15 Kasım 2018 Perşembe Saat:
13:18
09-05-2018
  

Tevessül Etmenin Bereketi

Bu öyküde ibret almamız gereken iki konu vardır: Biri, insan asla ümitsizliğe kapılmamalı ve ikinci olarak da...

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

5 Mayıs 1977 tarihinde, Hz. Ebulfazl'ın (as) türbesinde hademe olarak görev yapan Seyyid Abdurresul, şöyle bir olay nakletti:

 

“Birkaç yıl önce Merhum Hacı Abdurresul Risalet-i Şirazî; “Tahran'dan Nasir Rehberî (Tahran Ziraat Üniversitesi muhasebecisi) adında biri Kerbela'ya ziyarete geliyor. Onu ağırlayın” diye telgraf çekmişti. Aradan birkaç gün geçmişti ki kapımı çalıp “İran'dan ziyaretçi gelmiş, sizi çağırıyorlar” dediler. Hemen İran otobüsünün  bulunduğu yere gittim. Arabada bir erkek, bir de bayan vardı. Bayan ziyaretçi beni görünce yavaşça arabadan inerek kendisini tanıttı. Sonra da içerdeki adamın eşi Rehberi Bey olduğunu, birkaç yıldır omur iliğinin kuruduğunu, sekiz ay hastanede tedavi gördüğünü, ancak bu tedavinin hiçbir faydasının olmadığını söyledi ve ardından “Londora'ya götürdüğümüzde doktorlar tedavisinin olmadığını ve yakında öleceğini söylediler. O yüzden şifa bulması için onu buraya getirdik. Maalesef yalnız başına hareket edemiyor” dedi.

 

İki hizmetkar çağırarak onu eve götürdük. Belini ve göğsünü demir yaylarla bağlamışlardı. Zor da olsa arada bir, bir-iki adım atıp yürümeye çalışıyordu. Birden gözü mukaddes türbenin kubbesine ilişti. “Şu türbe efendimiz İmam Hüseyin'e mi (as), yoksa Hz. Ebulfazl'a mı (as) ait?” diye sordu. “Hz. Ebulfazl'a (as) ait” dedim. Hemen gözyaşlarına boğularak Hz. Ebulfazl'a hitaben “Ey Efendim! İmam  Hüseyin'in (as) yanında bir saygınlığım yok! Kardeşin Hüseyin'e (as) söyle ki, benim için Allah'tan şunu istesin: Eğer ecelim gelip çatmışsa sizin dergahınızda can vereyim ve eğer ömürden yana nasibim varsa, şu hasta halimle beni geri çevirip de düşmanlarımı sevindirmesin; bana şifa versin!”

 

Yanında bir de sekiz yaşlarında küçük bir oğlu vardı. O da ağlayarak şunları söyledi: “Ey Haşimoğullarının ay parçası! Yetim olmak için daha çok küçüğüm. Sizin matem merasimlerinizde çay bardaklarını topluyor, matemcilerinize hizmet ediyordum. Ne olur babama şifa verin!”

 

Daha sonra Rehberî Bey, kendisini mukaddes türbeye götürmemizi istedi. “Bu halde gidemezsiniz” dedim ama kabul etmedi. Kısaca, onu iki türbeye de götürdük. Yaklaşık dört saat süren bir ziyaretin ardından büyük zorluklarla onu tekrar eve getirip yatağa yatırdık. Oldukça bitkin düşmüş, hareket edecek hali kalmamıştı.

 

Ertesi sabah kendisini ısrarla Necef'e götürmemizi istedi. Büyük zorluklarla Necef'e gittik. Ama türbeye müşerref olamadı. Ziyaretini dışarıdan tamamladıktan sonra tekrar Kerbela'ya döndük. Ama bununla da yetinmemişti. Kazımeyn ve Samerra'ya da götürmemizi istedi. “Sonunda yollarda öleceksin!” dedim ama “Eğer öleceksem, en azından bırakın şu mukaddes türbeleri ziyaret ederken öleyim!” diye itiraz etti. Kısacası, onu Kazımeyn'e, oradan da Samerra'ya yolladık. Döndüklerinde eşi şunları anlattı:

 

Samerra'dan çıktıktan sonra şoför: “İmamzade Seyyid Muhammed'i de [İmam Hadi'nin (as) oğlu] ziyaret etmek ister misiniz” diye sordu. (O zamanlar Hz. Seyyid Muhammed'in türbesi asfalt yoldan birkaç kilometre uzakta, bir toprak yol üzerindeydi) Kocam, “Beni oraya götürün” dedi. Büyük zorluklarla Hz. Seyyid Muhammed'i de ziyaret ettik. Dönüşte yeşil sarıklı bir Arap arabamızı durdurup şoförle Arapça bir şeyler konuşmaya başladı. Rehberi Bey şöfore, “Seyyid ne diyor?” diye sordu.  Şoför, “Onu arabaya almamızı istiyor. Ben de ona arabanın size tahsis edildiğini ve onu almaya izin olmadığını söyledim” dedi.

 

Bunun üzerine kocam, onu arabaya almasını istedi. Seyyid, selam verip şoförün yanında oturdu. Araba hareket ederken kocam acıdan inliyor, “Ya Sahibez-Zaman!” diyerek Hz. Mehdi'yi çağırıyordu. Seyyid, “İmam'dan (af) ne istiyorsun?” diye sorunca ben araya girerek ona kocamın hastalığından bahsettim. Bunun üzerine Seyyid, kocama dönerek, “O halde bana yaklaş!” dedi. “O hareket edemez” dedim. Nihayet biraz yaklaşınca Seyyid, ellerini kocamın beline sürdü ve “Allah'ın izniyle şifa bulacaksın!” dedi. Seyyidin bu sözlerinden sonra içimize bir ümit doğdu. “Seyyid Efendi, sizin için adakta bulundum” dedim. “İyi” diye geçiştirdi. Adını sordum, “Abdullah” (Allah'ın kulu) diye cevap verdi. O sırada kocam da araya girerek, “Siz nerede oturuyorsunuz? Adresinizi verin de nezrinizi postayla gönderelim” dedi. Seyyid, “Nezriniz postayla bize gelmez; bana göndereceğiniz nezri çevrenizdeki herhangi bir seyyide veriniz” dedi.

 

Bir süre sonra asfalt yola varmıştık. Seyyid, şoföre dönerek, “Kenarda durun, ben ineyim” dedi. Arabadan inerken kocama dönerek, “Ey Rehberî, bu akşam Cuma akşamıdır. Ceddim Hüseyin'in (as) kubbesinin altında Allah'a dua edersen kabul görür; Allah senin şifanı onun türbesinde mukaddes kılmıştır. Bu akşam onun türbesine git ve benim mesajımı ona ilet.” dedi. Kocam, “Ne buyursanız iletirim” diye cevap verdi. Bunun üzerine Seyyid, şöyle dedi: “O'na de ki: Ey İmam Hüseyin (as)! Evladın bana dua etti, o halde siz de amin deyin!”

 

Seyyid gittikten sonra bir anda kendime geldim. İçimden, “Acaba bu adam kimdi?” diye sordum. Hemen şoföre dönerek etrafa bakmasını, nereye gittiğini öğrenmesini istedim. Ne var ki Seyyid, ortalarda yoktu.

 

Kısacası, Seyyid Abdurresul o akşam Rehberî Bey'i İmam Hüseyin (as) türbesine götürür. Türbesinde defalarca “Efendimiz, sizden sadece bir amin istiyorum, evladın bize böyle demişti” der. Öylesine içten tevessül eder ki sesini duyan herkes ağlamaktan kendini alamaz. Seyyid Abdurresul, daha sonra olanları şöyle anlatır:

 

Ziyaretin ardından onu eve götürüp yatağına yatırdık. Yolculukta fazlasıyla yorulduğu için durumu öncekine nazaran daha da kötüydü. Ezandan önce uyumuştum. Evin hizmetkar hanımı odamın kapısına gelerek beni çağırdı. Dışarı çıkıp “Ne oluyor?” diye sordum. Sevinçle, “Efendim! Gelin bakın, Rehberî Bey namaz kılıyor!” dedi. Şaşırmıştım. Kapının camından baktığımda gerçekten de Rehberî'nin ayakta olduğunu ve namaz kıldığını gördüm. Bunun üzerine hanımına olayın nasıl gerçekleştğini sordum. şunları anlattı:

 

Sabah beni yanına çağırarak “Abdest almak istiyorum, bana su getir” dedi. “Üzgün müsün?” diye sordum. “Rüyamda İmam Hüseyin'i (as) gördüm. Bana “Kalk, abdest al ve namaz kıl; Allah sana şifa verdi!” buyurdu. Artık kalkabiliyorum.” dedi.

 

Gidip su getirdim. Bu kez de seccade istedi. Ona oturarak namaz kılmasını, kendini zorlamamasını söyledim. “İmam (as) bana öyle söylediyse elbet kalkabilirim; sen sadece göğsüme ve belime bağlanan yayları aç!” dedi. Israrlarına dayanamayıp yayları açtım. Gördüğünüz gibi  şu an ayakta durarak namaz kılıyor.

 

Bunun üzerine odaya girerek Rehberî Bey'e sarıldım. Sevinçten ikimiz de ağlıyorduk. Allah'a şükürler ettik. Sonra Tahran'a bir telgraf çekerek bu müjdeli haberi oradakilere de bildirdik. Daha sonra akrabalarından birkaç kişi daha geldi. Hep birlikte, esenlik içerisinde şam ziyaretine gittiler. Oradan da Tahran'a döndüler. Rehberî Bey, halen sağlık ve esenlik içerisinde Tahran'da yaşamaktadır. Bu olaydan sonra birkaç kez Kerbela'ya, bir defa da Hacc'a müşerref oldu.

 

Yolda gördükleri Seyyid, muhtemelen bir abdal veya Rehberî Bey'e umut vermek için özel olarak görevlendirilmiş salih bir kul olabilir.

 

Bu öyküde ibret almamız gereken iki konu vardır: Evvela, insan dileklerinin kabulü geciktiği için asla ümitsizliğe  kapılmamalı, İmam Cafer Sadık'tan (as) rivayet edilen “Duanın icabeti İmam Hüseyin'in (as) türbesinin kubbesi altında karar kılınmıştır.” sözüne inanmalı; ikinci olarak da Allah yolunda adak adamanın ve nezir vermenin matlup bir amel olduğunu bilmelidir.

 

 

————–

Ayetullah Destgayb'ın “Gizemli Öyküler” kitabından alıntıdır.

Öykü:145  Sayfa: 336

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler