03 Temmuz 2020 Cuma Saat:
18:46
21-04-2020
  

Vefatının Yıl Dönümünde İkbal Lahorî

Vefatının 82. yıl dönümünde Muhammed İkbal Lahorî'yi rahmetle anıyoruz.

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

 

8 Kasım 1877 senesinde Keşmir yakınlarındaki Siyâlkût şehrinde dünyaya gelen Muhammed İkbal Lahorî’nin babası Nûr Muhammed ve annesi İmam Bîbî dindar insanlar olduğu için onun dinî şahsiyetinin gelişmesinde önemli ölçüde etkili olmuşlardır.

 

İkbal 1895’te Lahor’da Hükümet Koleji’nde felsefe ve hukuk ağırlıklı dersler aldı. Yetişme çağında İkbal üzerinde iki şahsiyetin kalıcı tesirler bıraktığı bilinmektedir. Bunlardan ilki, çocukluktan itibaren ilminden ve irşadından yararlandığı Mevlânâ Mîr Hasan, diğeri hocası Thomas Arnold’dur. Arnold, İkbal’in yeteneğini fark ederek 1905 senesinde Cambridge Üniversitesi’ne gitmesini sağlamıştır.

Cambridge’de dönemin meşhur Hegelci filozofu Mc Taggart ve psikolog James Ward ile tanışan İkbal özellikle Mc Taggart’ın yönetiminde felsefe çalışmaları yaptı. Bu arada şarkiyatçı Reynold Alleyne Nicholson ve Edward Granville Browne ile yakınlık kurdu. 1907’de Cambridge’deki öğrenimini tamamladıktan sonra Münih’e gitti ve orada Fritz Hommel’in yönetiminde tamamladığı The Development of Metaphysics in Persia adlı çalışmasıyla felsefe doktoru oldu. Eser, İkbal’in o dönemde panteist bir bakış açısıyla değerlendirdiği irfani düşünceye duyduğu ilgiyi de yansıtmaktadır. Ardından Lahor’a dönen İkbal, iki yıl kadar Şarkiyat ve Hükümet kolejlerinde İngilizce ve felsefe dersleri okuttu. Geçimini büyük ölçüde avukatlık yaparak sağlamakla birlikte 1934 yılına kadar sürdürdüğü bu işi hiçbir zaman asıl ilgi alanı olarak görmedi.

İslâm dünyasının içinde bulunduğu durum, diğer Hintli Müslüman aydınlar gibi İkbal’i de İslâm milletlerinin bir Rönesans gerçekleştirmesi gerektiği fikrine yöneltti. 1922’de İngiliz yönetimi tarafından kendisine “Sir” unvanı verilmişse de bu unvanı kullanmadı. 1926-1929 yılları arasında Pencap Yasama Konseyi üyeliğinde bulundu. 1928-1929’da Madras, Haydarâbâd ve Aligarh üniversitelerinde İslâm düşüncesinin yeniden kurulması üzerine konferanslar verdi. 1930’da Allahâbâd’da gerçekleştirilen Hindistan Müslümanları Birliği’nin yıllık toplantısına başkanlık etti. Bağımsız Pakistan Devleti’nin kuruluşu yönünde ilk ciddi adım, İkbal’in bu toplantının açılış konuşmasında ortaya koyduğu düşüncelerle atıldı. 1931 yılında yapılan II. Milletlerarası İslâm Konferansı’nda Dünya İslâm Kongresi’nin başkan yardımcılığına getirildi.

Hindistan halkına sınırlı yönetim hürriyeti verilmesi konusunu görüşmek üzere 1931’de Londra’da düzenlenen II. Yuvarlak Masa Konferansı’na İkbal de katıldı ve orada Muhammed Ali Cinnah ile yakın temas içinde bulundu. Dönüşte İtalya ve Mısır’a uğradıktan sonra Filistin’de düzenlenen Dünya İslâm Konseyi toplantısına iştirak etti. 1932 yılında yine Londra’da gerçekleştirilen III. Yuvarlak Masa Konferansı’na katıldı ve toplantının ardından Paris’e giderek Henri Bergson ve Louis Massignon ile görüştü. Buradan İspanya’ya geçen İkbal’in Kurtuba Ulucamii’ni ziyaret etmesi ve güçlükle izin alarak camide namaz kılması onun unutamadığı bir hâtıra oldu, bununla ilgili olarak “Mescid-i Kurtuba” başlıklı şiirini yazdı. İspanya’dan İtalya’ya geçerek Mussolini ile görüştü ve ondan Kuzey Afrika Müslümanlarına iyi davranmalarını istedi. 1933’te Afganistan Kralı Nâdir Şah’ın daveti üzerine Süleyman Nedvî ile birlikte Kâbil’e giderek Afganistan’ın idarî sisteminin yeniden düzenlenmesi üzerine temaslarda bulundu.

İkbal 1934’te gırtlak kanserine yakalandı ve sesini kaybetti, daha sonra gözleri de iyice zayıfladı, maddî problemler yaşamaya başladı. Buna rağmen gerek halkının gerekse İslâm âleminin meseleleri ve geleceğiyle ilgisini devam ettirdi. 1937’de, ülkesindeki Müslüman halkın en büyük lideri olarak gördüğü Muhammed Ali Cinnah’a, Hindistan Müslümanlarının bağımsızlığı ve güvenliği hususundaki görüşlerini içeren bir mektup yazdı. 21 Nisan 1938’de vefat etti ve Lahor’daki Mescid-i Şâhî’nin minaresi dibine defnedildi. Muhammed İkbal’in ikinci evliliğinden olan oğlu Câvid İkbal, babasının eserlerini ve düşüncelerini tanıtma yönünde önemli çalışmalar yapmıştır.

 

 

Merhum İkbal'e ait Hacı Musa Aydın Hoca'nın çevisini yaptığı İmam Hüseyin'i konu alan bir şiiri:

 

 

Âşıkların İmamı

 

Âşıkların imamı, hem Betûl’ün oğludur

Hem Resul bahçesinden, hürriyet servi odur

 

Allah Allah, besmele başında ‘ba’dır baba

‘Büyük Kurban’dır oğlu, o kurbana can feda

 

Milletler üstününün şehzade oğlu için
Ne de güzel deveydi sırtı o son Elçi’nin

 

Aşkın yüzü kızıldır onun kutlu kanından
Bu dize de güzeldir o mana ummanından

 

Resul’ün ümmetinde yeri hep ol Cenab’ın
Sanki ‘Kul Hûvallah’tır içinde hak Kitab’ın

 

Hayat boyunca iki güç hep var olmuş kesin

Bir Firavun bir Musa, bir Yezit bir Hüseyin

 

Daim zinde kalacak, Hüseyn ile hak yolu

Batıl zeval damgası yiyen ölüdür ölü

 

Hilafetin Kur’an’dan bağı koptuğu zaman

Hürriyet kadehine zehir ekildi o an

 

En hayırlı ümmetin en hayırlı cilvesi

Yağmur yüklü bir bulut gibi zulme kükredi

 

Geldi Kerbela’ya o,  yağdı, yağdı ve gitti

Harabeler üstüne nice laleler dikti

 

Zorbalığın kökünü mahşere dek kuruttu

Dalga dalga kanıyla gülistanlar yarattı

 

Hakkı korumak için toza, kana bulandı

Böylece tevhid evi o canana dayandı

 

Hedefinde saltanat onun olsaydı eğer

Onca çoluk çocukla, hiç eder miydi sefer

 

Düşmanının sayısı, çölün kumları kadar

Dostların sayısı kaç? Demeye ne gerek var!

 

Evet, oydu İbrahim ve İsmail’in sırrı
Yani onlar özetti, Hüseyin’se tefsiri

 

Azmi ve iradesi, sağlamdı dağlar kadar

Kıvrak, şûca, muzaffer, hak yolunda payidar

 

Dinin izzeti için kılıcını salladı

Dini korumak gibi bir tek hedefi vardı

 

Kul olmaz ki Allah’tan başkasına Müslüman
Firavunlar önünde eğilmez hiç bir zaman

 

Bu sırları Hüseyin, kanıyla tefsir etti

Uyandırdı gafletler içindeki milleti

 

“La” kılıcını çekti, sahra-yı Kerbela’da

Batıla kan kusturdu, daima bu dünyada

 

O, “İllallah” nakşını kızgın sahraya yazdı

Kurtuluş unvanını kalb-i şeydaya yazdı

 

Rumuz-i Kur’an’a biz, Hüseyni gözle baktık

Ateş-i sûzanından, nice meşale yaktık

 

Şam’ın ihtişamı ve Bağdad’ın namı gitti

Gırnata’nın namağlup unvanı artık bitti

 

Mızrabıyla titriyor hala gönül telimiz

İmanımız diridir tekbirleriyle henüz

 

Ey sabâ, et merhamet âşıklar gurbetine

Gözyaşlarımızı al, götür pak türbetine

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler