03 Temmuz 2020 Cuma Saat:
19:09
12-06-2020
  

Şia'ya Atılan En Büyük İftira

Şia âlimleri Abdullah b. Sebe ile ilgili tarihte beyan edilenleri –bu naklin aktarıcıları silsilesinde Seyf b. Ömer olduğu gerekçesiyle- reddedip onu yalan uyduran meşhur biri olarak tanıtmaktadırlar. Onun bu vasıfla şöhret kazanmasına neden olan bu uydurulan yalanlardan kaynak vererek birkaç örnek sunmanızı rica ediyorum.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Şiilik Kur’ân ile eş dönemli bir ekoldür. Zira Peygamber’e (s.a.a) en yakın kişi Hz. Ali (a.s) idi. O, Kur’ân âyetlerinin inişinin ilk günlerinden itibaren Kur’ân öğretilerini Hz. Peygamber’den (s.a.a) direkt olarak almış ve diğerlerine ulaştırmıştır. Bazı bilgisiz ve/veya kasıtlı yazarlar, Şiiliğin Osman’ın hilafetinin son dönemlerinde ortaya çıktığını söylemişlerdir. Onlar, Abdullah b. Sebe adındaki bir fertten bahsedip şöyle demişlerdir:

 

“O, gerçekte Yahudi dinine mensuptu ama Osman’ın hilafeti zamanında kendini İslâm’ı kabul etmiş göstermiş ve gerçekte ise İslâm dinini zedeleme hedefi gütmüştür. Bu hedefle o, Ali’nin (a.s) aralıksız hilafet ve imametini dile getirmiş, masumiyeti imamın şartlarından biri olarak bilmiş ve gerçekte siyasi ve normal bir mesele olan imamete kutsiyet süsü vermiştir. Aynı şekilde önceki halifelerin hilafetinin gasp edildiği ve haksız olduğu konusunu ortaya atmış ve insanları halifenin aleyhine kışkırtmıştır. Bunun neticesinde ayaklananların eliyle üçüncü halife katledilmiştir. Bundan dolayı Şia mezhebi onun yapı ve ürünüdür.”[2] 

 

Aynı şekilde İbn Sebe’yi Sebaiyye adında bir fırkanın kurucusu olarak da bilmekte ve Ebuzer Gıffarî, Ammar Yasir, Abdurrahman b. Adis, Sasaâ b. Suhan, Muhammed b. Ebu Hanife, Muhammed b. Ebubekir ve Malik Eşter gibi büyük şahsiyetleri de bu uydurulmuş fırkanın üyeleri saymışlardır.[3] Ama bu isnadın büyük bir yalan ve namertçe bir iftira olduğu aklî ve naklî delillere müracaat etmeyle açıklık kazanacaktır. Bu hikâyenin aktarıcısı sıfatıyla Seyf b. Ömer’in varlığı onun uydurulmuş oluşunun sadece delillerinden biridir. İleride buna işaret edilecektir. Burada bu aklî ve naklî delillerinden bazılarına işaret edilecektir:

 

1- Şiiliğin kaynağı Allah’ın kitabı ve Peygamber’in (s.a.a) sünneti ve aklın hükmü dışında bir şey değildir.[4]Velayet Âyeti (Maide/55), Tebliğ Âyeti (Maide/67), İkmal Âyeti (Maide/3), Hayru’l-Beriyye Âyeti (Beyyine/7) gibi âyetler ve aynı şekilde Gemi Hadisi, İki Emanet Hadisi, Gadir Hum Hadisesi gibi rivayetler ve birçok başka âyet ve hadis yukarıdaki iddiayı ispatlamaktadır. Bahse konu olan soru gereğince bunlara değinme fırsatı bulunmamaktadır ve kendi yerinde ve ilgili kitaplarda bu konu yeterince işlenmiştir.

 

2- Şia hadisleri ve dinler ve mezhepler kitaplarında Abdullah b. Sebe’den Hz. Ali’nin (a.s) ulûhiyetine inanan aşırı bir fert sıfatıyla bahsedilmiş ve İmam Ali’nin (a.s) onu şiddetlice cezalandırdığı söylenmiştir. İlk önce onu sürgüne yollamış ve sonra da onun ölüm hükmünü vermiştir.[5]Aynı şekilde bu şahıs birçok hadiste İmamların (a.s) lanetine uğramıştır.[6]Böyle bir şahsın Şiiliğin kurucusu olamayacağı açıktır.

 

3- Şia âlimleri Masum İmamlara (a.s) uyarak bu şahsı her zaman kınamış ve lanetlemişlerdir. Örneğin merhum Kaşifu’l-Gıta, İbn Sebe hakkında şöyle yazmıştır: Kendisini Şia’ya ve Şia’yı da kendisine isnat ettikleri Abdullah b. Sebe’yi birçok Şia kitabı lanetlemiş ve dışlamıştır. Şia’nın rical âlimlerinin onun hakkında söyledikleri en küçük söz, Abdullah b. Sebe’nin zikredilmeyecek kadar melun biri olduğudur.[7]Oysaki Şiiliğin kurucusu olsaydı, Şia âlimlerinin onu yücelterek kendisinden bahsetmeleri gerekirdi.

 

4- Bu varsayımın gereği, İslâmî hilafet sistemini gerçek ve hadiselerden habersiz veya İslâm ve Müslümanların kaderine itinasız veyahut komplolar karşısında kifayetsiz ve yetersiz bilmemizdir. Oysaki tarihî veriler, halifenin (Osman) ve devlet yetkililerinin sahabelerin önde gelenlerinden olmalarına rağmen muhaliflere karşı şiddetli davrandıklarını aksettirmektedir. Nitekim Ebuzer Gıffarî’yi Rebeze’ye sürgüne göndermiş ve Ammar Yasir’i de şiddetlice dövmüş ve kendisine bedensel darbeler indirmişlerdir. Hal böyleyken hilafet sisteminin bu varsayımın taraftarlarınca öne sürülen böyle büyük bir komplo karşısında suskun ve tepkisiz kalması nasıl açıklanabilir?[8]

 

5- İşaret edildiği gibi Ebuzer, Ammar, Muhammed b. Ebubekir vb. büyük şahsiyet ve sahabeler, İbn Sebe taraftarları ve Sebaiyye fırkasının üyeleri sayılmışlardır. Bu da bu efsanenin yalan olduğunun diğer bir delilidir. Ebuzer gibi fertlerin Yahudi İbn Sebe’nin takipçisi olması nasıl mümkün olabilir? Oysaki Ebuzer Müslüman olan dördüncü şahıstır ve Peygamber (s.a.a) onun hakkında şöyle buyurmuştur:

 

“Mavi gökyüzünün gölgelediği ve yeryüzünde yaşayan hiçbir söz ehli Ebuzer’den daha doğru sözlü olmamıştır.”[9]

 

Bir başka yerde de şöyle buyurmuştur:

 

“Allah beni Ebuzer’i sevmekle görevlendirdi…”[10]

 

Ammar hakkında ise şöyle buyurmuştur:

 

“Ammar’ın doğası imanla dolmuştur.” [11] “Ey Ammar seni asi bir topluluk öldürecektir.”[12]

 

6- Eğer söyledikleri özellikler ile Abdullah b. Sebe adında bir fert var olsaydı, Alevîlere düşman olan ve onların çehresini lekelemek için hiçbir çaba ve propagandadan geri kalmayanların konuşma ve yazılarında neden böyle bir fert ve hikâyeden bahsedilmemiştir? Şüphesiz eğer bu hikâye gerçek olsaydı, herkesten çok Muaviye ve taraftarları, Alevî ve Şiileri bastırmak için ondan istifade ederdi. Oysaki bu konuya yönelik hiçbir tarihî veri ve işaret mevcut değildir.[13]

 

7- İbn Sebe efsanesini nakleden ilk ve en genel kaynak, Taberî Tarihi’dir (vefat: 922). İbn Esir (vefat: 1233), İbn Kesir (vefat: 1373) ve İbn Haldun (vefat: 1406) bu hikâyeyi Taberî Tarihi’nden nakletmişlerdir. Taberî’nin senedi de yalnızca Seyf b. Ömer’in naklidir.[14]Oysaki Taberî, kitabının mukaddimesinde şöyle demektedir:

“Geçmiştekiler hakkında kitabımızda naklettiğimiz ve okuyucunun inkâr ettiği ve de duyanın doğru ve gerçekle mutabık olmada delil yokluğu nedeniyle dışladığı hususların bizden olmadığı bilinmelidir ve… Biz bu hususları sadece bize ulaşan şekliyle aktarmışızdır.”[15]Bu şekilde o, bazı tarihî verilerinin doğru olmayışını itiraf ederek, bunun sorumluluğunu geçmiştekilerin üzerine atmaktadır. Öte taraftan Osman’ın hilafet dönemindeki hadiseleri nakleden ve onun öldürülmesini işleyen İbn Sad’ın Tabakat’ı, Belazurî’nin Ensabu’l-Eşrafvb. diğer önemli kaynaklar, İbn Sebe hikâyesini nakletmemişlerdir![16]

 

8- Merhum Allâme Askerî gibi bazı araştırmacılar ve büyük şahsiyetler rivayet ve tarih kaynaklı delil ve kanıtlara atıfta bulunarak İbn Sebe ile ilgili rivayetleri zedelemiş, esasen tarihte İbn Sebe’nin varlığını inkâr etmiş ve onu sadece Seyf b. Ömer’in uydurduğu ve ürettiğine kanaat getirmişlerdir.[17]

 

9- İşaret edildiği gibi bu efsaneyi ilk nakleden kaynak Taberî Tarihi’dir. Hal böyleyken bu hikâyenin aktarıcı silsilesindekilerin tümü meçhul ve tanınmamış veya rical ilmi âlimlerinin nezdinde değer ve itibardan yoksun kimselerdir. Rivayetin silsilesi şudur: 1. Seri. 2. Şuayb. 3. Seyf b. Ömer. 4. Atiyye. 5. Yezid Fekasî. Biz kısa olması için sadece Taberî’nin vasıtasız olarak kendisinden rivayet ettiği “Seri” nin şahsiyetini incelemeye alacağız. Sonra da tarihin bu yalan uyduran şahsiyetine yani Seyf’e işaret edeceğiz.

 

“Seri”: Taberî’nin Seri’den rivayette bulunduğu esnada onun baba ve aşiret adını vermemesi ve sadece bir yerde şifahi olarak “Seri b. Yahya”dan naklettiğini söylemesi[18]nedeniyle onun diğer konularda ve bu cümleden olmak üzere İbn Sebe hikâyesinde “Seri” den kastının “Seri b. Yahya” olduğu belli olmaktadır. Bununla birlikte bu şahıs meçhuldür. Çünkü “Seri b. Yahya” nın birkaç kişi arasından kimin olduğu belirsizdir.

 

1- Seri b. Yahya b. Ayas: Bu şahsın 784 yılında ölmesi ve Taberî’nin 839 yılında doğması sebebiyle Taberî ondan nakilde bulunmuş olamaz.

 

2- Seri b. Yahya b. Seri İbn Ebi Henad b. Seri: Bu şahıs Taberî’nin çağdaşı olsa da ne kimseden rivayet nakletmiştir ve ne de kimse ondan rivayet nakletmiştir. Aynı şekilde hiç kimse onu hadisçi sıfatıyla anmamış ve hayatı da rical kitaplarında yer almamıştır. Dolayısıyla meçhul olması nedeniyle eğer Taberî ondan nakilde bulunmuşsa, güvenilir değildir.

 

Öte taraftan bazıları, Taberî’nin rivayette bulunduğu şahsın Şa’bî’nin amcaoğlu ve kâtibi Seri b. İsmail Hemedanî Kufî olduğuna inanmaktadır. Ama bu inanç doğru olamaz. Çünkü birincisi, Şa’bî 722 yılında vefat etmiş ve Taberî ise belirtildiği gibi 839 yılında doğmuştur. O halde Şa’bî’nin kâtibi Seri, Taberî’yi görmüş olamaz. İkincisi, Seri b. İsmail’in Taberî’yi görmüş olduğunu farz etsek de sorun yine hallolmamaktadır. Çünkü bu şahıs rical âlimleri arasında itibardan yoksun olup kendisini hileci ve güvenilir olmayan biri saymışlardır. Bir başka gurup ise Taberî’nin Seri b. Asım b. Suhel Ebu Asım Hemedanî’den rivayette bulunduğuna inanmaktadır. Bu şahıs Taberî’nin çağdaşı olsa da rical bilginleri nezdinde itibar taşımamaktadır. Bazıları onu rivayet hırsızı, yalancı vb. olarak tanıtmışlardır.[19]Sonuç itibariyle Seri, meçhul bir şahsiyete sahiptir ve meçhul olan bir şahıs rical âlimleri nezdinde güvenilir değildir. İbn Sebe rivayetinin silsilesindeki diğer fertler de Seri ile benzer durumdadırlar. Bilgi edinmek için rical kitaplarına müracaat edilebilir.[20]

 

Seyf b. Ömer:

 

Âlimler, Seyf’in hayatı hakkında şöyle demişlerdir: O, Bağdatlı ve soy itibariyle de Kûfelidir. Hadis ve sözleri zayıf ve güvenilir değildir. 787 yılında Harun Reşit’in hilafeti zamanında ölmüştür. Onun el-Fethu’l-Kebir ve’r-Redde ve el-Cemel ve Mesir-i Ayşe adında iki kitabı vardır. Birinci kitapta vefattan Osman’ın hilafet zamanına kadarki yakın tarihî hadiseleri, ikinci kitapta ise Osman aleyhine yapılan ayaklanma, onun öldürülmesi ve Cemel Savaşını işlemiştir. Bu şahsın âlimlerin nezdinde muteber olmaması nedeniyle onun kitap ve rivayetleri de değerden yoksundur.[21]Aşağıdaki noktalara dikkat etmek akıl sahipleri için Seyf b. Ömer’in mahiyetini açığa kavuşturacaktır:

 

a. Bilim ehli ve rical ilmi âlimlerinin Seyf hakkındaki görüşlerine dikkat edildiğinde, bu şahsın yalan uyduran biri olduğu ve İbn Sebe efsanesinin onun zihninin kurguladıklarından sadece biri olduğu açığa çıkacaktır. Bazı Ehl-i Sünnet âlimlerinin Seyf hakkındaki görüşleri şudur:

 

1- Yahya b. Muin: Onun hadisi zayıf ve gevşektir. Hadislerinden bir hayır yoktur.[22]

 

2- Sahih yazarı Nisaî: Zayıftır. Onun hadislerini terk etmişlerdir. Ne güvenilir ve ne de emindir.[23]

 

3- Ebu Davud: Değersiz ve çok yalancıdır.[24]

 

4- İbn Hammad Akılî: Onun rivayetlerine tabi olunmaz. Onun çok olan rivayetinin hiçbirine tabi olunmamalıdır.[25]

 

5- İbn Ebi Hatem: Sahih hadisleri tahrip ederdi ve bu nedenle onun hadisine güvenmemiş ve terk etmişlerdir.[26]

 

6- İbn Habban: Kendi uydurduğu hadisleri güvenilir bir ferdin dilinden naklederdi. Ve şöyle demektedir: Seyf zındıklık ile itham edilmiş ve hadis uydurduğu söylenmiştir.[27]

 

7- Dar Katnî: Zayıftır. Hadisini terk etmişlerdir.[28]

 

8- Hâkim: Onun hadisini terk etmişlerdir ve zındıklık ile itham edilmiştir.[29]

 

9- İbn Udey: Onun bazı hadisleri çok meşhurdur. Lâkin bana göre hadislerinin tümü güvenilirlikten yoksundur. Bu nedenle hadislerine tabi olunmaz.[30]

 

10- Kamus yazarı Firuzabadî, İbn Hacer[31]ve Safiyuddin[32]zayıftır.

 

11- Zehebî: Tüm İslâm bilgin ve âlimleri onun zayıf ve hadisinin metruk olduğu hususunda görüş birliği ve ittifakı içindedir.[33]

 

Diğer âlimler de onun hakkında benzer görüşler taşımaktadır. Lâkin bu kadarıyla yetiniyoruz.

 

b. Bu şahıs, hiçbir somut varlığı olmayan ve tümü zihninin ürün ve mahsulü olan bir takım fert, şehir ve hadisenin adını vermektedir. Araştırmacı yazar Allâme Askerî (r.a) dört ciltlik Yeksed-u Pencah Sehabi-i Sahtegive üç ciltlik Abdullah b. Sebeadlı kitaplarında bunların bazılarını incelemiştir ve biz cevabın uzamasını engellemek için sadece iki örneğe işaret ediyoruz:

 

1- Seyf Ermas, Eğvas, Amas, Lus, Tavus vb. adındaki bir takım şehirlerden söz etmiştir. Coğrafya kitapları arasında sadece Hamavî (vefat: 1229) Mu’cemu’l-Buldan’da onları Seyf’ten (vefat: 787) nakletmiştir. Ama şehirler hakkında yazılan İbn Haik Yakubî’nin Sıfatu’l-Cezireti’l-Arab eseri, Belazurî’nin Fütûhu’l-Buldan eseri, İbn el-Fakih’in Muhtasaru’l-Buldan eseri, Ebu Reyhan Birûnî’nin el-Asaru’l-Bakiyye Ani’l-Kuruni’l-Haliyye eseri, Bikrî Vezîrî’nin Mu’cem Ma Este’cem eseri ve İsmail Sahib Hamat’ın Takvimu’l-Buldan eserinde belirtilen şehir ve bölgelerin adları yer almamıştır. Yakın zaman yazar ve oryantalistlerinden Buldanu’l-Hilafeti’i-Şarkiyye kitabının yazarı “Le Strange” ve Şibh-i Cezire-i Arabistan kitabının yazarı “Ammar Rıza Kehhale”[34]Hamavî’nin tespitlerine itina etmemiş ve bu şehirleri kitaplarında zikretmemişlerdir.

 

2- Seyf, Yevmu’l-Cerasim veya kurak gün, Yevmu’l-Nahib, Ermas, Yevmu’l-Ebakir (sığırlar günü) vb. günlerden bahsetmektedir ve bu hususta bir hikâye uydurmuştur. Özeti şudur: Saad b. Ebu Vakkas, Fars Savaşında Azibu’l-Hecanet denilen bir suyun kenarına gelir ve Asım b. Amr’ı Fırat’ın aşağı yakasına gitmesi için görevlendirir. O, bir koyun yahut sığır bulmak ister ama başaramaz. Bir müddet sonra bir ferde rastlar ve ondan sığır veya koyun bulabileceği bir yeri göstermesi için kılavuzluk ister. O şahıs sazlıkta olan bir sürünün çobanı olduğu halde yalan yemin içerek Asım’a bilmediğini söyler. O anda sazlıktaki bir sığır bağırır ve şöyle der: “Allah’a yemin olsun ki bu şahıs yalan atmaktadır ve biz buradayız…” Haccac zamanında bu olayın haberi kendisine ulaşır ve o bugünü sığırlar günü ilan eder.

 

Allâme Askerî bu efsanenin eleştirisinde şöyle yazmaktadır:

 

“Sığırlar günü rivayetinin senedinde Abdullah b. Muslim Akalî ve Kerb b. Ebi Kerb Akalî’nin adları yer almaktadır. Seyf’in kendilerinden rivayette bulunduğu birçok aktarıcı gibi bu iki aktarıcıdan da rical ilmi âlimlerinin ve senet bilimi kitaplarında bir ad ve nişane bulamadık. Belazurî (Fütûhu’l-Buldan, sayfa 265’te Fars Savaşında Sad’ın ordusunun hikâyesini) şöyle aktarmaktadır: Sad’ın ordusu erzaka ihtiyaç duydukları her vakit gidip Fırat’ın aşağı yakasından erzak yağmalaması için bir gurup süvariyi görevlendirirdi ve Ömer de Medine’den onlara sığır ve koyun gönderirdi.” [35]

 

Bunlar Seyf b. Ömer’in uydurduğu yalanların sadece bir kısmıdır. Bu kısa bilgilerden sonra detayları artık siz tahmin edin! Bu açıklananlar karşısında nasıl böyle bir ferdin söz ve iddialarına inanılabilir ve Abdullah b. Sebe ile ilgili konular kesin gerçekler olarak algılanabilir?

 

 

 

 


[1]     Bkz. Allâme Seyyid Murtaza Askerî, Abdullah b. Sebe ve Diger Efsaneha-yı Tarihî.

[2]     Rabbanî Gülpeyganî, Ali, Der Amedî Ber Şia Şinasi, s. 64.

[3]     Birinci kaynağa bakınız.

[4]     İnanç kitaplarına müracaat ediniz.

[5]     Rabbanî Gülpeyganî, Ali, Der Amedî Ber Şia Şinasi, s. 66; İhtiyar-u Marifeti’r-Rical (Rical-ı Keşi) Ba Ta’lika-i Mir Damad, s. 323.

[6]     a.g.e, s. 324.

[7]     Kaşifu’l-Gıta, Aslu’ş-Şia ve Usuliha, s. 72.

[8]     Rabbanî Gülpeyganî, Ali, Der Amedî Ber Şia Şinasi, s. 64.

[9]     el-İsabe, c. 4, s. 64 ve Müsned-i Ahmed, c. 2, s. 163.

[10]    Biharu’l-Envar, c. 23, s. 326.

[11]    Biharu’l-Envar, c. 22, s. 326.

[12]    A.g.e.

[13]    Rabbanî Gülpeyganî, Ali, Der Amedî Ber Şia Şinasi, s. 65.

[14]    eş-Şeyh Esed Haydar, Abdullah b. Sebe Min Manzur-ı Ahir, s. 40.

[15]    Tarih-i Taberî, c. 1, s. 5.

[16]    Abdullah Feyyaz, Peydayeş ve Gostereş-i Teşeyyu, s. 124.

[17]    Bkz. Allame Seyyid Murteza Askerî, Abdullah b. Sebe ve Diger Efsaneha-yı Tarihî.

[18]    Tarih-i Taberî, c. 3, s. 213.

[19]    Abdullah b. Sebe Min Manzur-i Ahirkitabından iktibas, s. 52-54.

[20]    Tehzibu’l-Kemal, c. 13, s. 324 ve Abdullah b. Sebe Min Manzur-i Ahir, s. 54-56.

[21]    Bkz. Allâme Seyyid Murtaza Askerî, Abdullah b. Sebe ve Diger Efsaneha-yı Tarihî.

[22]    Kitabu’l-Zuafa, c. 2, s. 245.

[23]    ez-Zuafa ve’l-Metrukin, s. 51, no. 215.

[24]    Tehzibu’l-Tehzib, c. 4, s. 295.

[25]    ez-Zuafau’l-Kebir, c. 2, s. 175.

[26]    el-Cerh ve’l-Ta’dil, c. 7, s. 136.

[27]    el-Mahrucin, c. 1, s. 345.

[28]    Tehzibu’l-Tehzib, c. 4, s. 296.

[29]    A.g.e.

[30]    A.g.e.

[31]    Tehzibu’l-Tehzib, c. 4, s. 295.

[32]    Hulasatu’l-Tehzib, s. 126

[33]    el-Mana fi’l-Zuafa, c. 1, s. 292.

[34]    Abdullah b. Sebe ve Diger Efsaneha-yı Tarihî, s. 301.

[35]    a.g.e, s. 283.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler