18 Temmuz 2018 Çarşamba Saat:
00:15
27-02-2018
  

Şia'ya Atılan Tutarsız Bir İftira

Abdullah b. Saba isminde bir Yahudi dönmesi idi; Nasıl olduysa tüm ümmeti karıştırıverdi!

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Soru: Bazı Ehl-i Sünnet yazarları Abdullah b. Saba isminde bir Yahudi dönmesinden bahsediyorlar ve Resulullah’tan (s.a.a) sonra meydana gelen olayların ve fitnelerin hemen hepsinde bu adamın ve arkadaşlarının parmağının bulunduğunu; III. Halife’nin suikasta uğramasından tutun Cemel, Sıffin ve Nehrevan savaşlarına kadar hepsi bunların gizli ve sinsi çalışmaları ve tahrikleriyle meydana geldiğini iddia ediyorlar. Hatta Şiîliğin ilk tohumlarının da bunlar tarafından atıldığını ileri sürüyorlar. Şimdi sorumuz şu: Acaba gerçekten böyle bir iddia doğru olabilir mi? Değilse bunu çürütebilecek deliller nelerdir?

 

Cevap: Sorunun asıl cevabına geçmeden önce bir iki konunun üzerinde durmakta fayda var. Bizce bu iddiayı ileri sürenler her şeyden önce farkında olmadan sahabe hakkındaki kendi görüşlerini çürütmektedirler. Zira onlar sahabenin tümden adil olduklarına inanıp neredeyse hiçbir hata ve yanlışta bulunmadıklarında son derece ısrarlıdavranıyor ve onları eleştirenlere en ağır ithamlarda bulunmaktan çekinmiyorlar. Evet “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz.” rivayetini nakleden de yine onlar.

 

Sahabî ismini taşıyanların hepsi istisnasız böyle bir özelliğe sahiplerse ve her biri birer hidayet yıldızı iseler, nasıl oluyor da hepsi birden, bir Yahudi dönmesinin oyununa geliyorlar?! Öyle ki onları birbirine düşürüp binlerce insanın katline yol açan kanlı savaşlara sürükleyebiliyor?! Diyelim ki bir defalığına böyle bir oyuna gelip bir yanlışı yaptıklarını doğal karşıladık, acaba sonraki olaylarda neden akıllarını başlarına toplayıp önceki yanlıştan ders alarak bu oyunları bozmadılar?!

 

Öte yandan Şia’nın tarihinden ve ortaya koyduğu delillerden haberdar olan her münsif insan bilir ki, Şiîliğin temeli bizzat Resulullah’ın (s.a.a) zamanında atılmıştır. Zira Şia ile Ehl-i Sünnet arasındaki ihtilâfî konuların başında "İmamet" ve "Hilâfet" konusu gelmektedir. Bu konuda Şia, imametin nassa dayandığını ve Resulullah’tan sonra imam olacak kimsenin Allah ve Resulü tarafından tayin edildiğini ve bunun Hz. Ali (a.s) olduğunu ileri sürmektedir. Bunun delillerini ise kendi kaynaklarının yanı sıra bizzat Ehl-i Sünnet’in kaynaklarından göstermektedirler. Şiîliğin Abdullah b. Saba tarafından uydurulduğunu iddia eden kimseler, Şia’nın imamet konusundaki delillerinin de söz konusu Yahudi tarafından uydurulduğunu söylemeleri gerekir. (Nitekim söylüyorlar da.) Bunun manası ise o kadar Sahabenin bu Yahudi tarafından aldatıldığı gibi, bugün Müslümanların içerisinde itibar gören ve bu delilleri ve hadisleri nakleden onlarca kaynağın yazarının da bu konuda aldatılmış olmalarıdır. Şimdi sormak lâzım bu muhteremlere, acaba her şeye rağmen bu sonuçlara katlanmak isterler mi?!

 

Abdullah b. Saba konusuna gelince, birçok muhakkikin de ortaya koyduğu gibi bu olay masaldan başka bir şey değil ve esasen Abdullah b. Saba diye bir kimse asla dünyaya gelmemiştir ki, bu kadar olayın da müsebbibi olmuş olsun!! Evet bu sadece kuru bir iddia değil, sağlam delillerle ispat edilmiş bir meseledir.

 

Abdullah b. Saba’nın varlığı hakkında ilk olarak şüpheye düşen, Mısırlı meşhur yazar ve tarihçi Dr. Taha Hüseyin’dir. O “el-Fitnet’ül-Kübra” adlı kitabının birinci cildinde, İbn-i Saba ve faaliyeti hakkında bilgi verenlerin, bu destanı bu kadar dallandırıp budaklandıranların, hem kendilerine, hem tarihe ihanet ettiklerini söyler. İbn-i Sa’d’in “Tabakat” adlı eserinde, Halife Osman’ın hilâfetinden, halkın ayaklanmasından bahsedilirken İbn-i Saba’nın anılmadığına, Belazurî’nin “Ensab’ül-Eşraf” isimli kitabında, bu hususta hiçbir söz edilmediğine, yalnız Taberî’nin Seyf b. Ömer’den bu hikâyeyi naklettiğine nazar-ı dikkati çeker.

 

Müslüman tanınan bir Yahudi’nin, İslâm şehirlerinde gezip dolaşarak Müslümanları ayaklandırmaya çalıştığı, hatta bu işi başardığı hâlde valilerden hiçbirinin bu işe el atmamasının, onu tutmamasının, Ebu Bekir’in oğlu Muhammed’le Ebu Huzeyfe’nin oğlu ve Ammar hakkında Osman’a mektup gönderildiği hâlde İbn-i Saba’dan bahsedilmemesinin, hele beytülmalı istediği gibi sarf etmesi yüzünden Ebuzer’in, Muaviye aleyhinde bulunmasının, İbn-i Saba’ya kanmasından meydana gelmesinin mümkün olamayacağını söyler; bu hususta, Ebuzer’in Osman’a, “Zekât vermekle bu iş bitmez; yoksullara da bakmak, açları da doyurmak, malını Allah yolunda harcamak gerek!” dediği vakit mecliste bulunan Ka’b’ul-Ahbar’ın, “Farz olan zekât verildikten sonra nesne gerekmez.” demesi üzerine Ebuzer’in Ka’ba, “Ey Yahudi karısının oğlu, bu sözlerle ne işin var senin; dinimizi bize sen mi öğreteceksin?” diyerek üstüne yürüdüğünü anlatıp böyle bir zatın, İbn-i Saba gibi bir Yahudi dönmesine kanamayacağını bildirir ve İbn-i Saba’nın, Emevîlerle Abbasîler devrinde, Şia düşmanları tarafından uydurulduğu hükmüne varır.[1]

 

II. cildindeyse, tarihçilerin, Osman zamanındaki ayaklanmada ve Cemel Savaşı’nda İbn-i Sevda’dan, yani Abdullah b. Saba’dan ve ona uyanlardan bahsettikleri hâlde, Sıffin Savaşı’nda adını bile anmadıklarını söyler. Belazurî’nin ondan ancak, İbn-i Sevda’nın, bazı kimselerle Ali’ye başvurup, Ebu Bekir hakkındaki fikrini sorduğunu, Ali’nin onlara sert bir şekilde cevap verip Mısır elden gitmişken, taraftarları şehit edilmişken, bunlarla oyalanmanın gerekmediğini bildirdiğini, bir de mektup yazarak faydalanmaları için bunu halka okunmasını buyurduğunu anlatır. Ancak Belazurî’ye göre İbn-i Sevda, Abdullah b. Veheb-i Hamedanî’dir; Abdullah b. Saba değildir.

 

Belazurî’nin, Osman ve Ali zamanındaki kargaşalılıklarda İbn-i Sevda’dan bahsetmediğini, Taberî’nin ve onu kaynak edinenlerin bunu ortaya attıklarını, sonra da unutulup gittiğini bildiren eleştirmeci, muhaddislerin, Taberî’ye uymakla beraber bir de Taberî ile onu kaynak ittihaz edenlerin anlamadıkları olayı, yani İbn-i Sevda ile ona uyanların Ali’ye Allah’lık isnat etmeleri yüzünden yakılarak öldürüldüklerini bildirip Ali’nin kısa süren hilâfeti zamanında muhacirlerle ensarın, tabiînin sağ oldukları bir çağda tarihçilerin böyle mühim bir vakıadan bahsetmemelerinin mümkün olamayacağını kaydederek kanaatini pekiştirir. (Aliyyün ve Benuh; Muhammed Ali Halilî tarafından Farsça’ya çevirisi: Ali ve Ferzandaneş; aynı kitap, s.212-214)

 

Dr. Taha Hüseyin’den sonra İbn-i Saba hakkında şüpheye düşen zat, Bağdat Üniversitesi profesörlerinden Dr. Ali Verdî’dir. “Vu’az’üs-Salatin” adlı kitabında, bu husustaki rivayetleri, sosyal yönden eleştirip Müslümanların böyle bir adama kanmalarının mümkün olamayacağını, fakat her sosyal olayda, bu çeşit muhayyel kişilerin töhmet altına alındığını, olaya uydurma sebepler bulunduğunu, Osman zamanındaki mal-mülk sahiplerinin, zenginlerin de bu isyanın yükünü böyle hayali bir kişiye yüklediklerini söylemekte ve bu konuda birçok delil, belge ve bilgi sunmaktadır. (Muhammed Ali Halili’nin “Nakş-ı Vu’az der İslâm” adlı Farsça çevirisinden naklen, s.214-217)

 

Muhammed Huseyn Al-u Kaşif-il Gıta da “Asl-uş Şiati ve Usuluha” adlı cidden çok değerli eserinde, İbn-i Saba’nın, Mecnun, Ebi Hilal ve benzerleri gibi hurafi bir destan kahramanı olduğu kanaatini izhar eder (Arapça ve Farsçasından naklen, S.223).

 

Bunlardan başka Lübnanlı büyük alim ve yazar Abdullah’is-Subeyti de “el-Mehdeviyyetü fi-l İslâm” adlı kitabında, Abdullah b. Saba’nın, o kadar faaliyetine rağmen ele geçirilememesinin, o kadar şehirleri gezip halkı ayaklandırmaya çalıştığı, birçok taraftarlar elde ettiği, yapmak istediğini başardığı hâlde aleyhinde bir takipte bulunulmamasının, hele ashabın ulularını bile kendi inancına çekebilmesinin ve nihayet bu adamın Musevilik tarihinde adının bile anılmamasının mümkün olamayacağını bildirerek bunun, ancak siyasi bir maksatla ve taassup yüzünden ortaya atılmış uydurma bir adam olduğu kanaatine varmaktadır (Aynı, S.224-336).

 

Bilâhare bu konuda en son, en geniş ve gerçekten son noktayı koyan eser büyük muhakkik ve yazar Allâme Seyyid Murtaza Askerî’nin “Abdullab b. Saba Masalı” isimli çalışmasıdır. Bu eser gerçekten de şaşılacak kadar geniş, etraflı ve ilmidir. Yazar eserinde, önce İbn-i Saba’nın eski ve çağdaş tarihçiler tarafından hangi kitaplarda ve nasıl anıldığını araştırmış, sonra bunların her birinin kaynaklarını tespit etmiş, sonunda asli kaynakların bu husustaki rivayetlerinin tek bir adamdan, yani Seyf b. Ömer’den geldiğini bulup bu zat hakkında muhaddislerle rical bilginlerinin kanaatlerini belirtmiştir.

 

Bundan sonra Seyf’in, Hz. Peygamber’in (s.a.a) vefatından önce toplayıp göndermek istediği Üsame ordusu ve vefatından sonraki Sakıyfe olayı hakkındaki rivayetlerini yazıp bu rivayetin değerlerini, olayların muhaddisler ve müverrihler tarafından zikredilen rivayetlerle karşılaştırarak belirtmiş, kasıtlı yalan söyleyen, ayrıca da yalan söylemek hastası olan Seyf’in, olayları nasıl maksatlı olarak, yahut hastalığına uymak suretiyle değiştirdiğini, nasıl anadan doğmamış, gün yüzü görmemiş adamlar icad ettiğini, onlara nasıl olağan üstü olaylar yamadığını, nasıl inanılmaz, şaşılacak masallar uydurduğunu meydana çıkarmıştır.

 

Allame Askeri, her sözünü, her hükmünü kaynaklarla ispatlamaktadır. Bu değerli ve gerçekten de tarihi değiştirecek kadar önemli eseri yazarken doksan dokuz kitaba başvurduğunu, ayrıca sondaki bibliyografyada, her eseri kaydederken, müellifinin doğum ölüm yıllarını, eserin basım yerini ve tarihini de gösterdiğini anarsak bu kitabın ehemmiyetini birazcık belirtmiş oluruz.

 

Biz bu konuda bundan fazla sözü uzatmak istemediğimiz için daha geniş bilgi isteyen kardeşlerimizi bu kitabın Merhum Profesör Abdülbaki Gölpınarlı tarafından kısaltılarak yaptığı tercümeye müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz. Burada son olarak sadece kitabın Seyf b. Ömer ile ilgili kısa bir bölümünü, kitaba ulaşma imkanı bulunmayan kimseleri tümden mahrum bırakmamak için buraya alıyoruz:

 

Seyf b. Ömer

 

Evvelce de arz ettiğimiz gibi, bin yıldan fazla bir zamandır Sabailer masalı bilginlerin ağızlarında dolaşmaktadır; hepsi söylediklerini, ondan nakletmektedir. Şu hâlde, gerçeğe ulaşmak ve rivayetlerinin ne derece gerçekten uzak, yahut ne derecede değerli olduğunu anlamak için Seyf’in kim olduğunu bilmemiz icap eder.

 

Seyf b. Ömer, Temim boyunun Useyyid şubesindendir ve bu yüzden ona Useyyidiyy-i Temimi, bazı da Temimiyy-i Burcumi derler. Burcumi, beracim sözüne nispet bildiren bir kelimedir; Temim boyundan birkaç şube, birbirleriyle uzlaşmış, ahitleşmiş, bundan dolayı da bunlara “Beracim” denmiştir. Seyf, Bağdat’ın Kufe şehrinde yerleşmişti. Ölümü, Harun Reşid’in zamanında, hicretin 170. yılından (786) sonradır. “İsmail Paşa”, onun 200 hicride, Reşid’in hilâfeti zamanında öldüğünü yazar; fakat Reşid’in ölümü 193 hicridedir (809).

 

Seyf’in Rivayetleri

 

Seyf, o çağın tarihçilerinin adetince tarihi olayları senetlerle nakletmiştir; bu yüzden de naklettiği efsaneler, tarihi ve doğru sanılmıştır. Bir hikayeyi birkaç kısma böler, her bölüm için de bir sened uydurur. Bu tarzda iki kitap telif etmiştir:

 

1) el-Fütuh’ul-Kebir-u ve’r-Ridde

 

Bu kitap, Hz. Peygamber’in (s.a.a) vefatına yakın bir zamandan Osman’ın hilâfetine kadar olan hadiseleri ihtiva eder; Ebu Bekr’in hilâfetine muhalif bulunan, onun hilâfetini kabul etmeyen Müslümanlarla savaşına, “Mürtedlerle savaş” adını vermiştir. Ondan sonra Roma’nın doğusundaki fütuhatla Şam, Filistin ve İran’ın İslâm eline geçmesi konularını işler; naklettikleri tamamiyle gerçekten uzaktır; hepsi de masal tarzında yazılmıştır.

 

2) el-Cemel ve Mesiru Aişetu ve Ali

 

Bu kitapta, Osman aleyhindeki kıyamdan, Osman’ın öldürülmesinden ve Cemel savaşından bahseder. Bütün konuların incelenmesinden anlaşılmaktadır ki bu kitap, Ümeyyeoğulları’nın yaptıklarını tevil ve onları savunmak için yazılmıştır.

 

Seyf, bu iki kitaptan ayrıca bazı rivayetler de uydurmuştur ki bunlar, bugüne dek birçok İslâm tarihine asli ve en büyük kaynak olmuştur.

 

Taberi, Seyf’in rivayetlerini, tarihinde, hicri on birinci yıldan otuz altıncı yıla kadar olan olaylarda nakleder. Ondan sonra İbni Asakir, büyük tarihinde Şam’da yaşamış olan kişilerin hal tercemelerini yazarken Seyf’ten nakillerde bulunur. 436’da (1044) vefat eden İbni Abd-ül Birr, “el-İstiab” kitabında, 630’da (1232) vefat eden İbn’ül-Esir, “Üsd’ül-Gaabe” kitabında, 748’de (1347) vefat eden Zehebi, “Tecrid” kitabında, 852’de vefat eden (1448) İbn-i Hacer, “El-İsabe” isimli eserinde, Sahabenin hal tercemelerinde Seyf’in sahabe arasına kattığı ve onlar için hal tercemeleri yazdığı kişileri de almışlardır. Bunların incelemesinden anlaşılmaktadır ki bu kahramanlardan yüz elliye yakın kişi, hiçbir suretle ve hiçbir zaman varlık alemine ayak basmamışlardır. Seyf b. Ömer’in muhayyilesi, onları yaratmıştır. Seyf, bunları, Hz. Peygamberin (s.a.a) zaman-ı saadetini idrak edenler arasında göstermiş, bu yüzden, hal tercemeleri uydurulan muhayyel kişiler de sahabe arasında zikredilmiştir.[2]

 

İslâm memleketlerine ait ve coğrafyaya dair eser yazanlardan Yakuut-i Hamevi (626 H.1228), “Mucem-ül Büldan” adlı eserinde, Saffiyyüddin, “Marasıd-ül İttıla”adlı kitabında Seyf’ten rivayetlerde bulunmuşlardır. Bu bakımdan Seyf, yalnız İbn-i Saba adlı tarihi kahramanı yaratmakla kalmamış daha yüzlerce tarihi masallar uydurmuş, yüzlerce kahramanlar icat etmiştir. Bu masallar yüzlerce hadis tefsir tarih coğrafya, edebiyat ve ensab kitaplarına geçmiştir. Seyf’in rivayetlerinin değerini anlamak, gerçek yahut zayıf olduğunu, rivayetlerine güvenilip güvenilemeyeceğini bilmek için rical kitaplarına müracaat etmemiz gerekir.

 

Ehl-i Sünnet’in Rical Kitaplarına Göre Seyf’in Durumu

 

1)- Hicri 232’de (846)vefat eden Yahya b. Muin, onun hakkında “Hadisi zayıf ve gevşektir” der; bir kere de, “Onda hayır yoktur” hükmünü verir.

 

2)- 303’de (915) vefat eden sahih sahibi Neseiye göre “Zayıftır; hadisini terk etmişlerdir; ne güvenilir, ne de emindir”

 

3)- 316’da (928) vefat eden Ebu Davud, “Değersizdir; çok yalan söyler” hükmünü verir.

 

4)- 327’de (938)vefat eden İbni Ebi-Hatem, “Hadisini terk etmişlerdir” demektedir.

 

5)- 353’de (964) vefat eden, İbn-üs- seken “Zayıftır” hükmünü vermektedir.

 

6)- 354’de (965), vefat eden İbn-i Hıbban, “Uydurduğu hadisleri inanılır kişilere atfederek nakleder” demekte ve “Zındıklıkla töhmetlenmiştir; hakkında, hadisi uydurur demişlerdir” diye tavsif etmektedir.

 

7)- 385’te (995) vefat eden Darekutni, “Zayıftır, hadisini terk etmişlerdir” der.

 

8)- 405’te (1014) vefat eden Hakim Nişaburi, “Hadisini terk etmişlerdir; zındıklıkla töhmetlenmiştir” hükmünü verir.

 

9-) 817’de (1414) vefat eden Kamus sahibi Füruzabadi, “Zayıftır” demektedir.

 

10-) 852’de (1448) vefat eden İbn-i Hacer, aynı hükmü vermektedir.

 

11-) 911’de (1505) vefat eden Suyuti, “Pek zayıftır” hükmüne varmaktadır.

 

12-) 923’de (1517) vefat eden Safiyyuddin, “Onu zayıf saymışlardır” sözünü söylemektedir.

 

İşte diğer birçok uydurma masal gibi Abdullah b. Saba olayının da uydurulmasında baş aktör olan Seyf b. Ömer, Sünni camiada bile rical ilminde önde gelen alimler tarafından bu şekilde taz’if edilmektedir. Dolayısıyla onun rivayetlerinin hiçbir değeri olamaz. Ama maalesef bütün bu açık gerçeklere rağmen Abdullah b. Saba masalı hakkında yazılan bu tarihi eser kırk yılı aşkın bir zamandır bütün İslâm aleminde defalarca yayınlanmasına rağmen (ki Türkçe’ye de büyük bilim adamı Merhum Profesör Abdülbaki Gölpınarlı tarafından kısaltılarak tercüme edilmiş ve 1974 yılından beri defalarca yayınlanmıştır), henüz bazı kimseler bu rivayetleri sakız gibi ağızlarında dolaştırmaktadırlar. Biz bu vesileyle bu insanlara da bir kez daha buradan seslenip Allah rızası için bir kez olsun bu eseri okumalarını ve bu yanlışa bundan fazla devam etmemelerini tavsiye ediyoruz.

 



[1]- el-Fitnet’ül-Kübra, Seyyid Cafer Şehidî tercümesinden, c.1, s.209-212

[2]- Seyf, masallarındaki kahramanları ordu kumandanları olarak göstermektedir; sözüne göre askere kumandan olarak tayin edilenlerin Sahabeden olmaları adet olduğundan bu kahramanlar da ashaptan sayılmaktadır.

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler