25 Mayıs 2017 Perşembe Saat:
00:28
28-12-2016
  

Şia'nın Kaza Ve Kader İnancı

Yürürken, kendi özgür irademizle yürüyoruz ama düşmemiz irademizin dışında olan bir şeydir...

Facebook da Paylaş


İtiraf etmeliyim ki, Şia âlimleriyle tanışıp[1] kitaplarını okuyunca adeta kaza ve kader konusunda yeni bir ilim elde ettim.

Özellikle Ehlibeyt İmamları'ndan konu hakkında gelen açıklamalar, insanın zihninden her türlü şüpheyi silip götürmekte ve insana, vicdanını rahatlatacak yeterli bilgi sunmaktadır.

Bakınız birisi; Hz. Ali'ye (a.s) ilahi kaza ve kader konusu hakkında cebre yorumlarcasına soru yöneltince İmam, bu konuyu en güzel ve en kapsamlı şekilde açıklayarak şöyle buyurmuştur:

"Yazıklar olsun sana sen kaza ve kaderin kesin ve mutlak bir şey olduğunu mu sanıyorsun? Böyle olsaydı, artık sevap ve ceza vermenin bir anlamı kalmaz; mükâfat ve cezalandırma sözü boş yere olurdu. Allah Teala kullarına özgür oldukları halde emretmiş; uyarmak için de aynı şekilde nehyetmiştir. Onların tekliflerini kolay kılmış zorlaştırmamıştır. Az bir amele karşılık olarak da çok sevap vermiştir. Allah Teala, yenilerek isyan edilmemiş, zorla da kimseyi itaat etmek mecburiyetinde bırakmamıştır. Peygamberleri, oyuncak olsun diye göndermemiş kitapları da boş yere nazil etmemiştir. Gökleri, yeri ve onların arasında bulunan varlıkları da batıl ve boş yere yaratmamıştır. "Bu kâfirlerin zannıdır; cehennem ateşinden dolayı eyvahlar olsun kâfirlere." [2]

İmam'ın bu açıklaması ne kadar açık bir beyandır. Şimdiye kadar bu konuda bundan daha açık bir söz, bundan daha sağlam bir delil okumamıştım. Müslüman olan herkes, bu açıklamayla amellerinin, sadece kendi irade ve seçiminden kaynaklandığına ve Allah Teala'nın sadece emredip, seçim özgürlüğünü bize bıraktığına ikna olup inanır. Hz. İmam Ali'nin: "Allah, kullarına özgür oldukları halde emretmiştir" sözünün anlamı da budur.

Nitekim Allah Teala, bizleri kendisine muhalefet etmekten sakındırmış ve muhalefetin akıbetinde ağır ceza olacağına dair uyarmıştır. Bu da, bizim hür olduğumuzun ve istersek Allah Teala'ya isyan edip emirlerine karşı gelebileceğimizin bir diğer kanıtıdır. İmam'ın: "uyarmak için de aynı şekilde neyhetmiştir" buyruğunun anlamı da budur.

Daha sonra, Hz. İmam Ali (a.s) konuya daha da açıklık getirerek şöyle buyurmuştur: "Allah, yenilerek isyan edilmemiştir." Bu sözün anlamı şudur ki, Allah Teala insanları bir işi yapmak zorunda bırakmak isteseydi, bütün yaratıklar bir araya gelip birleşseler dahi, yine de Allah'ın işine galip gelemezler. Bu ise Allah Teala'nın itaat ve isyanda kullarına seçme özgürlüğü verdiğini gösterir. Bunu Allah Teala Kehf Suresi'nin 29. ayetinde şöyle açıklamıştır:

"De ki, hak Rabbinizledir; isteyen iman etsin, isteyen de kâfir olsun…"

Daha sonra, Emir'ul Müminin Ali (a.s) bu konuyu insanın kalbine yerleştirmek amacıyla insanın vicdanına hitap ederek, konuyu açıklığa kavuşturan kesin bir delile işaret ediyor. O da şudur ki:

Eğer, bazılarının inandığı gibi insan, fiillerinde mecbur olsaydı, o zaman artık peygamber gönderip, kitap indirmek, bir nevi oyun ve faydası olmayan abes bir iş olurdu. Allah Teala ise, oyun ve abes işten münezzehtir. Zira peygamberlerin (s.a.a) gönderilmesi ve kitapların indirilmesi, insanları ıslah etmek, onları karanlıktan çıkarıp, nura hidayet ederek nefsanî hastalıklarını tedavi etmek ve saadetli bir hayatın örnek yolunu onlara açıklamak içindir. Nitekim Allah Teala İsra Suresi'nin 9. ayetinde buyuruyor ki:

"Şüphe yok ki bu Kur'an, en doğru yola sevk eder…"

Daha sonra Hz. Ali (a.s) cebre inanmanın; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan varlıkların batıl yere yaratıldığına inanmayı gerektirdiğini, bunun ise, Allah'a inanmayan kâfirlerin zannı olduğunu ve savunucularının cehennem azabıyla cezalandırılacaklarını [3] açıklayarak sözünü sona erdirmiştir.

Bir grubun cebre, diğer bir grubun da tefvize inanarak, iki uçtan aşırılığa kaydıkları bir ortamda, Şia'nın kaza ve kader konusundaki inancını incelediğimizde, Şia'nın bu husustaki inancının çok isabetli bir inanç olup, çok sağlam bir temel üzerine oturmuş olduğunu görüyoruz. Zaten Ehlibeyt İmamları'nın asıl görevleri de, İslami inanç ve kavramları ıslah etmek ve bu yoldan kayanları tekrar doğru yola döndürmektir. Bu amaçla Ehlibeyt İmamları bu hususta açıkça buyurmuşlardır ki:

"Ne cebir doğrudur, ne de tefviz; bu ikisinin arasında bir şeydir." [4]

Bu kavramı Hz. İmam Sadık her insanın kendi aklıca kavrayacağı bir basit örnekle açıklamıştır. Birisi İmam'a: "Ne cebir doğrudur, ne de tefviz; bu ikisinin arasında bir şeydir" demekle neyi kastediyorsunuz?' diye sorunca: "Yeryüzünde yürümen, yere düşmen gibi değildir" yanıtını vermişlerdir.

Bunun açıklaması şudur ki, biz yürürken, kendi özgür irademizle yürüyoruz; ama düşmemiz irademizin dışında olan bir şeydir.

Böylece, kaza ve kader ile ilgili doğru görüş, cebir ve tefviz düşüncesi arasında bulunan bir görüştür. Yani bir kısım işler bizim kendi elimizde olup kendi istek ve irademizle yaptığımız şeylerdir. İkinci kısım işler ise, bizim irademizin dışındadır ve de bunlara karşı boyun eğmek zorundayız. Onlara karşı koyma imkânına da sahip değiliz. Birinci bölümden dolayı hesaba çekiliriz; ama ikinci kısım işlerden dolayı bir sorumluluğumuz yoktur. O halde insan aynı anda hem özgürdür; hem de mecbur.

a- İnsan, bir iş hususunda düşünüp de yapmak veya yapmamak kararını aldığı fiillerinde özgürdür. Allah Teala Şems Suresi'nde buna işaret ederek buyurmuştur ki:

"And olsun cana ve onu şekillendirene; sonra da ona iyiliğini ve kötülüğünü ilham edene ki, onu arıtan saadete ermiştir; onu fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır."

O halde nefsin temizlenmesi ve kirlenmesi, insanın kendi seçimi sonucu olduğu gibi, kurtuluşa ermek ve zarara uğramak da bu seçimin kesin ve adilane olan bir neticesidir.

b- İnsan, Allah Teala'nın irade ve meşiyeti gereği bu evrene hâkim olan ve onu kuşatan kanunlar karşısında mecbur durumdadır. İnsan, kendisinin erkek veya kadın cinsinden olmasını seçemez. İnsan, hangi renk ve ırktan olmasını seçemez. İnsan, hangi anne-babadan dünyaya geleceğini seçemez. İnsan, hatta kendi cisim yapısını ve boyunun ne kadar olmasını bile seçemez. Bundan başka o, genetik hastalıklar gibi, kendi katkısı olmadan, lehine veya aleyhine işleyen bir takım tabii kanunlara boyun eğmek zorundadır. İnsan, yoruldu mu uyur; dinlendikten sonra da uyanır. Acıktığı zaman yemek yer; susadığı zaman su içer. Bir ferahlık hissettiği zaman neşelenip güler; hüzünlendiği zaman ağlar ve üzülür. Vücut fabrikasında çeşitli hormon, hücre, değişim ve büyüme kabiliyeti olan, nutfeler üretilir. Bu arada biyolojik yapısı ise hayret verici bir tertip ve düzenle çalışmaktadır. Oysa o, hayatının her anında ve hatta ölümünden sonra bile ilahi inayetlerle çevrelendiğinin farkında dahi değildir. Allah Teala, buna işaretle şöyle buyurmuştur:

"İnsanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır? O, akıtı­lan bir meni damlası değil miydi? Sonra kan pıhtısı olmuş, derken (Allah) onu yaratıp şekillendirmişti. Derken ondan iki eş; erkek, dişi kılmıştı. Acaba bunları yapanın ölüleri diriltmeğe gücü yetmez mi?" [5]

Evet, ey Rabbimiz, sen her eksiklikten uzaksın ve bütün övgüler de sana mahsustur. Ey bizim yüce Rabbimiz, yaratıp düzenleyen sensin; takdir edip hidayet eden sensin; öldürüp dirilten sensin; bereketler sendendir; sen yücesin; sana karşı gelip uzaklaşanlara ve seni gereği gibi takdir edip tanımayanlara yazıklar olsun.

Bu bahsimizi, Abbasi halifesi Me'mun'un döneminde çeşitli ilimlerin İslam âleminde söz konusu edildiği bir dönemde yaşayan ve ilimdeki üstünlüğü herkes tarafından onay alan, hatta on dört yaşına varmadan önce dönemin en bilgini olarak tanınan [6] Ehlibeyt İmamları'nın sekizincisi Hz. İmam Ali İbn. Musa Rıza'nın sözleriyle sona erdirelim:

İmam Rıza'ya (a.s) İmam Sadık'ın (a.s): "Ne cebir doğrudur; ne de tefviz; bu ikisi arasında bir şeydir" Sözünün anlamı sorulunca şöyle buyurmuştur:

"Allah Teala'nın, bizim fiillerimizi yaptığını; daha sonra da bizi o fiillerden dolayı azap ettiğini sanan kimse cebre inanmıştır. Allah Teala'nın yaratmak ve rızk işini (kendi hüccetlerine) bıraktığını hayal eden bir kimse de tefvize kail olmuştur.

Cebre inanan birisi kâfirdir; tefvize kail olan da müşriktir.

Ama "gerçek bu ikisi arasında bir şeydir" sözünün anlamı: "Allah'ın emrettiği şeyi yapıp, nehyettiği şeyden kaçınmanın bir yolunun bulunduğuna inanmaktır."

Yani Allah Teala insanı hayrı yapmaya veya terk etmeye güç sahibi kıldığı gibi, şerri de yapmaya veya terk etmeye güç sahibi kalmıştır. Hayrı emretmiş şerden ise nehyetmiştir."

And olsun ki, bu açıklama, ister tahsil görmüş olsun, ister okuryazar olmasın; her seviyede akıl sahibinin kavrayabileceği tam manasıyla yeterli ve doyurucu bir açıklamadır. Gerçekten de Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt hakkında doğru söylemiştir ki:

 
"Onlardan (Ehlibeyt'ten) öne geçmeyin yoksa helak olursunuz; onlardan geri de kalmayın ki yine helake-te düşerseniz; onlara ilim öğretmeye de kalkışmayın ki onlar sizden daha bilgilidirler." [7]
 

 

Dr. Muhammed Ticani Semavi

 


[1] - Muhammed Bakır Es-Sadr, Ayetullah-il Uzma Hoi, Alleme Ali Tabatabai, Ayetullah Hekim ve benzerleri.

[2] - Muhammed İbn-i Abduh'un yazdığı "Şerh-i Nehc'ul Belaga" c. 4, s. 673. Ayet: Sad/27.

[3] - "Bu kâfirlerin zannıdır; cehennem ateşinden dolayı eyvahlar olsun kâfirlere." Sad/27.

[4] - Akaid'üş Şia fi'l Kaza ve'l Kader.

[5] - Kıyamet/36-40.

[6] - İbn-i Abd-i Rabbih'in yazdığı "İkd'ul Ferid" kitabı, c. 3, s. 42.

[7] - İbn-i Hacer'in yazdığı "Savaik'ul Muhrika', s. 148- Mecmeu'z Zevaid, c. 9, s.163- Yenabiu'l Mevedde, s. 41- Durr'ül Mensur, c. 2, s. 60- Kenz'ul Ummal, c. 1, s. 168- Usd'ul Gabe, c. 3, s. 137- Abekat'ul Envar, c. 3, s. 184.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler