19 Kasım 2017 Pazar Saat:
23:41
07-04-2017
  

Slogan mı, Öz mü?

Resulullah'ın (s.a.a) kendinden sonraki ilk halifesi Ali'dir.

Facebook da Paylaş

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü



Hariciler meselesini bir mezhep olarak tartışmanın hiçbir anlamı ve etkisi yoktur, zira bugün böyle bir mezhep yoktur artık dünyada. Ama toplumumuzu ve bütün bir İslam ümmetini "ibret verici" olması açısından pek yakından ilgilendiren bir mesele olarak Haricilerin görüş ve tavırlarını ele alıp incelemenin zaruri olduğu da kuşkusuz. Zira Harici mezhebi bir mezhep olarak ortadan kalkmışsa da Haricilik ruhu ve fikirleri bugün pek çok müslümanın zihninde yuvalanmış durumdadır.

Bu meseleyi iyice açmadan önce kısa bir açıklamanın faydalı olacağı inancındayız:

Bazı mezhep veya ekollerin slogan açısından ölü, ama ruh ve öz açısından diri olabilecekleri gibi, slogan açısından pek canlı ve hararetli olduğu halde ruh ve öz itibariyle ölmüş, bitip tükenmiş de olabilirler. Binaenaleyh bazı birey veya grupların slogan açısından falan mezhebin izleyicisi sayılması, ama özü itibariyle onların söz konusu mezheple hiçbir gerçek bağlarının bulunmaması mümkündür. Bunun tam tersi de olabilir. Bir mezhebe veya fikre gerçek anlamda bağlanmış olduğu halde onun slogan ve şiarlarını kabullenmemiş kimseler de olabilir. Bilindiği üzere, Resulullah'ın (s.a.a) rıhletinden hemen sonra müslümanlar Sünni ve Şia olmak üzere iki grup teşkil ettiler ki her birinin kendisine has akide ve sloganları vardır.

Şia "Resulullah'ın (s.a.a) kendinden sonraki ilk halifesi Ali'dir. Çünkü Resulullah (s.a.a) Allah'ın emriyle onu kendisinden sonra halife ve imam olarak seçip müslümanlara da iblağ etmiştir bunu, dolayısıyla da Peygamberimizden sonra halifelik Ali'nin (a.s) hakkıydı." Der. Ehl-i sünnet ise "İslam, hükümleri belirlerken halifelik ve imamlık konusunu belirlememiş, kimin yönetici olacağı hususunu halka bırakmıştır, halk seçsin demiştir."der ve halifelerin Kureyşten olması gerektiğini de şart koşar.

Keza Şia "Resulullah'ın (s.a.a) sahabesi olarak ün yapmış birçoklarını ciddi eleştirilere tabi tutar ve sahabe arasında iyiler olduğu gibi, kötüler ve münafıklar da vardı." der. Ehl-i sünnet ise bu konuda tam karşı noktada yer alıp "sahabe" olarak bilinen herkese aşırı derecede iyimserlikle bakar ve "Peygamberin istisnasız bütün sahabeleri iyi ve dürüsttü, hepsi de tam anlamıyla adil birer müçtehit idi." der. Şia'nın bu konulardaki yaklaşımı eleştiri, itiraz ve araştırma temeline, Ehl-i sünnetin yaklaşımı ise "İnşallah hepsi de iyi ve dürüsttü." esasına dayalı bir inşaallahçı ve temennici yaklaşımdır.

Hal böyleyken, mesela "Hz. Ali (a.s) Peygamberimizin kendinden sonraki ilk halifesiydi." diyen herkesi Şia olarak tanımlamak ve "Bu kadarı yeterli." deyip başkaca hiçbir esasa uymasını gerekli görmemek; hangi zihniyeti taşırsa taşısın, ne yaparsa yapsın, onu sırf bu sözü yüzünden "Ali Şia'sı" olarak tanımlamak mümkün müdür?

Sadr-ı İslam döneminde durum hiç de böyle değildir... Şia denildiğinde güçlü bir anlam anlaşılmaktadır. O dönemde Şia olarak bilinen müslümanlar, Resulullah'ın (s.a.a) Ali (a.s) hakkındaki tavsiye ve vasiyetlerini hakkıyla dinleyip yerine getirenlerdi. Bunun tam karşısında yer alan diğer müslümanlar ise, Resulullah'ı (s.a.a) can-u gönülden sevmelerine ve o hazrete karşı tam bir sevgi ve iman taşıyor olmalarına rağmen; birtakım sudan bahaneler ve geçersiz gerekçeler öne sürerek o hazretin vasiyetlerini yerine getirme hassasiyetini göstermeyen ve birtakım tevil ve yorumlarla işin içinden sıyrılmaya çalışanlardı.

Bu bölünme ve çatlağı oluşturan ana neden, bir grubun müslümanlar arasında (ki bunlar çoğunluğu da oluşturmadaydı) meselelere sathi bir yaklaşımla bakması ve gözleri önünde cereyan eden olayların neden ve sonuçlarını tahlil edebilecek basirete sahip bulunamamasıydı. Meselelerin sadece dış görünüşünü görebilen bu insanlar her zaman her şeyin "doğru ve yolunda" olduğu zannındaydı, aşırı bir iyi niyet ve safdillikle değerlendiriyorlardı etraflarında vuku bulan her şeyi.

"Peygamber efendimizin sahabesi, İslam'ın ilk dönemlerindeki o yaşlı insanlar belli bir yol tutturmuş, bazı şeyler yapmış, öyle yaşayıvermişler işte, iyisi mi, onlara hiç dokunmayalım, o mübarek zatların hiç hataları olmamıştır inşaallah diyelim." şeklinde meselelere yaklaşanlara karşın azınlıkta da olsa belli bir grup vardı ki "Hayır efendim." diyorlardı, "İnsanlar hak ve hakikate saygılı oldukları sürece saygındırlar. Söz konusu mübarek zatlar da İslam'a ve peygamberin emirlerine uygun davrandıkları sürece mübarektirler, İslam usul ve prensiplerini çiğnemeye ve açıkça bu prensipleri ayaklar altına almaya başladıkları andan itibaren bu yaşlı ve mübarek zatların saygınlığı da sona erer ve yaptıkları her şeyin hesabını vermeleri gerekir. Önemli olan şahıslar değil, Allah'ın hükmüdür, ilahi prensipler ve bu prensiplerin doğru bir şekilde uygulanmasıdır." Şia'nın oluşumunda etkili olan ruh da budur aslında.

İslam tarihinde Ebuzer-i Gıfari, Selman-ı Farsi, Mikdad-ı Kindi, Ammar-ı Yasir gibi sahabelere şöyle bir bakınız: Onları Ali'nin etrafında toplanıp onun fedaisi haline getiren, ekseriyetin yerine Ali'yi tercih etmelerine sebep olan hakikat nedir?

Bu konu dikkatle incelendiğinde, söz konusu nadir sahabenin usul ve prensip sahibi olduğu görülür, hem dindar, hem dinşinasdır bunlar "Aklımızı ve düşüncemizi başkalarına teslim etmemeliyiz." diyorlardı, "Yoksa, başkalarının hatasına biz de ortak olmuş oluruz!" Bu insanların ruhu, hak ve hakikatin egemen olduğu bir ruhtu. Bir tarafta Ali'yle onun safında yer alan seçkin sahabeleri görüyor, diğer tarafta onların karşısına dikilen ve Kur'an'ın "anneniz" (Ahzab, 6) diye tanımladığı Ayşe'yi müşahede ediyordu. Onun yanında Talha gibi iyi isim yapmış şöhret sahabeler. Savaş meydanlarının mahir okçusu, İslam'a hizmetler etmiş bir isimdi Talha.

Zübeyr ise Talha'dan da ünlü, ondan daha fazla hizmetleri olmuş biriydi. Sakife günü Ali'nin evinde toplanan boykotçulardan biri de Zübeyr'di!

Adamcağız bu sahneyi görüyor, bu olayları bir türlü kavrayamıyordu; ne yapacağını bilememenin şaşkınlığıyla kalakalmıştı öylece. Ali, Talha ve Zübeyr, İslam'ın ünlü isimleri, savaş meydanlarının erleriydiler, ama şimdi bu isimler yekdiğerinin karşısında yer almış, birbirlerine kılıç çekmişlerdi! Hangisi haklıydı acaba? Hak kimden yanaydı şimdi? Bu çetin anda tercih ne de zordu sahi!

Bugünün müslümanları için son derece ibret verici ve düşündürücü bir gelişmedir bu. Büyük bir dikkatle incelenmesi gereken bir olay vardır burada. Hz. Ali'nin safındaki o adamcağızı, kapıldığı bu şiddetli ikilem ve şüpheden dolayı hemen kınamaya kalkışmak asla doğru değildir. Onun yerine biz olsaydık, Talha ile Zübeyr'in parlak geçmişine bakarak biz de bu şüphe ve tereddüde kapılabilirdik pekala!

Ali, Ammar ve Üveys-i Karani gibi insanların karşısında Ayşe, Talha, Zübeyr gibilerini gördüğümüz zaman bizler bugün o şüphe ve tereddüde artık kapılmıyor olabiliriz. Çünkü kimimize göre ikinci grupta yer alanlar, canilikleri yüzlerinden belli olan katil sıfatlı kimseler gibidir, adeta çehrelerinden bellidir ne kadar kötü oldukları, ateş ehli oldukları. Ama eğer o dönemde yaşamış olsaydık belki bunca emin olmayacak ve bizler de aynı şüpheye kapılıverecektik kolayca.

Bugün ilk grubun haklı, ikinci grubun haksız olduğunu kolayca teşhis edebiliyor olmamızın nedeni, aradan geçen bunca zaman sürecinde tarihi hakikatlerin birer birer su yüzüne çıkmış olması ve Ali'yle Ammar'ın olduğu gibi, Ayşe'yle Talha'nın da kişilik, karakter ve gayelerinin olanca netliğiyle anlaşılmış bulunmasıdır. Bu durumda yargıda bulunup belli bir sonuca varabilmek, doğruyla yanlışı teşhis edebilmek elbette ki zor değildir. Dahası, gerekli inceleme ve araştırmaları yapabilecek bilgisi olmayanlar da, en azından öteden beri bu hakikatleri duyarak büyümüş ve neticede karar verebilmesi kolaylaşmıştır. Ama o günlerde bu faktörlerin hiçbiri yoktu, bu kolaylıkların hiçbiri vuku bulmuş değildi henüz. İşte bu nedenledir ki, adamcağız dayanamayıp Ali'nin yanına gitti, açıkça ve samimiyetle içindeki soruyu sordu, "Ayşe ile Talha ve Zübeyr'in batılda elbirliği edip yanlış bir ortak karara varmaları mümkün müdür?" dedi.

Bunlar büyük sahabelerdi, böylesine ulu insanların bu şekilde batıl üzere birleşmesi nasıl mümkün olabilirdi?!

Çağdaş Ehl-i sünnet araştırmacılarından ünlü yazar Mısırlı Dr. Taha Hüseyin "Hz. Ali'nin (a.s) bu adama verdiği cevap, bugün de aynı şüpheleri taşıyan bazılarımız için fevkalade doyurucu ve yeterlidir." demekte ve şöyle eklemektedir:

"Vahiy kesildikten ve semavi mesajı ileten Resulullah (s.a.a) vefat ettikten bu yana kimse böylesine güçlü bir söz söyleyebilmiş değildir. Hz. Ali (a.s) bu adama diyor ki: "Belli ki aldanmış, hakikati anlayamamışsın. Hakla batıl, kişilerin mevki, makam ve ünü esas alınarak tanınamaz. Önce belli bazı şahısları ölçü edinip, sonra da o ölçüyle hakkı veya batılı teşhis edebilmen mümkün değildir. Falan şey haktır, çünkü falancalar buna muvafıktırlar, filan şey batıldır, çünkü filancalar ona karşıdırlar." denilemez.

Şahıslar asla hak ve batılın ölçüsü olamazlar. Bilakis; şahısların durumu hakla ölçülür; hak ve batıldır ölçü olan!"1

Hz. Ali'nin (a.s) öğrettiği ölçü çok dakiktir: Şahıslar ölçü değildir, hak ve batıl ölçüdür diyor İmam. Yani hakla batılı tanımak, neyin hak neyin batıl olduğunu öğrenmek lazımdır, o zaman hangi konumda bulunsa bulunsun, herkesi bu hak ve batıl ölçütüyle ölçüp tartabilirsiniz. O zaman hakka uygun olanı kabul eder, olmayanı bırakırsınız. Binaenaleyh sırf ünlü oldukları için "Talha, Zübeyr ve Ayşe hiç batıl üzere olabilir mi?" diye sormanın hiçbir tutarlılığı yoktur.

Görüldüğü gibi Ali (a.s) için haklılığın ölçüsü bizzat hakkın kendisidir. Şiiliğin ruhu da budur aslında. Bugün Şiilik okulu da şu veya bu şahıstan türemiş bir düşünce değil; özel bir dünya görüşü ve İslam'ın naslarıyla esaslarından taviz verilmemesi gerektiğine inanan bir okuldur. Bu nedenledir ki İslam tarihinin ilk Şiaları, taviz vermeyen ve eleştirel yaklaşımlı insanlar olarak yetişmişlerdir.

Hz.Resulullah'ın (s.a.a) rıhletinden sonra Ali (a.s) otuz üç yaşında bir gençtir; olaylar fırtınasında her şeyi göze alıp da onun safında haktan ve haklıdan yana yer alanların sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. Onun karşısında yer alanlarsa hep ellisini altmışını geçkin yaşlılar, ak sakallılardır. Toplumun tamamına yakın ekseriyetini de kendi saflarına çekmişlerdir. Ekseriyetin görüşü ve mantığı şudur o sırada: "Yaşlılar ve saçı-sakalı ağarmış olanlar bu işi daha iyi bilir, hem, gelenek de böyle gelmiş olduğundan, geleneği bozmayalım (halbuki İslam kuralları gelenekleri de ıslah etmek için inmiştir), yaşlılarla büyükler ne yapsalar doğrudur, onlar hata etmezler, bu nedenle biz bu yaşlılara ve toplumun saçı-sakalı ağarmış büyüklerine uymaktayız!"

Evet, çoğunluğun öne sürdüğü görüş ve mantık özetle böyleydi. Azınlık ise "Hata etmeyen yaşlılar değil, sadece hakikatin kendisidir, hakikat yaşlılara değil, yaşlılar (ve gençler) hakikate uymalıdır!" diyordu.

İslam tarihinin geçmişinde vuku bulan bu yalın hakikate bakarak Şia sloganı verenin pek çok, ama gerçek Şia ruhuna sahip olanınsa pek az olduğu kolayca anlaşılmaktadır.

Şiilik de, tıpkı Şiiliğin ruhu gibi hakikati doğru teşhis edebilme ve teşhis ettiği hakikate sadakatle bağlanmadır ki bunun en bariz izlerinden biri, kişinin çekicilik ve iticiliğidir. Ancak her nevi çekicilikle iticiliğin bu sahaya girmediğini de defalarca belirttik. Batılı cezbedip hakkı itmek elbette ki olumlu bir çekicilik ve iticilik değildir. Burada kastedilen ve olumlu olan şey, İmam Ali türü bir çekicilik ve iticiliktir:

Hakkı çekmek, batılı itmek! Bugün Haricilik mezhebi de ölmüştür. Yani dün olduğu gibi bugün de İslam ümmeti arasında Haricilik diye bir mezhep mevcut değildir artık, Hariciler diye belli bir güruh da yoktur bugün.

Ama, "Haricilik" fikri ve ruhu da ölmüş müdür Haricilerle birlikte? Bugün şu veya bu müslümanın kafasında aynı türden batıl fikirler yok mudur gerçekten?

Bugün biz Müslümanlar arasında, bilhassa dindar kesimle mukaddes görünümlü bazıları arasında aynı fikirlerin her an türeyebilme ihtimal ve tehlikesi yok mudur gerçekten?

Bunlar, ayrı bir başlık altında cevaplanması gereken sorulardır, ama Haricilik ruh ve düşüncesinin alt yapısı, gereğince tanınıp bilinecek olursa bu sorulara cevap verebilmek mümkün olacaktır. Hariciler konusunu ele alıp incelemenin bütün önemi de buradan kaynaklanmaktadır işte. Bugün bütün müslümanlar şunu bilmeli, öğrenmelidir artık: Hz. Ali (a.s) Haricileri neden itti, onları neden dışladı? Ali'nin (a.s) cazibe ve çekiciliği onları neden etkilemedi de, o hazretin iticiliğine muhatap oldular?

Bahsimizin daha sonraki bölümlerinde de inceleyeceğimiz üzere Haricilerin psikolojik yapısını oluşturan özelliklerin tamamı Ali'nin (a.s) iticilik gücüne muhatap olmuş değildir; onların da varlık ve psikolojik yapılarında pek çok aydınlık nokta vardı. Ama ne yazık ki karanlık ve batılları çok daha fazlaydı ve bu karanlıkları, söz konusu aydınlıklarını boğup yutacak kadar fazla olmasaydı elbette ki onlar da Ali'nin (a.s) çekicilik gücüne muhatap olacaklardı. Ne var ki dogma ve karanlıklarının pek fazla oluşu, Ali'nin (a.s) düşmanlarının safında yer almalarına neden olmuştur.  



-------------------------------------------------------------------------------

1- Ali ve Evlatları s:40

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler