04 Ağustos 2020 Salı Saat:
17:44
11-06-2012
  

Tüketiyorum, Tüketiyorsun: Tükeniyoruz

"Mutlaka almalısınız, şimdi alırsınız sonra ödersiniz, bir alana bir bedava, size lâyık olan budur, sizin hakkınız, kendinizi şımartın?"

Facebook da Paylaş

 

 

 

Tüketiyorum, Tüketiyorsun: Tükeniyoruz

GEREKSİZ TÜKETİM, çağın vebası sayılabilir. Dünyada etkimizi, var olmamızı tükettiğimiz miktar ile ölçen bir ekonomi düzeni içerisinde yaşıyoruz. Bir araştırma makalesi okuduğumu hatırlıyorum, konusu İngiltere'de tüketim üzerineydi. Eğer dünyada herkes ortalama bir İngiliz kadar tüketim yapsa, üç dünyaya ihtiyaç duyulacağı sonucu çıkarılmıştı. Dünyadan faydalanma nispetini düşünürsek, bir kişi artık birden fazla kişilik hayat yaşıyor. Fosil yakıtları hoyratça harcayarak ekolojik dengeyi alt üst ettiği gibi, insan farkında olmasa da tükettikçe, dünya da, içinde kendisi de tükenip gidiyor.

Koyu kapitalist düzenin hâkim olduğu ülkelerde, ekonominin canlılığını koruma bahanesiyle, yeni ürünleri satabilmek ve tüketimi körükleyebilmek için bombardıman şeklinde "tüket ve yenisini al" telkini yapılıyor. "Mutlaka almalısınız, şimdi alırsınız sonra ödersiniz, bir alana bir bedava, size lâyık olan budur, sizin hakkınız, kendinizi şımartın…" türünden çarpıcı sloganlar eşliğinde arz-ı endam eden onlarca marka ve model ürün, gün geçtikçe ihtiyaç olmadığı halde insanların ihtiyaçlar listesine dahil oluyor. Tek seferlik kullanılıp atılan, geri dönüşümü olmayan, tabiatı kirletenleri de cabası. Moda akımları, insanlara kullandıklarını eskitmeden yenisini almayı telkin ediyor. Bu kadar fazla ürün çeşitliliği, bir yandan insana daha fazla seçim yapabilme şansı getiriyorsa da, diğer yandan gereksiz sarfiyatı da hızla artırıyor.

İnsanlarda istediğimiz algıyı oluşturabilmemiz, yani tesirli bir imaj sergileyebilmemiz ve kendi reklâmımızı yapabilmemiz için görüntümüzü belli kalıplara sokmaya odaklanıyoruz. Gerçekte nasıl olunduğu değil, nasıl görünüldüğü daha önemli hale geliyor. Aslında gösterilen çaba, eksikliklere maske edinme derdinden kaynaklanıyor. Böylece insanlar gösterişe, riyâya ve sûni münasebetlere doğru sürüklenip gidiyor.

Alışverişe artık bir eğlence, rahatlama, deşarj olma faaliyeti olarak bakılıyor. Ay sonlarında, hesap kitabı bir türlü denkleştirememe, kredi kartı dönem sonu borcunu kapatamama stresini bir kenara bırakırsak, alışveriş yaparken aldığımız zevki pek az faaliyette yaşar hale geldik. Aldığımız ürünlerden fizyolojik tatminden çok psikolojik tatmin bekler olduk. Bu yüzden hafta sonları alışveriş merkezleri mutluluğu tüketimde arayanlarca tıka basa doluyor, kalabalıkların içinde her geçen gün "oniomania" denen alışveriş hastalığına yakalananların sayısı artıyor. Amerika'da yeni doğan çocuklara tanınmış markaların ve modellerinin isim olarak daha fazla verilmesi de bu durumun bir yansıması olsa gerek.

Böyle bir düzen kanaatsizlik, şükürsüzlük ve hırs gibi kötü hasletlere de zemin hazırlıyor. "Onun var, benim neden yok?", "Benim neyim eksik", "Fazlası göz çıkarmaz" türünden felsefeler özellikle çocuklar ve gençler arasında oldukça rağbet görüyor. Bir vadi dolusu altını olsa, bir vadi dolusu altın daha isteyecek olan, gözü doymayan insan, tüketerek mutlu olmaya çabalıyor. Tükettiğinin fazlasını bulamayınca mutsuz oluyor. Elindekini kaybettiğinde de daha büyük bunalımlar yaşıyor. anlaşılan o ki, ünlü filozof Eflatun'un "Unutmayın, amacınız hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymak olmalıdır" sözü geçmişe terkedilmiş, artık pek tatbik edilmiyor.

Tüketim çılgınlığının en göz önünde meyvesi, haram kılınmış olan israftır. Zamanı, sözü, düşünceyi, nefsi, nimetleri… israf etmek. Hadiste, “Canının çektiği ve arzu ettiğin her şeyi yemen, şüphesiz israftır!”  buyuruluyor. Peygamberimiz bazı zamanlar birkaç gece üst üste aç sabahladığı birçok kaynakta naklediliyor. İsrafın kesin şekilde yasaklanması, “İsraf edenler, şeytanların kardeşleridir” (İsrâ Sûresi, 17:27) ayetinde de açıkça ifade ediliyor. Saadet asrının nimetlerden faydalanma yaklaşımı ile, günümüzün iktisatı susturup israfı kamçılayan düzeni birbiriyle çok zıt duruyor.

Halbuki kanaat, tüketilemeyecek bir hazinedir. Kanaatkâr olmak, tembelce oturup fazlasını istememek değildir. Marifet, az da olsa çok ta olsa israfa düşmeden, verilene kanaat etmek ile daha fazlası için çalışmak arasındaki dengeyi tutturabilmektedir. Bunun yolu, şükretmenin, tasarruf etmenin ve iktisatlı olmanın getirdiği bereketten geçiyor. Lükse düşkünlüğün ve israfın böylesine yaygınlaştığı, tüketim çılgınlığının kangren halinde insanları mutsuzluğa ve tatminsizliğe sürüklediği bu devirde, İktisad risalesini sık sık okumak ve yorumlamak gerekiyor.

Aytekin Akar

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler