20 Kasım 2017 Pazartesi Saat:
19:11
25-08-2017
  

Yaşlı Tilki Hala Atik! Derin İngiliz Siyaseti (II)

Büyük devletler çıkarları gereği, diğer bir büyük devletle işbirliğine gitmekten kaçınmazlar.

Facebook da Paylaş

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

İngiltere sömürülen ülkede kendi ekonomik gereksinimleri olan hammadde kaynaklarını geliştirmek için çaba harcıyordu ve bunu da tek yönlü yapıyordu. Ortadoğu plantasyonlarında yetiştirilecek ürünü İngiltere belirlemekte idi. Bu ürünleri kendi belirlediği sabit fiyatlar ile alması yerli sermayenin oluşmasına engel oluyordu. Fakat unutulamaması gereken husus İngiltere bölgeleri sömürürken, diğere taraftan bölge halkının satın alma gücünün belirli bir orandan aşağıya düşmemesini sağlıyordu. Çünkü bu kendi pazarını yok etmek anlamına gelirdi. Ayrıca bu bölgelerde üretken güçleri de harekete geçirirdi ama kendi gereksinimleri doğrultusunda. Örneğin etkisi günümüze kadar devam etmiş olan bu olgu – Mısır’ın pamuk üretiminde yoğunlaşması gibi- tamamen İngiltere yönlendirmesi ile oluyordu. 


İkinci dönem dediğimiz devrede ise; Ortadoğu’nun önemi daha da artmıştı. Süveyş Kanalı’nın açılışı Ortadoğu’nun önemi bir kat daha arttırmıştı. Süveyş Kanalı’nın açılışı Hindistan’ı savunmak zorunda olan İngiltere’nin dikkatini Mısır’a çekti. Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi Mısır’a da ekonomik yardımı ile başlayan ve sonunda kanal hisselerinin çoğunu ele geçirmesi ile devam eden süreç ile Mısır’ı dışa bağımlı hale getirdi. Artan dış bağımlılığa tepki olarak bir Temsilciler Meclisi kurulmuştu. Bunu yabancı karşıtı hareketlere girilebileceği yolunda yorumlayan İngiltere Mısır’ı işgal etti. Yani İngiltere açık bir tehdit alacağı kuşkusu ile askeri müdahale gerçekleştirdi. Süveyş’in ticaret yollarını değiştirmiş olması ve Almanya’nın bu bölgeyi denetimine alacağı korkusu üzerine İngiltere Süveyş ve Mısır’ı işgal etti. Bu dönemden sonra İngiltere, Mısır’ı yönetmeye başlamasına rağmen dış politikadaki karışıklıklardan dolayı bunu resmi olarak ifade etmedi. Daha sonra Sudan’daki dini hareket neticesinde çıkarları gereği burayı Mısır’daki birlikleri işgal edip, Mısır ile birleştirerek bir kondominyum meydana getirdi. Buradaki yerel hükümetler ismen varlıklarını korurken, gerçek yönetim İngiltere’nin elindeydi.

 

XIX. yüzyılın ortalarına doğru yeni teknolojiler ile üretim yapan Almanya, Osmanlı pazarını ele geçirmeye başlamıştı. Almanya’nın sanayileşmesini tamamlayıp büyük bir güç haline gelmesi İngiltere’nin Osmanlı ve bölge üzerindeki siyasetini de değiştirmesine yol açmıştır. Osmanlı’nın Almanya ile yakınlaşması, ona biraz daha hareket serbestisi sağladı. Almanya’nın güçlenmesi neticesinde İngiltere dış yatırım ve ticaretini sömürgelere kaydırmaya başladı. Artık amacı hiç olmazsa elindeki sömürge pazarlarını kaçırmamaktı. 1886’dan sonra, savunuculuğunu yaptığı serbest ticaret ilkelerinden vazgeçip, İmparatorluk içi ekonomik ilişkilere ağırlık vermeye başladı.

 

Ayrıca bu zamanda Ortadoğu’daki ekime daha fazla toprak ayrılmaya başlandı ve bu ürünlerde dünyada bir pazara sahip oldular. Irak, Suriye, Filistin ve Mısır büyük ölçüde besin ithal eden bölgeler haline gelmişlerdi. Bu nedenle Ortadoğu’dan da kolay kolay vazgeçemiyordu.

 

Büyük devletler çıkarları gereği, diğer bir büyük devletle işbirliğine gitmekten kaçınmazlar. Bundan dolayı Almanya’nın güçlenmesi daha önce dünya üzerindeki hakimiyet yarışındaki en büyük rakibi olan Fransa ile işbirliğine gitmesine neden oldu. Bundan sonra bu iki devlet çoğu zaman aynı safta olacaklardır.

 

Osmanlı’nın bölünmesi ise bu dönem için İngiltere’nin işine geliyordu. Almanya tehlikesi karşısında bölgedeki stratejik mevkileri sağlama alması gerekiyordu. Böylece Almanya’nın büyümesi, başka bir deyişle ise kendi küçülmesinin önüne geçmeye çalışmıştır. Eğer Almanya sayesinde Osmanlı’nın Panislamist politikası başarıya ulaşırsa, o zaman bölgede İngiltere’nin hiç bir etkisi kalmazdı. Bu yüzden İngiltere, Osmanlı’yı parçalama -ki aslında İslam Devletleri bütünlüğünü parçalamadır- planını uygulamaya koydu. Bu ulusçuluk hareketi ile İslam toplumu parçalanma evresine girdi.

 

Ulusçuluk XIX. ve XX. yüzyılların en önemli siyasi olgularından biriydi. Uzmanlar ulusçuluk akımı ile ilgili olarak iki temel görüş içindedirler; bazılarına göre olumlu bir güçtür ve farklı gruplar ile eşitliği sağlar, kimilerine göre ise birleştirici olduğu kadar tersi de bir rolü vardır. İşte bu olgu- Araplar’ın birleşip Osmanlı’dan ayrılma fikri- İslam toplumunu parçalamanın temel öğesiydi. Osmanlı açısından asıl sorun stratejik öneme sahip topraklarının büyük kısmında bu Arap tebasının bulunmasıydı. Fakat bundan sonra İslam toplumunun dağılmasından doğacak yeni devletlerin hiç biri İslam toplumunun o eski devirlerine ulaşamayacaktı. Bunun en önemli sebebi, ulusçuluk ile İslam'ın evrenselliği birbiri ile uyuşmamasıydı. İngiltere için önemli olanı ise ayrılma gerçekleştikten sonra bu topraklarda ki hakimiyetini daha etkin bir biçimde yerleştirmiş olabilmekti.

 

Arap milliyetçiliğini canlandırmak Osmanlı bünyesindeki büyük nüfusa sahip olmaları ve önemli bölgelerde bulunmaları nedeniyle ilk iş sayıldı. Osmanlı Panislamist politikası İngilizleri karşısına aldı. Çünkü bu hareket İngilizlere tahmin bile edemeyecekleri sonuçlar doğurabilirdi. Bundan, eğer bu hareket başarılı olsaydı İslam toplumu artık rahatlayıp, özlemini duyduğu günlere ulaşacağı sonucu çıkmamalı. Aynı durum başka bir devlet hakimiyetinde -özellikle Panislamist akımın en büyük taraftarı Almanya tarafından- devam edeceti. Bu Panislamist akım İngiltere’nin Arap milliyetçiliğini ön plana almasında başrol oynadı. Bu nedenle Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı sırasındaki “Cihad-ı Ekber” çağrısı başarıya ulaşmamıştır. Neticede de Osmanlı Devleti’nin savaşı kaybedip parçalanmasına neden olmuştur.

 

Dönemin başında sömürgelerini koruma politikası uygulamaya başlayan İngiltere, körfezdeki hükümdarlar ile ilişkilerinde daha resmi bir ifade kazandırmak için anlaşmalar yaptı. Bu anlaşmalar ile (Bahreyn, Umman, Kuveyt ve Barışçı Devletler) bu devletlerin dış dünya ile olan ilişkileri İngiltere aracılığı ile yönlendirilecekti. Bu Osmanlı yayılmasını engellemede etkili oldu. 

Dönemin sonlarına doğru kullanımı genişleyen petrol ile büyük rezervleri olan Ortadoğu’nun önemi en yüksek noktaya ulaştı. Bu Petrolün çıktığı yerlerde genellikle Osmanlı’nın Arap tebası vardı. Bu, Araplar’ı Osmanlı’dan ayırıp kendi hakimiyeti altına alma fikrini daha da kuvvetlendirdi. Gittikçe artan çıkar çatışması I. Dünya Savaşı’na neden olmuştu. Osmanlı bu savaşa Almanya’nın yanında gireceğini açıklayınca, İngilizler Ortadoğu’daki çıkarlarını korumada ve Türk ordularını yıpratmada Arapları son ve kesin olarak örgütlediler. İngiliz kışkırtması ile Araplar tebası oldukları Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmakta tereddüt etmediler ve Araplar savaş sonunda barış düzenlemesi olarak kabul ettirilen şartlar ile Avrupa hakimiyetine girdiler.

 

Ayrıca İran’da da petrolün varlığı ve buna ihtiyacı olan İngiltere’nin Rusya ile işbirliği yapıp İran’ı iki nüfuz sahasına ayırmasına neden oldu. İran bundan kurtulmaya çalıştıysa da İngiltere bunu uzun yıllar devam ettirdi. İşte Ortadoğu’nun zengin petrol rezervlerine sahip olduğunun ortaya çıkması İngiltere’nin üçüncü dönemde ise siyasetinin ana belirleyicisi olmuştur. Artık ne pahasına olursa olsun kullanımı genişleyen petrole İngiltere sanayisinin ihtiyacı vardı. Anlaşmalar ile kendine ağladığı bölgeden tepki oluşana kadar buraları sömürdü. Tepki geldiğinde ise askerini kullanmaktan kaçınmadı. Aslında I. Dünya Savaşı, var olan sistemin bir çöküşüydü. Artık uluslararası ilişkilerde düzen kurulup sorunların savaşa neden olmayacak şekilde çözüleceği bir dönem başlıyordu. I. Dünya Savaşı sonrası devletler arasındaki barışı korumak amacıyla uluslararası düzeyde bir kurumsallaşma süreci başladı (milletle cemiyeti gibi). Bunlar yine büyük ölçüde İngilizlerin hakimiyetine gireceklerdi. Savaş sonunda Araplar’a verdiği sözleri yerine getirmemesi üzerine olan birkaç kıpırdanma bastırıldıktan sonra, Araplar İngiltere tarafından iş başına getirilen kukla hükümdarlar ile yönetildiler. 

I. Dünya Savaşı sonrası dönemde, Amerika'nın kendi iç işleriyle uğraşıp Avrupa ve Dünya üzerindeki işlerinden eline çekince bu cemiyetler İngiltere’nin etkisi altına girdi ve görüşmeler sonucu İngiltere manda yönetimini Ortadoğu’da bir orta yol olarak kabul ettirdi. Bundan sonra bölgeyi bu ad altında sömürmeye devam etti. Bölgeyi kendi isteğine göre şekillendirdi. Kurulan bu devletler ne tek bir etnik gruptan ne de aynı dinden insanlardı.

 

Üçüncü dönemde ise tüm siyasetini kolonilerde özellikle varlığının etkilerinden bahsettiğimiz petrolü elde etmek üzerine kurmuştu. İngiltere Başbakanı Erdelin bir cümlesi bundan sonra İngilizlerin amacını açıklıyordu: “İngiliz endüstri hayatı İran Körfezi’ndeki petrol yataklarına muhtaç olduğu sürece stratejik açıdan büyük önem taşımaktadır”. 1920’lerde muhalefet hareketleri durdurularak bölge İngiltere ve Fransa elinde kalmıştı. Fransa’nın bu savaştan zayıflayıpta çıkması ile İngiltere artık hemen hemen her konuda söz sahibi olmuştu.

 

Bu bölgelerden çekilmesi birden olmamıştı. 1922’de Mısır özerklik sağlamsına rağmen Mısır’ın güvenliği ülkede bulunan İngiliz birlikleri tarafından sağlanacaktı. Kendi geleceği için önemli olan mevkilerinden çekilmek taraftarı değildi.

 

Ayrıca I. Dünya Savaşı sonrası elde ettiği ve dolaylı olarak yönetimlerine müdahale ettiği yerlerde demokrasinin yerleşmesini geciktirdi, hatta engelledi. Çünkü mevcut sistem sömürülmeye daha açıktı. Bu bölgede krallık rejimi kurup, bu mevkideki kişiyi kendi atayıp, denetledi. Bu kişiler ile sözde dostluk anlaşmaları yapıp, bu bölgeden çekildiği zaman dahi bölge üzerindeki etkisinin devamını sağladı. Bu anlaşmaların bazı bağlayıcılıkları vardı; dış konularda İngiltere ile beraber karar veriyorlardı.

 

İngiltere’nin Ortadoğu’ya olan ilgisi Hindistan hakimiyetini ele geçirmeleri ile başladığı söylenebilinir. Bu süreç aralıksız olarak günümüze kadar devam etmiştir. Bu durumun yakın geleceğimizde de devam edeceği şüphe götürmez bir gerçektir. 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler