18 Kasım 2017 Cumartesi Saat:
16:09
27-04-2017
  

Şii İlahiyatında Siyasi Düşüncenin Gelişimi (I)

Hz. Peygamber’in (saa) vefatı ile On İkinci İmam’ın gaybeti arasında Şii ilahiyatında siyasi düşüncenin gelişimi nasıl olmuştur?

Facebook da Paylaş

 

 

Gürkan Biçen

 

Hazreti Peygamber’in (saa) Müslüman toplumun merkezinde yer aldığı, toplumun tüm unsurlarının onun ekseninde döndüğü, onun hem dini hem de siyasi bir lider olduğu hilafsızdır. Müslüman toplum için onun bu konumu rıhletine dek sürse de, rıhletin ardından yaşanan bazı vakalar önce fikri ve akabinde fiili ayrılıkları tetiklemiş, Müslüman toplum iç çekişmeler, savaşlar ve hatta katliamlarla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Tüm bu yaşananların temelinde Hazreti Peygamber’in (saa) vefatıyla bırakacağı/bıraktığı liderlik makamına kimin geçeceğine dair ihtilaf yer almaktaydı.

 

Bugünden geçmişe bir bakışla, Müslüman toplumun, bugün Sünni ve Şii olarak adlandırdığımız iki ana ekolünün kaynaklarının müştereken naklettikleri bir kısım rivayetler meselenin kökeninde Hazreti Peygamber’in Büyük Hac dönüşü Gadir-i Hum denilen mevkide Müslümanları toplayarak irad ettiği hutbenin yer aldığını işaret etmektedir. Bu hutbesinde Hazreti Peygamber bazı konulara değinir ve “Haberiniz olsun ki ey insanlar, ben ancak bir insanım. Rabbimin elçisinin gelmesi ve benim ona icabet etmem yaklaşıyor. Ben size iki ağır emanet bırakıyorum. Bunların birincisi Allah’ın kitabıdır, onda mutlak hidayet ve nur vardır. Binaenaleyh sizler Allah’ın kitabına tutununuz ve ona sımsıkı sarılınız. Diğeri de Ehli Beyt’imdir. Ben Ehli Beyt’im hakkında sizlere Allah’ı hatırlatıyorum. Bu ikisi kıyamete kadar birbirinden ayrılmaz.”, dedikten sonra yanında bulunan, amcası Ebu Talib’in oğlu, kızı Fatıma’nın kocası, torunları Hasan ve Hüseyin’in babası Ali ibn-i Ebu Talib'i insanlara “Mevla” olarak tanıtır. Raviler, bu noktada, Hazreti Peygamber’in (saa), “Ben kimin Mevlası isem Ali de onun Mevlasıdır. Kim Ali’ye düşman ise bana düşmandır.”, dediğini naklederler. Yine kaynaklara göre orada hazır bulunanlar Hazreti Peygamber’in bu sözünden, kendisinden sonra Müslüman toplumun meşru liderliğine Ebu Talib oğlu Ali’nin atandığını anlamış ve onu tebrik etmişlerdir.

 

Gadir-i Hum vakasından kısa bir süre sonra Hazreti Peygamber (saa) vefat etmiş ve bu andan itibaren de Müslüman toplum arasında liderlik sorunu baş göstermiştir. Kaynakların bir kısmı Hazreti Peygamber’in Ehl-i Beyt’inin ve az sayıda yakınının defin işleriyle meşgul oldukları bir sırada Ben-i Sakife’de toplanan Ensar ve Muhacir’in Müslüman toplumun liderliği konusunu müzakere ettiklerini ve nihayetinde Ömer ibn-i Hattab'ın, Ebu Bekr İbn-i Kuhafe’ye biat etmesiyle liderliğin Kureyş’te kaldığını, daha sonra da Medine halkının Ebu Bekir’e tümden biat ederek onun yönetiminin meşruluğunu ortaya koyduğunu aktarsa da, bazı kaynaklar Ebu Bekr ibn-’i Kuhafe'nin seçiminin Müslüman toplumun hür iradesi ile gerçekleşmediğini, Ehl-i Beyt’in hazır olmadığını, Gadir-i Hum’da Hazreti Peygamber (saa) tarafından yapılan atamanın dikkate alınmadığını ve bu sebeple Ali (as) başta olmak üzere sahabenin bir kısmının mevcut yönetimi meşru kabul etmediğini nakleder. Ali’nin yanında yer alan bu kişiler tarihi süreçte “taraftar” anlamına gelen “Şii” (Ali Şiası) adını alacakken, seçimin meşruiyetini kabul edenler ve Hazreti Ali’nin fazilet sebebiyle bir öncelik hakkı olmasına rağmen onun atanmasında bir nas bulunmadığını savunanlar Ehl-i Sünnet olarak anılacaktır.

 

I. Halife Ebu Bekir’in vefatından evvel Ömer ibn-i Hatttab'ı halefi olarak göstermesi ve onun da liderlik meselesini bir şuraya bırakması Hazreti Ali’nin hakkı olduğuna inandığı yönetime geçmesine engel olmuş, şuranın Müslüman toplumun lideri/ halifesi olarak belirlediği III. Halife Osman’ın katline kadar da yönetimi ele alma imkânı doğmamıştır. Hazreti Ali’nin II. Halife Ömer tarafından belirlenen şuraya katılması tarihi süreç içinde farklı değerlendirmelere tabi tutulmuştur. Taraftarları onun bu şurada yer almasını kendisini ilahi nasla belirlenmiş imamet/ hilafet hakkını tartışma konusu yaptığı yahut böyle bir hakkının olmadığına dair bir kanaate sahip olduğu anlamına gelmeyeceğini, onun Müslümanların durumu takdir etme ihtimaline binaen böyle davrandığını ve bu seçim esnasında kendisine yöneltilen, “Allah’ın Kitabı, Resulün Sünneti ve önceki iki halifenin uygulamaları ile bağlı kalmak kaydıyla biat” teklifini reddettiğini ve cevaben, “Allah’ın Kitabı, Resulün Sünneti ve kendi takdiri/ilmi üzere biat kabul ederim”, dediğini savunmuşlardır. Bunun fikrin karşısında yer alanlar ise Hazreti Ali’nin hakkında nas olmuş olsaydı onun böylesi bir şuraya katılmayacağını ileri sürmüşlerdir.

 

I. Halife Ebu Bekir’in halife seçilmesinden On ikinci İmam olan İmam Muhammed Mehdi’nin gaybetine kadar Ehl-i Beyt İmamları'nın Müslüman topluma ve siyasi önderliğe yönelik tutumları sonraki bin yıl boyunca Şii siyasi düşüncesinin gelişiminde temel rolü oynamıştır. Her kuşak gerek siyasi düşüncenin imkanlarını geliştirme ve gerekse onu içe kapama anlamında olsun bu ilişki biçiminden deliller çıkarma yoluna gitmiştir. IV. Halife Ali’nin Ebu Bekir’e açık bir biatının olmaması, uzun süre Cuma namazlarına katılmaması, hiçbir askeri seferde yer almaması ancak Müslüman toplumun idaresinde tavsiyelerine ihtiyaç duyuldukça ona yardımcı olması yönetimi şeri bir delili olmaksızın ele almış kişilerle geliştirilebilecek münasebetin sınırlarını belirlemek açısından ilk emsali teşkil etmiştir.

 

Şii inancına göre, gerek kendisine yapılan ilk biatı kabul ederek halife olmayı kabul eden I. Halife, gerek kendisinin atadığı Hattab oğu Ömer ve gerekse II. Halife Ömer’in belirlediği şura tarafından atanan Osman İmam Ali’nin ilahi nasla belirlenmiş imamet/velayet hakkını gözetmedikleri için sadece siyasi olarak değil dini olarak da hataya düşmüşlerdir. Bu durum onları İslam’ın sınırları dışına çıkarmasa da meşruiyetlerinin sorgulanmasını ve hakkın sahibine iadesini zorunlu kılar. Yukarıda da zikrettiğimiz Gadir-i Hum hadisine dayanan Şii kaynaklar hakkın sahibinin kıyamete kadar Ehl-i Beyt olması gerektiğini öne sürmüştür.

 

Hazreti Ali’nin imameti/velayeti/hilafeti, III. Halife Osman’ın, bazı uygulamalarından memnun olmayan kişilerin tahrik edilmesinin ardından öldürülmesi üzerine söz konusu olmuştur. Ne var ki, ardı ardına yaşanan Cemel Vakası, Sıffin Savaşı, Hakem Olayı ve Nehrevan Savaşı Müslüman toplumdaki ayrışmayı günümüze ulaşacak şekilde kesin hatlarla belirledi.

 

Cemel Vakası olarak bilinen çatışmada Hazreti Peygamber’in (saa) zevcesi Ebu Bekir kızı Aişe taraftarlarıyla Basra’da savaşmak zorunda kalan Hazreti Ali, bunun hemen ardından kendisine isyan eden Şam valisi Muaviye ile Sıffin’de karşı karşıya gelir. Savaşın kaybedileceğini anlayan Muaviye ordusu mızrakların ucuna Kuran sayfaları takarak Kuran’ın hakemliğine başvurmak istediklerini söyler. Hazreti Ali’nin kendi ordusundan, daha sonra Harici adını alacak bir grubun onu bu yolu kabule zorlamasıyla Hakem Olayı olarak bilinen ve neticesinde Hazreti Ali’nin halifelikten azledildiği ve Muaviye’nin de halife ilan edildiği süreç yaşanır.

 

Hazreti Ali, Harici tehlikesini Muaviye’den de öncelikli görür ve Nehrevan’da bunlarla savaşarak ekseriyetini öldürür. Tüm bu yaşananlar Müslüman toplumun Şii, Sünni ve Harici olarak üçe bölünmesine geri dönülmez bir şekilde sebep olur.

 

Hazreti Ali’nin Hariciler'den İbn-i Mülcem tarafından şehit edilmesinin ardından Müslüman toplum Hazreti Ali’nin oğlu Hazreti Hasan’a biat eder ancak Muaviye ile aralarındaki ihtilaf bitmez. Hz. Hasan ile Muaviye arasında yapılan bir anlaşma ile Müslüman toplumun idaresi kendinden sonra yeniden Hazreti Hasan’a yahut o sağ değil ise Hazreti Hüseyin’e geçmek üzere Muaviye’ye bırakılır. Şii kaynaklar buradaki anlaşmada yer alan kelimelerin imameti/hilafeti değil sadece yönetimin ameli boyutunu kapsadığını ileri sürerken, Sünni kaynaklar bu anlaşmanın hilafetin nasla değil Müslüman toplumun takdiri ile belirlendiğini açıkça ortaya koyduğunu savunurlar.

 

Hazreti Hasan’ın zehirlenerek şehit edilmesinin ardından Muaviye anlaşmanın hilafına oğlu Yezid’i hilafetin varisi olarak atamış ve Müslüman toplumdan kendisinin ardından ona tabi olmalarını istemiştir. Yezid, Muaviye’nin ölümünden sonra kendini halife olarak ilan etse de, başta Hazreti Hüseyin olmak üzere Müslüman toplumun bir kesimi bunu kabul etmemiştir. Kufe’den gelen mektuplar, Hazreti Hüseyin’in temsilcilerinin kanaatleri Kufe halkının muhtemel bir isyanda Hazreti Hüseyin’i destekleyecekleri intibaını yaratmış ve Hazreti Hüseyin Kufe’ye doğru yola çıkmıştır. Kafile henüz Kufe’ye varamadan Kerbela mevkiinde Yezid’in ordusu ile karşılaşmış ve bu suretle yolu kesilmiştir. İslam tarihine Kerbela Vakası (Faciası) olarak geçen, Müslüman toplumu Şii ve Sünni olarak iki ana fırkaya ayıran Hazreti Hüseyin ve arkadaşlarının Yezid’in ordusu tarafından şehit edilmesi, Hazreti Peygamber’in (as) ailesinden kadınların esir alınarak Şam’a götürülmesi burada vuku bulmuştur.

 

Şii kaynaklar Hazreti Hasan’dan farklı olarak Hazreti Hüseyin’in Yezid ile bir anlaşma yoluna gitmemesini Yezid’in İslam’ın siyasi anlayışında yeri olmayan saltanatın ilk temsilcisi olmasına, Hazreti Hüseyin’in onun iktidarını kabul etmesi halinde sadece imamet hakkından vazgeçmiş sayılmayacağına, böyle bir tavrın saltanatın İslam ilahiyatı içinde meşru bir zemin bulmasına yol açacağına dair inanca bağlarlar. Hazreti Hüseyin ve arkadaşlarının katledilmesi, ailesinin esir alınarak şehir şehir dolaştırılıp Şam’a getirilmesi Sünni Müslümanlar tarafından da hoş karşılanmasa da, Sünni kaynaklar zalim de olsa halifeye itaatin Müslüman toplumun maslahatı açısından en doğru yol olduğu konusunda ısrarcı olmuşlardır.

 

Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’in kendi dönemlerinde takındıkları farklı siyasi tutumları Şii ilahiyatındaki siyasi düşünceyi derinden etkilemiştir. Şii fakihler her ikisinin tutumlarını irdelerken, daha sonra “cair sultan” karşısında takınılacak tavra ilişkin bazı kuralları belirlemeye çalışmışlardır. Bunlardan birincisi Hazreti Hasan örnekliği ile Müslüman toplumun maslahatı gerektiriyorsa cair sultan ile geçici anlaşmalar yapılabileceğidir. Hazreti Hüseyin’in duruşundan çıkarılan ilke ise, cair sultana karşı duruşta takiyyenin sınırlarını belirlemek olmuştur.

 

Şii kaynaklar Hazreti Hüseyin’in yerini alan kişinin Hazreti Ali bin Hüseyin (Zeynelabidin) olduğu konusunda ittifak halindedirler. Müslüman toplumu yönetme hakkının Hazreti Ali başlayan ve onun neslinde devam eden imamların hakkı olduğuna inanan İmamiye inancına göre kendisi dördüncü imamdır. Hazreti Ali ibn-i Hüseyin Kerbela’da sağ kalan az sayıda kişiden birisidir. Şam’daki esaretinden sonra Medine’ye gönderilen İmam Zeynelabidin burada göz hapsinde tutulmuş, mümkün olduğunca yalıtılmaya çalışılmıştır. İmam Seccad olarak da tanınan Ali ibn-i Hüseyin, bu dönemde Ehl-i Beyt’in kültürel mirasını toplamaya ve ayakta tutmaya çalışmıştır. Etkisi daha sonra anlaşılacak olan duaların sahibi olan İmam Zeynelabidin Hicri 95 yılında zehirlenmiştir. Hazreti Ali ibn-i Hüseyin’in vefatının ardından Şii toplumun kimin tarafından idare edileceğine, kimin imam olacağına dair ilk ihtilaf ortaya çıkmıştır. Nitekim İmam Seccad büyük oğlu Muhammed Bakır'ı kendisinden sonra İmamete atamışken; bir güruh diğer oğlu Zeyd'i takip etme kararı almış ve çıkan bu ihtilaf daha sonraları Zeydiye mezhebinin vücuduna yol açmıştır.

 

Hazreti Ali ibn-i Hüseyin’in ardından gelen Hazreti Muhammed Bakır ibn-i Ali ibn-i Hüseyin İmamiye’nin beşinci imamıdır. Hazreti Muhammed Bakır’ın soyu hem anne hem de baba tarafından Hazreti Peygamber’e (saa) ulaşır. Annesi Fatıma Hazreti Hasan’ın kızıdır. Bu tarikle Hazreti Hasan ve Hüseyin kolunu kendinde birleştirmiştir. Hazreti Muhammed Bakır dedesi Hazreti Hüseyin şehit edildiğinde üç yaşındadır. Babasının ölümüne kadar da otuz dört yıl onunla kalmıştır. Babası Ali ibn-i Hüseyin’in işareti ile Şii toplumun imametine gelen Hazreti Muhammed Bakır on dokuz yıl süreyle bu sorumluluğu yüklenmiştir. Hazreti Muhammed Bakır’ın doğrudan siyasi faaliyette bulunduğu Şii ve Sünni kaynaklarda rivayet edilmez. O, babası Hazreti Ali ibn-i Hüseyin’in ilmi mirasını yaymak ile meşgul olmuş ve bugün ulaştığımız Şii külliyatın temeli olan rivayetlerin naklini sağlayacak bir çok alim yetiştirmiştir. Bu yolla Hazreti Muhammed Bakır dedesi Hazreti Peygamber’in (saa) dininin kaidelerini yeniden açığa çıkarmıştır. Rivayetler Hazreti Muhammed Bakır’ın sadece Ehl-i Beyt’ten gelen hadisleri toplamakla kalmayıp birçok ilmi mahfilde tartışmalara iştirak ettiğini ve gerek Sünni ulemaya gerekse Ehl-i Kitab'ın alimlerine dinin hakikati hakkında açıklamalarda bulunduğunu nakleder. Hazreti Muhammed Bakır Hicri 114 yılında şehit edilmiştir. Şii kaynaklar onun Halife Hişam ibn-i Abdulmelik tarafından zehirlendiğini rivayet ederler.

 

Şii toplum açısından adını en çok söz ettiren ve Sünniler arasında da bir o kadar itibar sahibi olan kişi Hazreti Cafer-i Sadık’tır. Emevi saltanatının son deminde ve Abbasi saltanatının başlarında yaşayan İmam Cafer-i Sadık İmamiye’nin altıncı imamı olarak kabul edilir. Derin ilmi birikimi ile sadece müntesiplerini değil, Sünni toplumu da etkilemiş olan Hazreti Cafer-i Sadık siyasi tutum açısından gerek Zeyd ve gerekse Abbasoğulları'ndan farklı bir yol izlemiş ve onların isyanlarına katılmadığı gibi kendisine yapılan imamet teklifine de itibar etmemiştir. İmam Seccad'tan başlayarak Hazreti Muhammed Bakır’a ulaşan ve ondan da devraldığı ilmi yayma mirasını/vazifesini ifa ile meşgul olmuş ve bu suretle Şii toplumun fıkhi temelini atan en önemli kişi haline dönüşmüştür. Bugün İmamiye’nin İsnaaşeriyye ekolü fıkhi açıdan Caferi adını almaktadır. Bunda Hazreti Cafer-i Sadık’ın hayatı boyunca yürüttüğü çalışmanın etkisi hilafsızdır.

 

Hazreti Cafer-i Sadık siyasi tutumu sebebiyle kimi çevreler tarafından eleştirilmiştir. Kendisine yöneltilen eleştiriler arasında Abbasoğulları Emevileri yıkmak için cansiperane çalışırken kendisinin niçin onlara açıkça destek olmadığı hususu yer aldığı gibi, Emevilerin yıkılmasına giden süreçte önemli bir rolü olan Ebu Selme’nin idareyi Abbasilerden alıp Hazreti Hüseyin’in soyuna verme talebini dikkate bile almaması da bulunur. Bugünden yapılan bir okumayla, Hazreti Cafer-i Sadık’ın döneminin siyasi inkılâplardan ziyade fikri inkılâplara gebe olduğunu söylemek mümkündür. Bu dönemde yürütülen tercüme faaliyetleri ile Müslüman toplum başka kültür havzalarına açılmış ve daha önce görülmedik oranda bir münazara ortamı oluşmuştur. Hazreti Cafer-i Sadık böylesi bir fırsatı kullanmayı ve Ehl-i Beyt’in ilmi mirasını yaymayı, bu yolla taban bulmayı silahlı isyana tercih etmiştir. Kaynaklar onun ders halkalarında yetişmiş dört bin talebenin varlığını nakleder. Bu yüzden olsa gerek, o, kendisine isyan etme teklifi ile gelenlere, “Siz bizim Şiamız değilsiniz ve bu da bizim zamanımız değil. Bizim devletimiz en son devlettir.”, diyerek cevap vermiştir.

 

Hazreti Cafer-i Sadık’ın büyük oğlu İsmail’in kendisinden evvel vefatı daha sonra ihtilafa yol açmış, İsmail’in ölmediğini, gaybete gittiğini ve dönerek ilahi adalet devletini kuracağını, o dönene kadar imametin onun soyundan devam etmesi gerektiğini ileri sürenler olmuş ve bunlar süreç içinde İsmailiye olarak tanınmışlardır. Bunun aksine, İsmail’in vefatı ile Allah’ın onun hakkındaki hükmünü değiştirdiğini savunanlar imametin Hazreti Cafer-i Sadık’ın diğer oğlu Musa bin Cafer’e tevdi edildiğini savunmuşlar ve bunu “beda” (Allah’ın bir konudaki hükmünü değiştirmesi) olarak tanımlamışlardır.

 

İsmailiye fırkası İmamiye ana akımı içinde yer almakla birlikte, Yedinci İmam ve sonrası açısından farklı bir tutum izleyerek varlığını günümüze dek sürdürmüştür. Bu fırka Mısır’daki Fatımi Devleti örneğinde olduğu gibi kimi zaman siyasi gücü elde etmeyi de başarmışsa da, Mustali ve Nizari şeklinde anılan iki ana gruba ayrılarak, tarihi süreçte siyasi ve askeri gücünü yitirmiş, entelektüel çevrelere has bir ideolojik bakış açısının temsilcisine dönüşmüştür.

 

İsnaaşeriyye Hazreti Cafer-i Sadık’tan sonra imametin oğlu Hazreti Musa Kazım’a geçtiğine inanır. O da, kendinden önceki imamlar gibi ilmi çalışmalar yoluyla ilerlemeyi uygun bulmuş, bağlılarının kendilerini açığa vurmalarını istememiş, dönemin şartlarının fiili bir kalkışma için uygun olmadığını düşünmüştür. Buna rağmen onun varlığından rahatsızlık duyan, onu, oğlu Me’mun’un veliahtlığı için engel olarak gören Abbasi Halifesi Harun Reşid tarafından zindana atılmış, dört sene süren zindan hayatından sonra zehirlenerek şehit edilmiştir. Rivayetler Harun Reşid’in Hazreti Musa Kazım’dan basit de olsa bir özür alabilmek için birçok denemede bulunduğunu ancak onun buna asla yanaşmadığını nakleder. Yine, cesedinin Bağdat Köprüsü üzerinde üç gün boyunca halka teşhir edildiği de nakiller arasında yer alır.

 

Hazreti Musa Kazım’ın vefatının ardından imamet oğlu Hazreti Ali Rıza’ya intikal etmiştir. Dönemin Abbasi Halifesi Me’mun Hazreti Ali Rıza’yı Medine’den Horasan’a getirtmiş ve kendisini “veliaht” olarak ilan etmiştir. Bu tür bir uygulama daha evvel vuku bulmamıştır. Muaviye ve ardılları kendileri sağ iken çocukları için kendilerinden sonra halife olacaklarına dair biat alırken, Me’mun Hazreti Ali Rıza’nın “veliaht” olması şeklinde bir ilanda bulunmuştur. Bu olay tarihçiler arasında Hazreti Hasan ile Muaviye’nin anlaşmasına benzetilmiştir. Kimi tarihçiler Hazreti Ali Rıza’nın Me’mun’un ilanını kabul ederek onunla bir tür anlaşma yaptığını ileri sürmüşlerdir. Bir başka grup tarihçi ise bunun bir anlaşma değil, tek taraflı bir irade beyanı olduğunu savunmuşlardır. Tarihi kayıtlara göre Me’mun o zamana kadar gelen halifeler içinde İslami ilimler ve Şiilik hakkında en bilgili olanıydı. Öyle ki, Şiilik konusunda Ehl-i Sünnet uleması ile yaptığı tartışmalar onun ilmi seviyesini ispatlamaktadır, diyen Şii ve Sünni kaynaklar mevcuttur. Onun haddi zatında bir Şii olduğu da söylenmektedir. Bunun için olsa gerek bir kısım rivayetlerde o, “İmamını öldüren Şii” olarak zikredilmektedir.

 

Me’mun’un Hazreti Ali Rıza’yı “veliaht” göstermesinin sebebi de tarihçiler arasında uzun tartışmalara sebep olmuştur. Bazı tarihçiler onun bu konuda samimi olduğunu düşünürken, diğerleri bunun kendi konumuna meşruiyet sağlamak için giriştiği bir siyasi manevra olduğunda ısrar etmişlerdir. 

 

Hazreti Ali Rıza’nın bu teklifi niçin kabul ettiği de tartışma konusu olmuştur. Şii kaynaklar onun iki tercih arasında bırakıldığını savunurlar: Kabul etmek ve öldürülmek… Yine kaynaklara göre Hazreti Ali Rıza bu teklifi kabul ettiği sırada şöyle bir şartı da öne sürmüş ve Me’mun’un bunu kabul etmesini sağlamıştır: Veliahtlığı hiçbir işe karışmamak ve hiçbir şeyin sorumluluğunu üzerine almamak şartıyla kabul etmek. Bunun ardından yaptığı konuşmada Hazreti Ali Rıza, “Resullah'tan dolayı bizim sizin üzerinizde hakkımız vardır ve sizin de bizim üzerinizde hakkınız vardır. Siz bizim hakkımızı yerine getirecek olursanız bize de sizin hakkınızı yerine getirmek farz olur.”, demiştir.

 

Hazreti Ali Rıza’nın Me’mun ile bu şekildeki ilişkisi Şii siyasi düşüncesinde ihtiyaç duyulduğunda, İslam’ın ve mezhebin faydası için cair sultan ile işbirliği yapılabileceği yönünde bir anlayışın gelişmesine katkı sağlamıştır. Bu husus daha sonraları fakihler arasında “zalimin velayeti” bahsi altında incelenmiştir.

 

Hazreti Ali Rıza’nın ölümü konusunda, Şii kaynaklar onun zehirlenerek öldürüldüğünü söylerken, Sünni kaynaklar onun eceliyle vefat ettiğini ileri sürerler.

 

Dokuzuncu İmam olarak bilinen Hazreti Muhammed Taki bin Ali Rıza İsnaaşeriyye içinde en geç yaşta vefat edendir. Öldüğünde henüz 25 yaşında olan Hazreti Muhammed Taki’nin Me’mun’un kızı olan karısı tarafından zehirlendiği ileri sürülür. Kendisi gerek Me’mun gerekse Mutasım döneminde göz hapsinde tutulmuş, halkla ve müntesipleriyle olan ilişkisinin kesilmesine gayret edilmiştir.

 

Hazreti Muhammed Taki’nin ardından imamete gelen Onuncu İmam Hazreti Ali Naki Abbasi halifelerinin Ehli Beyt’e karşı en şedid olanlarıyla aynı dönemde yaşadı. Medine’de etkisinin artması üzerine halife Mütevekkil’in emri ile Samarra’ya getirildi ve zehirlenerek öldürüldüğü Hicri 254 yılına dek burada göz hapsinde tutuldu.

 

Hazreti Hasan el Askeri İsnaaşeriyye’nin On Birinci İmam olarak kabul ettiği kişidir. Babası Hazreti Muhammed Taki zehirlenerek öldürüldüğünde 22 yaşında olan Hazreti Hasan el Askeri onun ardından imamete tayin edilmiş ve tıpkı babası gibi Samarra’da sıkı bir göz hapsinde tutulduktan sonra Abbasi halifesi Mu’temid’in emriyle zehirlenerek öldürülmüştür. İsnaaşeriyye Hazreti Hasan el Askeri’nin geride Muhammed adında bir çocuk bıraktığını ve fakat bu çocuğun da aynı akıbete uğramaması için onu sakladığını, Müslümanların bekledikleri Mehdi’nin bu çocuk olduğunu savunur.

 

Hazreti Muhammed Mehdi bin Hasan el Askeri İsnaaşeriyye için On İkinci ve son imamdır. Rivayetler onun küçük bir çocukken imamete geçtiğini ancak babası ve dedesi gibi öldürülme ihtimaline binaen önce babası ve sonra da Allah tarafından gizlendiğini nakletmektedir. Istılahta, Hazreti Muhammed Mehdi’nin kendi bağlıları ile aracılar ile görüştüğü döneme Gaybet-i Sugra; insanlarla/ bağlılarıyla iletişimi kestiği ve ileride Allah’ın dilediği bir günde geri döneceğine inanılan döneme ise Gaybet-i Kübra adı verilmektedir.

 

Gaybet-i Sugra döneminde Hazreti Muhammed Mehdi’nin naipleri aracılığı ile bağlılarına mesajlar ve talimatlar gönderdiğine, dini vergileri topladığına ve bağlılarının meselelerini çözdüğüne inanılır. Gaybet-i Kübra döneminde ise insanlarla ilişkisini tümüyle kestiği için bu dönemde bağlılarının nasıl hareket edecekleri, şeri ahkamı nasıl uygulayacakları, cair sultan ile ilişkilerini nasıl düzenleyecekleri bir mesele olarak ortaya çıkmış ve Şii ilahiyatını derinden etkileyen tartışmalar yüzlerce yıl sürmüştür.

 

Yukarıda bahsedilen dönemin tümü hakkında kısa bir değerlendirme yapmak icap ederse, Şii akidesinin imamet meselesini Müslüman toplumun kendi başına vereceği karara bağlı bir iş olarak telakki etmediğini, imamın Allah tarafından atandığını ve Hazreti Hüseyin ile birlikte yalnız onun soyundan gelebileceğinin kabul edildiğini, Hazreti Hüseyin soyundan olmasına gerek yoktur diyenlerin Zeydiler olarak adlandırıldıklarını, İmamiye’nin Hazreti Cafer-i Sadık’tan sonra İsmailiye fırkasını çıkardığını ve bu fırkanın Hazreti Cafer-i Sadık’ın kendisinden önce vefat eden oğlu İsmail’in imametine inandığını, On İki İmam ekolü olan İsnaaşeriyye’nin imamlarının ekseriyetinin baskı altında ve göz hapsinde yaşadıklarını, bir kısmının zehirlenerek öldürüldüklerini, bu imamların hemen hiçbirisinin gerek Emevi ve gerekse Abbasi saltanatı döneminde fiilen kıyam etmediklerini, daha ziyade ilmi ve ahlaki faaliyetler yürüttüklerini söyleyebiliriz.

 

I. Bölümün Sonu

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler