19 Kasım 2017 Pazar Saat:
23:40
20-04-2017
  

Yol ve Yöntemler

Allah varlık âlemine gelmek için gerekli imkânı haiz bir şeye varlık verirse bu"adl"dir, vermez ise yine "adl"dir.

Facebook da Paylaş

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Mebde' ve mead konusunda genel olarak çeşitli yorum ve görüşler vardır. Hadis ehli, kelâm bilgini, hakîmler, arifler, algı ve duygulara önem verenler veya tabiat bilginlerinin her biri bir yol tutmuştur.Hadis ehli olanlar, Fürui Din konularında1 izledikleri yöntemi Usul-i Din2 alanında da sürdürürler.

 

Bu konularda akıl yürütme ve düşünme, mantık ve muhakemeye başvurma taraftarı olmayıp, hadis ve rivayetlere itaat ve bağlılık taraftarıdırlar. Kitap ve sünnette, Allah'ın Hayy olduğu, Âlim olduğu, Kadir olduğu, Mürid olduğu beyan buyu-rulmuştur. (Hayat sahibi, ilim, kudret ve irade sahibi.) Adil olduğu da beyan buyurulduğuna göre, bizim de Tanrı elçilerinin sözüne güvenmemiz, bunların tümünü, "niçin?" ve "nasıl?"diye sormaksızın kabul etmemiz gerekir. "Adl"in ne olduğunu, Allah'ın "adil oluşunun ne anlama geldiğini düşünmemiz ve araştırmamız gerekmez. Üstelik bu konularda akıl yürütmek bid'attir, sonradan ortaya çıkan bir şeydir ve haramdır.

 

Hadis ehline göre, "adl" diye bir sorun yoktur. Diğer bir deyişle bu topluluk, "adl-i ilâhî" konusunda ortaya çıkan sorunları cevaplandırmakla kendilerini yükümlü saymazlar.Bu topluluğun görüşleri temelsizdir, mesnetsizdir. Bu topluluk dışında kalanlar ise bu konuda düşünmeyi ve akıl yürütmeyi caiz görmektedirler. Bu konuda izledikleri yol ve yöntemler ise farklıdır.

 

Kelâm ehli, "adl" konusunda ikiye ayrılmışlardır. Eşaire'ye göre, adl sıfatı Allah'ın fiilinden soyutlanarak elde edilmiş, bu işlem yapılırken de işbu fiilin "ilâhî" oluş niteliği göz önünde tutulmuştur. Bu topluluğun görüşünce, bir şeyin "adl" kapsamına girmesi, ilâhî fiil oluşu dolayısı iledir. Bunların inanışınca hiçbir fiil başlı başına "adl" veya "zulm" sayılamaz. Ayrıca ne bağımsız, ne de bağımlı olarak, Allah dışında "fail" yoktur. Şu hâlde "zulm"ün de anlamı kalmaz. Şu hâlde bir fiil "adl" kapsamına girdiği için ilâhî fiil sayılacak değildir, aksine ilâhî fiiller "adl" kapsamına girerler.Yine bu topluluğun görüşünce, bu alanda hiçbir kural ve ölçüt konamaz. Meselâ "adl" ilkesine dayanarakAllah'ın iyi işler işleyenlere mükâfat, kötülere ise ceza vereceğini ve verdiğini ileri süremeyiz, "AllahKur'ân-ı Kerim'de böyle yapacağını vaad etmiştir" diyerek bu vaadinde duracağını söyleyemeyiz. Fakat Allahiyiye mükâfat, kötüye caza verirse bu "adl" olur, aksine de yapsa yine "adl" olur. Sözünde dursa da,durmasa da "adl" olur.

 

Allah varlık âlemine gelmek için gerekli imkânı haiz bir şeye varlık verirse bu"adl"dir, vermez ise yine "adl"dir. "Adl", O'nun yaptığıdır. Çünkü adl; O'nun yaptığı demektir. "Her çe an Hosrov koned, şirin buved." (O padişah ne yaparsa hoştur, tatlıdır.)3

 

Bu topluluk aslında "adl"i inkâr etmezler, ne var ki "adl"e getirdikleri yorum dolayısı ile gerçekte "adl"ı inkâr etmiş olurlar. Bu sebeple Eşaire'ye bu konuda karşı olan Şia ve Mu'tezile; "adliyye" (adl taraftarları)olarak anılırlar. Bu adlandırmada şu hususa işaret vardır: Eşaire'nin sözü, "adl"in yorumu değil, inkârı demektir.

 

Bu topluluk için de aslında "adl" sorunu bir sorun olmaktan çıkmıştır, üstelik bu topluluk adl'e ilişkin güçlüklere cevap getirme yükümü açısından ehl-i hadisten bile daha serbest durumdadırlar.4

 

Bu topluluk, kendi düşüncesince, "tenzih" yolunu tutmuş, Allah'a ortak koşmamış, Allah'ı zulm ve haksızlıktan arı bilmiş, tenzih etmiştir. Bir taraftan, Allah'tan gayrının "fail" olmadığını belirtmiş, daha sonra da"adl" sıfatını ilâhî fiilden daha aşağı mertebeye koymuş, hüsn ve kubh'ün aklî oluşunu kökten inkâr etmiştir. "Bir fiilin adil olmasının tek anlamı, ilâhî fiil oluşundan ibarettir" demişler ve Allah'ın eşi-ortağı olmayıp zulm etmeyeceği sonucuna varırlar.

 

Ne var ki gerçekte bu topluluk Allah yerine beşerî zalimleri "tenzih" etmişler, onları aklayıp temize çıkarmışlardır. Çünkü, bu düşünceden çıkarılabilecek olan ilk ve apaçık sonuç şudur: Filan zalimin işlediği fiil, aslında Allah'ın fiilidir, şu hâlde zulüm olamaz. Her fiil Allah'ın fiili ve Allah'ın fiili de adalet demek olduğuna göre, Varlık Sözlüğü'nde "zulm" kelimesine yer yoktur. Belki de "Mütevekkil-i Abbasî" gibi zalimlerin Eşaire'yi korumasının asıl sebebi onların vardıkları bu "ideal" (!) sonuç dolayısı iledir.

 

Böyle bir mantık ve böylesine bir sonuç karşısında, zulüm görenin, mazlumun, haklarını koruma açısından yüklendiği görev ve dinî ödevi nedir? Bu da çok açıktır. Şu hâlde Kur'ân-ı Kerim'in zulmü mahkum etmesinin ve zulme karşı zalimle savaşma buyruğu vermesinin anlamı nedir? Bu soruyu Eşaire'den sormak gerekir.

 

Diğer kelâm bilginleri ve gerçekte bu alanın seçkin simaları, bu konudaki Eşaire mantığını şiddetle eleştirdiler. Eşaire'nin bu konuda yaptıklarının "beşerî zulüm" kavramını reddetme demek olduğunu belirttiler.Şia ve Mu'tezile kelâmcıları, evrende adaleti bir gerçeklik olarak kabul eder, hüsn ve kubh'u da aklî ve zatî olarak düşünürler.

 

Bu konudaki ölçütün ilâhî fiiller alanında da geçerli olduğunu kabulederler. "Adl"in iyi ve güzel, zulmün ise çirkin ve yakışıksız oluşu, apaçık bir husustur. Bu husus yalnızca bir ahlâkî ilke olarak beşerî alandakalmaz, ilâhî düzeyde de bu değerlendirme yürürlüktedir. Adl, bizatihi güzel ve iyi, zulm ise bizatihi kötü, çirkindir. "Sonsuz akl" demek olan, her akla feyiz veren Yüce Tanrı, akılların iyi saydığı bir şeyi terk buyurmaz, aklın çirkin saydığı bir şeyi ise sonuçlandırmaz.

 

İlâhî hakîmlere gelince, onlar, hüsn ve kubh'un aklî oluşunu inkâr etmezler ve Eşaire'nin görüşünü reddederler, ne var ki, bu kavramların beşerî düzeyde oluğunu ileri sürerler. İlâhî hakîmlerin (İslâmî düşünceye bağlı feylesofların) görüşünce, hüsn ve kubh gibi kavramlar, Yüce Allah'ın yücelik ve ululuk alanında ölçüt olamazlar. Yüce Allah'ın fiilleri bu gibi yüzde yüz beşerî olan ölçütlerle değerlendirilemez, öl-çülemez ve yorumlanamaz.

 

Hakîmlerin görüşünce Allah adildir, fakat Allah'ın adil oluşunun sebebi, adaletin iyi olduğu ve ilâhî iradenin iyilik cihetinde oluşu ile, Allah'ın iyilik yapmak istemesi ile açıklanamaz. Allah'ın -hâşâ- zalim olmayışı da zulmün kötü oluşu ve Allah'ın zulüm yapmak istemeyişi dolayısı ile değildir. Adl-i ilâhînin ölçütü ve kavramı, daha sonra üzerinde duracağımız başka bir konudur.

 

Hakîmler nazarında, hüsn ve kubh düşüncesi, insan fiillerinin iyi veya kötü oluşu gibi insanın ahlâkî bilincini meydana getiren bir düşünce; itibarîdir, uzlaşıma dayanır, ilmî ve keşfî değil, sadece amelî değerivardır. Bütün değeri vasıta, araç oluşudur. İnsan, tekamül etmek için iradî fiillerine bu gibi ölçütler, araçlar belirler, meydana getirir ve kullanır. Zat-ı Mukaddes-i Ahadiyyet'e, Yüce Allah'a gelince; O Vacib'ul Vücud'dur, Kemal-i Mahz'dir (tekâmülden münezzeh Mutlak Kemal'dir), Fi'liyyet-i Halis'dir, bu gibi alet ve araçlara ihtiyacı yoktur.

 

Gerçekliği olan veya sırf uzlaşıma dayanıp "itibarî" bulunan bir düşüncenin, bir tasavvurun farkı nedir? İnsan zihni, "hüsn" ve "kubh", güzel ve yaraşır, çirkin ve yakışıksız gibi düşüncelere nasıl varmaktadır? Bu da İslâm Felsefesi'nde ele alınan üstün değerli ve incelikleri olan konulardan birisidir. Biz burada bu konuyada giremeyeceğiz.5

 

İslâm hakîmleri, Eşaire'nin yaptıkları gibi yapmazlar ve Allah'tan gayrının "failiyet"ini, bir eylemin öznesi olabilirliğini kesin kes reddetmezler. İnsanın "zulm" kapsamına giren bir davranışta bulunabileceğini, toplumdan zulmü kaldırmanın bir insanlık ödevi olduğunu da kabul ederler. Diğer taraftan ise, "hüsn ve kubh"konusunda insan için söz konusu olan ölçütleri, kıstasları; ilâhî fiillere de uygulamayı kabul etmezler, doğru bulmazlar. İslâm Felsefesi'nde, İslâm İlâhî Hikmeti'nde, gerçekte Allah'a bir nevi ödev belirlemek ve yükümlülük getirmek demek olan bu açıklamaya asla başvurulmamıştır.

 

Hakîmler ve Eş'arî kelâmcılar dışındaki kelâm ehli katında, "adl-i ilâhî" konusuna ilişkin olan ve ileride ele alacağımız güçlükler, cevabı bulunması gereken bir dizi sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Bu arada, bir topluluk daha göze çarpmaktadır: Bu topluluğa göre, kelâm ehlinin olsun, felsefe ehlininolsun, tümünün yolları aklın ve zihnin faaliyetine dayanır, nesnel ve deneysel (aynî ve tecrübî) müşahedeye, tanıklık ve gözleme dayanmaz. Bu sebeple de, geçerli değildirler. Dinin temel ilkelerinde, Usul-i Din'de, diğer bir deyişle mebde' ve mead konularında müspet bilim mensuplarının yöntemi izlenmelidir. "Adl-i ilâhî"sorununa ve bu soruna ilişkin güçlük ve tereddütlere cevap bulabilmek için de hilkat olay ve olgularını, yaratılış âlemindeki görüngüleri, bu âlemdeki kural ve hikmetleri incelemek, sorunları böylece çözmek gerekir.

 

Bu kuramın eleştirisini de, "Usul-i Felsefe ve Reviş-i Realizm" adlı eserin beşinci cildinin önsözünde yaptık. Tekrara gerek görmüyoruz. Dileyen buraya başvurabilir. "Adl-i ilâhî" konusuna ilişkin sorunlar, bu topluluğun karşısına da cevaplandırılması gereken sorunlarolarak çıkarlar.

 

Denebilir ki, bu sorunlar bu topluluk için daha ciddî boyutlardadır. Çünkü, mütekellimler vehakîmler, Allah'ın varlığını ve bazı sıfatlarını ispat amacı ile harekete geçtiklerinde, evrenin düzenli, kurallı ve bilgece (hakîmane) bir yapıya sahip oluşu, onların hareket noktalarından yalnızca bir tanesidir, yoksa bütün delilleri sadece bundan ibaret değildir. Böylece "adl" ve "zulm" konusunun çetin sorunlarını mantık yoluile çözemediklerini bir an için varsaysak bile, itikat ve imanlarının özüne bir halel gelecek değildir. Çünkü Allah'ın varlığı onlar için evrenin düzeni ve kuralları dışındaki yollar ile kesinlikle sabit olmuştur. Bu sebeple, yaratılış âleminde adl-i ilâhî'nin varlığına da iman ederler, çünkü aynı diğer yollar vasıtası ile yalnızca Allah'ın varlığı değil adaleti de onlar için kesin ve açık hâle gelmiştir. Her meselede ve karşılaşılan olayda bu adaleti ayrıntılı biçimde çözümleyemeseler ve ortaya koymasalar bile, Allah'ın adaletine iman ederler. Yalnızca evrenin gözlemi yolunu seçen ve başka yol kabul etmeyenlere gelince, açıklayamadıkları olaylarlakarşılaştıklarında Allah'a imanları da sarsılır. Bunlar, Allah'ı sadece yaratıklarının aynasında müşahede yolunuseçenlerdir, bu ayna adl-i ilâhî açısından azıcık bulanık olunca, iyi görüntü veremeyince, sarsılacakları apaçıktır.

 

Tabiatıyla bu düşüncede olanlar, "adl" ve "zulm" sorununu çözüm-leyemeyince Allah'ın varlığına da kesinlikle inanamazlar. Çünkü adl-i ilâhî konusunda ortaya çıkan sorunlar ve güçlükler, yaratılış düzenindeki olgunluk ve eksiksizliği de sarsar, bu konuda da şüphe uyandırır.

 

Allâme Hillî (59); Şerh-i Tecrid'de Allah'ın ilmi konusunu ele alırken, hilkatte, yaratılış âleminde kötülük (şer) ve nakisa (eksiklik) gibi görünen hususlar bir çözüme bağlanmadıkça, Allah'ın ilmi ve hikmeti ile buhususların bağdaştırılmayacağını ve bunların ilâhî ilim ve hikmet karşısında bir çelişki gibi görülebileceğinibelirtmektedir.

 

-------------------------------------------------------------------------------------------------------

1- Yani, inançlara değil de amellere ilişkin konularda. (H. Hatemi)

2- Yani, inanç ilkeleri, amentü. (H. Hatemi)

3- Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler. (H. Hatemi)

4- Bir yükümlülük üstlenmezler. Ehl-i hadis, hiç değilse bu konudaki rivayetleri inceler ve tartar. Bunlar ise, "adl"i bir düşünce sorunu olmaktan çıkarmış olurlar. (H. Hatemi)

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler