten itibaren yün giyen sufiler savaşçı kıyafetlerine büründüler ve pek fazla geçmemişti ki, Şeyh Cüneyd on bin kişiyle Hrıstiyanlara karşı cihad için harekete geçti. Aras nehrinde geçti lakin, savaşta öldürüldü. Oğlu Sultan Haydar babasının işini sürdürdü ve o da can verdi. O sufi Safevi müritleri diğerlerinden ayırt edilsin ve belirginleşsin diye, Türkmen başlığını başlarından çıkardı ve kırmızı, on iki gedikli taçla değiştirdi. Bu sebeple onları o tarihten itibaren Kızılbaş olarak andılar. Başlangıçta bir müddet boyu, Şah İsmail ve onun taraftar ve müritlerini yine Sufi olarak anıyorlardı. Bu sebeple ününün oraya kadar ulaştığı Avrupa ülkelerinde, Safevi şahını büyük sufi olarak adlandırıyorlardı. Sonradan Sufi ve Kızılbaş kelimelerinin manası aynı oldu.

 

Sufiler diğer Kızılbaş tayfalarına nispetle Şaha daha yakın, ona nispetle daha fedakâr idiler. Sufilerin hepsinin reisi Halifetû'l-Hulefa lakabına sahip idi ve bu büyük makamlardan biri idi. Şah Abbâs bir süre sonra Sufileri gözünden düşürdü ve sahip oldukları önemli meslekleri onlardan aldı.¹²

 

Tarihçiler Açısından Şeyh Safiyyüddin'in Mezhebi

 

Şeyh Safi'nin hayatının tarihini araştırırken, iki konu hakkında münakaşa edilmiştir: mezhebi ve seyyitliği. Bazı tarihçilerin görüşüne göre Şeyh Safi seyyid ve İmam Musa Kazım'ın evlatlarındandı.¹³ Safevilerin resmi soyağacı bu nispeti doğrulamaktadır.¹⁴

 

Bazı İranlı¹⁵ ve yabancı¹⁶ tarihçiler Şeyh Safiyyüddin'in Şiiliği ve seyyitliğini gerçekdışı bilmişlerdir. Bu konuda onların çoğusu bir kaynak belirtmemiş, bazıları da Ahmed Kesrevi'nin yazdıklarını delil göstermişlerdir ki, o Şeyh Safi ve soyu hakkında şöyle yazmaktadır: "Şeyh Safi Sünnî ve Şafiî mezhebindendi ve torunları Şiiliği kabul ettiler."¹⁷

 

Materyalist Sovyetlerin yazarları, Jan Rypcka da (Cambridge İran tarihinin yazarlarından) Şeyh Safi'yi Sünnî mezhebinden bilmiştir. Lambton, Lawrence Luckhardt, Kâmil Mustafa eş-Şeybî ve Petroşefski de, Şeyh Safi'yi Şia olmayan (Sünnî) biri olarak tanıtmıştır. Bu yazarlar iddiaları hakkında genellikle senet belirlememekte, bazen de Kesrevi'nin araştırmalarına işaret etmektedir. Ancak bu yazarlar bazen hezeyan demişlerdir. Örneğin İngiltere'nin Dartmouth kolejinde İran tarih araştırmacısı olan Garthwaite şöyle yazar: "Şeyh Safi'nin şerh-i hâliyle ilgili, onun asrında yazılmış Tezkiret ül-Evliya kitabı onun mezhebini Sünnî olarak zikretmiştir."¹⁸

 

Hâlbuki Attar-i Nişaburi tarafından yazılmış bildiğimiz Tezkiretül-Evliya'da Şeyh Safiyyüddin Erdebili'nin adı görülmemektedir. Zira Tezkiret ül-Evliya kitabını tashih edenin (Nickelson) yazdığına göre, Attar'ın ölümü 589, 597, 619, 627 ve 632 H. K. (Meşhur olan Miladi 1222/ Hicrî 619 yılıdır) Yıllarından birinde gerçekleşmiştir. Şeyh Safi ise H. K. 650  senesinde (M. 1252) doğmuştur.¹⁹

 

Başka bir yazar olan Freiburg üniversitesi öğretmeni Räumer ise şöyle yazar:

 

"Şeyh Safi'nin Sünnî bir şahıs olduğunda tereddüt edilemez. Ancak inançlarının yapısı ile ilgili doğru bir hüküm verilemez. Zira onun yaşadığı inanç dünyası, Sünnî inanca tam olarak uygun değildi. Şeyh Safi Şafiî mezhebindendi. Yani öyle bir mezhep ki, Şia mezhebine bir çok uygunluk ve benzerlikleri vardı ve kendisini Sünnî gibi gösteren Şiiler, bu mezhebi kabul etmekteydi."

 

Kesrevî'nin Görüşünün Eleştirisi

 

Şeyh Safiyyüddin'in Şia oluşunun muhaliflerinin çoğu, Kesrevi'nin yazılarına dayanmaktadırlar. Binaenaleyh onun Şia mezhebiyle ilgili görüşünü kısaca incelememiz gerekecektir. Kesrevi muasır İran'ın çok yönlü tarihçilerindendir. "Meşrutiyet ve Azerbaycan'ın 18 yıllık tarihi" kitabı Meşrutiyet döneminin temel kaynaklarındandır. Kesrevi kendi tahkiklerinin devamında Şia tarihini de inceledi ve ne yazık ki bu mezhebe karşı şiddetli bir zıddiyet sergiledi. O dini temizlemek adına seçilmişlik -kendi düşüncesine göre nübüvvet! iddiasında bulundu. İşinin sonu dua kitapları ve Kur'an ayetleriyle dolu Mefatihü'l-Cinan kitabını yakmaya kadar vardı ve taraftarları İran'ın büyük şairlerinin divanlarını halkın gözü önünde birbirine vuruyor, onları ateşe veriyorlardı. "Edebiyatla ilgili" adlı diğer kitabında Mevlana, Sadî, Firdevsî ve Hafız gibi büyük hekimleri lanetleyip yerdi ve onların şiirlerini yakmayı şöyle savundu:

 

"Biz geçmiştekilerden gelen şiirlerin ortadan kaldırılmasını istiyoruz. Özellikle de Saadi, Hafız, Hayyam, Mevlana ve onun gibilerinden kalanlar bir seferde yok olsun!"²²

 

O "Şiicilik" adlı kitabında Şii mezhebine karşı hayret verici ve çirkin bir düşmanlık sergiledi ki, mütalaa ehli bunlardan haberdardır ve anlatmaya hacet yoktur.

 

Büyük alimler defalarca ondan huzuri tartışma ve konuşmayı kabul etmesini istediler ki, iddia ve itirazlarına cevap versinler. O kabul etmedi ve yanlış inançlarını yaymaya devam etti. Sonunda 20 İsfend 1324 (11 Mart 1946) senesinde Tehran hukuki mahkemesinde sorguya çekilme esnasında, mezhep karşıtı düşünce yaymak ithamıyla, (İslam fedaileri üyeleri olan) İmami kardeşler tarafından öldürüldü.

 

O hâlde kesin olarak denebilir ki, Kesrevi'nin Şii mektebine karşı tutunduğu şiddetli karşıtlık ve düşmanlıktan dolayı, onun Şeyh Safiyyüddin'in Şiiliğinin reddindeki nazariyelerini garazsız kabul etmek olamaz. Zira Şeyh'in torunları Şiiliğe İran'da resmiyet vermiştir.

 

 Safvetu's-Safa Kitabı ve Şeyh Safi'nin Şiiliği

 

Şeyh Safiyyüddin'in hayatıyla ilgili en eski kaynak, (Şeyh Safi'nin oğlu olan) Şeyh Sadreddin'in mürîdi, İbn-i Bezzaz adıyla tanınan derviş Tevekkül b. İsmail'in Safvet üs-Safa adındaki kitabıdır ki (H. K. 759'da yazılıp bitmiştir ve) Şeyh Safiyyüddin'in hayatının şerhi, keramet ve makamlarını kapsar. Denildiğine göre, bu kitabın nüshaları Safeviler başa geldikten sonra yeniden yazılmış ve tashih edilmiştir. Ebu'l-Feth Hüseyni adlı şahıs Birinci Şah Tahmasp'ın (hâkimiyeti H. K. 930-984) (1524-1576) emriyle Safvet üs-Safa metnini yeniden yazmaya başlamış, kitabın başına şöyle yazmıştır: "saray tarafından Safvet üs-Safâ'yı kopyalayıp tashih etmek ile görevlendirdim."²³

 

Kesrevî bu kitap hakkında şöyle yazıyor: "bu hânedânın müritleri İbn-i Bezzaz'ın Şeyh Safiyyüddin'in seyyid olmadığı ve Şia olmadığı ile ilgili her hikayeyi ve ibareyi değiştirmiş veya onları tamamen ortadan kaldırmıştır. Onlar kendi inanç ve amaçlarına uygun olan hikaye ve ibareleri ona eklemişlerdir."²⁴

 

Kesrevî'nin bu iddiası tarihçilerin ve nüsha uzmanlarının o kadar da kabulüne mazhar değildir. Bay Reeve Britanya'daki Safvetü's-Safa el yazısını inceleyerek şöyle demiştir:

 

"Kitabın içerisindeki deliller gösteriyor ki, Safvet üs-Safa Şeyh Safiyyüddin zamanlarında yazılmış, ve görüldüğü kadarıyla kopyalayanın yazıdaki eklemeleri önsöz ve sonuç bölümünde olmuştur. Önsöz Şeyh Safiyyüddin'in geleceği ile ilgili verilen haberleri, sonuç ise onun neslinin Şah Tahmasp'a kadarki bilgilerini kapsar."²⁵

 

Safvetü's-Safa kitabını tashih eden değerli Tabatabai Mecd bey, kitabın kabul edilir bir nüshasını elde etmek için, güvenilir kütüphanelerde ve müzelerde bulunan nüshalara yönelmiş, metinlerini birbiriyle karşılaştırmış ve oldukça okumaya değer sonuçlara ulaşmıştır. Bu nüshalar şunlardan ibarettir:

 

- Ayasofya Türkiye nüshası, 18 Cemadiyül-evvel 896'da (7 Şubat 1491, yani Mirza Ali Safevi'ye seyyidler seyyidi yazan levhasıyla aynı tarihte ve tahrif edilerek bu nüshada Şeyhin Kürt ve Sünnî olduğu yazılmıştır çev.) istinsah edilmiş

 

- Hint Divanının nüshası

 

- Leningrad şehrinin Saltikov Schtschderin nüshası ki yazarı ve tarihi belli değil ve (Fethali Kaçar dönemindeki) İran-Rusya savaşında general Paskoviç onu Şeyh Safiyyüddin makberinden Rusyaya götürmüştür.

 

- Bankipur Hudabahş kütüphanesinin nüshası ki, Mir Halil el-Câmi 1035 H. K. Yılında yazmıştır, (1625-1626)

 

- Taş baskısı nüshası, Mirza Ahmed b. Hacı Kerim Tebrizi 1042 yılında yazmıştır. (1632-1633)

 

- Britanya müzesi nüshası, Ebu'l-Feth b. Mir Mahdum Şerifi Hüseyni Gorgâni'nin tashih ve kopyası

 

- Tebriz Milli kütüphanesine Merhum Hacı Hüseyin Nahcevâni'nin hediyesi olan nüsha,

Yazılış tarihi 950 H. K. (1543-1544)

 

- Tebriz Edebiyat üniversitesi kütüphanesine ait elyazı nüshası

 

Bu dokuz nüshanın mukabele ve tatbik olunmasının neticesi üç konunun açıklığa kavuşması idi:

 

1- Ebu'l-Feth Hüseyni kitaba Şah Tahmasp tarafından tashih ve kopya için verilen hükme dair bir önsöz eklemiştir.

 

2- O kitaba Şeyh Safiyyüddin'in Şah İsmail'e kadarki torunlarının şerh-i hâli ve kerametleri ile ilgili bir sonuç bölümü eklemiştir.

 

3- Bazı hikayelerin kaldırılması.

 

Birinci hususta, araştırmacılar yalnızca mukaddimeyi okuyup kitabın metnine müracaat etmeyerek genel bir hüküm vermişlerdir ki, Ebu'l-Feth Hüseyni bütün kitaba el atmıştır ve konuları değiştirmiştir. Oysa ki, böyle değildir.

 

İkinci hususta, hatimet ül-kitap adıyla Ebu'l-Feth Hüseyni'nin metninde belirginleşmiş, konu ise aydındır. Kendi velinimetinin saygısını korumak için, kitabın bütün konularını getirdikten sonra, bazı konuları da "Şeyh'in bazı yüce ve şanlı evlatlarının halleri ve bazı olayları" başlığında Şeyh Sadreddin, Sultan Hace Ali, Sultan Cüneyd, Sultan Haydar ve Şah İsmail'in kerametlerinin şerhini getirmiştir. Ebul-Feth'in İbn-i Bezzaz'ın kitabını tekmil etmesinin sebebi, kendi iddiası ve velinimetinin (Şah Tahmasp'ın) nazarı altında asıl nüshada o kadar da tashih ve değişiklik yapamadığından dolayı, eklenen hususları asıl metinde değişiklik ve tashih yapamamanın bir özrü ve perdesi karar versin.

 

Üçüncü hususta, çoğunlukla zan, Şah Tahmasp'ın çıkarına uygun olmayan ve o zamanın siyasi ortamı ve zamanın maslahatına uygun olmayan hikayelerin içerik ve muhtevasının silinmiş olduğu şeklindeydi. Ancak silinmiş hikayelerin hepsi karşılaştırıldıktan sonra böyle bir maksadın hiç bulunmadığı sonucuna varıldı. Zira Ebul-Feth'in nüshalarındaki bu hikayelerin Şeyhin soyağacı ve mezhebi ile herhangi bir irtibatı yoktur. Bütün cüzi ihtilaf ve tasarruflar sadece sözün söylenme ve yazılmasının farkından anlaşılmaktadır.²⁶

 

Bütün ihtilafları tashihçi nüshaların ihtilafı bölümünde ayrı ayrı belirtmiştir. Bu bölümün mütalaası bunu gösteriyor ki, silinmiş hikayelerin Şeyhin mezhebi ve seyyitliği ile arasında hiç bir bağ yoktur. Bu hakikat Ebul-Feth'in Safvet üs-Safâ'da Şeyhin mezhebinin Ehl-i Sünnet olduğu ile şeyleri sildiği veya değiştirdiği ile ilgili bütün iddialarını geçersiz²⁷ kılmaktadır.

 

Safvet üs-Safa'da gelmiştir ki, Şeyh İmam Hasan ve İmam Hüseyin'den bahsetmek istediği zaman, onlardan Emîrül-Mü'minin Hasan ve Emîr ül-Mü'minin Hüseyin olarak bahsetmekteydi.²⁸ Böyle lakapları beyan etmek Emîrül-Mü'minin Ali'nin (a.s) Şiilerine hastır.

 

 Sufi Şeyh ve Âriflerinin Şia Mezhebiyle İrtibatları

 

Hicrî beşinci asırda tasavvuf bütün İslam aleminde yaygınlaşmıştı. Bu zamana kadar sufi tarikatları zahirde Ehl-i Sünnet mezheplerinin yolunu gidiyordu. Ancak büyük sufi şeyhleri Peygamber'in (s.a.a) damadı Hz. Ali'yi (a.s) dayandıkları kimse olarak ve en azından tasavvufun asli kutuplarından biri olarak o İmamı kabul ettiklerinden, büyüklük, takva ve riyazet hususlarında o Hazret'ten ders aldıklarından dolayı, beşinci asırda sufi tarikatlarda Şii unsurların ortaya çıktığının şahidi olmaktayız. Gün geçtikçe Şiiliğin İran tasavvufundaki çoğalan etkisinde, Kübreviyye mektebinin özel bir önemi olmuştur. Şeyh Necmeddin Kübra, Harezm Sufilerinin büyük şeyhi idi. 618 yılında (1221-1222) Moğolların hücumunda öldürüldü. Onun mezhebi Sünnî olduğu hâlde Şîa'ya da meyilliydi ve Ali (a.s) ve Ehl-i Beyt'in (a.s) faziletlerinde menkıbeler söylemişti. Onun izcilerinden Saadeddin Hammeveyh‘in ise apaçık Şii bir inancı vardı. Nitekim "İslam ümmetinin evliyaları on iki tanedir ve sonuncuları zamanın sahibidir ki, adaleti dünya çapına yaymak için geri dönecektir" diye öğretmekteydi.²⁹

 

Altıncı Hicrî asırda bazı büyük sufi şeyhleri aşikar bir şekilde oniki imamcı Şia mezhebini tebliğ etmeye kalktılar. Bunlardan biri Kutbuddin Haydar (ö. H. 618/M. 1221) idi ki, tasavvufun büyük arif ve şeyhlerindendi. Onun hakkında şöyle yazarlar:

 

"Kutbuddin Haydar veya Kutbuddin Tuni Musevi, değerli bir seyyid ve muvahhit bir ârifti ki, nesebi kaç vasıta ile Abdullah b. Musa b. Cafer'e varıyordu. Yoğun bir başı vardı ve ârif ve sufi fırkalarından olan Haydariyye silsilesi, ona mensup olduğu için Haydari adıyla ünlenmişti. Doğumu Horasan beldelerinden olan Tun şehrinde idi ve bir müddet Tebriz'de kaldı. İsnaaşeri Şia mezhebini tebliğ yaydı ve bir çok insan onun sülukuna katıldı. O 618 H. Kameri'de (M. 1221-1222) Tebriz'de vefat etti."³⁰

 

Kübreviyye mektebinin inancı apaçık Şii eğilimleriyle sonraki tasavvuf silsilelerinin fikir yapısına nüfuz etti. Şeyh Cemaleddin Cebelli (Ö. 651 H. K.) Şeyh Necmeddin Kübra'nın öğrencisi ve müridiydi. Aynı zamanda Şeyh Zahid-i Gilani (ö. H. 700), Şeyh Celaleddin Cebelli'nin seçkin öğrencilerinden sayılıyordu ve Şeyh Zahid yine Şeyh Safiyyüddin Erdebili'nin üstadı, piri ve kayınpederi idi. Safvetü's-Safa'nın bölümlerindeki hikayelere esasen, Şeyh Safi en çok üstadlarından etkilenmişti ve bir çok durumda üstadına kalbi ilgi ve saygısını açıklıyordu.

 

Philadelphia Temple üniversitesinin İslambilimcisi öğretmeni, Seyyid Hüseyin Nasr, Şia'nın tasavvufla birleşmesi hakkında şöyle yazıyor:

 

"İran (Safeviler zamanında) bir seferde Şii olmadı. Şîîlik Hicrî yedinci asır/ Miladi onüçüncü asırda itibaren bazı sufi tarikatları arasında yaygınlaştı ki, görünüşte Sünnî idiler. Yani mezhepsel açıdan Ehl-i Sünnet mezheplerinden ve genelde Şafiî idiler. Ancak bu tarikatlar Ali'ye (a.s) baş vermekteydi, hatta bazısı onun velayetini kabul etmişti. Safevilerin Şii mezhebinin yayılması ve Şia mezhebinin berkarar olmasındaki etkisi ve payı ise, en önemli meselelerdendir ve Safevi tarikatının faal siyasi rolü ve Kübreviyye ve özellikle Nurbahşiyye gibi diğer tarikatların rolü ve payı ile bağlantısı vardır ki, diğer tarikatlardan fazla Sünnilikle Şiiliğin irtibatlandırılması için çalışmışlardır.

Hudabahş lakaplı Şeyh Muhammed b. Abdullah (Ö. H. 869 M. 1464) iki mezhep olan Şiilikle Sünniliği birbirine yakınlaştırmak için çaba gösterdi. Onun halifeleri, oğlu Kasım Feyzbahş ve Şah Bahauddin bu hareketi devam ettirdiler ve tamamen Şiiliği seçtiler. Tasavvuf tarikatları içsel bir Şii inancıyla, İran'ı Sünnî mezhepli bir ülkeden tamamen Şii mezhepli bir memlekete çevirdi."³¹

 

Bu arada sufilerden Zehebiler adlı bir grubun Safevilerden önce sufi tarikatlarının Şiiliği hakkında okumaya değerdir. Cambridge üniversitesi tarihçiler bu hususta şöyle yazıyor:

 

"Zehebiler tasavvufun en saf tarikatlarındandı. Diğer bütün Şii tarikatları gibi hatta Safevilerin ortaya çıkmasından önce de Şii olduklarını iddia ederler. Ancak tahliyeden dolayı Şiiliklerini gizliyorlardı. Onlar Safeviler geldikten sonra takiyye zaruretinin ortadan kalktığını, bu yüzden kendilerini açıkça Şii olarak adlandırabildiklerini iddia ederler."³²

 

 

Birinci Bölümün Sonu

 

 

 

 

 

-------------------------------------------

Kaynak:

 

1- Hüseyin Kazımzade Silsilet ün-Neseb-i Safeviyye s. 10-110
Not: Sultan Bayezid'in Şah İsmail'i seyyid kabul etmesi ile ilgili.
 
"Cenâb-ı Saltanat-Meâb, Hükümet intisab, Şevket kıbab, Saadet-iyâb, Siyâdet-intisâb Mübâriz üs-Saltanati ve'l-hukûmeti ve'l-İzzi ve'l-İkbâl Şah İsmail"
 
Tercüme: Sayın saltanatın dönülecek yeri, hükümete atanan, heybet kubbesi, saadete dönen, seyyid soyuna mensup, saltanat, hükümet, izzet ve ikbal için mücadele eden, Şah İsmail
 
Bayezid'in Şah İsmail'e mektubunun başlangıcı..
 
Kaynak: Feridun Tevfiki beyin Münşeât üs-Selatîn eseri. Hicrî Kameri 1274 (Mîlâdî 1858-59) İstanbul baskısı. C. 1 s.303
2- Silsiletün-Neseb-i Safeviyye s. 11-151- Feridun Tevfiki beyin Münşeât üs-Selatîn eseri. Hicrî Kameri 1274 (Mîlâdî 1858-59) İstanbul baskısı. C. 1 s.303

 

2-AGE s. 11-15

3-Tarih-i Güzide s.675

4-Safvet üs-Safa 348-349,

884-886

5-Mükatibât-ı Reşidi s. 265-270

6-Câmi üt-Tevârih kitabında s. 19-24 Hace'nin oğulları ve valilikleri yazılıdır

7-Mükatibat-i Reşidi s. 308-311

8-İran tarihi ve Safevi devri, Cambridge üniversitesi, s. 10

9-Safvet üs-Safa s. 104

10-AGE 107

11-AGE 955

12-AGE 1024

13-İran tarihi Malcom, c. 1 s. 250

14-Silsiletün-Neseb-i Safeviyye s. 10

15-Siyasi ve içtimai Iran tarihi, Timur'un ölümünden Şah Abbas'ın ölümüne kadar s. 133

Şia alimlerinin Cebel-Âmil'den Safevi döneminde İran'a göçü s. 39-40

Safevi devletinin kuruluşu s. 122

16-İran tarihi Cambridge (Selçuklulardan İlhanlılara kadar) s. 5 s. 519

Safevi silsilesinin çözülmesi s. 15

Mustafa Kamil eş Şeybi onikinci asra kadar Şia ve tasavvuf s. 374

İran'da İslam s. 385

Ahamenişlerden şimdiye kadarki İran tarihinde bir gezinti s. 295

17-Şeyh Safi ve soyu s. 40                

18-İran tarihi Safevi dönemi Cambridge s.17

19-Tezkiret ül-Evliya tashihi s. 55

20-Silsiletün-Neseb-i Safeviyye s. 10

21-Safeviler döneminde Iran tarihi s. 13

22-Ahmed Kesrevi "Edebiyatla ilgili" s. 185

23-Safvet üs-Safa s. 33

24-Şeyh Safi ve soyu s. 21

25-İran tarihi Cambridge (Selçuklulardan İlhanlılara kadar) s. 5 s. 518

26-Safvet üs-Safa, tashihçinin mukaddimesi s. 23-30

27- Şeyh Safi ve soyu s. 21

28-Safvet üs-Safa s. 742

29-İran Tarihi Cambridge c. 5 s. 517

30-Reyhanetül-Edeb c. 4 s. 465

31-Safeviler döneminde Iran tarihi s. 336-37

32-AGE 342

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !