16 Temmuz 2019 Salı Saat:
03:49
22-04-2019
  

Şia’nın Siyasî, Toplumsal ve Fikrî Durumu

Gaybet Döneminin Başlangıcında Şia’nın Siyasî, Toplumsal ve Fikrî Durumu

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Bu dönemde Şia “düşünsel” açılardan seçkin öğrencilere sahiptir. İmamlar’ın (a.s) aracılığıyla öğrenci ve yaran yetiştirilmiş, Şia’nın temel ilkeleri İmamlar tarafından yetiştirilen bu şahıslara ilka edilmiş ve kitaplar (Usulü Erbaami’e) kaleme alınıp düzenlenmiştir. Aynı şekilde Şia’nın itikadî ve fıkhî ilkeleri İmamlar’ın vasıtasıyla açıklanmış ve İmamlar’ın ısrar ve tavsiyeleriyle açıklanan bu ilkeler kitaplarda toplanarak kaleme alınmıştır.
 

Bu dönem, “Siyasî” konum açısından son derece hassas ve kritik bir dönemdir. Ehlibeyt İmamları (a.s) şiddetli takiyye yapmalarına rağmen muhasara ve ciddi gözetim altında tutulmuş ve daha fazla kontrol edilmeleri için Medine’den Samerra’ya getirilmişlerdir. Şialar’ın İmam’a ulaşmaları zorlaşmış ve tehlikeli olmağa başlamıştır. Bu aşamada mücadele daha hassas bir hâle gelmiş ve karmaşık bir hâl almıştır. Şia’nın mücadele sistemi, İmam Sâdık (a.s) Dönemi’nde temelleri atılıp Askeriyeyn (a.s) Dönemi’nde nüfuzunun en üst noktasına ulaşan “Gizli Vekâlet Teşkilatı” vasıtasıyla yürütülmüştür. Gizli Vekâlet Teşkilatı dakik mütalaa edilmeksizin, gizli yönleri araştırılıp derinliğine inilmeksizin ve öylesini hassas bir dönemde çok değerli rolü anlaşılmaksızın derk edilecek bir teşkilat değildir.

 

İmam (a.s) bu aşamada “Gizli Vekâlet Teşkilatı”nın genişletilmesi için muhasebe edilmiş gizli bağlantılar kurup sonuç itibariyle bu Teşkilatın korunması, güçlenmesi ve Şialar’ın yayılması için uğraşmaktadır.

 

Abbasî hükümetinin temellerini sarsıp onların zülumlerinin azaltılması için bazı Alevî kıyamlarını İmamlar’ın (a.s) desteklemeleri, İmamlar’ın (a.s) tarihi tarih yapan diğer mücadeleleri arasında yer almaktadır.

 

Şia halkı, “toplumsal konum” açısından devamlı halifelerin zulmü ve baskısı altındaydı. Şialar’ın malları ellerinden alınıyordu ve can tehlikesiyle karşı karşıyaydılar. Abbasî halifeleri Şialar’ı önemli görev ve makamlardan alıyor ve yapabildikleri kadar baskı altında tutuyorlardı. Şialar’ın bazıları takiyye yaparak zaruri durumlarda faydalı girişimlerde bulunabilmek için devletin hassas makamlarına nüfuz etmişlerdi.

 

Bu dönemde Şia rehberliği kuşatılmıştı, ancak diğer İmamlar gibi toplumun tüm kesimleri arasında fevkalâde nüfuza sahipti.

 

Kuleynî “Bost” ve “Sistan” ahalisinden olup “Benî Hanife” kabilesi mensubu birisinden şöyle naklediyor: “Mu’tasım” ın hilafetinin başlangıcında İmam Cevad’la (a.s) birlikte hacca gitmiştim. Bir gün hükümet görevlilerinin de bulunduğu bir sofrada İmam’la (a.s) birlikte oturmuştuk. İmama (a.s) şöyle arz ettim: Sana kurban olayım! Bizim valimiz Ehlibeyt’i (a.s) seven birisidir ve onun divanında benim için bir miktar maliyet vermem kararlaştırılmıştır. Uygun görürseniz onun için mektup yazınız ve bana iyilik etmesini tavsiye ediniz.

 

Ebu Cafer Şöyle buyurdu: “Ben onu tanımıyorum.”

 

Şöyle arz ettim: “Fedanız olayım, söylediğim gibi o Ehlibeyt’i (a.) sevenlerdendir ve ona yazılan bir mektup benim faydama olacaktır. Sonra İmam bir kâğıt alarak şöyle yazdı:

 

“Bismillahirramanirrahim. Bu mektubu getiren şahıs sizin güzel inancınızdan ve meramınızdan bahsetti. Şüphesiz senin için faydalı olan, iyilikle yaptığın ameldir. Kardeşlerine iyilikte bulun ve bil ki Allah (c.c) bir zerre ve hardal ağırlığınca olan şeyden dahi hesap soracaktır.”

 

O şahıs şöyle dedi:

 

“Sistan” şehrine giriş yaptım. Haber “Sistan” Valisi Hüseyin b. Abdullah Nişaburî’ye ulaşmıştı. Hüseyin b. Abdullah Nişaburî şehre varmama iki fersah kala beni karşılamaya geldi. Mektubu kendisine verdim. Vali mektubu öptü ve gözlerinin üzerine koyarak bana şöyle dedi: İsteğin nedir?

 

Ben de:

 

Sürekli devlete ödemem gereken bir vergi var, dedim.

 

Hüseyin b. Abdullah Nişaburî verginin kaldırılmasını emretti ve şöyle dedi: Ben vali olduğum sürece vergi verme. Sonra aile fertlerimin kaç kişi olduğunu sordu ve bende sayısını söyledim. Ailem ve benim geçimimizi sağlayacağımızdan daha fazla miktarın sürekli ödenmesini emretti. O yaşadığı sürece ben vergi ödemedim ve ödenekte kesilmedi.[1]

 

a) Fikrî Konum

 

Şia bu dönemde fikrî ve itikadî açıdan seçkin bir konuma sahiptir. Her ne kadar mezhebin planı Sâdıkeyn (İmam Muhammed Bâkır ve İmam Cafer es-Sâdık a.s.) tarafından hazırlanmış ve hadisler usul ve mecmua[2]şeklini almış olsa da, hadisi tanımak ve doğrusuyla yanlışını birbirinden ayırmak diğer İmamlar eliyle gerçekleşmiştir. İmamlar (a.s) sorunları halledecek, Şia’nın inanç ve fıkhî konumunu diğer fırkalar karşısında koruyabilecek ve özellikle halifenin desteklediği Ehlisünnet karşısında mezhebi savunacak güvenilir âlim ve fakihler[3]yetiştirmiştir.

 

İslâm’ı ve vahiy kültürünü tehlikelerden ve sapıkların tahrifinden korumak, İmam’ın vazifelerindendir. Askeriyeyn’in (İmam Alî et-Takî el-Hâdî ve İmam Hasan el-Askerî a.s.) Sûfiyye, Vâkıfiyye, Mufavvaza ve Gulat[4]gibi sapık düşünceler karşısında yerli yerinde açıklamalarda bulunup tavır almaları; fıkhî ve fikrî meseleleri cevaplandırıp Şialar’ı boş ve beyhude vadilere düşmekten uzaklaştırmaları, bu dönemdeki İmamlar’ın en bariz özelliklerindendir.

 

İmam Hâdî (a.s) Şialar’dan birinin Kur’ân’ın mahlûk oluşu konusunda yazdığı soruya şöyle cevap veriyor:

 

“Bismillahirramanirrahim. Allah (c.c) beni de seni de bu tür fitnelere düşmekten korusun, zira bu durumda en iyi nimetini bize lütfetmiş olacak, aksi takdirde sapıklığa düşüp helak oluruz. Bizim görüşümüze göre Kur’ân (mahlûk veya kadim oluşu) konusunda tartışmak, soru sormak ve soruyu cevaplamak, ortak bir bid’attir. Soruyu soran ile cevaplayanın her ikisi de ortak oldukları bir şeyin peşinde koşmaktadırlar, zira soruyu soran ona layık olmayan bir şeyin peşinde olup cevaplayan ise kendisini gücü yetmeyen gereksiz bir zahmet ve çabaya sokmuş sayılır.

 

Allah’tan (c.c) başka yaratıcı yoktur ve O’nun dışında her şey mahlûktur; Kur’ân Allah’ın kelâmıdır. Kendin tarafından Kur’ân’a isim verme, zira sapıtmışlardan olursun. Allah bizi de seni de kendi şu buyruğunun bariz örneği olmayı karar kılsın: “Takvalı insanlar, gizlide Allah’tan korkar ve kıyamet gününden de çekinirler.”[5]

 

Askeriyeyn’in (İmam Alî et-Takî el-Hâdî ve İmam Hasan el-Askerî a.s.) bu dönemdeki faaliyetlerinin en önemlilerinden birisi de Şialar’ın “Gaybet Asrı”na giriş düşüncesine hazırlamaktı. Gaybetin yaklaşması, Hz. Hüccet’in (a.f.) doğumunun müjdelenmesi[6], Şialar’ın vekillere yönlendirilmesi,[7]fıkhî ve usulî[8]eserlerin teyit edilerek Şialar ile İmam’ın direkt olan irtibatının azaltılması konusundaki pek çok rivayetlerin nakledilmesi, Askeriyeyn’in (a.s) yaptığı girişimlerinin örneklerindendir. Öyle ki; Samerra’da bile Şialar’ın müracaat ve sorularının, mektup veya kendi temsilcsi tarafından cevaplandırılmasıyla, Şialar’ın Gaybet Dönemi’ndeki durum ve şartlara tahammül etmeleri ve İmam’la gayri müstakim irtibat içinde olmanın alt yapısı hazırlanmaktadır.[9]

 

Nasıl ki; İmam Mehdi’nin (a.f.) “Küçük Gaybet” Dönemi’nde aynı sistemi sürdürerek Şialar’ını tedrici bir şekilde “Büyük Gaybet” dönemi için hazırladığını görüyoruz.

 

b) Siyasî Konum

 

1- Askeriyeyn’in (a.s) Samerra’ya İntikali ve Göz Hapsi

 

Bu dönemde Abbasîler’in Askeriyeyn’e (a.s) karşı siyasî tutumları, Memun’un İmam Rıza (a.s) ve İmam Cevad (a.s) karşısındaki siyasetin aynısıydı. “Mütevekkil” kötü bir sünnet olan bu davranışı İmam Hâdî’ye (a.s) karşıda uyguluyordu. Söz konusu bu sünnet İmam’ı hükümete yakınlaştırıp tamamen kontrol ederek onun tüm faaliyetlerinden habardar olmak suretiyle İmam ve Şialar’ın arasını açmaktan ibaretti.

 

Bu siyasetin aynısı İmam Hasan Askerî’ye de (a.s) uygulandı; bundan dolayı İmam Askerî (a.s) babası gibi Samerra’da kontrol altında olup haftanın Pazartesi ve Perşembe günleri saraya giderek varlığını ilân etmek zorundaydı.[10]

 

İmam Hâdî’nin (a.s) Samerra’ya çağrılmasının sebebi, Medine’de İmam’ın faaliyetleri ve halkın İmam’a karşı ilgi ve alâka duymasına dair Mütevekkil’e ulaşan raporlardı.[11]Medine’den Samerra’ya zorla getirilen İmam (a.s.)[12]şiddetli denetimlere maruz kaldı ve evinde para ve silah saklama iftira ve desiseleri ile gece yarısı İmam’ın evine saldırarak soruşturmaya aldılar.[13]

 

İmam Hasan Askerî (a.s.), babası İmam Hâdî’den (a.s) sonra 22 yaşında İmamet makamına erişti ve 28 yaşında şahadetine kadar Samerra’da göz altında tutuldu.

 

2. Askeriyeyn’in (a.s) Siyasî Mücadele Yöntemleri

 

Askereyeyn’in (a.s) düşünsel ve itikadî mücadeleleri gibi, siyasî mücadelelerinin de çeşitli yöntem ve boyutları vardır. “Takiye” den tutun da bazı Şialar’ın hükümete nüfuz etmesi,[14]Şialar’ın korunması,[15]onların sorunlarının halledilmesi,[16]bazı inkılâbî grupların onaylanıp desteklenmesi[17]ve daha önemlisi “Vekâlet Teşkilatını”nın yayıp güçlendirmesine kadar uzayıp giden siyasî yöntemleri vardır. Bu teşkilat İmam Sâdık (a.s) Dönemi’nde projelendirilmiş ve İmam Hâdî (a.s) ve İmam Hasan Askerî (a.s) Dönemi’nde de genişletilerek hayata geçirilmiştir. “Vekâlet Teşkilatı”nın o asırda yayılması, önemi, özellikleri ve tarihî seyri hakkında önümüzdeki bölümde genişçe bahsedeceğiz. Burada sadece “Takiyye” siyasetini kısaca ele alıp “Şia İmamları’nın Tarihi”ni anlama unvanında takiyenin önemine değineceğiz.

 

Özet olarak “Takiyye” ile ilgili şöyle denilmelidir: Takiyye gerçekte mücadele ve savaşın karmaşık hâlidir. Takiyye, pasifliği içeren gizli saklı bir şey değil, aksine tüm şekilleriyle birlikte bir çeşit cihad, savunma ve alt yapı hazırlamaktır.

 

“Takiyye benim ve babalarımın dinidir;[18]takiyyesi olmayanın imanı olmaz; din on kısımdır ve dokuz kısmında takiyye vardır,[19]takiyyesi olmayanın dini olmaz, Alevî olan mümindir, mümin batıl devlet döneminde takiyyesiyle ve hak devlet döneminde ise kılıcıyla mücahiddir”.[20]

 

“Takiyye” hayatın sırrı ve Şia’nın tarih boyunca tağutlar ve zalimlerin karşısındaki bekasıdır. Şia İmamları’nın (a.s) takiyyesi Şia tarihini anlamanın anahtarıdır ve takiyyesiz Şia İmamları’nın hareketini yorumlamak mümkün değildir. Siyasetsizlik, saflık, zayıflık, korkaklık, dünya eğilimi ve bunun gibi binlerce suçlamalar, bizi hedef almıştır. Biz zorunlu olarak bunların tamamını bir kenara bırakıp İmam Ali (a.s.), İmam Hâdî (a.s) ve İmam Askerî’den (a.s) takiyyenin önemine dair üç rivayet naklederek bu konuyu sonlandıracağız. Biz burada “ Takiye Kavramı, Takiyyenin Zorunluluğu, Takiyyenin Hedefleri, Takiyyenin Boyutları, Takiyyenin Rolü, Takiyye Fıkhı” ve hepsinden daha önemlisi “Şia İmamları’nın Takiyye Tarihi” hakkında araştırma yapılmasını ve Şia Tarihinin Analizini bir şifre unvanında sizlerin sorumluluğuna bırakıyoruz.

 

İmam Ali (a.s) Şıkşıkıyye hutbesinde şöyle buyuruyor:

 

“Allah’a and olsun ki Ebu Bekir, hilafete göre yerimin değirmen taşının mili gibi olduğunu bildiği hâlde hilafeti bir gömlek gibi giyindi. Oysa sel benden akar ve hiçbir kuş benim uçtuğum yerlere uçamazdı. Ben de hilafetle arama perde çektim, ondan yüz çevirdim. Başladım düşünmeye; kesilmiş elimle atağa mı geçeyim yoksa kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Öyle bir karanlık ve körlük ki, büyüğü tamamıyla yıpratır, küçüğü tümüyle ihtiyarlaştırır, mümin kimse de Rabbi’ne ulaşıncaya dek bu karanlık körlükte zahmetten zahmete düşer.

 

Gördüm ki sabretmek akla daha yatkın, sabrettim. Ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik. Mirasımın yağmalandığını gördüm”.[21]

 

Bu durum, İmam Ali’nin (a.s) takiyyesidir. Yâr ve yardımcısız kalan İmam (a.s.), yeni bir nesil ve yeni bir ortamın oluşturması için sabretmelidir.

 

İmam Ali (a.s) Ebubekir ve Saad b. Ubade gibilerin bizzat kendi evlerinde kendi komutanlarını yetiştirdi. Allah Rasulü’nün (s.a.a.) güçlü ellerinde yetişmiş böyle bir insanın 25 yıl içerisinde isminin bile tarihte kalmaması gerekirken dimdik ayakta durarak muhasebe edilmiş ince plan ve projeleriyle birlikte kılavuzluk yapmıştır. İşte böylesi hayat dolu bir kalp, günümüz insanlarının sinesinde atmaktadır.

 

İmam Hâdî (a.s) Davud Seyremî’ye şöyle buyurmaktadır:

 

“Ey Davud! Takiyye’yi terk etmenin, namazı terk etmek gibi olduğunu söylesem, doğru söylemişimdir.”[22]

 

Bu hadiste takiyyenin terki, namazın terk edilmesi ölçüsünde tutulup takiyyenin farziyetinin, namazın farziyeti gibi önemli olduğuna değinilmiştir.

 

İmam Hasan Askerî (a.s) Şialar’ından birinin arkadaşını takiyye yapmaya yönlendirdiğinde şöyle buyurdu:

 

“Sen Peygamber’in (s.a.a.) buyruğunun somut örneğisin; başkasını hayır bir iş yapmağa yönlendiren kimse o işi yapmış gibidir”. Sonra kendisi şöyle buyurdu:

 

Allah (c.c) dostunun takiyyesinden dolayı Şialar’ımızdan ve bizi sevenlerden takiyyeye amel edenler ve Takiyyeyi terk edenlerin sayısınca ona sevap ve mükâfat karar kılınmıştır. O mükâfatların en az olanı yüz yıllık günahının bağışlanmasına sebep olabilir ve senin yönlendirmenden dolayı ona verilen mükâfat sana da verilecektir”.[23]

 

Bu kadar mükâfatın takiyyenin etkilerinden dolayı olduğu açıktır. Takiyyenin gerekli olduğu şiddetin arttığı o dönemlerde İmam (a.s) bazen Şialar’ına canlarınızı korumanız için bana selam vermeyin ve işaret etmeyin mesajını gönderiyordu.[24]Şialar’ından birisine açık bir şekilde şöyle buyurdu:

 

“Takiyye yapmasaydın öldürülürdün. Ya takiyye ve gizlemek veya ölmek ve öldürülmek”.[25]

 

c) Toplumsal Konum

 

Bu bölümde Şialar’ın toplumsal konumu, içtimaî merkezi ve Şia rehberinin nüfuzunu ele alacağız.

 

1- Şialar’ın Konumu

 

Bu dönemde pek çok şehirlerin Şia merkezleri olmasına rağmen[26]Şialar’ın durumlarını fakirlik ve baskı, makamlardan uzaklaştırılma ve hepsinden daha önemlisi İmam’la oturup kalkma meclisleri ve İmam’ın ünsiyetinden mahrum olma ve gerçekte İmam’la irtibatı en asgarî seviyeye indirgeme olarak telakki edilebilir.

 

Şialar’ın İmam’la (a.s) İrtibatlarının Minimum Seviyeye İndirgenmesi

 

Her ne kadar İmam (a.s) bu dönemde Şiaları’yla çeşitli yollarla iletişim kuruyordu, ne var ki söz konusu bu ilişki, bir taraftan İmam’ın şiddetli kontrol altında tutulması ve İmam’la irtibat içinde olanlara işkence edilmesi, diğer taraftan İmam’ın taraftarıyle ilişkisinin asgarî düzeye inmesine sebep oluyordu. Şialar’ın arasında sorunların oluşmasına sebep olan bu durum, her ne kadar İmam’ın (a.s) tedbiriyle en az dereceye indirildi, ancak her hâlükârda gelebilecek özel sorunlardan da uzak değildi.

 

Şialar’a Yapılan Baskılar

 

Bu dönemde Şialar, Abbasî halifelerinin şiddet ve baskısı altındaydılar. Daha öncelerde Mütevekkil’in “Şâkiriyye” ordusu kurarak Şialar’a karşı işlediği cinayetler ve İmam Hüseyin’in (a.s) türbesini harap etmesi konusundan bahsetmiştik. Mütevekkil, Şialar’a daha fazla baskı yapabilmek için Mısır Valisine “Talibiyyun” denilen grubu Irak’a sürmesini emretti. Mısır valisi Mütevekkil’in emrini yerine getirdikten sonra Mütevekkil Irak’a sürgün edilen bu grubu Hicrî 236 yılında Alevîler’in sürgün yeri olan Medine’ye gönderdi.[27]

 

Mütevekkil, Hicaz ahalisine Alevîler ile iletişime geçmemeleri ve maddî açıdan desteklememeleri uyarısında bulundu. Birçok kişi bundan ötürü cezalandırıldı. “İsfahanî’nin açıklaması esasına göre Mütevekkil’in Alevîler’e karşı kullandığı vahşi tavırlar, Alevîler’i huşunetli davranmalarla karşı karşıya bıraktı. Medine, Alevîler’in diğer halklardan tamamıyla ayrıştırıldığı ve hayatın zaruri ihtiyaçlarından mahrum edildiği bir yerdi.[28]

 

Şialar’ın Görevlerinden Uzaklaştırılması

 

Mes’ûdî şöyle diyor: Mütevekkil, Samerra Valisi İshak b. İbrahim ve Cebel bölgesinde Şirvan Şehri Valisini Şia olma gerekçesiyle görevden aldı.[29]Halkın diğer pek çok fertleri de Şia olma gerekçesiyle[30]kendi konumlarını kaybettiler. Bunlardan bazıları İmam’la irtibat içinde olmaları sebebiyle konumlarını kaybettiklerini açıkça söylemişlerdir.[31]

 

Şialar’ın Maddî İmkânlarının Alınması

 

“Mütevekkil” Hüseynîler’in mülkü olan “Fedek” bağına el koydu. Seyyid b. Tavus’un yazdığına göre “Fedek”in geliri 24000 dirhemi aşmaktaydı. Mütevekkil “Fedek”i zorla aldıktan sonra taraftarlarından olan Abdullah b. Ömer Bazyar’a bağışladı.[32]Yukarıda da değindiğimiz gibi Hicaz sakinlerine Alevîler ile iletişim içerisinde olmamaları ve maddî açıdan desteklememeleri uyarısında bulunmuştu.

 

Ebu’l-Ferec İsfahanî şöyle yazıyor: “ Mütevekkil Alevîler’i iktisadî muhasaraya aldı ve onlara yapılacak her türlü yardımı yasaklayarak yasağa uymayanlara ağız ceza uyguladı.”[33]

 

2- Şialar’ın İctimaî Merkezi ve Şia Rehberinin Nüfuzu

 

Hükümet tarafından uygulanan engellerin olmasına rağmen halk arasında Şia İmamları’nın mânevî etkileri günden güne çoğalarak halife saraylarına kadar ulaşmıştı. Halkın çoğu İmamlar’ın etkisi altında kalmış ve hatta bazı vezir ve valiler bile kalben onların hakkaniyetini itiraf edip görünürde belli etmeseler de hilafete yalnızca onların layık olduklarını biliyorlardı. Konumuzun burasında İmam Hâdî (a.s) ve İmam Askerî’nin (a.s) ictimaî merkezine kısaca değineceğiz.

 

a) İmam Hâdî’nin (a.s) Etkisi

 

Bu bölümde İmam Hâdî’nin (a.s) halifenin sarayında ve Alevîler, kitap ehli, Medine halkı ve Şialar arasındaki nüfuzuna işaret edeceğiz.

 

Saraydaki Etkisi

 

Mütevekkil bedeninde çıkan büyük bir çıbandan dolayı şiddetli bir şekilde hastalanarak ölecek duruma gelmişti. Hiçbir hekim neşter vurmaya cüret edemiyordu. Mütevekkil’in annesi (Şuca’) oğlunun iyileşmesi halinde İmam Hâdî’ye (a.s) malının büyük bir kısmını göndermeyi nezretti. Halifeye en yakın büyük şahsiyetlerden birisi olan Feth b. Hakan[34]Mütevekkil’e şöyle dedi: “Ebu’l-Hasan Hâdî’nin yanına birisini gönderip ondan hastalığının tedavisi hakkında sormasını istersen iyi olur, zira Ebu’l-Hasan Hâdî hastalığının tedavisi konusunda gönderdiğin şahsa bir şeyler söyler.” Mütevekkil: “Birisini gönderin” dedi. Sonra Mütevekkil’in gönderdiği şahıs gidip hastalığın tedavisini içeren reçeteyle geri döndü ve Mütevekkil bu reçeteyle tedavi oldu.[35]Mütevekkil, İmam Hâdî’nin (a.s) Medine’deki faaliyetlerinden haberdar olasının ardından, İmam’ı, Yahya b. Herseme vasıtasıyla Samerra’ya çağırttı. İmam Hâdî (a.s) aile efradıyla birlikte yola çıktı. İmam’ın hizmetkârlığını üstlenen Yahya b. Herseme, İmam’ın takvasından hayrete düşmüştü. Sahrayı kat eden kervan Bağdad’a ulaştı.

 

Yakubî şöyle naklediyor: “İmam (a.s) “Yasiriyye”ye vardığında Bağdad Valisi İshak b. İbrahim, İmam’ı (a.s) görmeye geldi ve halkın İmam’a olan çoşkun alâkasından ötürü İmam’dan bir gece Bağdad’da kalmasını istedi.”[36]

 

Yahya, Bağdad Valisini konu ile ilgili bilgilendirmesinin ardından Bağdad Valisi şöyle dedi: “Bu şahıs (İmam Hâdî a.s) Peygamber’in (s.a.a.) evladıdır ve Mütevekkil’in Ehlibeyt’e (a.s) karşı olan düşmanlığını biliyorsun. İmam’ın aleyhinde Mütevekkil’e bir şey söylersen Mütevekkil onu öldürecek ve Peygamber (s.a.a.) kıyamet gününde senin düşmanın olacaktır…” Bu söz üzerine Yahya şöyle cevap verdi: (Allah’a yemin olsun ki ondan iyilikten başka bir şey görmedim ve sevmediğim bir şeye de şahid olmadım”. Sonra Bağdad’dan ayrılarak Samerra’ya doğru hareket ettiler. Samerra’ya vardıklarında Yahya, acele bir şekilde saray büyüklerinden Vasıf Türkî’nin yanına giderek İmam’ın (a.s.)’ın geldiği haberini verdi. “Vasıf ”, Bağdad Valisi gibi Yahya’dan İmam (a.s) için tehlike oluşturacak her türlü söylemden uzak durmasını isteyerek şöyle dedi: “Ey Yahya! Allah’a yemin olsun ki eğer İmam’ın (a.s) tek bir kılına zarar gelirse bundan sadece sen sorumlu olacaksın…”

 

Yahya, “İshak” ve “Vasıf”ın İmam’ın (a.s) koruması hakkında aynı sözü söylemelerine çok şaşırdı.[37]

 

İmam’ın (a.s) saraydaki nüfuzu öyle bir hadde ulaşmıştı ki; İmam (a.s) Mütevekkil’in yanına geldiğinde saray görevli ve bekçilerinin tamamı ellerinden olmaksızın ayağa kalkarak en küçük bahane getirmeksizin bekletmeden anında kapıları açmışlar ve perdeleri kenara çekmişlerdi.[38]

 

İmam Hâdî’nin (a.s) Önde Gelenler Üzerindeki Etkisi

 

Halifelerden birinin çocuğunun “Velime” merasimi düzenlenmiş ve İmam Hâdî de (a.s) bu merasime davet edilmişti. İmam Hâdî (a.s) meclise girdiğinde mecliste bulunanların tamamı İmam’a (a.s) saygılarından ötürü sustular.[39]

 

Alevîler Üzerindeki Etkisi

 

Muhammed b. Hasan Eşter Alevî diyor ki: Babamla birlikte Abbasîler’den bir grup Talibîler ve orduya mensup birkaç kişi eşliğinde Mütevekkil’in dergâhındaydık. Derken bir anda Ebu’l-Hasan (İmam Hâdî a.s) çıkageldi. İstisnasız herkes bineğinden inerek İmam’a saygı gösterdiler ve İmam saraya girdi. Orada bulunanlardan birisi İmam’a gösterilen saygıdan dolayı sinirlenip itiraz ederek şöyle dile geldi: Kimin için bu kadar saygı gösteriyorsunuz? Neden bu genç için bu kadar saygı gösteriyoruz? O, ne bizden daha üstündür ve ne de bizden daha büyük. Allah’a yemin olsun ki o dışarı çıktığında artık ne ayağa kalkacağız ve ne de atımızdan aşağı ineceğiz…

 

Ebu Haşim Caferî ona şöyle cevap verdi: Allah’a yemin olsun ki zelil ve hakir bir şekilde ona saygı göstereceksin… Kısa bir süre sonra İmam (a.s) saraydan dışarıya çıktı. Tekbir sesleri yükselerek orada bulunanların tamamı saygı için ayağa kalktılar. “Ebu Haşim” oradakileri muhatap alarak şöyle dedi: Acaba İmam’a (a.s) saygı göstermeme kararı alan sizler değil miydiniz?

 

Şöyle cevap verdiler: Allah’a yemin olsun ki kendimizi kontrol edemedik ve elimizde olmaksızın atlarımızdan inip saygı gösterdik.[40]

 

Saygın ve büyük şahsiyetler İmam Hâdî’ye (a.s) saygı göstermede birlik içindeydiler ve tamamı İmam’ın rehberliğini ve faziletini kabul etmişlerdi. İmam Hâdî’nin (a.s) babasının amcası bilinip o dönemin ihtiyarlarından olan Zeyd b. Musa b. Cafer –Zeydun-Nar- İmam’a saygı gösteren şahıslardan birisiydi. “Zeyd” bir gün İmam’ı (a.s) görmek için İmam’ın evine geldi ve kapıda görevli olan Ömer b. Ferec’den içeriye girmesi için İmam’dan izin almasını istedi. İmam, Zeyd’in girmesine izin verdi. Zeyd içeri girdikten sonra saygılı ve edepli bir şekilde meclisin baş tarafında oturan İmam’ın yanına gelerek İmam’ın karşısında dizleri üzerinde oturdu ve onun İmamet’ini itiraf etti.

 

Başka bir günde İmam’ı (a.s) görmeye gelen Zeyd, İmam’ın mecliste olmadığını görünce baş tarafta oturdu. Kısa bir süre sonra İmam (a.s) içeri girdi. Zeyd, İmam’ın (a.s) geldiğini görünce hızlı bir şekilde yerinden kalktı ve İmam’ı kendi yerinde oturttu ve kendisi de saygılı ve edepli bir şekilde İmam’ın karşısında oturdu. O zamanlarda İmam çok genç ve Zeyd yaşlıydı. Zeyd’in bu hareketi, İmam Hâdî’nin (a.s) İmamet ve faziletini itiraf unvanındandı ve İmameti kabul edenlerin tamamı böyle yapıyorlardı.[41]

 

Medine Halkı Arasındaki Saygınlığı ve Etkisi

 

Medine halkı, Mütevekkil’in gönderdiği Yahya b. Herseme’nin İmam’ı (a.s) Samerra’ya götürmekle görevli olduğunu öğrenince İmam’a olan ilgi ve alâkalarından dolayı öylesine feryad ve figan etmişlerdi ki; Yahya onlar hakkında şöyle diyor: “Ben şimdiye kadar ne böyle bir şey duymuş ne de görmüştüm. Onları sakinleştirme mecburiyetinde kaldım ve İmam’ın hiçbir eziyet görmeyeceğine dair yemin etmeyene kadar sakinleşmediler.”[42]

 

Ehl-i Kitap Arasındaki Saygınlığı ve Etkisi

 

İmam’ın (a.s) etkisi Müslüman ve Şialar ile sınırlı değil, Ehl-i Kitab’ı da kapsıyordu. Onlar İmam’a (a.s) aşırı saygı gösteriyor, sıkıntı ve zorluklarda İmam’a tevessül ediyor ve hatta İmam’a (a.s) hediyeler bile veriyorlardı.

 

Musullu Hibetullah b. Mansur şöyle naklediyor: “Babamın Hıristiyan dostu Yusuf b. Yakub bir gün Bağdad’da evimize misafir oldu. Babam geliş sebebini sorduğunda Yusuf şöyle cevap verdi:

 

“Mütevekkil beni çağırtmış, ancak ne için çağırdığını bilmiyorum. Kendimi garanti altına almak için getirdiğim 100 dirhemi Ali b. Muhammed b. Rıza’ya hediye edeceğim”.[43]

 

Samerra Şialar’ının Nezdindeki Saygınlığı

 

Mütevekkil, Samerra’da halkın İmamla (a.s) görüşmesini sürekli engelliyordu. Bir gün İmam, Mütevekkil’in sarayındayken kalabalık bir Şia grubu da kapının arkasında bekliyordu. Ravi şöyle diyor: Neden burada toplandınız; diye sordum. Mevlamızın dışarı çıkmasını bekliyoruz; onu görüp selam verdikten sonra gideceğiz dediler. Onu tanıyor musunuz; diye sorduğumda: Evet, hepimiz onu tanıyoruz, dediler.[44]

 

b) İmam Hasan Askerî’nin (a.s) Etkisi

 

Bu bölümde de İmam Hasan Askerî’nin (a.s) Saray ve halifelerden tutun da vezirler, Ehl-i kitap, âlim ve Şialar’ın nezdindeki nüfuzuna kısaca değineceğiz.

 

Halifeler Nezdindeki Saygınlığı

 

“Mutemed” gibi bazı halifeler, o dönemde önemli hacetlerini elde etmek için İmam’a (a.s) tevessül ediyor ve İmam’dan dua etmelerini istiyorlar[45]veya Metemed’in yaptığı gibi hassas koşullarda yardım istiyorlardı. Bir defasında “Mutemed” sapıkların saptırıcılıkları karşısında durup bunların vesilesiyle toplumda oluşan şüpheleri ortadan kaldırması için İmam Askerî’nin (a.s) zindandan çıkartılmasını emretti. Mutemed, İmam’a (a.s) hitaben şöyle dedi: Ceddinin dinini kurtar.[46]

 

“Mutemed” yine başka bir yerde İmam Hasan Askerî’nin (a.s) kardeşi Cafer, Mutemed’den, kardeşinin makamını istediği zaman Mutemed Cafer’e hitaben şöyle dedi: Kardeşinin makamı bizim elimizde değil, Allah’ın elindedir. Bizim, kardeşinin makam ve menziletini aşağıya indirmek için çabalamamıza karşın onun, ilim ve ibadetinden dolayı sürekli nüfuzu artmaktadır.[47]

 

Vezirlerin Nezdindeki Saygınlığı

 

Abbasî halifelerinin vezirlerinden olup İmam Askerî’yle (a.s) aynı dönemde yaşayan Ubeyd b. Hakan şöyle diyor: Eğer hilafet Abbasîler arasından ayrılsa Haşimîler’den İmam Hasan Askerî’den başkası hilafete layık olmayacaktır. Yalnızca ilim sahibi, iffetli, hidayet ehli, kendini koruyan, zahid, âbid ve güzel ahlâklı olan bu şahıs hilafete layıktır. Babası da büyük, cömert, âlim ve hayrı isteyen birisiydi.[48]

 

Nasıbî, sapık ve Ehlibeyt düşmanı olan Ahmed b. Ubeydullah b. Hakan, İmam Hasan Askerî’nin (a.s) toplumsal konumunu ve etkisini şöyle açıklıyor: “Samerra’da Alevîler, akrabalar, halifeler ve Haşimîler’in tamamının nezdinde davranışta, iffette, büyüklükte, bağışlayıcılıkta ve saygınlıkta Hasan b. Ali Muhammed er-Rıza gibi birisini görmedim. Sadece bunların tamamı değil; vezirler, ordu komutanları ve halkın diğer kesimlerinin tamamı da İmam Hasan Askerî’yi büyüklerin hepsinden üstün görüyorlardı.”[49]

 

O yine şöyle diyor: “Ben, Haşimîlere, ordu komutanlarına, kâtiplere, hâkimlere, fakihlere ve diğer insanlara sorduğum zaman onların nezdinde İmam Hasan Askerî (a.s) yüceliğin zirvesinde, azametli ve makam sahibi olduğunu söylüyorlar, onu büyüklerin tamamından üstün tutuyorlar ve hepsi şöyle diyorlardı: O, Rafizîler’in İmamı’dır. Herkesin nezdinde iyilikle yâd edilip saygınlık duyulan o şahsın, benim nezdimde de makam ve menzileti son derece üstündür.[50]

 

Ordu Komutanlarının Nezdinde

 

Ordu komutanlarından birisi İmam Hasan Askerî’yi (a.s) görür görmez İmam (a.s.)’a saygı göstermek için bineğinden aşağı indi. İmam (a.s) ona dönerek yerine dönmesini emretti ve komutan saygı gösrerir bir şekilde yerine döndü.[51]

 

Mütevekkil’in Tabibinin Nezdinde

 

Bahtişu’, Mütevekkil’in özel doktoru ve İmam Hasan Askerî (a.s) Dönemi’nin en meşhur tabibiydi. O, İmam Hasan Askerî’yi, “fest” yapmak için giden öğrencilerinden birisine şöyle dedi: “İbnü’r-Rıza, benden “fest” yapmam için birini göndermemi istedi. Bu iş için sen git: Bil ki o, gökyüzü altında yaşayan en bilgili kişisidir. O halde sakın ola onun emirlerini ihmal etmeyesin veya ona itiraz etmeyesin.”[52]

 

Âlimlerin Nezdinde

 

İmam kendi döneminin âlimlerinin nezdinde üstün ve yüce bir makama sahipti. Zamanın büyük yazarlarından olan Cahiz, Basra’da yaşamasına ve yaklaşık 22 yaşlarında İmam Askerî’yi (a.s) görüp İmam’ın şahadetinden beş sene önce görmesine rağmen İmam hakkında şöyle diyor: “Arap ve gayri Arap içinde Talibîler’in dışında tamamı, takva ehli, yiğit, bağışlayıcı, pak ve temiz fıtratlı hiç kimse yoktur. Bu şahıslardan bazıları Peygamber’in (s.a.a.) halef-i salihi ve bazıları halef-i salih adayıdırlar. Bu kimseler şunlardır: Hasan b. Ali b. Muhammed b. Ali b. Musa, b. Cafer b. Muhammed b. Ali, b. Hüseyin b. Ali”.[53]

 

Ehl-i Kitap Nezdinde

 

Ehlikitap’ın büyük şahsiyet ve âlimlerinden bazıları, İmam Askerî’nin (a.s) makam ve menziletini itiraf etmişlerdi, öyle ki; bunların bazıları hakkında İmam şöyle buyurmuştur: “Allah’a hamdolsun ki bazı Müslümanlara nisbetle Hristiyanları bizim hakkımızı bilme konusunda daha bilinçli karar kılmıştır.”[54]

 

Anuş Nasranî ve “Rahip Deyr Akul” isimleri, İmam Askerî’ye (a.s) iman edip onun eliyle Müslüman olmuş Hristiyanlara örnek gösterilebilir.[55]

 

Halk Nezdindeki Yeri

 

Halk, her noktadan İmam Askerî’yi (a.s) ziyaret etmek için adeta koşuyor ve İmam kendisini saraya gidip varlığını ilân edeceği günlerde İmam’a büyük ilgi ve alâka besleyen geniş halk kitlesi gözyaşları içinde onu görme ümidiyle İmam’ın geçeceği güzergâhta toplanıyorlardı öyle ki; yol kapanıyor ve kimsenin yoldan geçmeye mecali kalmıyordu. Halkın feryad ve figan sesleri her yerden işitiliyor, İmam, dışarı çıkarken ortalığı büyük bir sessizlik kaplıyor ve herkes onun azametli heybetinin seyrinde kendinden geçiyordu. Toplanan halk İmam Askerî (a.s) için yolu açıyor ve onun döneceği zamana kadar güzergâhta kalıp öylece İmam’ı bekliyorlardı.[56]

 

Şeyh Sadûk Halifenin adamlarından ve Kum’da yaşayan Ehlibeyt düşmanı ve Nasıbîler’den olan Ahmed b. Ubeydullah Hakan’ın şöyle dediğini nakleder: “İmam Hasan (a.s) şehid edildiğinde pazarlar kapatıldı, Haşim evlatları, ordu komutanları, kâtipler ve bütün halk babam ile birlikte (Ubeydullah b. Hakan, Mutemed Abbasî’nin veziri) İmam’ın cenaze törenine katıldık. O gün Samerra şehri nâle figan ve aşırı kalabalık sebebiyle kıyamet sahnesini andırıyordu”.[57]

 

Şialar’ın Nezdindeki Yeri

 

İmam Hâdî (a.s) ve İmam Askerî’nin (a.s) büyük ashabından olan Ebu Haşim Caferî’nin, İmam Hasan Askerî’nin (a.s) İmameti hakkında yazdığı şiiri, Şia İmamlar’ının halk nezdinde ne denli yüce ve üstün olduğunu ortaya koymaktadır. Şiirin bir kısmının tercümesi şöyledir:

 

“Allah, Musa’ya denizi yarma, yed-i beyza ve asa mucizesini verdiği gibi İmamet’in bütün mucizelerini de İmam Hasan Askerî’ye (a.s) bahşetmişti.

 

Allah, peygamberlere verdiği mucize ve hüccetlerin tamamını, vasilere de bağışladı. Eğer bu konuda şüphe ediyorsanız delil ve burhan peşinde koşmalısınız”.[58]

 

Özet

 

Bu dönemde Şia’nın fikrî, siyasî ve toplumsal konumu ve onların rehberliği, farklı özelliklere sahiptir.

 

Fikrî açıdan Şia’nın usul ve hadisleri kaydedilip korunmuş ve her türlü buhran ve hadiselerde mesele ve sorunların çözümlenmesi için büyük şahsiyetler ve ricâl âlimleri yetiştirilmiştir. İslâm’ın sapıklardan, aydınlardan ve yersiz tavır takınmalardan korunması ve fikrî ve fıkhî sorunların cevaplandırılıp Şialar’ın, Onikinci İmam’ın gaybetini kabullenmeye hazırlanması, bu dönemdeki İmamlar’ın (a.s) faaliyetleri arasındadır.

 

Siyasî açıdan ise Şialar’ın İmamları (a.s) zorla Medine’den Samerra’ya getiriliyor ve sıkı kontrol altında tutuluyorlardı. Askeriyeyn (a.s) “Takiyye” siyasetiyle “Vekâlet Teşkilatı”nu güçlendirip yaymakla meşguldü.

 

Bazı Alevî kıyamlarının desteklenmesi, Şialar’ın rehberlik konumunun korunması ve bazı Şialar’ın saraylarda hassas makamlara yerleştirilmesi, Askeriyeyn’in (a.s) diğer çalışmaları arasındadır.

 

Toplumsal açıdan Şialar fakirlik, baskı ve mahrumiyet içindeydiler ve Şia rehberliği, gözetim altında olup irtibatın sınırlı olmasına karşın, Şialardan tutun da halkın geniş kitlesi, âlim, büyük şahsiyetler, Ehlikitap, ordu komutanları ve vezirlere kadar geniş bir etkinliğe sahipti.

 

 


[1]     el-Kâfî, c. 5, s. 111; Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 86, 87.

[2]     Muhammed b. Maruf Hilâlî diyor ki: İmam Cafer b. Muhammed Sâdık’ı (a.s) ziyaret etmek için Hiyre şehrine gittim. Halkın yoğun izdihamından dolayı o gün İmam’ı göremedim. İmam, dördüncü gün beni gördü ve yanına çağırdı. Halk dağıldıktan sonra İmam (a.s), Emiru’l-Muminin Ali’yi (a.s) ziyaret etmeğe gitti. Ben de İmam’ın ardı sıra gittim ve İmam’ın konuşmalarını duydum. (Dr. Gorci, Tarih-i Fıkıh ve Fukeha, s. 115, Ricâl-ı Necâşî’den nakil).

Hasan b. Ali b. Ziyad Veşa’, İbn-i İsa’ya şöyle diyordu: Ben (Kûfe) camiinde 900 şeyhin şöyle dediklerini duydum: Haddesenî Cafer b. Muhammed (Cafer b. Muhammed bana şöyle dedi). (a.g.e.).

Hafız Ebu’l-Abbas b. Ukde Hamdanî Kûfî, (ö. 333 h.) İmam Sâdık’dan (a.s) hadis nakleden kişilerin isimlerini ve bu kişilerin 4000 kişi civarında olduğunu içeren bir kitap yazmıştır. (a.g.e.)

Sâdıkeyn (a.s) Dönemi’nde hadis rivayet etmek ve yazmak hiçbir zaman ve hiçbir mezhepte olmadığı kadar genişledi ve çoğaldı. Bkz. Dr. Abdulhâdî Fazlî, Tarihu’t-Teşrii’l-İslâmî, s. 203-204) Bu asrı, Âl-i Muhammed’in (a.s) ilminin yayıldığı asır olarak adlandırdılar. (a.g.e.., s. 95).

[3]        Askeriyeyn’in (a.s) ashab ve öğrencilerinin isimleri ve sayıları hakkında bkz. Tarihu’t-Teşrii’l-İslâmî, s. 183-211.

Şeyh Tûsî (r.a) İmam Hâdî’nin (a.s) İslâmî ilim dallarında öğrenci sayısının 185 kişi olduğunu belirtmiştir. Bu grupun arasında, Fazl b. Şâzân, Huseyn b. Said-i Ahvazî, Eyyub b. Nuh, Ebu Ali (Hasan b. Raşid), Hasan b. Ali Nasır Kebir, Abdul-Azim Hasanî ve Osman b. Said Ahvazî gibi seçilmiş insanlar yer almaktadır ve bu alimlerin bir çoğu İslâmî ilimlerin çeşitli dallarında eserler ve kitaplar telif etmişlerdir. (Şeyh Tûsî, er-Ricâl, s. 409-429, yine Bkz: Hayâtu’l-İmamil-Hâdî, s. 170-230.

Bazı araştırmacılar İmam Hasan Askerî’nin (a.s) ashab ve ravilerinin 213 kişi olduğunu söylemişlerdir. Bkz. Hayâtu’l-İmami’l-Hâdî, s. 345-413.

A’yanu’ş-Şiaisimli eserin sahibi diyor ki: “İmam Hasan Askerî’den (a.s) çeşitli dallarda nakledilen hadisler ve ilimler defterleri doldurdu”. A’yanu’ş-Şia, c. 1, s. 40.

[4]     Bkz. Hayâtu’l-İmami’l-Askerî (a.s), s 287-295.

[5]     Tevhîd, c. 224.

[6]     Bkz. Hayâtu’l-İmami’l-Askerî (a.s), s 316.

[7]     a.g.e., s. 324.

[8]     a.g.e., s. 325.

[9]     a.g.e., s. 324.

[10]    Şeyh Tûsî, el-Gaybet, s. 139 (nakil: Tarih-i-i Siyasî-yi Gaybet-i İmam-ı Devazdehom, s. 78); Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 251; Menakib, c. 4, s. 432; Delâilu’l-İmamet, s. 226.

[11]    el-İrşâd, s. 333; Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 200; İsbâtu’l-Vasiyye, s. 225 (nakil: Tarih-i-i Siyasî-yi Gaybet-i İmam-i Devazdehom, s. 83.

[12]    İmam (a.s)’ın kendisi şöyle buyuruyordu: Beni zorla Samerra’ya getirdiler. (Bihâru’l-Envâr, c. 5, s. 129).

[13]    Murucu’z-Zeheb, c. 4, s. 93; el-İrşâd, c. 2, s. 303.

[14]    Dr. Casım Huseyn şöyle yazıyor: İmamiyye teşkilatı “vekillik teşkilatı” Şialar’a Abbasîler’in hilafet çarkında çalışmalarına izin veriyordu; bu yüzden Muhammed b. İsmail b. Beziy ve Ahmed b. Hamza Kummî vezirlik makamında üstün bir yere sahiplerdi. (Ricâl-i Necâşî, s. 254) Akrabaları İmam Cevad (a.s)’ın dost ve elçilerinden olan Nuh b. Derrac Bağdad kadısı olduktan sonra Kûfe kadısı oldu ve bu makamda kaldığı sürece inancını gizledi (a.g.e., s. 80 ve 98) diğer İmamiyye mensuplarından Huseyin b. Abdullah Nişaburî “Best” ve “Sistan” kaymakamı, Hakem b. Alya Esedî ise “Bahreyn” valiliğini elde etti. Dokuzuncu İmam’ın dostu ve gizlide İmam’a biat etmelerini ispat eden delil, onların İmam (a.s)’a humus vermeleridir (el-Kâfî, c. 5,s. 111; el-İstibsar, c. 2, s. 58); Tarih-i-i Siyasî-yi Gaybet-i İmam-i Devazdehom, s. 79.

[15]    Bkz: Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 140, 269, 254, 298, 270.

[16]    Bkz. a.g.e., s. 304, 259; Hayâtu’l-İmami’l-Askerî (a.s), s 261- 266.

[17]    Tarih-i Siyasî-yi Gaybet-i İmam-i Devazdehom, s. 85-89 (İsfahanî ve çoğu tarihçiler Alevîler’in “h. 250 ve 251” yıllarında Kûfe’nin çevresinden başlayarak, Taberistan, Rey, Kazvin, Mısır ve Hicaz’da kıyam başlattıklarını rivayet etmektedirler. Bu kıyamların bir grup tarafından veya bir önder tarafından yönlendirilebileceği mümkündür… Zeydîler’in kıyamında birçok muhlis Şia katılmıştır. İbn-i Ukde’nin nakline göre Mekke kıyamının bayraktarı Muhammed b. Mârûfî Hillî’dir (ö. 250 h.). b. Hillî’nin yanı sıra Kûfe’de kıyam edenlerin rehberinin (h. 250) yılında suikast neticesinde öldürülen ve İmam Cevad (a.s)’ın vekili olan Ebul-Kasım Caferî’nin övgüsünü kazanan ve dert ortağı olan Yahya b. Ömer’dir. (Taberî, c. 3, s. 1522).

Bu kıyamların yanı sıra Mes’ûdî’nin nakline göre Rey kıyamına katılan Ali b. Musa b. İsmail b. Musa Kâzım halife Mutezz tarafından tutuklandı. Adı geçen kişi, İsmail b. Musa Kâzım’ın torunu olduğu ve Mısır’da İmamiyye’nin tebliğcisi olduğu için kıyamının İmamî olma ihtimali yüksektir (Murucu’z-Zeheb, c. 7, s. 404). Taberî bu eserlerin yanı sıra İmamiyye’nin gizli çalışmalarından ve onların kıyamdaki rolleri ile ilgili gerekli bilgiyi sunmaktadır. Devlet makamları genelde yapılan kıyamları İmamî değil Zeydî olarak nitelendirmekteydi. Yine Taberî, Abbasî casuslarının Taberistan’da kıyam eden Hasan b. Zeyd ve kardeşinin oğlu olan Muhammed b. Ali b. Halefu’l-Attar arasındaki yazışmaları ele geçirdiklerini belirtmektedir. Bu iki şahıs onuncu İmam’ın (a.s) dostlarındandı. (Taberî, c. 3, s. 1362 ve 1383 ve İhtiyar, s. 68)…İmamiyye, Peygamber (s.a.a.) tarafından vaad edilen İmam Mehdi’nin (a.f) yerinde olduğunu iddia eden her Alevî kıyamını yalanlamıştır, ancak İmamlar’a (a.s) vefalı olan her Alevî kıyamına da dert ortaklığı etmiştir. Bu konu, bizlere İmamlar’ın (a.s) hak olan hedeflerine ulaşmaları için iki yolu tavsiye ettiğini ve ona göre program yaptıklarını göstermektedir. Birincisi İmamlar’ın (a.s) görünürde hiçbir siyasî çekişmeye girmeden ilmî, kültürel ve mezhebî çalışmalar yaparak halk arasında mezhebin yayılmasına çaba göstermesi; ikincisi ise, gizli bir şekilde İmamlar’a (a.s) vefalı olan Şialar’ın kıyamlarını başarılı olur ve kudreti ele geçirdikten sonra hilafeti İmamlar’a (a.s) teslim eder ümidiyle desteklemeleridir).

[18]    Vesailu’ş-Şia, c. 11, s. 460.

[19]    a.g.e..

[20]    a.g.e., s. 464.

[21]    Nehcü’l-Belaga, hutbe 3 (Şıkşıkıyye olarak bilinen hutbe).

[22]    Vesailu’ş-Şia, c. 11, s. 466 (İbn-i İdris’in Serair isimli eserinden nakledilmiştir); Bihâru’l-Envâr, c. 5, s. 181.

[23]    el-İhticac, c. 2, s. 266 (nakil: Hayâtu’l-İmamil-Askerî (a.s), s. 240).

[24]    Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 269 (nakil: a.g.e., s. 237).

[25]    İsbâtu’l-Vasiyye, s. 243 (nakil: a.g.e., s. 238).

[26]    Bihâru’l-Envâr, c.50, s.269 (a.g.e., s.237).

[27]    Kindî, Vulatu Mısr, s. 177 (nakil: Tarih-i Siyasî-yi Gaybet-i İmam-i Devazdehom(a.f), s. 83, 849).

[28]    Mekatilu’t-Tâlibîn, s. 396 (nakil: a.g.e., s. 84).

[29]    Murucu’z-Zeheb, c. 4, s. 106; , c. 4, s. 106; el-Kâfî, c. 1, s. 500.

[30]    Bkz: el-Kâfî, c. 1, s. 500, h. 5.

[31]    Menakib, c. 4, s. 411; Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 127 (el-Fahham Mansurî’den o’da babasının amcasından şöyle nakleder: bir gün İmam Hâdî (a.s)’ı görmeğe gittim ve şöyle dedim: (Ey Mevlam bu şahıs (mütevekkil) seninle olan beraberliğimden dolayı beni görevden aldı ve rızkımı kesti…).

[32]    Seyyid b. Tavus, Keşful-Muhacce, s. 124.

[33]    Mekatilu’t-Tâlibîn, s. 599, (nakil: Zindegânî-yi İmam Hâdî (a.s), çeviri: Seyyid Hasan İslâmî, s. 326).

[34]    Murucu’z-Zeheb, c.4, s. 86 (Türk asıllı olan Feth b. Hakan mütevekkil nezdinde diğerlerinden daha saygın ve daha önemli bir yere sahipti… o ilim ehli ve edepli birisi idi ve edebiyat konusundada kitapları vardır, o eserlerden birisi “Elbistan” isimli bir kitaptır, İbn-i Nedim diyor ki: Feth b. Hakan, Dâru’l-hilafenin sayılır insanlarından biri ve Mütevekkil ile oturup kalkan bir şahıstır…(el-Fihrist, c. 2, s. 116, 117).

[35]    el-Kâfî, c. 1, s. 499; el-İrşâd, c. 2, s. 302.

[36]    Tarih-i Yakubî,c. 3, s. 209, (nakil: Zindegânî-yi İmam Ali Hâdî (a.s), çeviri: Seyyid Hasan İslâmî, s. 263.

[37]    Mir’atu’z-Zaman, c. 9, s. 553; İbn-i Cevzî, Tezkiretu’l-Havas, s. 359 (nakil: Zindegânî-yi İmam Ali Hâdî (a.s), çeviri: Seyyid Hasan İslâmî, s. 263); Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 207, 208.

[38]    Menakib, c. 4, s. 406; Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 203.

[39]    A’lamu’l-Vera, s. 346; Menakib, c. 4, s. 407; Bihâru’l-Envâr, c. 5, s. 182.

[40]    Menakib, c. 4, s. 407; A’lamu’l-Vera, s. 343;Bihâru’l-Envâr, c. 50, s 137.

[41]    Maasirul-Kubera, c. 3, s. 94 (nakil: Zindegânî-yi İmam Ali Hâdî (a.s), çeviri: Seyyid Hasan İslâmî, s. 25, 26.

[42]    Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 207; Tezkiretul-Havas, s. 22 (nakil: Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 201).

[43]    Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 144-145. Olayın devamı şöyledir: “Babam onu teşvik etti ve o da bir süre sonra Samerra’ya doğru yola çıktı. Yusuf, birkaç gün sonra sevinçli bir şekilde bizim eve geldinde babam neler olduğunu sordu. O şöyle dedi: şimdiye kadar Samerra’ya gitmemiştim ve Samerra’yı ilk defa gördüm. Mütevekkil’in yanına gitmeden İmam Hâdî’ye (a.s) 100 dinarı vermek istiyordum, ancak Mütevekkil’in, İmam’ın (a.s) evden çıkmasına engel olduğunu ve İmam’ın sürekli evde olduğunu anladım. Kendi kendime “Ne yapayım?” dedim. Evini arayıp bulsam, belki de başıma iş açacaktım. Bir süre çözüm yolu aradım. Derken birden bire bineğine bin ve kendi hâlinde şehirde dolaşsın, şayet İmam’ı bulursun diyen kalbimin sesine kulak verdim. Bineğime binip kendi hâline bıraktım. Bineğim sokak ve pazarlarda kendi hâlinde gezinirken bir evin önünde durdu. Ne yaptıysam da hareket etmedi. İmam’ın evinin burası olduğunu hissettim ve hizmetçime: Sor bakalım, burası kimin evi? Dedim. Hizmetçim soruşturduktan sonra bana: Burası İbnü’r-Rıza’nın evidir dedi. Allahuekber! Allah’a yemin olsun, bundan daha açık bir delil! Bir an evden siyah tenli bir hizmetçi çıktı ve bana yönelerek: Yusuf b. Yakup sen misin? Diye sordu. Evet, dedim.

Bana binekten inmemi söyledi. Binekten indim. Hizmetçi beni evin koridoruna getirdi ve kendisi içeri girdi. Kendi kendime beni ismimle çağırdı, oysa ki beni bu şehirde kimse tanımıyor, bu da ikinci nişane dedim. Kısa bir süre sonra odadan çıkarak bana elbisenin kolunda sakladığın 100 dirhemi ver dedi. Ben 100 dirhemi verdikten sonra üçüncü nişane dedim. 100 dirhemi İmam’a ulaştırdıktan sonra içeri girmem için izin aldı ve ben de içeri girdim. İçeride İmam yalnız oturuyordu Sevgi ve muhabbet ile bana bakarak şöyle buyurdu: Acaba doğru yola dönmenin ve hidayet olmanın vakti gelmedi mi? Ey benim Mevlam hidayet olmam için yeterince aşikâr delil gördüm. Sonra İmam (a.s) şöyle buyurdu: Sen hidayet olmayacaksın, ancak çok kısa bir zamanda senin oğlun Müslüman olarak bizim Şialarımızdan biri olacaktır. Ey Yusuf! Bazı kavimler bizim muhabbet ve velayetimizin senin gibilere fayda sağlamayacağını düşünürler. Allah’a yemin olsun ki yalan söylüyorlar. Mütevekkil’i görmeye git, zira isteğin yerine gelecektir.

Hibbetullah şöyle ekliyor: Yusuf’un ölümünden sonra oğlunu gördüğüm zaman tam olarak Şia inancını kabul etmişti. Bana şöyle dedi: Babası Hristiyan olarak öldü, oğlu ise, o öldükten sonra Müslüman olarak hakiki bir Ehlibeyt dostu oldu. O her zaman şöyle diyordu: Ben Mevlam İmam Hâdî’nin (a.s) müjdesiyim.”

[44]    Bihâru’l-Envâr, c. 5, s. 148.

[45]    Menakib, c. 4, s. 430; Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 309; el-İrşâd, s. 324.

[46]    el-Fusulu’l-Muhimme, s. 269.

[47]    Kemâlu’d-dîn ve Temâmu’n-Ni’me, s. 479.

[48]    Kemâlu’d-dîn ve Temâmu’n-Ni’me, s. 41; Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 327 (nakil: Kemâlu’d-dîn ve Temâmu’n-Ni’me); Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 329.

[49]    Kemâlu’d-dîn ve Temâmu’n-Ni’me, s. 42;Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 327.

[50]    a.g.e..

[51]    Medinetu’l-Meaciz, s. 570 (nakil:Hayâtu’l-İmamil-Askerî (a.s), s. 97).

[52]    Bihâru’l-Envâr, c. 5, s. 261 (nakil: el Ceraih, c. 1, s. 422).

[53]    Asaru Cahiz, s, 235 (nakil: 235 (nakil: el-Hayatu’s-Siyasiyyeti Li’l İmami’r-Rıza, s. 403).

[54]    Sefinetu’l-Bihar, c. 1, s. 260; Hilyetu’l-Ebrar, c. 2, s. 498 (nakil:Hayâtu’l-İmamil-Askerî (a.s), s. 98).

[55]    Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 261 (nakil: a.g.e.) nakledilen bu iki olay ve İmam (a.s)’ın konuya bakışı ile ilgili olarak aynı kaynaklara Bkz.

[56]    Şeyh Tûsî, el-Gaybe, s. 128, Delâilu’l-İmame, s. 226.

[57]    Kemâlü’d-Dîn ve Temâmu’n-Ni’me, s. 43; Bihâru’l-Envâr, c. 50, s. 328.

[58]    A’lamu’l-Vera, s. 372 (nakil:Hayâtu’l-İmami’l-Askerî (a.s), çeviri: Seyyid Hasan İslâmî, s. 64).

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler