20 Kasım 2017 Pazartesi Saat:
19:10
24-08-2017
  

Yaşlı Tilki Hala Atik! Derin İngiliz Siyaseti (I)

Biz Ne Kimsenin Dostuyuz, Ne de Düşmanı!

Facebook da Paylaş

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

İngiltere’nin Ortadoğu’ya karşı uyguladığı sömürge siyasetinin genel olarak üç dönemde incelenmesi konunun anlaşılması bakımından daha uygundur. Bu dönemler; Hindistan denetiminin İngilizler tarafından ele geçirilmesinden Süveyş Kanalı’nın açılmasına kadar olan birinci dönem, bu tarihten I. Dünya Savaşı’na kadar olan ikinci dönem ve I. Dünya Savaşı sonrası olan üçüncü dönemdir.

 

Aslında bu dönemler çok kesin hatlarla birbirinden ayrılmış değildir. Fakat bölgede ve bölge üzerindeki politikalarda meydana gelen etkiler ile İngiliz politikasında oluşan değişiklikleri yansıtmak bakımından yararlı olacaktır. Çünkü İngiltere’nin bölgede duruş amacı ve beklentilerinde bazı değişikler meydana gelmiştir. Bu amaç ve beklentiler doğrultusunda İngiltere bölge politikalarında birtakım değişikliklere gitmek zorunluluğu hissetmiştir. 

 

İngiltere esas olarak iki çeşit sömürgeye sahip olmuştur; Tam ve Yarı sömürgeler. Tam sömürgelerde ekonomik bağımsızlık ile siyasal bağımsızlığı da ele geçiriyordu. Bunlara en iyi örnek Hindistan’dır. İkinci grupta ise politik bağımsızlıklarını biçimsel olarak muhafaza eden fakat ekonomik olarak büyük ölçüde İngiltere’ye bağlanmış devletler bulunur. Bunlara örnek olarak ise Osmanlı Devleti en iyisi olacaktır.

 

Birinci grubu fiilen işgal ederken, ikinci gruptaki ülkelere “serbest ticaret ilkeleri” denen yollar ile giriyordu. Normal ekonomik ilişkiler çerçevesinde yatırımlar yapıp bölgeyi sömürmeye başlıyordu. Bu bölgeler İngiltere için üretim yapan ama kendisi için bir şey üretemeyecek hale getirilen yerlerdi. İngiltere bu bölgelere çeşitli yollar ile sermaye ihracı yapıyordu. Yarı sömürgelerde en önemli yöntem, borç verme yolu ile olanıydı. Osmanlı ve Mısır üzerindeki hakimiyetini böyle kurmuştu. İlk büyük yatırımlar, dış denetime kapı aralayan bu borçlar ile yapıldı. Daha sonra bu borçlar ile ele geçirilen imtiyazlar bölgeye daha büyük ölçekli sermaye ihracını sağlıyordu. Görüldüğü gibi İngiltere sömürdüğü ülkeden elde ettiği karlar ile o ülkeyi daha etkin bir biçimde sömürüyordu.

 

Bu dönemsel değişimlere rağmen İngiltere genel olarak uyguladığı sömürge siyasetinin -özellikle Hindistan'da uyguladığının- devamı olarak, Ortadoğu siyasetinde belli birtakım prensiplerini uygulamaya devam etmiştir. İngiltere, daha çok dolaylı yönetimi yeğlemişlerdir. Bunun en açık ve bize en yakın örneklerinden biri Kıbrıs’ın İngiltere tarafından işgalidir. Ada işgalinden sonra Osmanlı’ya ait gözükmekle beraber askeri ve stratejik olarak İngiltere tarafından kullanılacaktı. Bundan önce bölgeye yerel hükümdarlar ile yapılan sözde dostluk anlaşmaları ile bölgeye giriyordu. Yönetimi direkt olarak ele aldığı yerler pek azdı. Bu konudaki İngiltere politikası yerleşik toplumsal kurum ve ilişkilerde olabildiğince az sarsıntıya neden olmaktı. İngiltere işlerini genelde bölgede yaşayan ve anlaşma hükümlerini güvenceye almak için bir tür bekçi görevi yapan bir İngiliz aracılığı ile yürütürdü. Yerel yönetici uygulamada İngilizlere karşı inatla direnmedikçe tahttan indirilmezdi. Daha doğrusu ya İngiltere’nin dediğini yapacak ya da yerine başka biri getirilecekti. Aslında devletin iç ve dış politikası bu İngiliz yetkili tarafından, İngiliz siyasetine uygun olarak devam ettiriliyordu. İngilizler, asker ve orduyu zorunlu kalmadıkça ticarete karıştırmak istemiyorlardı. Fakat yine de tüccarların ardında silahlı kuvvetleri vardı. Tek hedefleri oldukça çok kazanmak ve oldukça ucuza mal etmekti. Bu yüzden yerel din, kültür vs. üzerine pek oynamamışlardır. Yani alışılmış yaşam ve yönetim biçimlerini değiştirmekten kaçınmamışlardır. Böylece bölge halkı İngilizlere karşı gelmek için daha az nedene sahip olmuştur. Bu ise İngilizlerin buralarda uzun süreler yerleşmesini sağlıyordu. “Tüccar laikliği” denen olguyu çok iyi tatbik ediyordu.

 

Tahminimizce bunun bir diğer sebebi de zaten İngilizlerin bölgeye girmesinde bu alışılmış yaşam ve yönetim biçimleri etkin bir karşı koyma gösterememişlerdi. İngiltere bölgede devamlı olması için kendi askeri ve siyasi üstünlüğünden önce bu sömürüye açık ortamın devamını aynen muhafaza etmesi gerekiyordu. Bir diğer sebebi de; Fransa gibi rakip devletlerin olması İngilizleri biraz daha tavizkar görünen-yerel halkın sempatisini kazanmak en azından tepkisini azaltmak için böyle bir yol izlemeye itmiştir.



Fakat Ortadoğu’da stratejik çıkarları daha ön planda idi. Özellikle ilk dönemler için, Hindistan'daki hakimiyeti ve Doğu ile yapılan ticaretin geleceği her şeyden önce Ortadoğu’daki hakimiyetine bağlıydı. Buralarda kesin olarak varlığını hissettirmek zorunda idi. Bu mecburiyet buralarda genelde askeri güce biraz daha fazla dayanmasını gerektiriyordu. Bu tür yerlerin korunması en az ticaret kadar önemlidir. Çünkü İngiltere konumundaki ülke bölgeler arası bağlantıyı sağlayamaz veya en azından aksamasına engel olamazsa -kendi ihtiyacı olan; artan nüfusu beslemek için besin maddesi, üretim için hammadde vs.- bu onun temel varlığını tehlikeye atabilirdi. Bu yüzden bu bölgelerin korunmasında askeri faktörün de önemi vardır. İngiltere askeri gücü ile denetim altına aldığı bölgeyi daha sonra bölgede yerleşen bir valisi ile rahatça idare edebiliyordu. Bu bölgelere yerleşirken bölgede kendine yardımcı olacak bir sınıf veya topluluk -etnik de olabilen- arıyordu.

 

Yukarıda yaptığımız ayrıma göre birinci dönem olarak adlandırdığımız dönem de İngiltere’nin temel amacı; sömürge haline getirdiği Hindistan ile arasındaki bölgenin kontrolünü sağlamaktı. Hindistan’daki durumunun gereği İran ve Osmanlı ile dost geçiniyordu. Fakat aynı zamanda Aden gibi stratejik yerleri de ele geçiriyordu. İngiltere hükümetinin niyetini ve izlediği politikayı en iyi, Başbakan Disraeli’nin 5 Mayıs 1878’de Kraliçe’ye yazdığı bir mektuptan alınan şu pasaj açıkça belirtir; “Eğer Bab-ı Ali, Kıbrıs’ı majestelerine vererek, karşılığında Osmanlı Devleti’nin Asya’daki topraklarını, Rus saldırısına karşı koruyacak bir anlaşma yapacak olursa, İngiltere’nin Akdeniz’deki kuvveti artacak ve majestelerinin Hindistan İmparatorluğu da son derece kuvvetlenecektir”.

 

Fakat bundan Doğu Akdeniz ile Avrupa arasındaki ticaretin önemli olmadığı sonucu çıkmamalı. 1830-1860 yılları arası bölge ile Avrupa arasındaki ticaret yaklaşık sekiz kat artmıştı ve ticaretin büyük ölçüde yönlendiricisi İngiltere idi. Bu dönem aslında serbest ticaret dönemi olduğundan rakip sömürgeci güçlerin pazarları ellerine geçirme dönemidir. Bu rekabetten dolayı Ortadoğu’yu elinde tutması İngiltere için çok önemliydi.

 

İngiltere dünyanın her tarafından elde edilen hammaddeye gereksinimi olduğu bir zamandı. Hammaddeleri sürekli ve düzenli bir şekilde ve en ucuza sağlamak, hammadde üreten ülkeleri ekonomik ve siyasal denetimi altına almak zorundaydı. Bu baskı için de Ortadoğu bir geçiş noktasıydı. Bu yüzden bazı girişimleri vardı. Öncelikle ağırlık verdiği yerler, önemli limanlar veya ileride bu görevi ifa edecek yerlerdi.

 

Doğu Akdeniz denen bölgede hakim güç Osmanlı Devleti idi. Osmanlı ile iyi geçinirlerse burayı da dolaylı olarak kontrol altına alabilirdi. Eğer Osmanlı bu zamanda yıkılırsa Avrupa devletleri kendi aralarında çıkar çatışmasına girebilirlerdi. İngiliz donanması sayesinde böyle mevki hakimleri yapılan anlaşmalar ile bölge siyasi nüfuz altına alınıyordu. Fiili olarak yönetimi ele almasa da yönetici sarayına yerleştirilen bir İngiliz yetkili sayesinde perde arkasından idareyi elinde tutuyordu ve politikası da kaçınılmaz olarak İngiliz siyaseti doğrultusunda oluyordu. Bu kişiler hükümet ve resmi görevlileri etkileyebiliyor ve bu etkiyi kendi yurttaşlarının ticari, ülkelerinin ise siyasi çıkarları doğrultusunda yönlendiriyorlardı.


Ayrıca pazarların ele geçirilmesin de “serbest piyasa ilkeleri” denilen ve çeşitli anlaşmalar ile dayatılan şartlar etkili olmuştur. Burada ki en büyük yardımcıları işbirlikçi burjuvazi denilen sınıftır. İngilizler Anadolu’da tüccar-azınlık- burjuvazi ile ortak harekete geçip sanayinin yabancı ve azınlıkların tekelinde olması sağladı. Bunlar bölge ticaretinde aracı rolü oynuyorlardı. Avrupa ile ticaretin geliştirdiği bu burjuvazi ile aralarında çıkar ittifakı mevcuttu. İngiltere kendini bu konuma yükselten cemaatleri yardım ve koruması altına alıyordu. Bunlar yerel pazarları tanıyıp tüccarlara aracılık ediyorlardı ve XIX. yüzyılda Avrupa Devletleri adına ajan, çevirmen gibi işlerde çalıştılar. Bunları yapan Müslümanlar da mevcuttu. Bu tüccarlar uluslararası ticaretteki önemlerinin yanı sıra yerel ticarette ise gerçek hakim zümre idi. Örnek olarak; Suriye ve Lübnan’da Hristiyanlar, Irak’da Yahudiler, Mısır’da Kıptiler idi, Osmanlı’da ise Ermeni, Rum ve Hristiyanlardı. Görüldüğü gibi bölgede kendine yardımcı olarak bulduğu grupları, kendi çıkarları gereği kullanmıştır.


Bu dönemde İngiltere’nin Osmanlı siyaseti; Osmanlı’nın yıkılmaması yönündeydi. Osmanlı İngiltere’nin bölge üzerindeki siyasetinde en önemli yeri teşkil eder ve Osmanlı’nın toprak bütünlüğünden yanadır. Bunun temel olarak iki sebebi vardır; ilki Osmanlı’ya karşı düşmanca bir tavır takınan Çarlık Rusyası’nın toprak genişletmesini engellemek, ikinci olarak ise, Osmanlı pazarını başta Almanya olmak üzere diğer devletlere kaptırmak istememesidir. Ama İngiltere’nin asıl isteği; dağılama süreci kontrollü olarak yavaşlatılmış ve İngiltere ile ekonomik ve siyasal bağları güçlendirilmiş bir Osmanlıydı. Osmanlı’yı sömürmesi için onu dağıtmadan ayakta tutması gerekiyordu. İngiltere bu yüzden reformlar yaptırarak Osmanlı’yı ayakta tutmaya çalışmıştır. Böylece kendi dışındaki Avrupa Devletleri’nin müdahalesini engellemeye çalışmıştır. Çünkü Osmanlı’nın idaresi altındaki bölgeler, stratejik ve ekonomik olarak İngiltere için çok önemli bölgelerdi.

 

I. Bölümün Sonu

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler