01 Aralık 2020 Salı Saat:
00:33
27-10-2020
  

Ümmet-i Vâhide

Halklar (şuûb) ve kabileler (kabâil) hegomonya ve üstünlük taslamak için değil; kendini ötekinde açma ve geliştirme (teârûf) ve hayırlarda yarış için vardır.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Recep İhsan Eliaçık

 

Geleneksel “kast sistemi” ile yeryüzünde en katı “sınıflı toplum” yapısını oluşturan Hindistan’da dört bin kadar tanrı olması acaba tesadüf mü?

 

Tesadüf değil, çünkü “çok tanrılılık” ile “çok sınıflılık” arasında kopmaz bir bağ var.

 

Biri diğerinin ifadesinden başka bir şey değil.

 

Bu durumda, “Cahiliye döneminde 360 put vardı” demek, her kabilenin üç-dört (bazen sekiz-on) putu/totemi olduğu için en az 60-70 kabile (sınıf/kast) vardı demektir.

 

İşte bu kabile sistemi, Hind kast sisteminin 7. yüzyıl Arabistan’ındaki ifadesiydi.

 

Bu durumda bir toplumu soy, sop, dil, ırk, renk, kavmiyet, milliyet, mülkiyet hatta cinsiyet bakımından kabilelere (sınıflara/kastlara) bölüp parçaladığınız ve bunlar üzerinden hegomonyalar ürettiğiniz zaman “şirk” koşmuş oluyorsunuz.

 

Hâlbuki halklar (şuûb) ve kabileler (kabâil) hegomonya ve üstünlük taslamak için değil; kendini ötekinde açma ve geliştirme (teârüf) ve hayırlarda yarış için vardır.

 

* * *

 

Kur’an’da “ümmet-i vâhide” kavramı bu açıdan incelenmeye değerdir.

 

Çünkü ümmet-i vâhide (tek toplum) tevhidin sosyolojik tefsiri oluyor.

 

Bakın Kur’an bu konuda neler söylüyor.

 

“İnsanlık bir zamanlar tek bir toplumdu (ümmet-i vâhide). Sonra Allah, doğru yolda olanları müjdelemek, yoldan çıkanları da uyarmak üzere peygamberler gönderdi. Anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hüküm versin diye o peygamberlerle beraber adaletin yolunu gösteren kitaplar gönderdi. Ancak kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki ihtiras ve zorbalıktan (bağy) ötürü anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, anlaşmazlığa düştükleri şeylerde adaletin yolunu gösterdi. Allah yürümek isteyeni doğru yolda yürütür.” (Bakara; 2/213)

 

Demek ki insanlık bir zamanlar tek bir toplummuş. Bu tek toplumdan bazıları ihtilafa düşerek ayrılmış, yoldan çıkmış. Bu yoldan çıkma aralarındaki bağy (kin, ihtiras, zorbalık) sebebiyle olmuş. Sonra Allah peygamberler saracılığı ile “adaletin” yolunu gösteren kitaplar göndermiş.

 

Ayeti geniş zaman kipinde okuduğumuzda “Hala da öyle…” manası çıkar. Çünkü tek toplumdan ayrılma dünya gezegeninden ayrılıp başka bir gezegene gitme olmadığına göre, tek toplumu kendi içinde parçalama, kastlara, sınıflara ayırma, bunlar üzerinden haksızlıklar (zulm) üretme olur. Peygamberler de tekrar tek topluma dönmek, kastları, sınıfları ortadan kaldırmak için “adaletin” yolunu gösteren kitaplar getirmiş olurlar.

 

Peki, insanlar neden parçalandılar?

 

Kastlar ve sınıflar neden ortaya çıktı?

 

Bunun altında yatan esas sebep neydi?

 

Tek toplum, parçalı (kastlı/sınıflı) hale neden dolayı geldi?

 

Devam ediyoruz:

 

“İşte bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir (ümmet-i vâhide). Rabbiniz de Benim. Daima Benim bilincimde olun! Gel gör ki kendi aralarında paramparça olup gruplara ayrıldılar. Her gruba kendini hak diğerini batıl görmek hoş göründü. Sen onları cehalete batmış olduklarını anlayıncaya kadar kendi hallerine bırak. O elde ettikleri mal ve oğulları, hayırda yarıştırmak için kendilerine özel olarak verdiğimizi mi sanıyorlar? Hayır, anlayamıyorlar. Oysa Rablerine karşı korku ve titreme içinde olanlar, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine ortak koşmayanlar, verdiklerini Rablerinin huzuruna çıkacaklar diye kalpleri korku ile ürpererek verenler…  İşte onlardır hayırda yarışanlar ve onun öncüleri olanlar.” (Mu’minun; 23/52-61)

 

Görüldüğü gibi tek toplumun parçalanması, guruplara, kastlara, sınıflara ayrılmasının sebebi, içimizden bazılarının “mal ve oğullar” (mâl ve benîn) sahibi olması ve bunları “kendilerine özel olarak verilmiş hayır” sanmalarından dolayıdır. Yani servet, zenginlik ve nüfuz (mal ve oğullar) sahibi kimseler, biriktirdikleri (kenz) ile toplumda ayrıcalık ve üstünlük taslamakta ve “kendi yanlarında olanla şımararak” toplumda sınıflaşmalara neden olmaktadırlar.

 

Oysa yapılması gereken, mal ve oğullar sahibi olmanın kendilerine özel bir hayır (mülkiyet) olduğunu sanmak değil; hayırda yarışmak (yusâriûne fi’l-hayrât), verileni vermek (yu’tune mâ âtev)… İşte bunu yapanlar Rablerine karşı korku ve titreme içinde olanlar, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine ortak koşmayanlar ve kalpleri korku ile ürperenlerdir.

 

Demek ki özel mülkiyet yığarak onunla şımarmak, mal ve oğullar (servet ve nüfuz) sahibi olmakla tek toplumu sınıflara ayırmak, “hayr” (karşılıksız bağış) ve “i’ta” (karşılıksız veriş) kaçkını olmak ayetleri inkar, şirk, Allah’tan korkmamak ve ürpermemek oluyor.

 

* * *

 

Oysa sınıfsız tek toplum (ümmet-i vâhide), mal ve oğullar böbürlenmesi ve özel mülkiyet şişinmesi nedeniyle kurulamamakta, bu yüzden sürekli sınıflaşma, çekişme ve didişme olmaktadır. Bunu sağlayacak olanlar sevgi ve merhameti (rahmet) önceleyenler ve bunun için de karşılıksız verenlerdir. Aksi halde cehennem boşuna değildir:

 

“Rabbin isteseydi bütün insanlığı bir tek ümmet (ümmet-i vâhide) yapardı. Bu yüzden birbirlerine karşı çıkıp duracaklardır . Ancak Rabbinin sevgi ve merhameti ile bağışladığı kimseler hariç. Zaten Allah onları bunun için yarattı. Böylece Rabbinin “Cehennemi görünür görünmez varlıklarla dolduracağım” sözü yerine gelmiş olacak.” (Hud; 11/118-119)

 

Demek ki Allah’ın istediği tek toplum hegomonik ilişkilerden arınmış, elindeki ile üstünlük taslamayan, bunu siyasi ve hukuki ayrıcalığa dönüştürmeyen, sınıf yaratmayan, birbirinin işini birbirinin yanında “ortaklaşacı paylaşım ve üretim düzeni” içinde çalışarak gören ve böylece “hayırlarda yarışan” sınıfsız tek toplumdur:

 

"Allah isteseydi hepinizi tek bir topluluk (ümmet-i vâhide) yapardı, fakat sizi, her birinize verdiği şeylerle imtihan ediyor. O halde hayırlarda yarışın." (Maide; 5/48)

 

"Rabbinin sevgi ve merhametini onlar mı taksim ediyorlar? Onların dünya hayatındaki geçimlerini aralarında nasıl Biz taksim ettikse, bir kısmına diğerinden daha fazla imkân vererek kimini kiminin yanında çalışmasını sağladıksa, işte Rabbinin sevgi ve merhametini taksim etmesi de böyledir. Bu onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır." (Zuhruf; 43/32)

 

Yoksa dünyada sanki bin yıl yaşayacakmış gibi para, altın, gümüş, mal ve servet yığıp lüks hayat (zuhruf) yaşayan ve onlara imrenip duranlardan oluşan sınıflı toplum değildir:

 

“Eğer insanlar tek bir toplum (ümmet-i vâhide) haline gelecek olmasaydı, Biz o Rahman’a kâfirlik edenlerin evlerinin çatılarını, çıkıp yükseldikleri merdivenlerini, evlerinin kapılarını, üzerine uzanıp yattıkları yataklarını, koltuklarını, kanepelerini gümüşten yapar, hepsini süse, altına, lükse (zuhruf) boğardık. Fakat bütün bunlar dünya hayatının geçici metâından başka bir şey değildir.  Sakınanlar için ebedi mutluluk ise ahirette Rabbinin katındadır.” (Zuhruf; 43/33-35)

 

ZUHRUF: Sözlükte mastar olarak (afv, zekâ’t, ribâ, mele’, tekâsür gibi) “çoğalmak, taşmak, dolmak, fazlalaşmak” demek… Süslenmek (tezahruf), altın, bir şeyin zineti, süsü, güzelliği (zuhruf), yerin çekici, güzel, rengarenk bitkisi (zuhrufu’lard), evin fazla eşyası (zuhrufu’l-beyt) kelimeleri bu köktendir… Ayette geçen zuhruf “süper lüks, altın süslemeli, gümüş işlemeli” manasında aşırı, ultra lüks bir hayatın tasviri için kullanılıyor.

 

Ve denmek isteniyor ki: İnsanların alabildiğine zengin olanlara, lüks hayat yaşayanlara özenip imrenerek tek tip bir topluluk haline gelme ihtimali olmasaydı… Şayet insanlar zengin kimseyi bol rızık ve refah içinde görüp, onlara arzu duyma ihtimali olmasaydı… İnsanların doğasında zenginlik içinde yüzenlere özenerek hepsinin de öyle olmak istemesi zaafı olmasaydı Biz bunları iyice lükse, altına, gümüşe, şatafata boğardık. Fakat Biz öyle yapmadık, zengin ne kadar zengin olursa olsun hep bir yanıyla eksik bırakılmıştır. En azından o zenginliğini mezara götürememekte, hepsine sahip olamamakta, ölür ölmez geride kalanlar malını mülkünü akbabalar gibi paylaşmaktadır. Sonunda bütün bunlar dünya hayatının geçici metaı olarak kalmaktadır. Şu halde “Ben çok zenginim” demenin üstünlük vesilesi olacak bir tarafı yoktur. Zenginliğin özenilecek, imrenilecek bir tarafı da yoktur…

 

* * *

 

Demek ki “ümmet-i vâhide” kavramının geçtiği yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi, bir taraftan “İşte sizin toplumunuz böylesi tek bir toplumdur” denirken, diğer taraftan “Eğer Allah isteseydi insanları tek toplum yapardı fakat zenginliğe imrenmesinler diye yapmıyor” denmesi Kur’an’ın istediği tek toplumun, bir tarafta zenginlikten şımarmışların ve diğer tarafta onlara özenip imrenenlerin olduğu bir toplum değildir. Yani sınıflı bir toplum değildir.

 

Bilakis Kur’an’ın istediği tek toplum, “sınıf” (zebr, hizp, şia) bakımından tekleşmiş toplumdur. Dil, din, ırk, renk, kültür, sanat, düşünce, inanç vs. bakımından herkesin tek tip hale geldiği bir toplumdan bahsedilmiyor.

 

Nitekim “ümmet-i vâhide” ayetlerinin geçtiği yerlerde görüldüğü gibi servet ve nüfuzdan (mâl ve benîn), lüks hayattan (zuhruf) bahsedilmesi, bunlardan kaynaklanan gurupların, hiziplerin, sınıfların mahkum edilmesi ve bunun giderilmesi için de “hayırlarda yarışmanın” ve “verileni vermenin” sürekli emredilmesi açıkça bunu göstermektedir.

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler