11 Aralık 2018 Salı Saat:
22:35

Türkiye ve Suudiler Kaygılarında Neden Haklı?

08-02-2016 13:50




Türkiye ve Suudiler kaygılarında neden haklı?
Türkiye ve Suudi Arabistan, hem siyasi hem de askeri sebeplerden dolayı Suriye savaşını 5 yıllık eski tanımı çerçevesinde sürdüremeyecek olmanın kaygısını taşıyor.

Suriye ordusu ve müttefiklerinin Halep’in kuzeyinde son 3 yılda silahlı gruplar lehine oluşan dengeyi, Cenevre’de başlayan siyasi çözüm süreciyle eş zamanlı olarak 3 günde kendi lehine çevirmesi, bu grupları destekleyen Türkiye, Suudi Arabistan’da ciddi kaygılara neden oluyor.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun konuyla ilgili açıklamaları, Suriye’ye karşı destekledikleri savaşta Halep üzerine kurdukları planın önemini hem de bu planın çökmeye başlamasından duyulan öfke ve kaygıyı yansıtıyordu.

Davutoğlu, Suriye lehine olan her gelişmeyle ilgili beş yıl boyunca yaptığı gibi Halep’teki son gelişmelerde de “masum siviller” söylemini öne çıkardı. Tüm Suriye’de olduğu gibi Halep’teki savaştan da en çok zarar görenler hiç kuşkusuz masum sivillerdi; ancak Halep’teki “masum sivillerin” acıları geçen hafta değil, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar destekli silahlı grupların işgalleriyle başlamıştı.

Suriye ordusu ve müttefiklerinin geçtiğimiz hafta başlattığı operasyon da bu acılara son vermeye başlamış ve yaklaşık 70 bin nüfuslu Nubbul ve Zehra beldeleri silahlı grupların 3 yıldır süren kuşatmasından kurtarılmıştı.[1]

Davutoğlu, "10 bin kadar kişi sınırımızda ve 30 bin kadarı da şu anda sınırımıza doğru yürüyor"[2] diyerek son gelişmeyi bir insani facia olarak yansıtmaya çalıştı; ancak destekledikleri silahlı grupların yarattığı insani facia bununla kıyaslanmayacak kadar büyüktü. Örneğin sadece Lazkiye’ye göçmek zorunda kalan Haleplilerin sayısı 700 bindi.[3]

Ankara’nın gerçek kaygısı

Dolayısıyla Davutoğlu, haklı olarak "Halep'e karşı son 5 yılın en büyük, en tehlikeli ve en ağır saldırısı gerçekleştiriliyor" derken “tehlike”nin “masum sivillere” yönelik boyutuna değil müttefikleriyle birlikte Halep üzerine kurduğu plana yönelik boyutuna işaret ediyordu.

Davutoğlu kaygılarına sebep olan şeyin “masum siviller” değil çökmekte olan planları olduğunu şu sözleriyle açıkladı:

“Halep, Suriye'nin ikinci büyük şehri ve ekonomisinin bel kemiğidir. Rejim karşıtı muhaliflerin güvenli bölgesi haline gelmişti. Türkiye ve Halep arasındaki koridor da uluslararası toplumdan gelen tüm yardım ve malzemelerin TIR'larla geçtiği bir yerdi. Şimdi Suriye rejimi, farklı ülkelerden belli paramiliter güçler, Hizbullah gibi aşırı Şii milisler ve Rusya'da havadan olmak üzere hepsi Halep'e saldırıyor. Şimdi Türkiye ile Halep arasındaki hayat koridoru kesildi. Halep'teki durum çok kaygı verici."

2012’de hedef olarak Halep

Suriye’nin “ikinci büyük şehri” olan Halep’te Türkiye ve müttefiklerinin vekalet savaşını başlattığı 18 Temmuz 2012 tarihine kadar yönetim karşıtı tek bir gösteri dahi yapılmamıştı. Halep 18 Temmuz 2012’den sonra Suriye “ekonomisinin bel kemiği” olduğu için hedef alındı.

Çünkü güvenlikle ilgili tüm üst düzey karar vericilerin 18 Temmuz’da bombalı bir saldırıyla öldürülmesi, daha önce hazırlanan ‘yıldırım harekat planının’ ilk adımıydı ve bu planla yönetimin aylar içerisinde devrileceği hesaplanmıştı.

Plandaki hesabın tutması için Suriye hükümetinin savaşı sürdürememesi, bunun için de “ekonomi belkemiğinin” kırılması gerekiyordu. Davutoğlu o dönemde yapılan planlamadan ve Halep’ten çok emin olduğu için “Şu anda maalesef sancılı bir süreç var ama bu süreyi artık yıllarla ifade etmek mümkün değil, aylar ve haftalarla ifade edilebilir”[4] demiş ve Şam’a “ömür biçmişti.”

Suriye hükümeti orduyu kırsallardan merkezlere çekerek kent merkezlerinin düşmesine izin vermedi; ancak sınırların açık kalması ve kırsal bölgelerin silahlı gruplar tarafından işgal edilmesi en geç aylar içerisinde zaferle sonuçlanması beklenen ‘yıldırım harekâtın’ yıllara yayılan bir yıpratma savaşına dönüşmesine neden oldu.

2016’da kaygı olarak Halep

Suriye ordusu ve müttefiklerinin geçen hafta başlattığı operasyon tam da Davutoğlu’nun dediği gibi silahlı grupların “güvenli bölgesi haline gelen” kırsalın kontrol altına alınmasını hedefliyor.

Dolayısıyla Halep’in kuzey kırsalını silahlı gruplar için “güvenli bölge” diye niteleyen Davutoğlu, Türkiye’den silahlı gruplara açılan “hayat koridorunun” kapanmasından kaygı duymakta son derece haklı. Çünkü Suriye ordusu tam da siyasi çözüm sürecinin başlamasıyla eş zamanlı olarak 18 Temmuz 2012’deki filmi geri sarıyor ve kırsalları ve sınırı yeniden kontrol altına alarak yıpratma savaşını sona erdirmeyi hedefliyor.

İnsani facia argümanı, Madaya, Nubbul ve Zehra

Davutoğlu, beş yıllık alışkanlıkla “masum sivil” vurgusu yaparak müttefiklerini “birlikte çalışmaya ve buna engel olanların cezalandırma”ya çağırıyor. Ancak ‘insani facia’ sorumlularının “cezalandırılması” ile ilgili olarak saha gerçekliğini bilen hiç kimseyi ikna etmeyecek zayıf argümanlar sunuyor.

Çünkü Madaya’da Suriye ordusu ve Hizbullah’ın kuşatmasından kaynaklı bir açlık değil, silahlı grupların buradaki sivilleri kalkan olarak kullanmasından ve ulaştırılan insani yardımları yüksek fiyatlarla satmasından kaynaklanan bir açlık yaşanmıştı.[5]

Nitekim BM’nin girişimiyle Madaya’ya insani yardım ulaştırılmasından sonra buradan tahliye edilen sivillerden 84’ü de terörle mücadele için Suriye Ulusal Savunma Güçleri’ne katılmıştı.[6] Buna karşın İdlib’in Foa ve Kefarya beldelerinde silahlı grupların kuşatması devam etmekle birlikte 3 yıldır silahlı grupların kuşatması altında bulunan Nubbul ve Zehra kentleri de Suriye ordusu ve müttefiklerinin Davutoğlu’nu kaygılandıran son operasyonunda kurtarıldı.

Ankara ve Riyad’ın kaygısı, ABD’nin ‘satışı’

Davutoğlu’nun bu gerçeklikten ne ölçüde haberdar olduğu belirsiz; ancak “ne zaman Amerika-Rusya görüşmesi olmuşsa ertesi gün daha fazla saldırı oldu” diyen Davutoğlu, bu süreci Ruslarla koordineli yürüten ABD’nin vekalet savaşına dönmesinden umudunu kestiğini gösterdi.

2014 eylülünde IŞİD’e karşı uluslararası koalisyona dönüşen ‘merhum’ Dostlar Grubu içinde Türkiye’nin kaygılarını paylaşan sadece Suudiler oldu. Yemen’e askeri müdahale yapan Suudi Koalisyonunun Sözcüsü General Ahmed Asiri, Suriye’ye kara birliği göndermeye hazır olduklarını açıkladı.[7]

CNN Arapça servisine konuşan Suudi yetkililer ise Suriye’ye gönderilmek üzere 150 bin kişilik bir ordu kurduklarını ifade etti.[8] Yaklaşık bir yıldır İran’dan başka hiçbir uluslararası destekçisi olmayan Husilere karşı 150 bin kişilik bir kara gücü kuramayan Suudilerin İran ve Rusya’nın sahada olduğu Suriye’ye asker göndermesinin ciddiye alınacak bir tarafı yoktu.

Gizlenen niyetin gerçekleşme ihtimali

Ancak Suudilerin bu niyetine ABD’den destek gelmesi[9] ve bu niyetin Başbakan Davutoğlu ile Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Riyad ziyaretinin ardından açıklanması; Suriye, Rusya ve İran’ın bunu ciddiye almasına neden oldu. Rusya, “resmen savaş ilanı olur”, İran, “bir tekini bile sağ bırakmayız”, Suriye ise “Suudiler gelirse tabutları döner”[10] şeklindeki açıklamalarıyla bunu ciddiye aldıklarını gösterdi.

Amerika’nın destek açıklamasına rağmen, Suudilerin Suriye’ye asker göndermesi de Suriye’de savaşı bitirme yönünde hem siyasi hem de askeri alanda yaşanan gelişmeleri tersine çevirmesi de ihtimal dışı. Çünkü:

1- ABD’nin Suudi önerisine desteği, vekalet savaşı seçeneğine geri dönme iradesini yansıtmıyor. Suudilerin Suriye’ye asker gönderme niyeti ile Davutoğlu’nun Halep’teki son durumun sorumlularını “cezalandırma” çağrısı aynı hedefi ifade ediyor; ancak Suudiler bu hedefi “uluslararası koalisyon” bünyesinde ve “IŞİD’le mücadele hedefiyle” gizleyerek ifade edebiliyor. Amerika da Suudilerin gizlediği hedefe değil, açıkladığı hedefe destek veriyor.    

2- Suudiler, 150 bin kişilik orduyu geçtiğimiz ay söz konusu ettikleri 34 üyeli ‘İslam Koalisyonu’na dayandırıyor. Ancak Lübnan ve Pakistan’ın katıldıklarını Suudilerden öğrendiği bu 34 üyeli İslam Koalisyonu’nun henüz fiziki varlığı bile söz konusu değil.

Öte yandan Halep’teki son gelişmelerin sorumlularını cezalandırma çağrısı yapıyor olsa da Rus uçağını düşürdükten sonra Suriye’ye uçak kaldıramayan Türkiye’nin Suudilerin 150 bin kişilik ordusuna asker yazılacağı oldukça şüpheli.

Savaşın değişmekte olan tanımı ve kaygıların sebebi

Suudiler, Türkiye ile birlikte Suriye’de bir fiili durum yaratarak Amerika’yı savaş seçeneğine döndürme hedefine sahipse, 150 bin kişilik ordu meselesinin gündeme getirilmesi bir nabız yoklama girişimi olarak gözüküyor.

Hala savaşın sürdürülmesinde ısrarcı olan Türkiye ve Suudi Arabistan’ın kaygısı şu sebeplerden dolayı çok büyük ve ‘haklı’.

1- Geçen beş yılın aksine Suriye sorununun siyasi çözümü yönünde çok güçlü bir uluslararası irade var.

2- 2254 sayılı BM kararı ve Cenevre’de kurulan siyasi çözüm masası Türkiye’ye ve Suudilere siyasi çözüm konusunda sadece hezimet vaat ediyor. Çünkü Cenevre-2’nin aksine masada artık diğer muhalif gruplar da var ve diğer muhalif gruplar ile Ankara ve Riyad’ın desteklediği muhalif grubun çelişkisi en az Şam’la muhaliflerin çelişkisi kadar derin.

3- Cenevre süreciyle birlikte Suriye’de 5 yıldır ‘rejim ile muhalifler’ çelişkisi ile tanımlanan savaşın ‘Suriye ile teröristler’ çelişkisi ile tanımlanacağı yeni bir oyun düzeni kuruluyor. Suriye ordusu ve müttefiklerinin Cenevre ile eş zamanlı olarak askeri sahaya ağırlığını koyması, 5 yıllık savaş tanımının değişmesini hızlandırıyor.

Elbette Suriye’deki 5 yıllık savaş tanımının değişmesinin sahadaki savaşı bitirmesi beklenmiyor; ancak bu tanım değişikliğinin Türkiye ile Suudi Arabistan’ı tamamen oyun dışı bırakacağı açık. Zira sahadaki askeri gelişmeler Türkiye ve Suudi Arabistan’ın desteklediği grupların fiziksel varlığını ortadan kaldırıyor; Cenevre süreci ise bu grupların ‘terörist’ tanımına sokulmasını kolaylaştırıyor.

Dolayısıyla Türkiye ve Suudi Arabistan, hem siyasi hem de askeri sebeplerden dolayı savaşı 5 yıllık eski tanımı çerçevesinde sürdüremeyecek olmanın kaygısını taşıyor.   

Riyad heyeti Cenevre’den çekilirse kim üzülür?

Türkiye ve Suudi Arabistan, 5 yıllık savaş tanımını değiştirecek olan Cenevre sürecini Riyad heyetini masadan çekerek durdurabileceğini sanıyorsa yanılıyor. Çünkü Suriye ordusu ve müttefiklerinin yarattığı askeri şartlardan ve ABD’nin siyasi çözüme dümen kırmasından kaynaklanan diplomatik şartlardan dolayı siyasi süreç Riyad heyetinin masadan çekilmesiyle bitmeyecek kadar korunaklı.

Aslında 10 yıl öncesinde Irak’ta yaşananlar, Türkiye ve Suudi Arabistan için ibretler sunuyor. Zira Iraklı Sünniler, 30 Ocak 2005’teki siyasi süreci boykot etmiş; ancak oyun dışı kaldığını gördüğü için 11 Aralık 2005’te siyasi sürece katılmak zorunda kalmıştı. Şimdi Cenevre süreci için de benzer bir durum söz konusu. Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Riyad heyetini masadan çekmesi, sadece Iraklı Sünnilerin 2005’teki siyasi süreci boykot etmesi gibi bir sonuç yaratabilir.

11 Aralık 2005’te Iraklı Sünnilerin siyasi sürece katılması tüm taraflar açısından bir ihtiyaçtı ve dönüşleri bu yüzden desteklendi, hatta Davutoğlu ile Tarık Haşimi bunun seremonisini de Türkiye’de yaptı. Ancak Cenevre süreçlerinde Türkiye ve Suudi Arabistan’ın desteklediği silahlı gruplar, Amerika açısından bile sadece bir yük olduğu için bunların siyasi süreçten çekilerek “terörist” olmayı tercih etmesi, sadece Ankara ve Riyad’ı üzer.

 

Alptekin DURSUNOĞLU / YDH

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !