22 Kasım 2019 Cuma Saat:
02:51
22-10-2019
  

Sünnilik ve Şîîlik Arasında Bir Sultan

Sünnilik ve Şîîlik Arasında Bir Han: Muhammed Olcâytû Dönemi (1304–1316)

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Mustafa AKKUŞ

 

Sultan Muhammed Olcâytû’nun Dini Yönü

 

Gâzân Han’dan sonra onun veliahdı kardeşi Olcâytû Muhammed Hudâbende İlhanlıların sekizinci hükümdarı olarak İlhanlı tahtına oturmuştur.

 

Olcâytû 12 Zilhicce 680/12 Mart 1282 tarihinde Serahs ile Merv arasında Sahra-i Kahile’de Salı günü dünyaya gelmiştir. Argûn Han’ın oğlu olan Olcâytû’nun annesi Kerayit kabilesinden Saruca Noyan’ın kızı Uruk Hatun’dur. Annesi Hristiyan olduğu için Olcâytû’da çocukluğunda bu dini terbiye üzerine yetiştirilmiştir. Argûn Han döneminde batı dünyası ile var olan ittifak çabaları sırasında 688/1289 senesinde vaftiz edilen Olcâytû’ya Papa IV. Nikola’ya izafeten Nikola adı verilmiştir. Olcâytû annesinin ölümüne kadar Hristiyan olarak yaşamıştır. Ayrıca Olcâytû Han’ın saltanatından önce Budist inancına sahip olduğuna dair Kâşânî’de rivayetler vardır. Kâşânî Sultan’ın İslam öncesi inancı hakkında “Atalarının akidesi üzerine şirk ile yetişmiş, bir süre putlara secde ettikten ve tapındıktan sonra gerçek Tanrı’nın birliğine, samadaniyetine mutlak secdesini ikrar etmişti.” diyerek kısaca bilgi vermiştir. Onun Budist inancına sahip olduğu dönem Budizm’in İlhanlı topraklarında iktidar hâkimiyetinin en güçlü olduğu babası Argûn Han’ın saltanat zamanıdır denilebilir.

 

 

Gâzân Han ölümünden sonra yerine kardeşi Olcâytû’nun geçmesi ve aynen reformlarına devam edilmesi konusunda emirlerden söz alması üzerine, vefatıyla beraber 15 Zilhicce 703/19 Temmuz 1304 tarihinde İlhanlı tahtına geçen Muhammed Hudâbende’nin ne zaman Müslüman olduğu konusunda ihtilaflar mevcuttur.

 

Büyük ihtimalle kardeşi Gâzân’ın Müslüman olduğu 694/1295 yılında Müslüman olup Hz Peygamber’in (s.a.a.) adı olduğundan dolayı Muhammed ismini almıştır.

 

Olcâytû’nun henüz on dört yaşlarında iken İslamiyet’i kabul edip, Horasan’daki Hanefi âlimlerinin etkisiyle de bu mezhebe tabi olmuştur. Çünkü bu dönemde Saruca veya Sarımca Kerayit kabilesinden olup, Hûlâgû Han’ın hanımı Nasturi Hristiyan’ı olan Büyük Hatun Dokuz Hatun’un kardeşidir. Onun diğer oğlu ise Olcâytû döneminde uzun süre Anadolu valiliği yapmış olan İrincin Noyan’dır.

 

Horasan’a tamamen Ehl-i Sünnet mezhebi hâkim olup çoğunluk ise Hanefi ve Şafilerden oluşuyordu. Olcâytû’nun valiliği sırasında da etrafındaki âlimler ekseriyetle Hanefi mezhebine mensupturlar.

 

Gâzân Han döneminde hızlı bir şekilde başlayan İslamlaşma Olcâytû devrinde de Moğollar arasında gücünü ve etkisini artırarak sürdürüyordu. Sultanın Hanefi mezhebini tercih etmesi ve bu tercihinden kuvvet alan Sünni mezhep imamları, sikkelerin üzerinde Hulefa-i Raşidın'in isimlerinin zikredilmesi için uğraş veriyorlardı. Ancak vezir Reşîdu’d-dîn mezhep çatışmalarına yol açacağı gerekçesiyle böyle bir uygulamayı engelliyordu. Bununla beraber devlet içerisinde Sünni mezhepler arasındaki mücadele de kızışıyordu. Başında Vezir Reşîdu’d-dîn'in bulunduğu ve devlet bürokrasisine hâkim Farslılar’dan oluşan ŞafiIer, Hanefilerin hükümdar ve devlet üzerindeki nüfuzunu hazmedemiyorlardı. Hepsi de Hanefileri sultanın gözünden düşürmek için var güçleri ile mücadele etmekteydiler.

 

Şafilere karşı, Hanefi mezhebinden olanların çoğunlukla Türk ve Moğol asıllı olmaları, meseleyi ister istemez iktidar mücadelesi haline getiriyordu. Bu dönemde iktidar üzerinde nüfuz elde edebilmek için Hanefi ve Şafiler arasında büyük çekişmeler yaşanıyor, sonuçta sultanın itimadını kazanarak vezir Reşîdu’d-dîn marifetiyle Mevlânâ Nizamüddin’i devletin Kadıü'l-Kudatlığına getirtmeyi başaran Şafiiler, Hanefilere karşı bir zafer kazanmış oldular. Mağlup olmanın yanında iktidarlarını da kaybeden Hanefiler, Şafilere karşı derhal saldırıya geçtiler ve onları zinaya cevaz vermekle suçladılar. Başta Mevlânâ Nizamüddin olmak üzere Şafiler de aynı şekilde karşılık verdiler. Huzurunda cereyan eden ve ilmi olmaktan çok seviyesiz ve çıkar sağlamaya yönelik bu hadiseden son derece etkilenen Sultan ve emirler İslam dininden soğudular. İçlerinden din değiştirmek isteyenler bile çıktı.

 

Emir Kutluğ Şah: “Cengiz'in Yasa ve Yeysür'ünü bırakıp Arab'ın köhne dinine girdik. … Biz Cengiz Han Yasası’na geri dönelim” diyerek hayıflanıyor, bir yandan da Yasa'ya dönmek istediklerini dile getirmişlerdir.

 

Olcâytû Han olayları unutmak ve kasvetli ortamdan kurtulmak maksadıyla Arran taraflarında kışladıktan sonra Sultaniye’ye dönmüştür. Burada eğlenirken yağmurlu bir günde şehrin muhafızlarının üzerine yıldırım düştü ve bir kaç tanesi hayatını kaybetmiş, hadiseden son derece etkilenmiş bir halde emirlerin yanına gelen Sultan’a Ümera, onun eski töreler ve Cengiz Han Yasa’sına göre ateşin üzerinden atlaması lazım geldiğini beyan ettiler. Aklı karışan Sultan kesin bir karar verebilmek için Moğollar üzerinde her zaman önemli bir nüfuzu olan Bahşileri çağırttı. Budist Bahşiler, uğursuzluğa İslam Dininin sebep olduğunu öne sürerek, Sultanın derhal bu dinden çıkması gerektiğini tehditkâr bir ifade ile bildirdiler. Rahiplerin sözü öyle etkili oldu ki Sultan ve maiyeti üç ay süreyle ibadete yaklaşmadılar.

 

Yine İlhanlı ileri gelenleri, Olcâytû’nun oğlu Ebû Said’in ölüm derecesindeki hastalığını, din değiştirmesine verilen ilahî ceza kapsamında değerlendirerek Olcâytû’yu suçlamışlardır.

 

Görüldüğü gibi, Olcâytû’nun Müslüman olmasını hazmedemeyen bazı İlhanlı yöneticileri, yaşanılan doğal ve insanî hadiselerin nedenlerini, Olcâytû’nun Moğol geleneklerinden kopup “Arab’ın dinine” girmesine bağlayarak, yaşananları ilahî ceza kapsamında yorumlamışlardır. Bu psikolojik baskı altında Sünnî mezheplerin karşılıklı hakaretlerine tanık olan Olcâytû, bir yandan şaşkınlık yaşarken, diğer yandan da İlhanlı ileri gelenlerinin İslam hakkındaki olumsuz propagandaları altında sıkışıp kalmıştır.

 

Kâşânî, Olcâytû’nun bu esnadaki psikolojik durumunu şu ifadelerle anlatır:

 

“Padişah bu sırada, ikrarla inkâr, rağbetle nefret, iman ve İslam’dan vazgeçme ile karar kılma arasında bocalıyor, aranıp duruyordu. Nedimelerine: “İslam dininde pek çok zahmet ve sıkıntı çektim. İslam’ı terk edemem. Eğer yeniden bu dine sarılıp yönelirsem, ana kız meselesinden sakınıp kaçınırım. Bu durumda keraheti vacip görürüm.” diyordu. Sultan’ın bu sözü üzerine nedimlerinden Emir Torumtaz harekete geçti. O, Sultan’a ağabeyi Gâzân Han’ın bütün mezhepleri inceledikten sonra Şîîlikte karar kıldığını ve çevresine bu mezhebi diğerlerinden daha üstün olarak gördüğü için tercih ettiğini söyleyerek onun Şiiliğe geçmesi için çaba harcamıştır."

 

Emir, tereddüt içindeki Sultanı ikna için Şîîliğin Cengiz Han Yasası’nı da kabul ettiğini, Sünniliği ise reddettiğini arz etti. Bu sözler Sultanı etkiledi ve onda Şîîliğe karşı bir alâka uyandırdı. Bununla birlikte soruşturmaya da devam etti. Bu arada Emir Sa’dü’d-din Aveci Sultanın güvenini kazanarak, onun maiyetine girmişti.

 

Kâşânî Olcâytû’nun Torumtaz ile konuşması sırasında onun Şiiliği açıklarken ki benzetmesi dikkat çekicidir.

Kâşânî bu diyalogu şöyle aktarır:

 

“Emir Turumtaz şöyle dedi: Ey âlem padişahı! Ağabeyin Gâzân Hân, akıllı bir insandı. O, bütün İslam mezheplerini inceledi. Her türlü eksiklikten ve çirkinlikten uzak olan Şia mezhebini tercih etti.” Sultan: “Şia mezhebi hangisidir?” dedi. Turumtaz “Rıfz adıyla bilinip meşhur olan mezheptir” dedi. Sultan: “A katır! Sen beni Rafızî mi etmek istiyorsun?” dedi. Turumtaz: “Ey padişah! İslam’da Râfızî diye, Cengiz Han Yasası’na göre aileden birinin tahta oturmasını kabul edenlere derler. Sünnet mezhebi diye de, aileden olma şartı olmaksızın, her hangi birinin tahta oturmasını layık görenlere derler.” dedi.

 

Şia mezhebinden olan emir, Sultan'ı da mezhebine dâhil etmek için büyük mücadele verdi, çok dil döktü. Buna karşı Kadıü'l-Kudat Mevlânâ Nizamüddin de Sultan’a Şia mezhebini kötülemeye başladı ve rakiplerin saldırılarına göğüs gererek Sultan’ı bu yoldan ve Şîî akidesinden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ancak onun vakıf işleri dolayısıyla saraydan ayrılıp Azerbaycan’a gitmesi ile Şîîlerin önü açıldı. Şîîlerin etkisi altında 1309 yılı sonunda Bağdad'a giden Sultan Olcâytû, burada Emirülmüminin Hz. Ali'nin (as) türbesini ziyaret ettikten sonra gördüğü rüya nedeniyle kesin olarak Şia mezhebini seçmiştir.

 

Olayı anlatan Kâşânî Olcâytû’nun gördüğü rüyanın sahihliği hakkında yorum yaptığı halde içeriği hakkında herhangi bir bilgi vermez. Olcâytû Han’ın Şiiliği kabul etmesiyle ilgili bir rivayet de Şiî âlim Hansârî’ye aittir. O, Olcâytû’nun Şiîliğe geçişinde farklı bir konuya işaret etmektedir. Buna göre Olcâytû sinirlenip karısını üç talakla boşar. Sonra pişman olur ve âlimleri toplayarak durumu sorar. Sünnî âlimler, bu evliliğin bittiğini; ancak hülle yoluyla dönebileceğini ifade ederler. Bu esnada vezirlerinden birisi, Hille’de bulunan büyük Şiî âlimi Allâme Hillî’nin, bu boşama şeklini batıl saydığını söyler. Oradaki Sünnî âlimler tek bir ağızdan, Allâme’nin ve taraftarlarının zayıf görüşlü ve batıl fikirli kişiler olduğunu; dolayısıyla onun fetvasına itibar edilmemesi gerektiğini ifade ederler. Ancak Olcâytû, Sünnîlerdeki bu ittifaka şaşırır, hemen Allâme’yi huzura davet ederek ondan durumu hakkında fetva ister. O da boşama şartlarını- ki iki âdil şahidin huzurunda olması gerekir- taşımadığı için, bu boşamanın batıl olduğunu söyler. Bundan sonra Olcâytû, Şiîliği araştırmaya başlar. Yavaş yavaş Şiîliğe geçer. Hutbelerde on iki imamın isimlerinin zikredilmesini, paralar üzerine ve mescit duvarlarına yazılmasını emreder.

 

Sultan bu kararını önce maiyetine ve emirlere duyurmuş, dileyeni kendisiyle beraber Şîîliğe geçmesinin kendisini memnun edeceğini, dileyenin de kendine muhalif olarak diğer mezheplerde görevlerini bırakmak kaydıyla kalabileceklerini bildirmiştir. Emirlerin ve devlet erkânının hemen hepsi Sultan'a tabi oldular. Doğal olarak samimiyetle mezhep değiştirenlerin yanında makam kaygısıyla Sultana uyanlar da vardı. Bu mezhep değişiminin bir göstergesi ve ilk adım olarak çıkarılan bir ferman ile hutbe değiştirildi. Sahabe ve Sünni mezhep imamlarının yerine Hz. Ali ve on iki imamın isimleri zikredilmeye başlandı. Ocak 1310’da da sikkelerin üzerine on iki imamının isimleri yazılı altın ve gümüş paralar bastırıldı. Ardından da Ezanın Şia düsturu gereği “Hayye ale'l-Hayrü'l-Amel” ibaresini eklemek suretiyle bütün Fars ülkesi ile Şîîlerin çoğunlukta olduğu beldelerde okunması emredildi.

 

Moğol dini siyasetine yeni bir anlayış getiren İlhanlı hükümdarı Şia mezhebinin kuvvet kazanması için icraatına devam etti. Bu meyanda ülkede yaşayan bütün Şîî âlimleri payitahtta topladı. Hepsine dünyalık verdikten sonra içlerinden en seçkinlerini ayırdı, kalanlarını ise geri gönderdi. Sultanın maiyetine aldığı bu âlimler arasında en az hocası Nâsıreddin Tusi kadar ünlü Cemaleddin Mutahhar el-Hilli ve oğlu Fahreddin ile Cemaleddin Veravinî vardı. Olcâytû, el-Hilli'ye ayrı bir değer vermiş, onu kendisine mülazım (özel danışman) olarak atamıştır. Sultan, boş vakitlerini Nâsıreddin Tusî okulundan yetişmiş ve devrin en büyük âlimlerinden Cemaleddin el-Hilli ile geçiriyor ondan kelam ve fıkıh ile ilgili bilgiler alıyordu.

 

Ünlü âlimin de tesiriyle Hz. Peygamber'in soyu Ehl-i Beyt’e olan sevgisi büyüdü. O, tıpkı kendilerindeki mevcut hanedan anlayışı gibi Peygamber'in mirasçısı olarak, onun soyundan gelenleri görüyor ve kendisine bağlı olması gereken emirlerin efendilerine el uzatıp onları yok etmek istemelerini bir türlü anlayamıyordu. Ayrıca sadece tabiinden olan Sünni mezhep imamlarının, diğerine nasıl üstünlük sağladığına şaşırıyordu. O el-Hilli ile bütün bu konuları en ince detayına kadar istişare etti. Sultanın meseleye ilgisi o kadar büyüktü ki neredeyse bir İslam âlimi düzeyinde bilgi sahibi oldu.

 

İlhanlı Hükümdarı Olcâytû’nun ilgi ve alakası sonucu İslami ilimlerde (fıkıh, kelam, mezhep vb.) önemli ilerlemeler olduğu şüphesizdir. Şia âlimlerinin iddialarına karşılık Sultan, Sünnileri de dinlemeyi ihmal etmedi. Nizamüddin Abdü'l-Melik eş-Şafiî adlı âlimden Şia, Mutezile ve tasavvuf hakkında oldukça detaylı ve doyurucu malumat edindi. O sahip olduğu âlimane bilgilerden aldığı lezzet ile artık gece-gündüz âlimlerden ayrılmıyor, onların sohbetine katılıyor, onlarla beraber yemek yiyor ve tartışmalara katılıyordu. Neticede bu faaliyetini sürekli kılmak maksadıyla saray içinde “Medrese-i Sitare” adlı çadırdan bir medrese kurdu. Devrin aklî ve naklî ilimlerde en ünlü âlimlerini bu ilim yuvasına müderris olarak tayin etti.

 

Mevlânâ Nizamüddin Abdülmelik, Mevlânâ Muazzam Abdurrahman Hâkim Tusteri, aklî ve naklî ilimlerde derin bilgisi olan Seyyid Burhaneddin-i İberi, Cemaleddin Mutahhar el-Hilli ve oğlu Fahrüddin ile Mevlânâ Azududdin İcî gibi ünlü âlimlerin aralarında bulunduğu medresede altmış kadar da öğrenci eğitim görecekti.

 

Rivayetlere bakılırsa Olcâytû, Şiîliğe geçmesinden sonra Sünnî ulema tarafından kıskaca alınmış, her fırsatta Şiîliğin, Rafızîlik olduğu ve Haricilikle aynı paralelde durduğu ifade edilmiştir. Ehl-i Sünnet ulemasının bu denli baskısında kalan Olcâytû’nun Şiîliğe bakış açısında önemli oranda değişim olduğu ifade edilmiştir. Hatta Şiiliğini açıklayan Muhammed Hudabende Olcâytû’ya Sünniler artık ‘Herbende’ deme cesaretini bile bulmuşlardı. ‘Hudabende’ Alllah’ın kulu manasına gelirken, ‘Herbende’ Eşeğin kulu anlamını taşımaktadır.

 

Bazı Şii kaynakları onun ölümüne yakın Sünniliğe geri döndüğünden bahseder. Bazı Sünnî kaynakları da onun Sünni olarak öldüğünü bildirmiştir; nitekim İbn Hacer el-Askalânî (1449), onun Rafızîlikten (Şiîlik) çıkıp Ehl-i Sünnet’e döndüğünü, Sünnî değerleri yeniden eski önemine kavuşturduğunu ifade etmektedir. Yâfi‘î (1366), İbn Kesîr (1373) ve Suyûtî (1505)’ye göre ise Olcâytû Şiî olarak ölmüştür.

 

Toplumda Sünnî-Şiî çatışmasını tetikleyen fitneler ve halk arasında cereyan eden çatışmalar, Ebu Said’in iktidarıyla sona ermiştir. Elbette daha sonraki dönemlerde yine Şafiiler ve Hanefiler arasında kanlı savaşlar yaşanmıştır ama Ebu Said'in hükümete gelişi bunu o dönemde önlemiştir.

 

Olcâytû’nun tekrar Sünniliğe geçtiği iddialarını iyi gözden geçirmek gerekir. Nitekim halkın, Ebu Said’le birlikte Sünnî değerlerin tekrar topluma hâkim olmasını bayram olarak kutlaması, Olcâytû’nun Şiî olarak öldüğünün bir işaret olarak kabul edilebilir.

 

 

  

 

Gazan Han ve Olcâytû

 

 

1311 senesinde darpedilen Olcâytû sikkesi

İbarede: 'La ilahe illallah, Muhammed Resulullah, Aliyyen Veliyullah' yazmakta

Sikkenin etrafında ise on iki imamın isimleri nakşedilmiştir.

 

 

Olcâytû'nun Türbesi / Sultaniye / Zencan / İran

 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler
Flag Counter