19 Kasım 2017 Pazar Saat:
23:41
14-03-2017
  

Yaratıcıyı Bulma Yöntemleri

Allah'ı tanımanın sade yolunun bir takım özellikleri vardır ki en önemlileri şunlardır.

Facebook da Paylaş

 

Ehlader Araştırma



Allah'ı tanımak için çok çeşitli yollar vardır ve çeşitli felsefî, kelamî kitaplarda, din önderlerinin buyruklarında ve yine ilâhî kitaplarda bunlara işaret edilmiştir. Her yöntemde ortaya atılan delil ve burhanlar çeşitli açılardan birbirinden farklıdırlar. Örneğin, bunlardan bazısında hissî öncüllerden yararlanılmıştır; oysa diğer bazıları sadece aklî öncüllerden oluşmuş, bazıları doğrudan doğruya Allah Teala'nın varlığını ispatlarken, bazıları da varlığı başka bir şeyin varlığına bağlı olmayan bir varlığı (vacibu'l vücudu) ispatlamaya çalışmaktadırlar ve böyle olduğu için de O'nun sıfatlarını tanımak için daha başka delillere gerek vardır.

Bir açıdan Allah'ı tanımanın delillerini, bir nehirden geçmek için kullanılan köprü ve yollara benzetebiliriz: Bunlardan bazıları nehrin üzerinde uzatılan sade bir asma köprü gibidir; hafif biri onun üzerinden rahatça geçip çabucak hedefine ulaşabilir. Bazıları taş köprüler gibidir; daha sağlam ve dayanıklıdır; ancak, biraz inişli çıkışlıdır ve yolu uzatıverir. Bazıları da ağır trenler için yapılan uzun tünelleri olan demir yolları gibidir.

Zihnî yükü hafif olan bir insan Rabbi'ni çok sade yollardan tanıyarak ona kulluk edebilir. Ama şüphelerin ağır yükünü omuzlarına alan kimse daha sağlam köprüden geçmek zorundadır ve nihayet şüphe ve vesvese yığınlarının yükünü üzerinde taşıyan kimse, birçok dönemeci, iniş ve çıkışı olsa da temelleri çok sağlam olan yollardan geçmek zorundadır.

Biz burada önce Allah'ı tanımanın kolay ve sade yoluna işaret edecek, daha sonra orta yollardan birini açıklamaya çalışacağız. Ancak, zihinleri birçok şüphelerle karışmış olan veya bu tür fikrî şüphelerin tuzağına düşmüş sapkınları kurtarmak isteyenler, birçok felsefî temel meselelerin halline bağlı olan dönemeçli yolları kat etmelidirler.

Sade Yolun Özellikleri

Allah'ı tanımanın sade yolunun bir takım özellikleri vardır ki en önemlileri şunlardır:

1- Bu yolun öncüllere ihtiyacı olmadığı için bu alanda söz konusu edilebilecek en kolay açıklama niteliğini taşır; dolayısıyla da bütün insanlar için malumat açısından hangi seviyede olursa olsun anlaşılabilirdir.

2- Bu yol, ilk önce "vacibu'l vücud" olan bir varlığı ispatlayan; onun ilim, güç, hikmet, yaratıcılık,
rububiyet vs. sıfatlarını ispatlamak için de başka delillere başvuran birçok felsefî ve kelamî yöntemlerin aksine doğrudan doğruya "sonsuz bilgi ve kudreti olan her şeyin yaratıcısı Allah"a doğru götürmektedir insanı.

3- Bu yol her şeyden önce, fıtratı uyandırma ve fıtrî tanımayı bilinçlendirme rolünü üstlenmektedir. Bu delil, Allah'ın kudretinin izlerini her varlıkta görürcesine irfanî bir hâl kazandırır insana.

İşte bu özellikleri dikkate alarak ilâhî din önderleri, insanlar için bu yolu seçmiş ve herkesi onu izlemeye davet etmişlerdir; diğer yöntemleri ise ya özel kimselere öğretmiş veya mülhit filozoflarla tartışmada onlara karşı kullanmışlardır.

O'nun Nişaneleri

Allah'ı tanımanın sade yolu, Allah'ın dünyadaki nişane ve belirtilerinin; Kur'ân-ı Kerim'in tabiriyle Allah'ın ayetlerinin üzerinde düşünmektir. Yer, gök ve insandaki bütün olgu ve varlıkların her biri doğru bir bakışla hep yüce bir varlığın birer nişanesidir ve her biri kendine has özgünlükle gönül yelkovanını her zaman ve her yerde varlık âleminin merkezi olan o maksada doğru yöneltir.

Elinizdeki bu kitap bir nişanedir; bu kitabı okuyarak onun bilinçli ve hedefli bir yazarının olduğuna inanıyorsunuz. Bu kitabın bir takım maddî etki ve tepkiler sonucu ortaya çıktığını ve hedefli bir yazarının olmadığını hiç aklınızın ucundan geçirebilir misiniz? Bir madende patlama sonucu küçük parçaların harf şeklini aldığını ve kağıt parçalarıyla tesadüfi bir çarpışmayla bilinen yazıları oluşturduğunu, daha sonra kağıtların başka bir tesadüfle düzenlenip ciltlendiğini ve böylece onlarca ciltlik "bir ansiklopedi"nin oluştuğunu düşünmek saçma değil mi?!

Bu kadar tanınmış ve tanınmamış esrar ve hikmetleriyle bu büyük evrenin oluşumunun açıklamasında tesadüflerin rol oynadığını kabul etmek bu düşünceden binlerce kere daha saçmadır! Evet; her hedefli düzen, hedefli bir düzenleyicinin belirtisidir. Bu evrenin neresine bakılırsa bakılsın hikmetli bir yaratıcının onu yarattığı ve sürekli olarak onu yönetmekte olduğu görülmektedir.

Bahçedeki toprak ve gübre arasından çıkan bir gül dalının rengarenk görünümü ve küçücük bir taneden oluşmuş olan ve her yıl çok miktarda güzel renkli, güzel kokulu, tatlı elmalar veren bir elma ağacı ve çeşitli özellik, değişik şekilleriyle diğer ağaçlar...

Yine bir gül dalında öten bir bülbül ve yumurtadan çıkan, gagasını yere vuran bir civciv, yeni dünyaya gelen bir kuzu ve bebek için annesinin göğsünde toplanan süt ve… hepsi O'nun nişaneleridir. Bebeklerin dünyaya gelmesiyle aynı zamanda annelerin göğsünde süt oluşması arasında ne kadar da hayret verici bir uyum vardır!

Her yıl yumurta bırakmak için daha önce hiç gitmediği kilometrelerce yolu kat eden balıklar, bir yığın bitkiler arasındaki yuvalarını tanıyan ve hatta bir kez bile yanlışlıkla başka bir yuvaya gitmeyen su kuşları, her sabah kovanlarından çıkıp kokulu güllerden yararlanmak için uzun yolları kat ettikten sonra akşamları kovanlarına geri dönen bal arıları ve... hepsi O'nun nişanelerindendir.

Hayret verici nokta şu ki: Seçkin bir varlık olan insanın yararlanması için hem bal arıları, hem süt veren inek ve koyunlar ihtiyaçlarından kat kat fazla süt ve bal üretmekteler! Bütün bunları şükrünü etmeyen insan, tanıdığı veli nimetini tanımazlıktan gelir ve onun hakkında tartışır ve cedel eder!

Bizzat insanın vücudunda çok ince tedbirin hayret verici eserleri görülmektedir: Vücudun uyumlu sistemlerden oluşması, her sistemin münasip organlardan teşkil bulması, her organın hepsi ana hücreden meydana gelen milyonlarca özel canlı hücreden oluşması ve her hücrenin belli bir oranda gerekli maddelerden teşkili, her uzvun bedenin en uygun yerinde yer alması, aza ve sistemlerin akciğer vasıtasıyla oksijen alması ve onu kandaki alyuvarlar vasıtasıyla taşıması, karaciğer aracılığıyla gerekli miktarda şeker üretimi, hasar görmüş dokuların yeni hücrelerin oluşmasıyla onarılması, akyuvarlar yardımıyla bedene saldıran mikropların yok edilmesi, bedenin hayatî işlerini düzenlemede önemli rolleri olan çeşitli bezler vasıtasıyla çeşitli hormonların aktarılması vb. hedefli hareket ve faaliyetlerin hepsi O'nun nişaneleridir.

Onlarca asır boyunca binlerce bilginin henüz inceliklerine varamadığı insanı hayrete düşüren bu sistem ve düzeni kim oluşturdu? Her hücre hedefli küçük bir sistemdir, hücreler birleşerek hedefli ve daha büyük bir sistem olan organı oluşturmaktadır, çeşitli ve karışık sistemler topluluğu ise bedenin hedefli genel sistemini oluşturmaktadır. Ama iş burada bitmiyor; sayısız canlı ve cansız varlıkların sistemleri "tabiat âlemi" adında eşsiz ve çok büyük bir sistemi oluşturmaktadır ki, o da tam bir düzen ve uyumluluk içinde bir tek hekimane tedbirle idare edilmektedir. Bu hikmetli tedbir kime aittir?

İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da (yalnız O'na tapmaktan) çevriliyorsunuz.1

Açıktır ki, insanın bilgisi genişledikçe, tabii varlıklara egemen olan kural ve ilişkiler keşfedildikçe yaratılışın esrar ve hikmetleri daha fazla ortaya çıkacaktır. Fakat, var olan bu varlıklar ve açık nişaneler üzerinde düşünmek tertemiz ve şüphelere bulaşmamış kalpler için yeter.

Vacibu’l Vucudun İspatı

Filozoflar ve mütekellimler Allah'ın varlığını ispatlamak için birçok deliller ortaya koymuşlardır. Biz onların arasından en az mukaddimeye ihtiyacı olan ve aynı zamanda sağlam ve anlaşılması kolay olan birini seçerek açıklamaya çalışacağız. Ancak şuna dikkat edilmelidir ki, bu delil sadece Allah'ı "vacibu'l vücud" olarak, yani varlığı zarurî olup başkası tarafından yaratılmaya ihtiyacı olmayan bir varlık olarak ispatlamaktadır; ama O'nun ilim ve kudret gibi subutî sıfatları ile cismi, zamanı ve mekânı olmayışı gibi selbî sıfatlarını ise diğer delillerle ispatlamak gerekir.

Delil

Aklî farza göre, varlık ya vacibü'l vücud"dur ya da mümkinü'l vücud'dur. Bu ikisinin dışında aklen hiç bir varlık yoktur. Bütün varlıklar mümkinü'l vücud olamaz; çünkü mümkinü'l vücud'un nedene ihtiyacı vardır ve eğer bütün nedenler mümkinü'l vücud olur ve başka bir nedene ihtiyacı olursa hiç bir zaman hiç bir varlık varolamaz. Başka bir deyişle nedenlerin teselsülü imkânsızdır. O hâlde nedenler zincirlemesi kendisi başka bir nedenin eseri olmayan bir nedene (vacibü'l vücuda) ulaşmak zorundadır.

Bu delil, Allah'ın varlığını ispatlamak için sırf bir kaç aklî öncülden oluşan ve hiç bir hissî ve tecrübî öncüle ihtiyacı olmayan en sade felsefî delildir. Ancak bu delil de felsefî kavram ve terimlerden yararlanıldığı için bu terimlerin ve söz konusu aklî öncüllerin etrafında bir miktar açıklama yapılması gerekir.

İmkân ve Vücub

Yargı taşıyan her cümle her ne kadar sade de olsa en azından iki temel kavramdan (özne ve yüklem) oluşmaktadır. Örneğin "güneş ışık saçıyor." cümlesinde "güneş" özne ve "ışık saçmak" da yüklemdir. Yüklemin özneye yüklenmesi üç şekilde olur: Ya "Üç sayısı dört sayısından daha büyüktür." Önermesinde olduğu gibi imkânsızdır; ya "İki dördün yarısıdır." önermesinde olduğu gibi zarurîdir; ya da "Güneş başımızın üstündedir." önermesinde olduğu gibi ne imkânsızdır ve ne de zarurîdir. Mantıkî tabirle, birinci önerme "imkânsızlık" vasfına, ikinci önerme "zaruret" veya "vücub" vasfına ve üçüncü önerme ise "imkân" ve "mümkünlük" sıfatına sahiptir.

Felsefede "varlık" üzerinde bahsedildiğinden ve imkânsız olan bir şey asla gerçekleşmeyeceğinden filozoflar varlığı aklî farza göre "vacibü'l vücud" ve "mümkinü'l vücud"a ayırmışlardır. Vacibü'l vücud kendiliğinden var olan, başka bir varlığa ihtiyacı olmayan varlığa denir ve tabiatıyla böyle bir varlık ebedî ve ezelî olacaktır; çünkü, bir şeyin bir zamanda olmayışı, onun varlığının kendisinden olmadığını ve var olmak için başka bir varlığa muhtaç olduğunu gösterir ki, bu varlık onun var olmasının ya sebebi ya da şartıdır ve bu varlık olmazsa o da olmaz. Mümkinü'l vücud, kendiliğinden var olmayan, var olması için başka bir varlığa muhtaç olan varlığa denir.

Aklî farza göre yapılan bu taksim, zarurî olarak mumteniu'l vücudun (varlığı imkânsız olan varlığın) varlığını reddediyor; fakat dışarıdaki varlıkların bu iki kısmın (vacibü'l vücud ve mümkinü'l vücud) hangisinden olduğunu ortaya koymuyor. Başka bir deyişle; bu önerme üç şekilde düşünülebilir: 1- Her varlık vacibü'l-vücud'dur. 2- Her varlık mümkinü'l vücud'dur. 3- Bazı varlıklar vacibü'l vücud ve bazı varlıklar da mümkinü'l vücud'dur. Birinci ve üçüncü farza göre vacibü'l vücud'un varlığı ispatlanmış olur; o hâlde bütün varlıkların mümkinü'l vücud olmaları farzının mümkün olup olmadığını incelemek gerekir. Bu ihtimali reddettiğimiz zaman ise, vacibü'l vücud'un varlığı kesin olarak ispatlanmış olur. Ama vahdet ve diğer sıfatlarının ispatı için diğer delillere başvurmak gerekir.

Buna binaen, ikinci ihtimali batıl etmek için bu delile başka bir mukaddime de eklememiz gerekir ve o şudur: Bütün varlıkların mümkinü'l vücud olmaları imkânsızdır. Çünkü, mümkinü'l vücud nedene muhtaçtır ve nedenlerde de teselsül muhaldir. O hâlde nedenler zincirinin, mümkinü'l vücud olmayan ve başka bir nedene de muhtaç olmayan (vacibü'l vücud) bir varlıkla noktalanması gerekir. Böylece, diğer felsefî kavramlar da söz konusu oluyor ki, burada onlar hakkında da bir açıklama yapmak zorundayız.

Neden ve Sonuç

Bir varlık diğer bir varlığa muhtaç olursa ve varlığı herhangi bir şekilde diğerine bağlı olursa felsefede muhtaç olan varlığa "sonuç ve eser" ve o diğerine ise "neden" denir. Fakat; neden mutlak surette ihtiyaçsız olmayabilir, yani o neden de başka bir varlığın eseri olabilir. Ancak bir nedenin hiç bir türlü ihtiyacı olmaz ve başka bir şeyin eseri olması da söz konusu olmazsa mutlak neden olur. Şimdi "her mümkinu'l vücud'un bir nedene ihtiyacı var." cümlesinin ne demek olduğunu açıklayalım.

Mümkinü'l vücud kendiliğinden var olmadığından; varlığı başka bir varlığın veya varlıkların varlığına bağlıdır; çünkü bir özne için öngörülen yüklem ya kendiliğinden (bizzat) ya da başka bir şeyin vasıtasıyla (bi'l gayr) sabit olduğu açıktır. Örneğin; her şey ya kendiliğinden veya başka bir şeyin (ışık) vasıtasıyla aydındır. Her cisim ya kendiliğinden yağlıdır ya da başka bir şeyin (yağın) vasıtasıyla ve bir şeyin kendiliğinden aydın ve yağlı olmadığı gibi başka bir şey vasıtasıyla da aydın ve yağlı olmadığı hâlde bu sıfatla sıfatlandırılması, yani aydın ve yağlı olması imkânsızdır.

Varlığın da bir özneye yüklenmesi ya bizzattır ya da bi'l gayr; ve bizzat olmadığı durumda da bi'lgayr olmak zorundadır. Buna binaen, kendiliğinden varlıkla sıfatlandırılmayan her mümkinü'l vücud başka bir varlık vasıtasıyla vücuda gelir ve onun eseri olur ve "Her mümkinü'l vücud bir nedene muhtaçtır." ilkesinin anlamı da budur.

Ancak, bazıları nedensellik kuralının asıl "her varlığın nedene muhtaç olduğu" anlamına geldiğini sanmış ve buna dayanarak Allah'ın da bir nedeni olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir! Oysa nedensellik kuralının öznesinin mutlak "varlık" değil, "mümkinü'l vücud" ve "eser" olduğundan, başka bir deyişle her varlığın değil, muhtaç olan bir varlığın nedene muhtaç ve bağlı olduğundan gaflet etmişlerdir.

Nedenlerin Teselsülünün İmkânsız Oluşu

Bu delilde yararlanılan en son mukaddime, nedenler zincirinin, kendisi başka bir şeyin eseri olmayan bir varlığa ulaşması zorunluluğudur; yani nedenlerin sonsuza dek teselsülleri (zincirleme devam etmesi) imkânsızdır. Böylece, vacibü'l vücud, kendiliğinden var olan ve başka bir varlığa ihtiyacı olmayan bir varlık olarak ispatlanmış oluyor. Filozoflar, teselsülün batıl olduğunu ispatlamak için çeşitli deliller ileri sürmüşlerdir; ancak, nedenlerde teselsülün batıl oluşu apaçık bir konudur ve biraz düşünmekle herkesin rahatça inanacağı bir gerçektir.

Yani sonucun nedene ihtiyacı olup, nedenin varlığına bağlı olduğu göz önünde bulundurulduğunda eser olmanın ve bağımlılığın genel olduğu düşünülürse kesinlikle hiç bir zaman, hiçbir varlık gerçekleşmeyecektir; çünkü bağımlı olan varlıklar kümesi, bağımlı oldukları diğer varlık olmaksızın düşünülemez.

Bir koşu takımının başlangıç çizgisinde durup koşmaya hazır olduklarını ve her birinin diğeri koşuya başlamadan koşmamaya karar verdiğini düşünün; eğer bu karar gerçekten takımdaki herkesi kapsayacak şekilde genelliğe sahip olursa hiç bir zaman hiç biri koşmaya başlamayacaktır! Aynı şekilde; her varlığın varlığı başka bir varlığın varlığına bağlı olursa hiç bir zaman hiç bir varlık gerçekleşmeyecektir. O hâlde bir varlığın zihin dışında gerçekleşmesi, ihtiyacı olmayan ve hiç bir şeye bağlı olmayan bir varlığın var olduğunu gösteriyor.

Delilin Açıklanışı

Yukarıdaki mukaddimeleri göz önünde bulundurarak bir kere daha delili açıyoruz: Var olan her şey iki hâlin dışında değildir: Ya varlığı zarurî olup kendi kendiliğinden vardır, yani "vacibü'l vücud"dur ya da varlığı zarurî olmayıp başka bir varlığa bağlıdır, yani "mümkinü'l vücud"dur. Açıktır ki, gerçekleşmesi imkânsız olan bir şey de hiç bir zaman vücuda gelmeyecektir ve hiç bir zaman ona varlık denilemez. O hâlde her varlık ya vacibü'l vücuddur, ya da mümkinü'l vücud. "Mümkinü'l vücud"un anlamına dikkat edildiğinde, bu kavramın kapsamına giren her şeyin sonuç ve eser olup bir nedene muhtaç olduğu ortaya çıkar; çünkü kendi kendiliğine var olmayan bir varlık başka bir varlık vasıtasıyla var olmak zorundadır. Nitekim, bizzat olmayan bir sıfat bi'l-gayr olarak var olmak zorundadır.

Nedensellik kuralının anlamı da, her varlığın değil, sadece mümkinü'l vücud olup başka bir varlığa muhtaç olan bir varlığın nedene muhtaç olduğudur. Dolayısıyla Allah'ın da bir nedene muhtaç olduğu veya bir nedene dayanmayan Allah'a inanmanın nedensellik kuralına aykırı olduğu söylenemez!

Diğer taraftan, bütün varlıklar mümkinü'l vücud olup başka bir nedene muhtaç olsalar hiç bir zaman bir şeyin varlığı gerçekleşmeyecektir. Bu ihtimal tıpkı, bir grubun üyelerinden her birinin, bir işe girişmesini başka bir üyenin o işe girişmesine bağlı kılması gibidir; bu durumda hiç birisinin işe girişmeyeceği apaçık bellidir. O hâlde, zihin dışındaki varlıkların varlığı, vacibü'l vücudun varlığının delilidir.

-----------------------------------------------------------


1- En'âm, 95.

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler