05 Temmuz 2022 Salı Saat:
12:30

Toplumsal Sorunlar (2)

28-02-2022 20:43


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Zamanın İmamını Tanıyamamanın Sonuçları..

 

 

"Ey iman edenler! Size hayat verecek olan şeye çağırdığında Allah’a ve peygamber’e icabet edin ve Allah’ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve toplu halde ona doğru götürüleceğinizi bilin.’’[1]

 

"Dirilerle ölüler de bir değildir. Allah, dilediğine işttirir; ama sen kabirde olanlara işittiremezsin.’’[2]

 

"Diri olanı uyarması ve kâfir olanlar hakkında azap sözünün gerçekleşmesi için’’[3]

 

Bu üç ayet farklı metodla bir noktaya vurgu yapmaktadır. İnsanoğlu ‘’Hayat-ı Teyyibe’’ temiz ve sorunsuz bir hayat yaşamak için çaba göstermesi gereken canlı bir varlık olduğuna işaret etmektedir. Canlı yaşamak sadece fiziksel ve nefes alıp vermek, yemek, içmek, uyumak, çalışmak, maddi açıdan istediğini elde etmek, zevk ve sefa içinde müreffeh yaşamak anlamında değildir. Bunlar hayatın akışında olması gereken özelliklerdir.

 

Bunlar dört ayaklı, iki ayaklı, sürüngen, kanatlı ve deniz yaratıklarında da var olan ortak özelliklerdir. İnsan meleklerle akıl, hayvanlarla ise nefis ortaklığına sahiptir. Meleklerde akıl vardır nefis yoktur, hayvanlarda nefis vardır akıl yoktur. Melekler ile hayvanların yaşam olgusu tekvinidir. Yani Allah’ın kendileri için koyduğu kural çerçevesi içinde hareket ederler. Melekler maneviyatla vazifelerini yerine getirirler, hayvanlar ise içgüdüyle vazifelerini yaparlar. Onlar Allah’ın kendilerine koyduğu kural dairesi içinde vazifelerini yerine getirerek hiçbir şeyden sorumlu tutulmazlar. İnsan ise hem akıl ve hem nefise sahip sorumlu bir varlık olduğundan yaptığı her doğru ve yanlıştan sorumludur.

 

Dolayısıyla insan fail-i muhtardır, yani seçme ve karar verme yetkisine sahiptir. İnsanı melelek ve hayvandan üstün kılan özellik, Aklını kullanarak nefisini terbiye etme yeteneğine sahip olmasıdır. Tekâmüle ermek ve Allah’a itaat etmek için mücadele eder.

 

Nefsini ve ruhunu terbiye ile temizlemeyen her insan canlı değildir. Hz. Resulullah (saa) kabristanlıkta ölü insanlarla konuşmuyordu, yaşayan insanlara konuşuyordu. Allah’ın emirini yerine getirmek için, Kur’an velayetine itaat etmeyen, dinin farz amellerini yapmaktan kaçınan, haramlardan sakınmayan, fesat ve ahlaksızlıklara duyarsız kalan, yeryüzünde fesat çıkaran ve fesatla yaşayan her toplum ve camia ölüdür.

 

Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:

 

‘’Kim bir cana kıyma veya yeryüzünde fesat çıkarma (suçu) olmaksızın bir insanı öldürürse, tüm insanları öldürmüş gibi olur. Kimde bir insanı diriltirse, (ölümden kurtarırsa) tüm insanları diriltmiş gibi olur.’’[4]

 

Buradaki ölümden amaç sadece bireysel ruhu teslim edip ölme anlamında kullanılmıyor, belki fesat ve günahların toplumsal yansımaları neticesinde insanı kalben ve ruhen öldürmesi anlamını taşır.

 

Allah’ın emirlerine itaat eden, Kur’an velayeti ve imamet velayeti nuruyla nefsini, kalbini ve ruhunu temizleyerek terbiye eden ve fesat ve günahlardan beri olan insanın yaşamına canlı ve temiz hayat denir. Hayatı canlı ve temiz “Hayat-ı teyyibe” olan insan iman ve takvayla hem dünya saadetini ve huzurunu bulur, hem ahiretini kurtarır.  

 

Toplumsal sorunların en büyük sebebi, insanların dünya hayatının sadece maddiyattan ibaret olduğuna inanmasıdır. Böyle yanlış ve batıl bir inancın hayatına yansımasını kabul eden her toplum kalben ve ruhen ölüdür.

 

Hz. Resulullah (saa) şöyle buyuruyor: ‘’Zamanın İmamını tanımadan ölen cahiliyet ölümüyle ölmüş olur.’’ Bu hadis yukarıdaki ayetlerin tefsiridir.

 

Hz. Resulullah’ın (saa), zamanın imamını tanımadan ölen bir insan (Putperset ve Şirk) cahiliyet döneminde ölen gibidir. Bu nurlu sözünün anlamı bir insanın ölümünden ziyade, toplumsal yaşama vurgu yapmaktadır. Konu sadece insanın ruhunu teslim edip ölmesi değildir, konu yaşarken ölüm özelliklerine sahip olmasıdır.

 

Yaşamını zamanın imamına endekslemeyen, velayet nuru dışında, fesat ve ahlaksızlığa tepkisiz kalan, gaflet ve cehalet içinde yaşayan her toplum ve camia ölüdür. Onlar fiziki olarak canlı nefes alıp verseler dahi, kalpleri ve ruhları ölüdür. Böyle bir toplumun hayatı sorunsuz olması mümkün değildir. Toplumsal sorunların asıl sebebi budur. Çünkü böylesi toplum ve camialar İslam’dan önceki cahiliyet dönemini anımsatan hayatı yaşamaktadırlar.

 

Asıl problem şu, neden İslam ümmeti Allah’ın kanunlarının dışında, kendisini beşeri sistemle yöneten, yöneticileri kabul ediyorlar? İnsan bilmediği ve tanımadığı şeyin düşmanıdır. O halde düşmanı yok etmek için vasıfı ne olursa olsun, kim olursa olsun, hatta peygamber ve imam dahi olsa onu yok etmek kaçınılmazdır. Tarih geçmiş ümmetlerin kendi zamanın peygamberlerini ve imamlarını nasıl katlettiklerine şahittir. Peygamberlerini ve imamlarını hakkıyla tanımayan toplumlar kendi elleriyle onların birçoklarını şehit ettiler.

 

Dolayısıyla imamsız hayatını yaşamaya çalışan bir toplum ve camia, nefsi, heva-hevesi ve dünyası için kendi imamını öldürmekte bir bais görmez. Allah, böyle bir topluma zalim, facir fasık ve münafık bir yöneticiyi musallat eder ve toplum kendine uygun olanla idare edilir.

 

"İşte böylece kazandıkları (günahlar) yüzünden zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına musallat ederiz.”[5]

 

"Bu böyledir; çünkü Allah bir topluluğa vermiş olduğu nimeti, onlar kendi durumlarını değiştirmedikçe asla değiştirmez. Allah, gerçekten işiten ve bilendir.”[6]

 

"Onun (her insan) için Allah’ın emriyle önünden ve arkasından koruyan nöbetçi melekler vardır. Kuşkusuz, Allah hiçbir toplumun durumunu, onlar kendilerinde olan durumu değiştirmedikçe değiştirmez. Allah bir toplum için kötülük istediğinde, artık bunun dönüşü olmaz ve onların O’ndan başka bir koruyucuları da olmaz.”[7]

 

Ayetler den anlaşıldığı gibi bir toplum kendine layık olanla idare edilir ve toplum kendini değiştirmedikçe Allah o toplumu asla değiştirmez. Sorun toplumun zamanın imamından mahrum yaşama sorunudur.

 

Beşeri sistemin ‘’Tağut’’ anayasasının temelini atan ve yürüten yöneticileri, Kur’an-ı kerim’’E’imme’i Kufr’’ Yani Allah’ın gönderdiği Kur’an-ın anayasa kitabı ve islamın dini hükümlerini amelen kabul etmeyen inkârcı olarak adlandırıyor. Onlar Allah’ın kanununa karşı hüküm koyan, tuğyan/asilik’ eden zalim, facir, fasık, inkarcı ve münafıklardır.

 

"Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler, işte onlar, (gerçek) kâfirlerdir.’’[8]

 

"Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmeyenler, işte onlar, (gerçek) zalimlerdir.’’[9]

 

"Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler, işte onlar, (gerçek) fasıklardır.”[10]

 

Toplumsal sorunların geçmişten gelen sebeplere bağlı olduğu çok net aşikârdır. Ebu Süfyan; İslam’dan önce Putperest cahiliyet döneminde mutlak kâfir idi. Mekke’nin fethinden sonra canını ve malını kurtarmak için İslamı kabul etti, sonra putperest kâfir özelliği Münafıklığa dönüştü. Çünkü zahirde Müslüman görünürken batın ‘gizli’de İslam’ı yıkmak için her türlü (ikiyüzlülük) münafıklığı yapmaktaydı. Onun soyundan gelen Emeviler, zalim, facir, fasık ve mutlak münafıklardı.

 

Yaşam ve yönetim anlayışıyla onlara benzeyen tüm zamanların yöneticileri, onlar gibi (ikiyüzlü) münafıklardır. Şöyle ki yöneticilerin hâkimiyetini kabul eden her toplum cahiliyet döneminde ki toplum gibidir.

 

Bir toplum sorun ve pröblemlerini zamanın canlı ve masum imamına taşımadıkça, o toplum ölüdür. Böyle ki insanlar yüzden ve bedenen insana benzemiş olsalar dahi, kalben ve ruhen hayvan özelliklerini taşıyan bir tür ölü yaratıklardır.

 

Kerbela olayını sosyolojik ve piskolojik olarak incelediğimizde o gün toplumun neden zamanın imamı, İmam Hüseyin’i (as) şehit ettiğini daha iyi anlayabiliriz. Cahiliyet döneminin kalıntılarını yaşayan toplumun imanı zayıftı, onlar ne imamı anlamak ve de sözlerini dinlemek istiyordu, çünkü gaflet ve cehalet kulaklarını sağır, gözlerini kör, kalplerini ve ruhlarını ise öldürmüştü, onlar nefes alıp veren canlı görünen ölülerdi.

 

İmam Hüseyin (as) böyle bir toplumu gaflet ve cahaletten kurtarmak için her türlü fedakârlığı yapıyordu, dua ediyordu, tebliğ edip hakkı anlatıyordu, eğitim ve öyretim yollarını kullanıyordu, terbiye ve hidayet etmek için çok büyük bir çaba gösteriyordu. Ancak cahlilyet yaşamını kendilerine olgu edinen toplum, nefisleri ve heva- hevesleri ve dünyaları uğuruna hayatlarından Masum İmamı çıkarmayı, dinde bid’at koymayı ve delalet içinde yaşamayı tercih ediyorlardı.

 

İmam Hüseyin (as) bu toplumun durumunun değişmeyeceğini görünce mecburen kıyam ve şehadet yolunu seçti. Çünkü cehalet içinde kıvranan toplum zamanın imamının ne sözünü nede kendisini anlamak istemiyordu. islah olma yolunu kendi yüzlerine kapatmış ve İmam Hüseyin’i (as) savaşa zorlamışlardı. İmam bu noktayı görünce şöyle buyurdu: “Benim kılıcım ve kanım şehadetim ve mızrağım ise Ehl-i Beytim-in esaretidir.”

 

İmam Hüseyin’in (as) tek gayesi toplumu cehalet çukurundan kurtarmak ve toplumsal sorunlarının giderilmesini sağlamak, Allah’tan başkasına kul (köle) olmasını önlemek, saadet ve huzura kavuşturmak, dünyada özgür ve hür bir insan olarak yaşamalarını sağlamaktı.

 

İmam Hüseyin’in (as) Ehl-i Beyti esir olarak Kerbela’dan Şam’a götürüldüğünde, İmam Seccad ve Hz. Zeynep (sa) yol güzergâhları üzerindeki şehirlerde, kasabalarda ve köylerde olayların hakikatını anlatıp insanları aydınlatmak için konuşmalar yapıyorlardı. Özellikle Şam’da, küfrün ve zalimin yeşil sarayında, Yezit gibi fasık ve facir yöneticiler zafer kazandıklarını, Ehl-i Beyt velayet nurunu söndürüp yok ettiklerini sanarak, kutlamalar yapıyorlardı.

 

İmam Seccad (as) şöyle buyurdu:

 

“Siz bizim ismimizi ve velayetimizi söndürüp yok ettiğinizi mi sanıyorsunuz? Allah’a yemin ederim ki hayır, biz yaşıyoruz, bizim muhabbet ve velayetimiz tüm inanaları kapsamıştır. Siz toplumdan gizleyip saklamaya çalıştığınız batıl oluşunuzu açığa vurdunuz.’’

 

İmam Seccad’ın (as) bu sözleri, hem Emevi diktatör saltanatını sallamış, hem zalim ve münafıkların plan ve projelerini darmadağın etmişti, mecliste bulunan herkes bu sözlerin karşısında adeta soğuk duş etkisi gibi şok olmuştu. İmam insanları o cahiliyet döneminin gaflet uykusundan uyandırıyor ve oluşacak kıyamların kapısını açıyordu.

 

“E’imme-i Kufr” inkârcı, münafık yöneticiler geçmişte olduğu gibi bugünde insanların ibadetleriyle ilgilenmezler. Namaz, oruç vs..  yapılan hiç bir ibadete karşı sıkıntıları olmamıştır. Hatta bunların birçoğu ibadet ehlidir. Yani namaz kılar, oruç tutar ve dini hükümlere saygı gösterirler.

 

Ama söz konusu “Allah’ın velayeti topluma hâkim olmalıdır” olduğunda, kesinlikle buna müsamaha göstermezler. Özellikle toplumsal sorunların Allah’ın, yeryüzünün hücceti zamanın masum imamıyla halledilmemesi için her türlü baskıyı uygulayıp engel olmaya çalışırlar.

 

Toplum bu sıkıntı ve zorluklara rağmen, mücadele edip toplumsal sorunları zamanın imamı, İmam Mehdi’ye (af) ve onun (fakihleri) velayeti fakihe götürüp halletmek istemediği sürece, bu büyük hastalıktan kurtulmaları asla mümkün olmayacaktır.

 

Devam edecek..

 

 

 

  

 

 

Aşağıdaki linkten bu yazının ilk bölümüne ulaşabilirsiniz:

 

http://ehlibeytalimleri.com/toplumsal-sorunlar-1_m2660.html

 

 

 

 

 


[1]Enfal / 24

[2]Fatır / 22

[3]Yasin / 70

[4]Maide / 32

[5]En’Am/ 129

[6]Enfal/ 53

[7]RA’D / 11

[8]Maide/ 44

[9]Maide/ 45

[10]Maide/ 47

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !