29 Eylül 2020 Salı Saat:
03:52
28-01-2020
  

Türbeler Neden Yapıldı Niçin Tahrip Edildi

Her din ve mezhepteki en büyük tehlikelerden birisi; o din veya mezhebi bölünmelere ve güçsüzlüğe sürükleyen yanlış yorumlamalar, aşırıya kaçmalar ve din adına sunulan sapkın inançlardır.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Her semavi din, inanç, ideoloji ve düşünce taraftarlarında olduğu gibi ister Şia olsun ister Sünni, tüm Müslümanların İslam güneşinin doğduğu ilk günden başlayıp günümüze kadar devam eden inançsal programlarından biri; enbiya ve evliyaların makamlarını yüceltmek, ideolojik ve manevi önderlere ve İslam ve Kur’an yolunda şehit olanlara saygı borcunu yerine getirmektir. Bu yüceltme ve saygı, genel olarak ibadet ve münteha amellerden kabul edilen mezar ve türbe ziyaretleri kalıbında tezahür eder.

 

Müslümanlar, uzak veya yakın demeden bu değerli insanların mezarlarına giderek onlara salat ve selam gönderirler. Allah’tan makamları yüce olan bu insanların makamlarını daha da yüceltmesini isterler. Onların ahlaki faziletlerini, dini eğitim ve öğretilerini ve bu öğretileri ebedi ve sağlam kılmak uğruna karşılaştıkları musibet ve belalar karşısındaki sabırlarını öven cümleler sarf ederler.

 

Bu önderlere âşık olanlar, bu yolla onlara duydukları sevgiyi ibraz ederek, onların inandıklarına inanmaya ve öğretilerine göre yaşamaya hazır olduklarını ilan ederler. Bu Abdurrahmanların (Allah’ın Kulları) mezarlarının yanı başında namaz kılıp dua eder, İlahi dergâhtan günahlarının bağışlanması ve tövbelerinin kabul edilmesi isterler.

 

İşte bu hedefle yani; Onları yüceltilmek ve saygı duymak ve yine bu insanların mezarlarını ziyaret edenlerin ibadet, namaz ve ziyaret esnasında soğuk ve sıcaktan korunması amacıyla mezarların üzerine tavan yapılmış, bazen de namaz için gereken yeterli alanın elde edilmesi amacıyla mezarların kenarlarına mescitler inşa edilmiştir. Bu mekânlara bugün, ‘meşhed’ ve ‘harem’ (türbe) denilmektedir.

 

Burada şunu belirtmekte fayda vardır; Müslümanların bu yüceltme ve saygı duyma metodu, sonradan başlatılmış bir uygulama ya da hiçbir şer’i delili veya mezhebi kanıtı olmayan bir şey değildir. Aksine tamamen Kur’an’a, Nebevi Sünnet’e ve sahabenin ve din önderlerinin yaşam tarzına dayanan meşru bir ameldir. Konuyla ilgili Kur’an’dan birkaç örnek;

 

  • Kur’an’da enbiyadan söz edilen ayetlerde Yüce Allah, ‘selam’ kelimesini kullanmış ve onları bu güzel kelimeyle anmıştır;

سَلَامٌ عَلٰى اِبْرٰهٖيم[1]

“İbrahim’e selâm olsun.”

 

سَلَامٌ عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَ[2]

“Musa ve Harun’a selam olsun.”

 

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلٖينَ[3]

“Ve gönderilen (bütün) peygamberlere selâm olsun.”

 

  • Yüce Allah şehitler ve salih kulları şu cümlelerle övmektedir;

 

وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُولٰئِكَ مَعَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ وَالصِّدّٖيقٖينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحٖينَ وَحَسُنَ اُولٰـئِكَ رَفٖيقً[4]

 

“Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.”

 

  • Kur’an, insanları günahlardan pişmanlık duyup tövbe edeceği zamanlarda Allah Resulü’ne (s.a.a) tevessül etmelerini çünkü O’nun isteğinin insanların günahlarının bağışlanmasına sebep olacağını buyurmaktadır;

 

وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُوا اَنْفُسَهُمْ جَاؤُكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللّٰهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَوَّابًا رَحٖيمً[5]

 

“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.”

 

Başka bir ayette ise insanların münafıkları azarlayarak Allah Resulü’nün (s.a.a) huzuruna vararak kendileri için bağışlanma dilemelerini istediklerinde münafıkların bu işten imtina ettiği buyrulmaktadır;

 

وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللّٰهِ لَوَّوْا رُؤُسَهُمْ وَرَاَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ[6]

 

“Münafıklara, ‘Gelin, Allah’ın Resulü sizin için bağışlama dilesin’ denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün. “

 

  • Kur’an, Ashab-ı Kehf hakkında şöyle buyurmaktadır;

 

قَالَ الَّذٖينَ غَلَبُوا عَلٰى اَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا[7]

 

“(Bazıları), ‘Onların üstüne bir bina yapın, Rableri onların hâlini daha iyi bilir’ dediler. Duruma hâkim olanlar ise, ‘Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız’ dediler.”

 

Gerçek müminler, Ashab-ı Kehf’in mucizesinin aslı kavrayarak, bu olayın bedensel meadın ve hakiki manasının canlı belgesi olduğunun farkı vardı. Ashab-ı Kehf’in ölümünden sonra;

 

-“Biz, insanların onları unutmamaları, insani erdem ve inancın zirvesine ulaşmaları ve onları olgu ve önder kabul etmeleri için onların mezarlarının üzerine bir mescit yapacağız” dediler.

 

Allah, müminlerin Ashab-ı Kehf’in mezarının üzerine ibadet ve itaat mekânı unvanına sahip mescit inşa etme ve ondan yararlanma kararını naklederek, bu amele onay mührünü vurmuştur.

 

  • Peygamber’in (s.a.a) pak bedeninin kendi evine yani etrafı dört duvar üzeri ise tavan kaplı bir yere defnedilmesi, İslam’da manevi şahsiyetlerin mezarlarının üzerini ve etrafını örten bina yapmanın teyit edilmiş güzel amellerden olduğunun nesnel kanıtıdır. Aynı şey geçmiş peygamberler içinde söz konusudur. Örnek olarak;

 

Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakup (a.s) ve eşlerinin mezarları, ismini Hz. İbrahim’in adından (a.s) ve hatırasından alan El-Halil’dedir.[8] Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın (a.s) mezarları Beyt’ul Lahim’de, diğer peygamberlerin mezarları ve eserleri, asırlar boyunca hem İslam öncesi hem de İslam sonrası dayanıklı ve estetik bina ve yapıların merkezi olan Beyt’ul Mukaddes’te ve Şamat’tadır.[9]

 

Geçmiş peygamberlerin mezarları konusunda önemli nüktelerden biri; İkinci Halifenin Beyt’ul Mukaddes’i fethettikten sonra bu mezarlara ve eserlere itiraz etmemesi hatta buralarda namaz kılarak bu mekânların varlığı onaylamış olmasıdır.[10] Aynı şekilde tarih boyunca İslam âlimlerinin ve önderlerinin de metodu bu minvaldeydi.

 

Evet, hem Şia hem de Ehlisünnet olmak üzere tüm Müslümanların, tarih boyunca manevi şahsiyetlere saygı açısından bu insanların mezarlarına türbe, kümbet ve anıtlar yapması, tamamen Kur’an, hadis[11] ve Peygamberin (s.a.a) şehitlerin ve sahabenin mezarlarını ziyaret metoduna (İslami kaynaklara) dayanmaktadır.

 

 

Türbelerin Tahrip Edilmesinin Amacı

 

Dinin Yanlış Yorumlanması;

 

Diğer inançlarda olduğu gibi Müslümanların manevi ve ideolojik önderlerini yüceltilmesi metodu, tarih boyunca yaygın bir uygulama olmuş ve en ufak bir itirazla karşılaşmamıştır. Ancak altıncı yüzyılın eşiğinde Şam’da ortaya çıkan İbn. Teymiye adında birisi, Peygamberlere ve mezarlarına saygıyı sadece meşru olmayan haram bir iş olarak kabul etmekle yetinmeyip bu işe kalkışanların, müşrik ve mürtet olduğunu ve tövbe etmedikleri takdirde öldürülmeleri gerektiğini söylemişti! İbn. Teymiye ayrıca bu bina ve eserlerin tahrip edilmesinin vacip olduğu yönünde fetvada vermişti.

 

Bu inanç, o dönemde her ne kadar çok az insan tarafından benimsense de kısa bir süre sonra etkisini yitirmiş ve unutulmuştu. Dört asır sonra yani on birinci yüzyılda Hicaz’ın Necd bölgesinde ortaya çıkan Vahabilik inancı ile İbn. Teymiye’nin görüşleri yeniden hayat buldu. Nihayetinde H.K 1344 yılında Mekke ve Medine’ye hâkim olan Vahabiler, bu iki şehirde ve Hicaz’da bulunan Peygamber’in (s.a.a) yakınlarına, sahabelerine ve dini şahsiyetlere ait türbeleri ve türbelerin kenarında bulunan mescitleri tahrip etmiş ve maalesef bugün bu türbe ve mescitlerden en ufak bir iz bile kalmamıştır.

 

Burada şu soru akla gelmektedir;

 

-Bu bakış açısının (türbelerin tahrip edilmesi) amacı ve kaynağı nedir? Kendilerini Müslüman olarak adlandıranlar nasıl olurda din büyüklerine ihanet edilmesine ve onlara ait türbe ve yapıların tahrip edilmesine müsaade edebilirler?

 

Sorunun cevabı şudur;

 

-Her din ve mezhepteki en büyük tehlikelerden birisi; o din veya mezhebi bölünmelere ve güçsüzlüğe sürükleyen yanlış yorumlamalar, aşırıya kaçmalar ve din adına sunulan sapkın inançlardır.

 

Geçmiş dinlerde yaşanan tahrif ve sapmaların konumuzun dışında olduğu açıktır. Ancak üzülerek söylemek gerekir ki, İslam dinine inanlar arasında ihtilaflara, kine hatta kimi zaman kan dökmelere sebep olan yanlış yorumlama ve ifrat batağına saplanan Müslümanlar da olmuştur. Bu tür fikirsel sapma ve yanlış yorumlamanın en bariz örneği; Peygamber’in (s.a.a) hayatı döneminde ortaya çıkan ve Hz. Ali’nin (s.a) hükümetine itiraz eden bir grup unvanında zirveye tırmanarak işi, Hz. Ali’yi (a.s) şehit etme derecesine taşıyan Hariciler’dir.

 

Hz. Ali’nin (a.s) şahadetinden sonra uzun yıllar Haricilerin İslam dünyasının farklı noktalarındaki varlığına ve faaliyetlerine şahit olduk, olmaktayız. Bugün bile İslam için bir baş belasına dönüşen bu zihniyet, birçok Müslüman’ı katletmeye devam ediyor.

 

Hz. Peygamber’in (s.a.a) Döneminde Hariciler;

 

Daha önce de söylendiği gibi Hariciler, Peygamber’in (s.a.a) hayatı döneminde ortaya çıkmıştı. Huneyn Savaşı sonrası Ci’rane bölgesinde savaş ganimetlerini Müslümanlar arasında taksim eden Peygamber’e (s.a.a) birisi “Ey Muhammed! Adil ol” dedi. Peygamber (s.a.a);

 

“Yazıklar olsun sana! Eğer adil olmazsam kim adil olacak?” buyurdu.

 

Ashaptan birisi;

 

“Ey Allah’ın Resulü! İzin verin size karşı böyle cesur davranan bu münafığın cezasını vermek için boynunu vurayım” deyince Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu;

 

“(Maazallah), Eğer onu öldürürsen insanlar beni yaranını öldürmekle itham eder. Onu kendi haline bırakın. Ama şunu bilin ki; bu adamla aynı düşünceye sahip olan insanlar var. Onlar Kur’an okurlar. Fakat Kur’an, boğazlarından aşağı inmez. Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar.”[12]

 

Ebu Said Hudri’nin naklettiği başka bir hadiste şöyle geçmektedir;

 

“(Beni Temim oğullarından) Zu'l Huvaysıra ismindeki şahıs Peygambere (s.a.a) ‘Ey Muhammed! Allah’a itaat et’ dedi. Peygamber;

 

‘Eğer ben Allah’a isyan edersem kim Allah’a itaat eder? Allah beni tüm insanlar için emin karar kılmışken sen beni bu değersiz ganimetlerin taksiminde mi güvenilir kabul etmiyorsun?!’

 

Zu'l Huvaysıra oradan ayrılınca Peygamber (s.a.a);

 

“Gelecekte bu insanın cinsinden (aynı düşüncede) insanlar ortaya çıkacaktır. Onlar Kur’an okurlar. Fakat Kur’an, boğazlarından aşağı inmez. Müslümanları öldürürler ancak putperestlere itiraz etmezler. Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar.Eğer o topluluğa erişirsem Ad ve Semud kavminin toptan silindiği gibi onları da toptan silip öldüreceğim.[13]

 

Zu'l Huvaysıra hadisesinde olduğu gibi Haricilerin aşırıcı tutumları, Peygamber’e (s.a.a) karşı ihanet kabul edilecek tarzda hareket etmeleri ve Peygamber’in (s.a.a) bu konudaki sözleri sadece o dönem için geçerli değildi. Peygamber’den (s.a.a), farklı zaman ve mekânlarda gelecekte büyük tehlike arz edecek ve İslam’a ağır darbeler vuracak Haricilerin özelliklerini ettiği beyan birçok hadis nakledilmiştir. Peygamber (s.a.a) bu yolla Müslümanların, bu tür insanların zahiri ibadet ve itaatlerinin etkisi altında kalmamaları ve sapkın inanç ve fikirlerini tanımalarını hedefliyordu.[14]

 

Biz burada Peygamber’in (s.a.a) en çok üzerinde durduğu ve konumuzla alakalı olan Haricilerin üç bariz özelliğini açıklamakla yetiniyoruz;

 

  • İbadeti ve Kur’an Okumayı Önemserler;

 

Haricilerin özellikleri içerisinde Peygamber’in (s.a.a) üzerinde önemle durduğu ilk özellik; aşırı ibadet etmeleri, namaz, oruç ve Kur’an’a önem vermeleridir. Öyle ki diğer Müslümanların ibadetleri bu insanların ibadetlerine oranla azdır. Bu konu birçok hadiste nakledilmiştir;

 

Gelecekte Zu'l Huvaysıra ile aynı düşünceye sahip insanlar hakkında Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmaktadır;

 

“Namazınız ve orucunuz onların namaz ve oruçlarının yanında bir şey değildir.”[15]

 

Başka bir hadiste ise;

 

“Bu ümmet içinde bir kavim çıkar, namazlarınızı onlarınkinin yanında küçümsersiniz.”[16]

 

Hz. Ali (a.s) Nehrevan Savaşı’nda askerlerine hitaben şöyle buyurmuştur;

 

“Ey İnsanlar! Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum ‘Ümmetimden bir grup çıkar. Onlar, Kur’an okurlar. Sizin okuyuşunuz onların okumasının yanında hiçbir şeydir. Namaz ve orucunuz onların namaz ve oruçlarının yanında azdır. Okudukları Kur’an’ın kendilerinin faydasına olduğunu zannederler lakin zararlarınadır. Namazları, boğazlarından aşağı inmez. Tıpkı okun yaydan çıkması gibi onlar da İslam’dan çıkarlar.”

 

  • İslam’dan Uzaklaşırlar;

 

Haricilerin ikinci özelliği; İslam’dan ve Kur’an’ın ruhundan uzaklaşmalarıdır. Kibirleri ve taşlaşan kalpleri sebebiyle hiç kimsenin nasihatini dinlemeye, yol göstericiliğini kabul etmeye yanaşmazlar.

 

“Benden sonra ümmetimden bir kavim çıkar. Kur’an okurlar fakat boğazlarından geçmez. Okun yaydan çıkışı gibi dinden çıkarlar. Sonra da ona geri dönmezler. Bunlar yaratılmışların en şerlileridir.”[17]

 

Evet, artık onların tövbe etmelerine ve İslam’a geri dönmelerine ümit yoktur.Okun yaydan çıkışı gibi dinden çıkarlar ve geri dönmezler.

 

  • Müslümanları Kâfir İlan Ederler;

 

Haricilerin bir başka tehlikeli özelliği; Müslümanları tekfir etmek konusunda taşkın ve cesur olmalarıdır. Kendilerinin sapkın inanç ve düşüncelerini kabul etmeyen her Müslüman’ı mürtet ve İslam dairesinden çıkmış kabul eder ve tövbe etmemeleri halinde öldürülmeleri gerektiğine inanırlar.  Müslümanlara karşı böyle katı uygulamalara imza atan Hariciler, müşrik ve putperestlere karşı en ufak bir itiraz dahi etmezler. Nitekim Peygamber (s.a.a) bu konuda şöyle buyuruyor;

 

“Onlar şirk ehlini bırakıp Müslümanları öldürecekler.”[18]

 

Tarihte Haricilerin bu uygulamalarına örnek birçok olay nakledilmiştir. Bu batıl düşünce Nehrevan Savaşı’nın yaşanmasına ve birçok Müslüman’ın öldürülmesine sebep olmuştur.

 

 

 

 


[1]Saffat/109

[2]Saffat/120

[3]Saffat/181

[4]Nisa-69

[5] Nisa/64

[6]Münafikun/5

[7]Kehf/21

[8]Beyt’ul Mukaddes’e 250 km. mesafede olan El-Halil şehrinin asıl ismi Hebron veya Hebra’dır.

[9]Şamat; Mısır ve Sina Yarımadası hariç Akdeniz Kıyılarını tanımlamak için kullanılan sınırları net olmayan coğrafi bir terim olup sözcükte anlam açısından Doğu kelimesine gönderme vardır. Genel olarak tarihsel süreç içerisinde Toros Dağları'nın güneyindeki Orta Doğu'da geniş bir alanı belirtmektedir. Batı'da Akdeniz, güneyde Arabistan Çölü ve Doğu'da Mezopotamya ile sınırlanmıştır.

[10] Tarih-i Taberi C.3 S.405Lübnan baskısı, Tarih-i Ebu’lFidaMekteb’ul Maarif Baskısı-Beyrut

[11] Hadis noktasında Ehlisünnet’in büyük âlimlerinden olan Subki’nin  (ö.756) Şefa’ulEskam ve Semhudi’nin (ö.911) Vefa’ul Vefa adlı kitaplarına müracaat edilebilir.

[12] Sahih-i Müslim, Zekât Kitabı Zikri Hevaric Babı, 1063.hadis

[13]A.g.e

[14] Hariciler hakkında Sahihi Buhari de 9, Sahihi Müslüm ve diğer Sahih ve Müsned’ler de 30 hadis nakledilmiştir.

[15] Sahih-i Müslim 148.hadis

[16]A.g.e 147.hadis

[17] Sahih-i Müslim 158.hadis

[18]A.g.e 1064.hadis

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler