26 Haziran 2017 Pazartesi Saat:
03:42
13-12-2016
  

Tevhit Risalesi

Yüce Allah, onların vasıflandırdığından çok daha öte ve yücedir...

Facebook da Paylaş

Ehlader Araştırma Bölümü

 


Bu risale insanın ve evrenin yaradılışı, Yüce Allah'ın ispatı, O'nun ilim, kudret ve hikmeti gibi konularda çok değerli bilgiler içeren bir eserdir. İmam Cafer Sadık (a.s) bunları dört oturumda Mufaddal'a anlatmış, o da İmam'ın müsaadesiyle yazıp bir araya getirmiştir.


Allâme Meclisi ve diğer bazı büyük âlimler tarafından tercüme edilen ve defalarca basılan bu değerli eser,[1] her kesimden insan için fevkalâde faydalar içermektedir. Yüce Allah'ın ayet ve hikmetleri üzerinde tefekkür edip tevhit hakkında kafa yoran herkes için faydalı olabilecek ve zevkle mütalaa edilecek bir eserdir.


Seyit İbn. Tavus, "Keşfu'l-Muhce" adlı eserinde oğluna bu kitabı mütalaa etmesini tavsiye etmekte[2] ve bir başka yerde de: "Yolculuğa çıkan kimsenin mutlaka yanında bulundurması gereken kitaplardan biri, Mufaddal'ın Tevhit kitabıdır." demektedir.[3]


İmam Cafer Sadık'ın (a.s) anlattığı ve Mufaddal b. Ömer'in yazdığı Tevhit Risalesi'nden bazı bölümler:
 

"Mufaddal diyor ki:


Güneş batarken Mescid-i Nebi'de oturmuş, Resulullah'ın (s.a.a) yüceliğini düşünüyor ve Yüce Allah'ın ona ne kadar büyük bir onur, izzet ve iftihar nasip etmiş olduğu üzerinde tefekkür ediyordum. Bu sırada, o zamanın ünlü dinsizlerinden olan İbn Ebi'l-Avca mescide girip, sesini duyabileceğim bir yerde yakınıma oturdu. Çok geçmeden arkadaşlarından biri çıkageldi ve onun yanına oturdu. İkisi de, Hz. Resulullah'la (s.a.a) ilgili şeyler konuştular. Bu konuşmanın ardından, söz evrenden ve yaratılıştan açıldı; evrenin hiçbir yaratıcısı olmadığını, doğada her şeyin kendiliğinden meydana geldiğini ve bunun öteden beri böyle gelmiş ve böyle de gidecek olduğunu söylediler!


Allah'ın rahmetinden uzak kalmış bu iki kişinin saçmalıklarını duyunca, kendime hâkim olamayıp: "Ey Allah'ın düşmanları!" diye haykırdım, "Sizi en iyi şekilde yaratan ve çeşitli evrelerden geçirerek şimdiki hâlinize gelmenizi sağlayan Rabbinizi inkâr edip dinden çıktınız ve zındık oldunuz! Biraz olsun kendi yaradılışınıza bakar, duyum ve hislerinize kulak verirseniz, Yüce Allah'ın sayısız delillerini bizzat kendi varlığınızda görür; O'nun kudret, ilim ve hikmetinin delillerinin kendi varlığınızda bulunduğunun farkına varırsınız!"


İbn Ebi'l-Avca: "Behey adam!" dedi, "Eğer sen kelamcılardan (çeşitli inançlar konusunda bilgili olup iyi tartışabilenlerden) isen, seninle onların yöntemiyle konuşurum. Bu durumda bizi ikna edersen sana uyar, dediğini yaparız. Eğer onlardan değilsen, seninle muhatap olmamızın bir faydası yok! Ama eğer Cafer b. Muhammed Sadık'ın izleyicilerinden isen bilesin ki, o bizimle asla böyle konuşmaz ve bu şekilde hakaret etmez bize! Senin bu duyduklarını defalarca bizden duymuş, ama bize asla hakaret etmemiş ve cevabımızı verirken haddi aşmamıştır o. O sakin, sabırlı, metin ve pek akıllıdır, asla öfke ve kızgınlığa kapılmaz, asla kontrolünü kaybetmez! Bizim sözlerimizi ve delillerimizi sabırla dinler. Aklımıza gelen her şeyi söyleriz ve tam onu alt ettiğimizi sandığımız bir sırada kısa bir cevap ve az bir sözle bizim bütün delillerimizi çürütüp inandığı gerçeği bize ispatlar ve ona verecek cevap bulamayız. Şimdi, eğer onun ashabından isen, ona yaraşır şekilde konuş bizimle!"


Üzgün bir şekilde camiden ayrıldım. İslâm ve Müslümanların bu dinsiz ve zındıkların zihinlerde yarattığı şüphelerden ne zararlar çektiğini düşünüyor, kendi yaratıcılarını inkâr etmelerine içerliyordum. Çok sevdiğim İmam Cafer Sadık'ı (a.s) ziyarete gittim. Beni görür görmez: "Neyin var?" diye sordu, o dinsizlerden duyduklarımı anlattım. Şöyle buyurdu:


“Dünyanın, hayvanların, yırtıcı hayvanların, böceklerin, kuşların, insandan dört ayaklılara varıncaya kadar bütün canlıların, bitkilerin, meyveli ve meyvesiz ağaçların, yenir ve yenilmez bitkilerin yaradılışında Yüce Allah'ın takdir ettiği hikmetlerden bir kısmını anlatacağım sana. İbret almak isteyenler bunlardan ibret alacak, Müminlerin ilmi ve marifeti artıp pekişecek, kâfirlerle dinsizler şaşkınlık içinde kalacak, söyleyecek söz bulamayacaklardır. Yarın sabah buraya gel."


Bu muazzam bir fırsattı, sevinçten ne diyeceğimi bilemiyordum. Eve gidip sabırsızlıkla bekledim. O gece çok uzun geldi bana.
 


Birinci Oturum


Sabahleyin İmam'ın (a.s) evine gittim, izin isteyip ayakta bekledim. İmam'la birlikte bir odaya geçtik, oturur oturmaz: "Mufaddal!" buyurdu, "Galiba dün gece senin için çok uzun geçmiş?"


Hayretle: "Evet efendim." dedim. İmam (a.s) konuşmasına başladı:


"Ey Mufaddal! İlk olarak Allah vardı ve O'ndan önce hiçbir şey yoktu. O bakidir, varlığının sonu ve sınırı yoktur. Hamd ve övgü, bize ilham lütfunda bulunana mahsustur; şükür ve sena, ilimlerin en yüce mertebesini ve onurun zirvesini bize lütfedene hastır. O ki tüm yarattıkları arasında bizi ilmiyle seçkin kıldı ve hikmetiyle bizi onlara şahit kıldı.


Ey Mufaddal! Evrenin yaratıcısının varlığında şüpheye düşenler, kâinattaki şaşırtıcı gerçeklerden haber-sizdirler. Yüce Allah'ın denizdeki, karadaki ve havadaki mahlûkatıyla ilgili hikmetlerini idrak etmekten aciz bir zekâları vardır. Bilgi ve düşüncedeki zayıflıkları nedeniyle inkâr yoluna gitmiş, basiretlerinin zayıflığı nedeniyle inatlaşma ve yalanlama hatasına düşmüşlerdir. Derken işi inkâra kadar vardırmış ve "Varlıkların bir yaratıcısı yoktur!" diyecek hadde gelmişlerdir. Şu kâinatın belli bir yaratıcısı olmadığı ve olayların belli hesap, ölçü, hikmet ve tedbirlerle vuku bulmadığı iddiasına girişmişlerdir.


Yüce Allah, onların vasıflandırdığından çok daha öte ve yücedir! Allah, onları rahmetinden uzak kılsın! Bunca açık ve net hakikati bırakıp da nerelere gitmekte bunlar?


Sapma, körlük ve şaşkınlıkta, gayet mamur ve dayalı döşeli mükemmel bir binadaki körlere benziyor hâlleri. En güzel halıların döşendiği, akla gelebilecek her çeşit yiyecek, içecek, giyecek ve kısacası insanoğlunun ihtiyaç duyabileceği her şeyin bulunduğu, her şeyin en doğru şekilde ve en ince hesaplarla temin edilip yerli yerine konulduğu böyle bir binada o körler, dilediklerince dolaşma serbestîsine sahipler. İstedikleri gibi gidip geliyor, ama kör oldukları için ne odaları, ne de içindekileri göremiyorlar ve bilemiyorlar. Bu arada elleri-ayakları bir şeye takılacak olsa, o şey aslında tam olması gereken yere konulmuş olduğu hâlde onlar bunu bilmedikleri, ona hiçbir ihtiyaçları olmadığını sandıkları ve onun ne amaçla orada bulunduğunu bilmedikleri için, bu cehaletlerinden dolayı sinirlenip binaya da, binayı inşa edip döşeyene de yakışık almayan sözler ediyorlar.
 

Evet, kâinatın yaratıcısının mükemmel yaratışından bihaber olup varlık âlemindeki muazzam tedbir ve kemali inkâr edenler tıpkı o körler gibidir. Zira bu inkârcıların zekâsı, yaratılan şeylerin sebep, fayda ve niteliğini kavrayıp anlayamadığından, bu dünyada şaşkın ve cahilce gezinip durmakta; yaradılış düzenindeki muazzam tertip, disiplin, sağlamlık, güzellik ve yerindeliği idrak edemediklerinden dolayı, sebebini bilmedikleri ve neye yaradığını anlayamadıkları bir şeyle karşılaştıklarında inkârcılığa gitmekte ve o güzellik ve kemali bir hata ve gereksizlik sanmaktadırlar!."


İkinci Oturum


"...Ey Mufaddal! Hekim ve kadir olan Allah'ın tedbiri üzerinde düşün. Yırtıcı hayvanlarla av hayvanlarına bir bak. Onlara nasıl keskin ve sivri dişler verdiğini, sağlam ve sert pençeler ve büyük ağızlar verdiğini ve bunların, onların dünyasıyla ne kadar uyumlu ve yerinde olduğunu gör. Keza, etobur olan avcı kuşlara gayet uygun gagalar ve pençeler vermiştir.


Eğer Yüce Allah otla beslenen hayvanlara bu pençeleri vermiş olsaydı, ihtiyaçları olmayan bir şey vermiş olacaktı onlara. Çünkü onlar avlanmaz ve et de yemezler! Yırtıcı hayvanlara da geniş tırnak vermiş olsaydı, onlara hiç yaramayacak ve avlanmak için ihtiyaçları olan silahı onlardan esirgemiş sayılacaktı!


Yüce Allah'ın bu iki tür hayvan grubuna, onların yaşamlarını sürdürebilmeleri için en uygun şeyleri verdiğini ve her birini, ihtiyacı olan şeyle donattığını görmez misin?


Dört ayaklı hayvanların yaradılışına bak ve dünyaya geldikten hemen sonra annelerinin peşinden nasıl gittiklerini ve insan yavrusu gibi tutulup kaldırılmaya, eğitilip yetiştirilmeye hiç ihtiyaçları olmadığını gör. Çünkü insan annesinin, çocuk eğitimi ve bakımı konusundaki bilgisi ve keza bunları yerine getirebilmek için gerekli olan geniş avuçlu ve uzun parmaklı eller gibi gereçlere, dört ayaklı hayvanların anneleri sahip değildir. Bu nedenledir ki, Yüce Allah, dört ayaklı hayvanların yavrularına, dünyaya gelir gelmez, hiçbir eğitimci ve bakıcıya gerek kalmaksızın büyüyüp gelişmesini ve kendisi için en doğru olanı yapabilecek kapasiteye kavuşarak kemale ermesini mümkün kılmıştır.


Tavuk, keklik, sülün vb. türden birçok kuşun civcivleri yumurtadan çıktıktan birkaç saat sonra yürümeye ve yem arayıp yemeye başlar. Yumurtadan çıktıktan sonra bu kabiliyeti taşımayan ve büyüyüp gelişmesi zaman alan güvercin türü zayıf kuşların civcivleri içinse, Yüce Allah başka bir tedbirde bulunmuş ve onların annelerine civcivlerine karşı daha fazla şefkat ve sevgi duygusunun yanı sıra bir de kursak vermiştir. Güvercin, kursağında biriktirdiği yemi getirip yavrusunun ağzına döker ve kanatlanıp yuvadan uçuncaya kadar onu böylesine sevgiyle besler. Bu nedenle de Yüce Allah, bu tür kuşlara, tavuk türlerindeki gibi fazla civciv vermez. Böylece güvercin, az sayıdaki yavrularını besleyebilir ve onların telef olmasını engeller. Gördüğün gibi, Allah Teâla her biri için gerekli olan en uygun tedbiri takdir etmiş, onları en güzel yaradılışla yaratmıştır..."


Üçüncü Oturum


"...Sesler, bazı cisimlerin havadaki sürtüşmesi sonucu meydana gelir ve hava, bu sesleri bizim işitme duyumuza ulaştırır. İnsanlar bütün gün boyu, hatta gecenin belli bir kısmını konuşmakla geçirmektedirler. Bütün bu sesler ve konuşmalar havada kalacak olsaydı, insanların durumu çok zor olur. Muhtemelen kâğıttan çok, havayı değiştirmek veya hava üretmek zorunda kalırlardı. Çünkü konuşurken kullanılan kelimeler ve sesler, yazılanlardan çok daha fazladır.


Binaenaleyh yüceler yücesi bilge ve hekim olan Allah, havayı görünmeyen yumuşacık bir kâğıt gibi yaratmıştır. Sesler ve konuşmalar bu hava sayesinde bize ulaşmakta, sonra da bu ses ve konuşmaların havadaki izleri silinmekte ve hava tekrar yeni sesleri kaydedebilecek beyaz bir kâğıt gibi yepyeni olmakta; ama bu işlem nedeniyle asla yıpranıp eskimemektedir!


Hikmetleri üzerinde düşünecek olursan, ibret almak için sırf şu hava bile yeter aslında! Çünkü her şeyden önce, vücudun yaşamasını sağlar. Havayı içine teneffüs edip alman diri kalmana, aldığın havayı geri boşaltman da vücudunun sıhhat bulmasına yarar. Hava, sesleri uzaklardan taşıyıp getirir. Güzel kokuları dört bir yana ulaştırır. Rüzgârın estiği taraftan daha fazla ses ve güzel kokular geldiğini görmez misin? Keza, dünyanın düzen ve maslahatında etkin faktörler olan sıcaklık ve soğukluğu taşıyan da, yine havadır...


Bilge ve hikmet sahibi Yüce Allah'ın, çeşitli ağaç türlerindeki muazzam yaradılış sırlarında tefekkür et. Ağaçlar yılda bir kez ölürler; ama onlara hayat veren ısıları içlerinde gizli kalır ve meyveler için gerekli ham-maddeleri üretmeye başlayıp hazırlar ve bahar gelince tekrar dirilip hareketlenir ve türlü meyveler sunar sana. Her meyve, kendine has belli bir zamanda hazırlanıp sunulur; misafirlikte leziz yiyecek ve tatlıların belli aralıklar ve özel zaman aralarında takdim edilmesi gibi tıpkı.


Tomurcuğa duran ağaçların ellerindeki hediyeleri sana nasıl cömertçe takdim ettiğine bir bak. Bağlarda, bahçelerde güzelim güllerle reyhanların, fulyaların, yaseminlerin adeta dilediğini kopar dercesine sana nasıl ellerini uzattıklarını gör.


Ey insan! Eğer aklın varsa, neden kendi haddini bilmezsin sen? Zekân varsa eğer, bunca nimeti sana lütfeden velinimetini neden tanımaz, O'na neden teşekkür etmezsin? Bağlarda, bostanlarda, dağlarda ve vadilerde senin için bunca yiyecek, içecek, meyve, türlü sebzeler ve rengârenk çiçekler hazırlayıp sunan Rabbine şükredip teşekkürde bulunacağına neden O'na isyan etmekte, bunca lütuf ve bağışını görmezden gelip inkâra kalkışmakta ve O'nu tanımazdan gelmektesin?!


Şu narda gizli olan o sırlara ve suçları bağışlayıcı Yüce Yaradan'ın onu nasıl yarattığına bir baksana! Narın içinde, içyağından minik tepecikler kurmuş, o tepeciklerin dört bir yanına nar tanelerini inciler gibi birbirine yapıştırmıştır. O tanelerin adeta elle ve ö-zenle yan yana dizildiğini sanırsın. Taneleri birkaç bölüme ayırmış ve her bölümü de bir zarla örtmüştür. Bu zar o kadar ince ve hassastır ki insanın aklını hayran bırakır. Bunların hepsini de kalınca ve sağlam bir kabukla örtüp korumuştur. Bu dakik ve hassas yaradılışta, fevkalâde şaşırtıcı incelikler vardır. Narın içi sadece tanelerle dolu olsaydı, o tanelerin beslenebilecekleri bir yol yoktu. Bu nedenle o içyağı gibi kabukları tanelerin arasına yerleştirmiş ve taneleri bunların üzerine ekmiştir. İşte bu yolla o taneler beslenebilmektedir. Bu zarif tanelerin bozulup çürümemesi için de, narın içindeki o ince zarları perde gibi, tanelerin üzerine çekmiştir. Tanelerin sıcağa, soğuğa, güneşe vb. dış etkenlere karşı korunarak taptaze kalabilmesi için de, daha kalın ve ilginç yapıya sahip bir başka sağlam kabuğu da hepsinin üzerine gerip onları korumuştur. Bütün bu saydıklarım, narın yaradılışındaki şaşırtıcı sayısız hikmet ve inceliklerden sadece birkaçıdır..."


Dördüncü Oturum


"...Şimdi bazı cahillerin Yüce Allah'ı, O'nun yaratışını, takdir ve tedbirini inkâr için bir vesile olarak kullandığı ve gerçekleşmelerinin hiçbir hikmet ve geçerli nedene dayanmadığını zannettikleri doğal felaketlerle hastalıklardan söz edelim biraz. Kolera, veba ve benzeri türlü salgın hastalıklarla, ekinleri ve meyveleri telef eden dolu ve çekirge akını gibi felaketler. Bunların cevabı açıktır. Şu evrenin ve dünyanın işlerini düzenleyen belli bir yaratıcısı olmasa, bu tür bela ve felaketler böyle ara sıra değil, daima ve çok daha fazla vuku bulurdu.

 

Mesela göklerin ve yerin düzeninin bozulması, yıldızların yeryüzüne düşmesi veya bütün yeryüzünün suların altında kalması veya güneşin bir daha doğmaması, pınarların kuruması ve su kaynaklarının tamamen tükenip yeryüzünün susuz kalması veya havanın hareketini yitirmesi ve hiç rüzgâr esmemesi veya her şeyin çürüyüp bozulması, denizlerle okyanusların kabarıp yeryüzündeki bütün canlıları yutması gerekirdi. Keza, veba ve çekirge akını gibi şu doğal afetler ve salgın hastalıkların kısa bir süre vuku bulması, sürekli ve kalıcı olmaması, sadece bazı zamanlarda meydana çıkarak çabucak çekilmesi ve bütün dünyayı bir anda mahvedecek kadar sürmemesi, bir tesadüf müdür sahi?!


Böylesine büyük ve hepten yok edici afetlerden dünyanın korunduğunu görmez misin? Sadece bazı zamanlar insanların kendisine gelmesi ve korkup kendilerine bir çeki düzen vermeleri ve ibret almaları için vuku bulmakta, sonra da çabucak bitmekte ve bitişi bir rahmet olmaktadır.


İnsanların başına gelen tatsız olaylarla felaketler konusunda dinsizler: "Eğer dünyanın şefkatli ve merhametli bir yaratıcısı varsa, bu felaketler ne demek oluyor?" diye sorarlar. Bunlar, insanoğlunun dünyadaki rahat yaşamının hep öyle sürmesi ve hiçbir zaman zorluk ve sıkıntı yaşamaması gerektiğini zannederler. Oysa eğer böyle olsa ve insanoğlunun yaşamı sıkıntı, zorluk ve felaketten kesinlikle arıtılmış bulunsaydı, insanlardaki bozulma, ahlâksızlık ve şerler o kadar ar-tardı ki, ne dünyaları kurtulurdu, ne ahiretleri. Nitekim naz-u nimete kavuşan ve her türlü refah içinde rahat bir hayat sürdürenlerden bazıları öylesine kendilerini kaybedip küfrana batıyorlar ki, adeta insan olduklarını, Allah'ın kulu olduklarını unutuyor ve sıkıntı, zorluk ve felaket denilen şeylerin bir gün onların da kapısını çalabileceğine ihtimal dahi vermez oluyorlar. Neticede hiçbir zayıfın elinden tutmaz, yoksula yardım etmez, hiçbir zavallıya acımaz, düşenin elinden tutmaz, acısı olan birinin acısını paylaşmaz, kimseye acımaz ve kimseyi umursamaz bir hâle geliveriyorlar!


Ama insanlar bir sıkıntıya düştükleri, acı çektikleri veya bir derde müptela oldukları zaman cahil ve gaflet içindekilerin çoğu uyanıp kendisine geliyor ve işledikleri birçok günah ve hatadan dönüveriyorlar.


Bu bela ve acıların hiç olmaması gerektiğini düşünen ve bunlardan hoşlanmayanlar aslında tıpkı tatsız ve acı ilaçları içmekten rahatsız olan ve kendileri için zararlı, ama pek sevdikleri lezzetli şeylerden mahrum bırakılmalarına öfkelenen çocuklar gibidirler. Okula gitmeyi, ders çalışmayı hiç sevmez, bütün gün oynayıp boşuna vakit geçirmeye bayılır, diledikleri her şeyi yapmak, canlarının çektiği her şeyi yiyip-içmek isterler. Oyun ve serserilikle vakit geçirmenin dinleri ve dünyaları için ne kadar zararlı olduğunu, lezzetli ama zararlı yiyecek ve içeceklerin onları ne gibi hastalıklara düşürebileceğini; okuyup tahsil etmenin, ilim ve edep öğrenmenin kendilerine nasıl güzel bir gelecek hazırlayabileceğini, acı da olsa gerekli ilaçları kullanmanın sıhhat ve şifayla sonuçlanacağını bilmez, idrak edemezler.


Nice dertler vardır ki, huzur ve mutluluktur sonrası! Nice acılar vardır ki, pek tatlı sonlar getirir beraberinde!..." [4]
 

***
[1]- Ali Asker Fakihî'nin özet tercümesi defalarca basılmıştır.
[2]- Keşfu'l-Muhacce, s.9
[3]- Emanu'l-Ahtar, s.78
[4]- Tevhid-i Mufaddal adlı eser, Allame Muhammed Bâkır Meclisî, Biharu'l-Envar, 3/138

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler
http://ehlibeytalimleri.com/imsakiye_I33.html