18 Kasım 2017 Cumartesi Saat:
16:05
20-03-2017
  

Yapıcı mı, Yıkıcı mı?

İnsanın duyguları hem çeşitlidir, hem farklı boyut ve seviyelerdedir.

Facebook da Paylaş

 

Ehlader Araştırma


Bireyin bir başkasına veya bir şeye karşı beslediği sevgi ve duyduğu ilginin doruğa ulaştığı yerde bu sevgi ve ilgiye "aşk" adı verilmektedir; aşk bireyin bütün varlığına egemen olup duygu ve sevginin zirvesini oluşturur.

Ne var ki aşk sadece tek tür değildir, olumlu ve olumsuz olmak üzere iki türlü aşk vardır. Buraya kadar anlattığımız onca olumlu etkiler, aşkın bir çeşididir sadece; diğer çeşidinin etkileriyse tamamen yıkıcıdır, büsbütün olumsuzdur.

İnsanın duyguları hem çeşitlidir, hem farklı boyut ve seviyelerdedir. Bunların bir kısmı şehevidir, bilhassa insanla hayvanın ortak yönü olan cinsel şehvet bu kategoriye girer. Arada sadece şu fark vardır: Bu duygu insanda doruğa ulaştığında bazıları ona aşk adını vermektedir, ki hayvanlarda böylesine had bir vakıa mümkün değildir. Ne var ki, her hal-ü karda bu hal, gerçeklik ve nitelik açısından bir şehvet fırtınasından başka bir şey değildir aslında. Kaynağı da, bitiş noktası da cinseldir. Artışı veya eksilmesi, birtakım fizyolojik ve biyolojik faaliyetlere, cinsel organların işlevlerine ve tabii ki yaş seviyesine bağlıdır. Bir taraftan yaşlanma, diğer taraftan tatmin ve doygunluk neticesinde giderek azalır ve bir Gnoükzteal dbai rb yitüezr. ve alımlı saçlar karşısında eli ayağı titreyen ve zarif bir ele dokunmakla aklı başından giden bir genç, bunun hayvani ve maddi bir hazdan başka bir şey olmadığını bilmelidir. Bu tür aşklar rüzgar gibi gelir, rüz gar gibi de geçer. Güvenilir ve tavsiye edilir şey değildir bu aşk; tehlikelidir, erdem ve fazileti öldüren bir duygudur.

İnsanoğlunun bu durumdan selametle sıyrılmasının tek yolu, iffet ve namusa sarılarak bu duyguya kendini kaptırmamasıdır. Yani bizzat bu duygunun getirdiği güç, insana hiçbir erdem ve fazilet kazandırmaz; bilakis, insana bu tür bir duygu elverir de, kişi iffet ve namus duygusunun yardımıyla ona direnir ve teslim olmazsa, insanın ruhu ve karakteri bu dirence kavuşmakla güç ve kemal bulmuş olur.

İnsanoğlunda bir duygu türü daha vardır ki nitelik olarak şehvet ve cinsellikten tamamen farklıdır. Buna duygusallık, ince ve hisli olma veya Kur'an'ın da tabiriyle "meveddet" ve "rahmet" adını vermek mümkündür. Şehvetinin etki alanına kendisini kaptıran bir insan, kendisini aşmış değildir; bilakis, tutkun olduğu şey veya kimseyi kendisi için istemektedir ve bu da şiddetli bir istektir. Sevgili konusundaki fikri, bir an önce ona kavuşma ve ondan azami tat alıp doygunluğa ulaşmadır.

Bu tür bir halin insanoğlunu kemale erdirip eğitemeyeceği, böyle bir duygunun insanın ruhunu arıtamayacağı apaçık ortadıdır. O zaman ise insan kendi yapısında varolan yüce insani duyguların yoğun etki sahasına girmekte, sevdiği ve ilgi duyduğu kişi veya şey onun nazarında fevkalade bir saygınlık ve değer kazanmaktadır. Bu durumda birey, kendisini, sevdiği şey için feda etmeye hazırdır, bütün arzusu, sevdiğinin isteklerini yerine getirmek, onu memnun edebilmektir. Bu tür duygular incelik ve samimiyet, şefkat ve özveri gibi duyguları da beraberinde getirir; yani şiddet ve cinayete bile yol açabilen ilk şıktakinden çok farklı bir durum vardır burada. Mesela bir annenin evladına beslediği sevgi bu tür duygular kategorisine girer. Keza Allah'ın has kullarına, iyilere, dürüstlere ve salihlere beslenen, dine ve vatana karşı duyulan sevgi ve bağlılık duygusu da bu türe girer.

İşte bu tür duygular doruğa ulaştığı zaman bütün olumlulukları beraberinde getirir ve insanı olgunlaştırır, yüceltir. Bireyin ruhuna görkem ve büyüklük kazandırır, kişilik ve karakterinin insani boyutta sağlamlaşıp mükemmelleşmesine yarar. Halbuki birinci türdeki duygu, insanı alçaltıp zavallılaştırmaktaydı; bu duygu ise insanı yüceltmektedir. Dahası, bu tür duyguda insan vuslata erip de dileği yerine geldiğinde duygusu kalıcılaşarak daha da güçlenip coşmakta; şehevi duygularda ise arzunun yerine getirilmesi, onu doğuran duygunun yokluk ve mahvına sebep olmaktadır.

Kur'an-ı Kerim, zevceler arasındaki ilişkiyi "meveddet" ve "rahmet" kelimeleriyle tanımlamıştır.1 Kur'an'da tanımlanan bu ilişki (huzur, rahmet ve sevgiye dayalı) fevkalade ileri, insancıl bir ilişkidir, hayvaniliği aşmış, insaniliği yakalayabilmiş bir kemal vardır buradaki eşler arasın da. Bu ayette ayrıca, karı koca arasındaki şehvet duygusunun evlilik hayatının yegane doğal duygusu olmadığının da altı çizilmektedir. Eşler arasındaki asıl bağ, bu iki ruh arasındaki katıksız samimiyet, sevgi, birlik ve beraberliktir. Başka bir deyişle İslam dininde eşleri yekdiğerine bağlayan faktör, her hayvanda var olan şehvet ve cinsellik değil, bundan çok daha güçlü ve kalıcı olan samimiyet, sevgi, özveri, meveddet ve merhamettir.

Mevlana, kendisine has inceliğiyle şehvetin hayvani, meveddetin ise insani duygu olduğunu şöyle anlatır:

Öfke ve şehvet hayvaniliktir
Sevgi ve merhametse insanilik!
Hayvan ne anlar insani sevgiden
Sevgidir insanoğlunu insan eden!

Maddi felsefeciler bile, birkaç açıdan maddi boyut taşımayan ve insanın maddiliği ile çelişen bu manevi halin insanda var olduğunu inkar edememişlerdir.

Bertrand Russell "Evlilik ve Ahlak" adlı eserinde şöyle der: "Sırf gelir ve menfaat için yapılan bir işten fayda gelmez insana. Fayda beklenecekse eğer, bir insana inanıp güvenmeyi, bir gaye ve ülküye bağlanmayı da beraberinde getiren bir işten beklenmelidir ancak. Aşk da, sevgiliye kavuşmanın kastedildiği bir aşksa eğer, bizim kişiliğimiz üzerinde herhangi bir olgunluk ve kemale sebep olmaz. Böyle bir aşk, sırf gelir ve çıkar elde etmek için çalışmaya benzer. Kemal ve olgunluk istiyorsak sevgilimizin varlığını kendi varlığımızla özdeşleştirmeli, onun duygu ve düşüncelerini kendi duygu ve düşüncelerimiz olarak görebilmeliyiz."

Dikkat edilmesi gereken bir başka nokta, şehevi aşkların da insana faydalı olabileceği durumlardır, bunun ise, ancak iffet ve takva duygusuyla mümkün olduğunu daha önce vurgulamıştık. Yani bir taraftan sevdiğine kavuşamama, ayrılık hasretiyle yanıp tutuşma, diğer taraftan da temiz, dürüst ve namuslu olmayı prensip edinme haleti, insanda pek yapıcı ve olgunlaştırıcı bir tesir bırakır. Ariflerin "Mecazi aşkın hakiki aşka, yani Hak Teala'nın aşkına dönüşmesi" dedikleri durum bu noktadır işte. Bir rivayette de "Birine aşık olup da bunu gizleyen ve namuslu davranmayı sürdürerek bu halde (aşk ve hasret) ölen kimse şehid olarak ölmüş olur." denilmektedir.

Ancak, şu noktanın altını da hemen çizelim ki belli şartlar altında birtakım yararlı etkileri olsa da bu tür bir aşkı tavsiye edebilmek mümkün değildir. Çünkü son derece tehlikeli bir durumdur bu. Tıpkı bir derde, bir felakete benzer. Büyük bir dert ve felakete yakalanan biri sabr-ı cemil gösterirse bu dert ve felaket onun nefsinin arınmasına, kişiliğinin gelişip olgunlaşmasına vesile olur. Gamını giderir, canlılık kazandırır ruhuna. Buna rağmen kimsenin büyük bir derde ve felakete uğraması arzu ve tavsiye edilmez. Hiç kimse, olgunlaşacağım diyerek kendisini bir felaketin kucağına atmaz veya bir başkasının olgunlaşıp pişmesi için onu felakete sürüklemez, onun başına dert açmaz.

Burada Russell'in şu cümlesini hatırlatmak istiyoruz: "Enerjik insanlar için acı ve felaket, pek değerli bir ağırlık gibidir. Kendisini tamamen mutlu hisseden biri, mutluluk için artık gayret sarf etmeyecektir elbet. Ancak bunun, başkalarını faydalı bir işe itmek için başlarına bela açma hakkını bize kazandıramayacağını da hemen belirtelim. Çünkü bu davranış genellikle tam tersi bir netice verip geri tepmekte ve insanı çökertmektedir. Bu nedenle en doğrusu olaylardan kaçmamak ve karşılaşacağımız tesadüflere teslim olmaktır."2


Bilindiği üzere İslami metinlerde acı ve dertlerin insan için fevkalade olgunlaştırıcı ve yetiştirici, dolayısıyla da faydalı olduğu geçer ve Allah'ın bir lütfü olarak tanımlanır; ama bu gerçeğe dayanarak kimseye, kendisinin
veya başkasının başına dert açma hakkı da verilmemiştir. Kaldı ki, aşkla felaket arasında da önemli bir fark vardır: Aşk, diğer bütün faktörlerden daha fazla "akıl karşıtı"dır. Aşkın başladığı yerde, aklın egemenliği sona ermektedir çünkü. İrfan edebiyatında akılla aşkın yekdiğerine rakip olarak gösterilmesinin nedeni de budur.

Akıl gücünü esas alan filozoflarla, aşk ve sezgi gücünü esas alan arifler arasındaki yöntem ve düşünce farkının da temelinde yine bu vardır. İrfan edebiyatında, bu rekabet meydanındaki mücadelede akıl daima kalbe mağlup olmuştur.  Bir başka arif de şöyle der: Aşk yolunda aklın tedbirini ölçtüm de baktım, derya karşısında bir damla misali Evet; bu kadar muazzam bir güç, insanın iradesini ve aklını böylesine kuşatan bir güç; Mevlana'nın deyişiyle: "İnsanı bir saman çöpü gibi fırtınada sağa sola savuran" ve Russell'in tabiriyle "Anarşi ve kargaşaya eğilimi olan" böylesine bir güç ve kuvveti insana tavsiye edebilmek doğru mudur acaba?

Bir şey, birtakım faydalar taşıyor olabilir; ama birtakım faydaları var diye her şeyi herkese tavsiye edebilmek elbette ki mümkün değildir.

Bazı alimler, filozofların3 bir kısmını, ilahiyat bahsinde bu konuyu işleyip faydalarını açıkladıklarından ötürü eleştirmekle isabet etmemişlerdir. Zira söz konusu ulema, o filozofların bunu tavsiye ettiklerini sanmakla hataya düşmüşlerdir: Halbuki İslam filozofları, "Ancak takva ve iffet şartları yeterli ölçüde elverişliyse bu durum, bireyin kemale ulaşmasına yardımcı olabilir." demişlerdir; yoksa, bu hali genel bir reçete gibi tavsiye etmiş değillerdir asla. Mesele, tıpkı yukarıda da değindiğimiz gibi, bela ve felaketlerin tavsiye edilebilir şeyler olmamasından ibarettir burada da.

----------------------------------
1- "Onda sükun ve huzur bulup durulmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda sevgi (meveddet) ve merhamet yaratması da O'nun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok ki bunda, düşünebilmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler vardır." (Rum, 21)
2 Evlilik Ve Ahlak, Farsçası s:134.
3 - İbn-i Sina: Risale-i Aşk, Sadr'ul Müteellihin: Sefer-i Sevvum-i
Esfar.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler