18 Kasım 2017 Cumartesi Saat:
16:08
14-08-2017
  

Velayet ve Mehdeviyet'in Tezahürü.

İnsanların en hayırlısı, zaman ve zamanın şartlarında vuku bulan olaylara hayret etmeyen ve tedbirini alan kimsedir.

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

Bismih-i Teala

Tevekkül Erol

 

Hz. Adem'den (a.s.) başlayan hayat ve Hz. İbrahim'den (a.s.) beri süre gelen Tevhid'in hanif (fıtrat) dini sistemi ve nizamı, insanlara  toplumsal, sosyal, kültürel, ahlaki, ibadi ve siyasi olarak hakim kılınmıştır.

 

İnsanlığın bu ölçüler içinde yaşama zaruriyeti büyük önem arz etmektedir; zira bu ölçülerin esas alındığı kurallar neticesinde oluşturulmuş ideal bir yaşam temeli inşa edilmezse tabiri caizse orman kanunlarının hakim olduğu vahşi doğa yaşamına benzer bir yaşam modelinin ortaya çıkması kaçınılmazdır.

 

Bütün Peygamberlerin getirdiği tevhidin velayetine karşı muhalefet eden şirk anlayışında Şeytan velayeti tezahür etmiştir. Peygamberlerin getirdiği ilahi velayet hak, şirk yani Şeytan'ın velayeti ise batıldır.

 

Hak ve batıl kavramları geçmişten günümüze kadar çok çeşitli şart ve alanlarda mücadele etmiştir. Kâh kanlı, kılıçlı meydanlarda fiilen, kâh hak sözlerin sessiz kuyulara döküldüğü vakitlerde şer ittifaklarının karşı safta yaptıkları şeytani sohbet ve planlarla zamanda, mekanda, kalplerde ve ruhlarda batıni olarak bu ve benzeri örneklerle her daim çarpışmıştır hak ile batıl.

 

Bu iki kavramın iç yüzü ve derinliğini anlamak için sadece ilim ehli olmak yeterli değildir. Evvela akıllı, maneviyatı kuvvetli, tefekkürlü, basiretli ve ferasetli insan olmak gerekmektedir.

 

Zaman ve zamanın şartlarını ancak akıl, tefekkür, basiret ve feraset gibi faziletler ile kendini donatmış mümin  insanlar tahlil edebilir ve şirk temelli oluşan şerlerin tuzak ve aldatmacalarına karşı gerekli tedbirleri önceden alabilirler.

 

İmam Ali (a.s.) şöyle buyuruyor: "İnsanların en hayırlısı, zaman ve zamanın şartlarında vuku bulan olaylara hayret etmeyen ve tedbirini alan kimsedir."

 

Dolayısıyla geçmiş zamanlarda olduğu gibi günümüzde de birçok toplumsal olaylar vuku bulmaktadır. Bu olaylar üzerine bir kısım insanlar, kanaat önderleri, aydınlar vs. yazılar, hatta tezler yazıp kendi fikir ve görüşleri doğrultusunda bireyleri ve çoğu zamanda kitleleri etkileyen yönlendirmeler yapmaktadırlar.

 

Geçmişten günümüze süregelen temel ve en önemli sorun batıl ideolojilerin insanlığa dayatılarak meşrulaştırılmasıdır.

 

Bu noktada vahim ve son derece üzücü olan en hassas noktalardan biride İslam ölçüleriyle esas aldığımızda neredeyse her yönüyle "Batıl" olan bu ideolojilerin sanki çok normalmiş, olması gereken mutlak doğru buymuş algısıyla fark ettirmeden bilinç altında oluşturulan alışkanlıklar ile  "yanlış ve batıl" yaşam biçimine insanları, toplumları ve en önemlisi gelecek nesilleri entegre etme ve ettirme noktasında çok güçlü bir şekilde çaba sarf edilmesidir.

 

Kısacası algı yönetimi ile batılı hakkın içine kan dökmeden şırıngalayıp, hak ehlini batıl yani tağut sistemin içine sistematik bir program ile fark ettirmeden dahil etmektir sözün özü.

 

Ehl-i Beyt Mektebi'ne bağlı Şialar ve inanan tüm müminler İslam'ın ve mektebin hidayet ve kanaat önderlerini hak ve batıl ekseninde tartmalı, sözlerini ve eylemlerini basiret ve ferasetle gözetmelidirler. Çünkü insanlar tevhide ve şirke hidayet ve kanaat önderlerinin söylem ve eylemlerinden etkilenerek yönelirler.

 

Tevhidin hak ile batıl arasında bıraktığı mihver yani ölçü "Velayet" ve "Mehdeviyet"tir. Yani velayet insanların hidayetinin ölçüsüdür. Allah'ın insanların hidayeti için gönderdiği velayet şayet insanlar için kabul görmüyorsa, şirk'in velayeti geçerli olmuş demektir.

 

Yakın geçmişte yani son 40 yıla yakın zamanda velayet ve mehdeviyet kavramları sadece müçtehitlerin fıkhi velayetleriyle toplumu idare etmekteydi ve belki de zamanın şartları böyle davranılmasını gerektiriyordu.

 

İmam Humeyni'nin (r.a.) İslam İnkılabını gerçekleştirmesiyle beraber meydana gelen değişimler neticesinde velayeti fakihin toplumun sosyal hayatında sadece fıkhi anlamda var olan bir kavram olarak sınırlı kalmadığı sosyal, siyasal, ahlaki, kültürel, ibadi ve toplumsal tüm alanlarda da etkin bir rol üstlenen, yol gösterici ve temel esaslı ve çok yönlü bir kavram olduğu reel yaşamda hayata geçirilerek ortaya konulmuştur. Velayet-i Fakih gaybette yaşayan velayet sahibi İmam Mehdi'nin (a.f.) mehdeviyet mektebinin canlı tezahürüdür.

 

Bugün tağuti sistemler, velayet-i fakih sistemine karşı her alanda maalesef taarruz başlatmışlardır. Bazı coğrafyalar ve toplumlarda kanlı sıcak savaşlarla, bazı noktalarda ise kan dökmeden silahsız soğuk savaşlarla saldırma pozisyonundadırlar. Elbette bu saldırı sadece velayet-i fakihe karşı olmamakla beraber saldırının asıl ve derin maksadı mehdeviyet inancınadır. Fakat bu sinsi ve şeytani emellerini açıkça aşikar etmeyip uygulamayı birtakım ajanlar, maşalar ve bu mektebe bağlı olan bazı kişilerin elleriyle yapmak istemektedirler.

 

Bunların en büyük amacı velayet ve mehdeviyet mektebine inanan müslümanlara kendilerini meşru gösterip asıl hedeften saptırarak kendi batıl ve sapkın ideolojilerini kabul ettirmeyi istemeleridir. Velayet doktrininde velayetten başka bütün sistemler şirk ve tağuttur.

 

Tağuta el uzatmak ve uzattırmak onları meşru kabul etmek ve ettirmek şirk anlamına geldiği gibi, velayet ve mehdeviyet mektebini de inkâr etmektir.

 

Hem nübüvvet hem de risalet makamına sahip peygamberler ve de İmamet ve velayet makamına sahip masum imamlar asla ve katiyetle şeytani sistemler, şirk ve bunların parçası olan tağutlar ile ne barış için sulh etmek ne de vahdet amacıyla beraber görülmemiş ve onları meşrulaştırmamışlardır.

 

Bin dört yüz yıla yakın veya aşkın bir süredir Şia toplumu masum imamların önderliğinde ve özellikle on ikinci İmam Hz. Mehdi'nin (a.f.) gaybetinden sonra fakihlerin (müçtehitlerin) önderliğinde oluşturulan beşeri sistemlerin önde gelenleri ve bu yolda hizmet edenler tağut devlet ve hükümetleri meşrulaştıracak yaklaşımların içinde asla olmamışlardır.

 

Her alanda cihat hareketleriyle mücadele vermişlerdir. Çünkü cihat sadece fiili olarak savaşmak anlamından daha öte bir olgudur ve cihadın çeşitli yöntemleri vardır ve hamdolsun bu yöntemlerle bugünlere kadar mektebimizi ve bu mektebe bağlı olan onurlu Şia toplumunu zarar verdirmeden değerli alimlerimiz ve aktif rol üstlenen diğer önemli şahsiyetlerimiz sapasağlam bir biçimde yaşatarak ayakta tutmuşlardır.

 

Dolayısıyla velayet ve mehdeviyet mektebinin tezahürü olan ve toplum hayatında her anlamda canlı yaşayan velayet-i fakihi iyi tanımak ve topluma iyi tanıtmak ulemanın en büyük vazifesidir.

 

Velayet ve Mehdeviyet ve onun tezahürü olan velayet-i fakih, tağut sistem ve onun yöneticileri basiret ve ferasetle tanınmadığı sürece yapılan her iş ve atılan her adım yanlıştır. Tağuta yaslanarak mektebin ve Şia'nın emniyette olduğunu zannetmek büyük bir yanılgı, gaflet, delalet ve hüsrandır.

 

Ehl-i Beyt Mektebi'ni ve onun onurlu mensupları olan Şia camiasını dejenere etmek isteyen eylemlerden korumak, akıllı, şuurlu, basiretli ve ferasetli bütün mehdeviyet mektebinin şahsiyetli ve rabbani alimlerin en büyük vazifesidir.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler