11 Aralık 2017 Pazartesi Saat:
07:50
08-08-2017
  

Zaferi Kimden İstemeliyiz?

And olsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir`de size yardım etmişti...

Facebook da Paylaş

 

 
Ehlader Araştırma Bölümü
 
 
Bugün İsrail'e karşı savaşan Hizbullah'ın yaklaşımı ile, kırk sene önce İsrail'e karşı savaşan Arap rejimlerinin yaklaşımı arasında ne büyük fark var!...
 
Arap olmayan diğer Müslüman ülkeler ise, o zaman uzaktan yakından savaşla ilgilenmiyorlardı. İçi boş sloganlardan öte sesleri çıkmıyordu. O zaman yüce Allah Arap rejimlerini İsrail'le giriştikleri savaşta kendileriyle ve Sovyetlerle baş başa bıraktı. Böylece savaş, İsrail'le barış yapmakla, ilişkileri normalleştirmekle, İsrail'le diplomatik ve ekonomik ilişkiler kurmakla sonuçlandı.
 
Bu savaşta ise, Hizbullah'ın tek dayanağı, güvencesi ve umudu yüce Allah'tı. Bu yüzden Allah, onların işlerini üstlendi ve düşmanlarının yüreklerine korku saldı, Hizbullah'ın üzerine de yardımını indirdi.
 
 
Zafer, Allah Katındandır
 
Bu, Kur'ân okuyan herkesin bildiği bariz bir Kur'ânî hakikattir. Zafer Allah'tandır ve zaferin kaynağı yüce Allah'tır. Kur'-ân kültürünün öncelikli ilkelerinden biridir bu. Bütün insanlar bir araya gelseler ve Allah'ın yenilmesini istemediği bir orduyu veya ferdi yenmeye çalışsalar, bunu kesinlikle gerçekleştiremezler. Yine bütün insanlar bir araya gelseler ve Allah'ın yenilmesini irade ettiği bir orduyu veya ferdi zafere ulaştırmak isteseler, bunu da asla başaramazlar.
 
Kur'ân'ın bu husustaki ifadeleri açık ve nettir. Burada Kur'ân'dan bazı ayetleri örnek olarak sunuyoruz.
 
Ama konuya dair bütün Kur'ânî açıklamalar bunlarla sınırlı değildir.
 
Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır. ( Al-i İmrân, 126)
 
Yardım yalnız Allah tarafındandır. çünkü Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. (Enfâl, 10)
 
Eğer siz ona yardım etmezseniz, ona Allah yardım etmiştir. (Tevbe, 10)
 
Bir insan bu hakikate iman edince, zafer beklemek için Allah'tan başkasına sığınmaz; bütün güvenini, umudunu ve duasını sadece O'na yöneltir.
 
 Allah, Kalabalık Bir Gruba Karşı Az ve Zayıf Bir Gruba Yardım Eder
 
Yüce Allah'ın Bedir Savaşı'ndaki yardımı açıktır. Allah, Bedir Savaşı'nda zayıf ve az sayıdaki bir gruba, Kureyş'in azgınlarına ve zorbalarına karşı zafer bahşetmişti. Eğer Allah, Bedir Savaşı'nda Kureyş'e karşı Müslümanlara zafer lütfünde bulunmasaydı, Bedir'den günümüze İslâm adına bir şey kalmazdı. Bedir, ayırt edici, çığır açıcı, açılım kazandırıcı bir savaştı. Tarih açısından bir yol ayırımıydı. Bu savaşta Allah'ın küçücük gruba yönelik yardımı o kadar açıktı ki, gören ve gördüğünü kavrayıp anlayan herkesin bunu görmesi mümkündü:
 
Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz hâlde Allah, Bedir'de size yardım etmişti. ( Âl-i İmrân, 123)
 
Yüce Allah'ın müminlere yönelik yardımı sırf Bedir Savaşı'yla sınırlı değildir; Allah birçok yerde müminlere yardım etmiştir:
 
Andolsun ki Allah, birçok yerde size yardım etmişti. (Tevbe, 25)
 
Allah, daha önce Nuh'a (a.s) yardım etmiş ve onu o büyük sıkıntıdan, o korkunç belâdan kurtarmıştı: Onu, ayetlerimizi inkâr eden kavimden koruduk. Gerçekten onlar, fena bir kavim idi; bu yüzden topunu birden suya gömdük. (Enbiyâ, 77)
 
Allah, Firavun ve ordusuna karşı Musa'ya (a.s) da yardım etmişti:
 
Andolsun biz Musa'ya da Harun'a da nimetler verdik. Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. Kendilerine yardım ettik de galip gelen onlar oldu. (Sâffât, 114–116)
 
Müminler, Allah'ın kitabında yer alan bu ayetleri dillerinden düşürmezler. Böylece kalpleri Allah'ın zafer vaadine güvenmekle yatışır, itminan bulur. Onlar, savaş meydanlarında zaferi Allah katından isterler. Güvenlerini, umutlarını ve dualarını Allah'a yöneltirler, başkasına değil.
 
 Allah, Emrinde Galip Olandır
 
İşte Kur'ân'dan bir başka hakikat: Allah, emrinde galip olandır. Allah'ın yarattıklarından ve kullarından hiç kimse O'nu aciz bırakamaz. Bir topluma yardım etmek istediği zaman, kaçınılmaz olarak yardım eder; bütün insanlar bu yardımı engellemek için bir araya gelseler de.
 
Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar. (Âl-i İmrân, 160)
 
Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardımda edilmez. (Âl-i İmrân, 111)
 
Bu savaşta da velimiz, dostumuz Allah olduktan, sırtımızı O'na dayadıktan, O'na sığındıktan, ellerimizi
 
O'na açıp dua ettikten sonra, Allah bizi kendi nefsimizle baş başa bırakmaz; Allah bizimle beraber olduktan sonra kimse bize galip gelmez.
 
Allah'ın Müminlere Zafer Vaat Etmesi
 
Yüce Allah, müşriklerle ve küfrün elebaşlarıyla savaşmaları durumunda müminlere yardım edeceğini kesin ve net bir dille vaat etmiştir. Allah ise, vaadinden dönmez. Allah'ın vaadinin doğruluğundan şüphe etmekse, O'nu inkâr etmekle eşdeğer bir küfürdür.
 
Yüce  Allah şöyle buyuruyor: Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, dünya hayatında yardım ederiz. (Mü'min, 51)
 
Burada, peygamberlere ve iman edenlere, hem de dünya hayatında yardım etmekten söz ediliyor. Bu sözü verense, vaadinden asla dönmeyen Allah'tır. İnsan, Allah'ın kitabındaki bu ayeti okuyunca, kalbi, Allah'ın bu sözüne karşı duyduğu güvenle huzura erer. Gördüğü eziyetler, Allah'ın vaadinin gerçekleşmesi uğruna çektiği acılar önemsizleşir.
 
Müminlere yardım etmek bizim üzerimizdeki bir haktır. (Rum, 47)
 
Yüce Allah'ın, gerçek anlamda iman eden mümin kullarına vaat ettiği gerçek vaat budur işte. Bu ilâhî gerçek vaatten sonra, zaferden yana ümitsizlik duygusu, Allah'a ve vaadine güvenen mümin kulun kalbine sızabilecek bir yol bulamaz. Yüce Allah, sevgili Peygamber'ine (s.a.a) de aziz bir zafer vadinden bulunuyor: Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder. (Fetih, 3)
 
Zaferin şartları
 
Yukarıda anlattıklarımız; yüce Allah'ın, kullarına hesapsız ve düzensiz olarak yardım bahşettiği, zafer verdiği anlamına gelmez. Yüce Allah'ın dilediği kimselere yardım ettiği, dilediği kimseleri de yardımdan yoksun bıraktığı doğrudur. Ama bütün bunlar bir hesap, bir düzen ve bir yasa çerçevesinde gerçekleşir… Evren, bir düzene, bir yasaya dayanır ve düzen ve yasanın yaratıcısı yüce Allah'tır. Bu evrende bulunan her şey şartlara ve sebeplere bağlıdır. Bu şartların ve sebeplerin varlığı; zaferin Allah'tan olduğu, O'nun dilediğine yardım ettiği, dilediğini de yardımından mahrum bıraktığı gerçeğiyle çelişmez.
 
Bu konularla ilgili olarak Kur'ân'ın esas aldığı üslubu anlayanlar, bu gerçeği açık bir şekilde bilirler. çrneğin rızk Allah katındandır. Bunda en küçük bir şüphe yoktur. Güç ve kudret sahibi olan Allah tartışmasız rızk verendir ve rızk konusunda kulları, yarattığı varlıkları için en ufak bir yetki dahi söz konusu değildir.
 
Dilediğine hesapsız rızk verirsin. (Âl-i İmrân, 27)
 
Sizin de, onların da rızkını biz veririz. (En'âm, 1519
 
Allah, dilediğine hesapsız rızk verir. (Bakara, 2129
 
Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızk verir. (Âl-i İmrân, 379
 
Allah, dilediğine rızkı bollaştırır da, daraltır da. (Ra'd, 26)
 
Şüphesiz rızk veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır. ( Zâriyât, 58)
 
Ama Allah, rızk için bazı sebepler ve anahtarlar öngörmüştür. Kullarına da, kendisinden rızkı, bu sebepler aracılığıyla ve bu kapılardan istemelerini emretmiştir:
 
Şu hâlde yerin omuzlarında dolaşın ve Allah'ın rızkından yiyin. (Mülk, 15)
 
Aynı düzenlilik ve yasaya bağlı olma hâli, zafer ve yardım için de geçerlidir. Zafer Allah'tandır. Bunda şüphe yok. Ama Allah, zafer için bazı anahtarlar, kapılar ve sebepler öngörmüş, bize de bunlar aracılığıyla zafer istemeyi emretmiştir. İman etmenin, Allah'ın yardımına güvenmenin anlamı; sebepleri ve şartları ihmal etmek, zafer için pratikte hazırlık yapmayı göz ardı etmek değildir.
 
Yukarıda geçen ayetlerden, Allah'ın, kullarından dilediğine, herhangi bir düzen ve yasa gözetmeksizin yardım ettiğini anlamak, kuşkusuz çarpık bir zihnin yanlış anlamasından başka bir şey değildir. Yardım ve zaferin şartlarından biri, savaş için hazırlık yapmak, savaş stratejisi hazırlamak ve eksiksiz bir şekilde donanmaktır: Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için sağlanıp beslenen atlar hazırlayın.
 
Onunla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz kimseleri korkutursunuz. (Enfâl, 60)
 
Yeryüzünde ve savaş meydanında kuvvet hazırlamak, savaşın zorunluluklarındandır. Bu hazırlığı ve donanımı gerçekleştirmek kaçınılmazdır. Ama buna güvenip dayanmak da doğru değildir. çünkü sadece Allah'a güvenip dayanmak gerekir. Yüce Allah, donanım ve hazırlık olarak zayıf olan nice topluluklara, donanım ve hazırlık olarak güçlü olan topluluklara karşı yardım etmiştir. Bu yüzden savaş için silah gücüne ve savaş meydanında savaş için gerekli hazırlık ve donanıma güvenmek doğru değildir.
 
Tabi bunlar olmadan da olmaz. Bunlar, Allah katından zafer ve yardımın gelmesinin şartlarından, ilâhî zaferin kapılarındandır. Dolayısıyla bu ikisini birleştirmek, Kur'ân kültürünün inceliklerinden biridir. Yüce Allah'tan bize bu nimeti bahşetmesini diliyoruz. Zafer ve yardımın şartlarından biri de, müminlerin Allah için mücadele etmeleri ve Allah'a (O'nun dinine) yardım etmeleridir. Allah, onlarda doğruluk, dinine yardım etme hususunda bir kararlılık görünce, yardımını onlardan esirgemez, hemen yardım eder.
 
Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz. (Muhammed, 7)
 
Allah, kendisine yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir. (Hac, 40)
 
Zaferin en önemli sebeplerinden biri, sabır ve namazdır:
 
Sabır ve namazla yardım isteyin. (Bakara, 45)
 
Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. (Bakara, 153)
 
Sabır geniş anlamlı ve kuşatıcı bir kavramdır. Eziyetlere, baskılara karşı sabretmeyi; zalimlerin müminleri baskı altında tutmak, işkence etmek, takibe almak için kullandıkları yöntemlere karşı direnmek gibi anlamları içerir.
 
Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Onlar, yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler, sonunda yardımımız onlara yetişti. (En'âm, 34)
 
Müminlerin, savaş meydanında, düşmanla yüzleşirken yaptıkları dualardan biri de, Allah katından zafer istemeleri, savaş meydanında ayaklarının sabitleştirilmesini dilemeleridir:
 
Ey Rabbimiz! çzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et. (Bakara, 250)
 
Savaş meydanında, düşmanla karşı karşıya gelirken sabretmek zorunlu bir donanımdır. Bu şartlarda sabredene, yüce Allah yardım eder.
 
Sabrın Anlamı: Pratikte ruhsal, siyasal, stratejik, bilgilendirme ve savaş için malî, ilmî ve silahlanma anlamında yapılan hazırlıklar hususunda sabır göstermektir. çünkü savaş, bütün bunları gerektirir.
 
Savaşa hazırlık ise, büyük bir çabayı ve çokça sabırlı olmayı kaçınılmaz kılar. Yüce Allah, kullarının samimi olarak ve gerçekten sabrettiklerini görünce, zaferin kapılarını üzerlerine açar. Onları silah, para, güç, bilgilendirme, taktik, düzen ve disiplin gibi savaşın gerektirdiği hususlarla rızıklandırır.
 
Savaş için gerekli olan hususlardan biri de, namazdır. Nitekim şöyle buyurmaktadır:
Sabır ve namazla yardım isteyin. (Bakara, 45)
 
Allah'ı anmak, O'na yönelmek, O'na sığınmak, O'ndan yardım istemek ve zaferi O'ndan talep etmek, savaş için vazgeçilmez olan en önemli gerekliliklerdendir ve zafer kapılarından biridir.
 
Bedir Savaşı'nda Resulullah (s.a.a) ellerini açıp Allah'a yönelmiş, dua ederek, yakararak O'na yalvarmış ve şöyle demişti:
 
"Allah'ım! Eğer sana kulluk edilmesini istemezsen, sana kulluk edilmez."
 
Çünkü Bedir'de Kureyş'in azgın ileri gelenlerine karşı çıkan o küçücük grup, yeryüzünde Allah'a kulluk eden tek zümreydi. Bu savaşta yenilselerdi, ezilselerdi, yok edilselerdi, o zaman yeryüzünde Allah'a kulluk eden kimse kalmayacaktı. Resulullah (s.a.a) öylesine yakarıyor, öylesine dua ediyordu ki, omuzlarındaki ridası (abası) yere düşmüştü. Savaş meydanında Allah'a yönelmenin, O'nun katından zafer talep etmenin, doğru sözlü Rabbe sadık bir niyetle sığınmanın, zaferin tahakkuk etmesi üzerinde büyük bir etkisi vardır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
 
Ey iman edenler! Herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çok anın ki, başarıya erişesiniz. (Enfâl, 45)
 
Allah'ın peygamberleri ve müminler Allah'tan yardım ister, O'ndan zafer talep ederlerdi:
 
Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim Mevla'mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et! (Bakara, 286)
 
Talut ve kendisine tâbi olanlar, Calut'a karşı çıkarlarken şöyle dua etmişlerdi: Calut ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında: ‘Ey Rabbimiz! üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et.' dediler. (Bakara, 250)
 
Zafer Yolunda Arınmak
 
Zafer, zaferin sebepleri, şartları, engelleri ve kaynakları ile ilgili olarak Kur'ân ufkunda gerçekleştirdiğimiz bu gezintinin tamamlanması için arınmadan söz etmemiz gerekir. Zafere giden yol, zorluklarla dolu olabilir. Mümin yaralanır, zorluklar görür, eziyetler çeker.
 
Başlar, eller ve ayaklar düşer. Ama sonuç, müminlerin olur. Nitekim Allah'ın onlara vaat etmiştir. Ve Allah, vaadinden asla dönmez. Müminler, Bedir'den sonra Uhud Savaşı'na girmiş ve bu savaşta ağır yaralar almışlardı. Buna rağmen, o gün, Kureyş karşısında kendilerinde bir zayıflık, acizlik hissetmemiş; geri çekilme, mevzii terk etme gereğini duymamışlardı. Bu ağır yaralar, onların azimlerini, iradelerini, dirençlerini, dayanıklılıklarını, sarsılmazlıklarını, izzetlerini, kâfirlere karşı üstünlük duygularını kırmamıştı; en küçük bir zayıflık ve ezilmişlik duygusuna da kapılmamışlardı.
 
Uhud Savaşı'ndan sonra o gün Müslümanlara inen şu ayetlere kulak verelim; Uhud yenilgisini ele alan bu ayetlerin, akıllara durgunluk veren tahlillerini anlamaya çalışalım. Ayetler, Âl-i İmrân Suresi'nde yer alıyorlar:
 
Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz. Eğer siz Uhud'da bir acıya uğradınızsa, o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz. Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. Bir de Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak, kâfirleri de helâk etmek ister. Yoksa Allah, içinizden cihat edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? (Âl-i İmrân, 139–142)
 
 
Dikkat çekici bu ayetler, Uhud Savaşı'ndan sonra nazil olmuş; mücadeleye, yenilgiye ve savaşta zafer kazanmaya, müminlerin saflarındaki ayıklamaya dair, daha önce insanların eşine rastlamadığı türden yorumlar, açıklamalar sunuyor.
 
İlk başta, müminlere, kendilerini düşmanlarından üstün görmeleri; gevşekliği, zayıflığı bir kenara atmaları, eğer mümin iseler kendilerinde bir güç ve izzet hissetmeleri telkininde bulunuluyor. Savaş meydanında alınan bir yenilgi, müminlerin gücünü yok etmez. İzzetlerini, iradelerini, sarsılmazlıklarını, imanlarını ve Allah'a yönelik güvenlerini ortadan kaldırmaz.
 
"Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz." Yani zayıflık duygusuna kapılmayın, kaçırdığınız zafere yanmayın, Uhud'da aldığınız yenilgiden dolayı üzülmeyin. Bu yenilgi, savaşın neticesini değiştirmez. Bu yenilgi, zafere giden zincirin halkalarından sadece biridir ve zaferden önce müminlerin arındırılması amacına yönelik bir aşamadır. Fetih sizindir, siz müminlerin; başkasının değil. Bu yüzden, sürecin bir halkasından ibaret olan bu yenilginin sizin azminizi kırmaması, kararlılığınızı alıp götürmemesi, iradenizi ve sarsılmazlığınızı kırmaması, üstünlük ve izzet duygunuzu yok etmemesi gerekir.
 
Sonra müminlerin aldıkları yenilginin olumsuz etkisi hafifledi, savaşta aldıkları yaraların acısı dinmeye başladı… çünkü düşmanları da daha önce Bedir'de aynı yaraları almıştı. çstelik Uhud'da da yaralar almışlardı. Bunlar, savaşın kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bir savaşta mutlaka yara alınır. Savaş yaralanmasız, öldürülmesiz olmaz. Böyle sonuçlarla karşılaşmak, sadece müminlere has da değildir.
 
"Eğer siz bir acıya uğradınızsa, o kavim de benzer bir acıya uğramıştır." Bu, her savaşın doğasıdır. İnsan, ya savaştan uzak duracak, zillet ve alçaklığa katlanacak ya da savaşa girecek, şirkin ve zulmün elebaşlarıyla vuruşacaktır. Bu ikinci yolu tercih ettiği zaman, düşmanlar katlandıkları gibi, bunların da bu yaralara, acılara katlanması kaçınılmaz olur.
 
Sonra ayet, tarih anlayışı ile ilgili olarak çok önemli bir hakikati açıklıyor. Buna göre tarih, hakkın egemenliği ve batılın yok oluşuyla sonuçlanacak bir doğrultuda hareket etmektedir.
 
Sabret, çünkü sonuç muttakilerindir. (Hud, 49)
 
Yeryüzüne, salih kullarım vâris olacaktır. (Enbiya, 105)
 
Biz ise, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları vârisler kılmak istiyoruz. (Kasas, 5)
 
Ama bu amaca giden yol meşakkatlidir, çetindir. İnsan bu yolda, sıkıntıyla, işkenceyle, eziyetle dolu günler geçirir. Bunları aşmak, yaşamak kaçınılmazdır.
 
O günleri biz, insanlar arasında döndürür dururuz. (Âl-i İmrân, 140)
 
Hak ile batıl, yenilgi ile zafer arasında bu döndürülmenin yaşanması, Kur'ân'ın muttakiler için sözünü ettiği sonucun gerçekleşmesi açısından kaçınılmazdır. Eğer Müslümanların ilk günleri Bedir coşkusu gibi geçseydi, Uhud gibi bir yenilgi ve acı tatmasalardı, yüce Allah'ın bize haber verdiği yardımı ve büyük fethi görmeyeceklerdi.
 
"Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman…"
 
Yenilgi ve zafer, çıkış ve iniş, zafer coşkusu ve yenilgi acısı arasındaki bu dönüşüm; Salihlerin vârisliğine, yeryüzünün önderleri kılınışlarına dair ilâhî iradenin tahakkuku açısından bir zorunluluktur. Bu günlerin dönüşümlü olarak gelip geçmesi gereklidir; Salihlerin ötekilerden, sağlam imanlıların zayıf imanlılardan, müminlerin inanmayanlardan ayrışması için. Böyle bir ayrışma, esenlik ve rahatlık zamanlarında gerçekleşmez. Bilakis, zorluk ve şiddet günlerinde belirginleşir.
 
"Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın…"
 
Kuşkusuz yüce Allah, insanları, onların güçlerini, zaaflarını, iyilerini, kötülerini, müminlerini, münafıklarını bilir. Ama bu günler aracılığıyla onları ayrıştırmayı, salihleri bozgunculardan ayırmayı, müminleri münafıklardan uzaklaştırmayı irade eder. Bu ise, böyle bir dönüşümle, bu günlerde gerçekleşen böyle bir iniş ve çıkışla gerçekleşebilir.
 
“Ve aranızdan şahitler edinsin.” Bedir'den Uhud'a doğru gerçekleşen bu tür gün dönüşümleri esnasında yüce Allah şahitler edinir; onları, beşeriyetin imamları ve şahitleri olarak seçer. Böyle günlerde, Allah'ın insanlar için şahitler olarak seçtiği kimseler olgunlaşırlar. çünkü şahitler, esenlik ve rahat zamanlarında pişmezler.
 
Esenlik ve rahatlık dönemleri, beşeriyetin yolculuğu boyunca, insanlığın gidişatını kontrol eden örnek şahsiyetler, yani şahitler ortaya çıkarmamıştır. İşte toplumsal düzeyde “yatay arınma” buna denir. Bu arınma sayesinde, salihler bozgunculardan, müminler münafıklardan, sağlam imanlılar zayıf imanlılardan ayrılırlar. Yatay arınmanın yanı sıra, bir de müminlerin iç dünyalarında “dikey arınma” gerçekleşir. Müminlerin nefislerinde hem hayır var, hem şer var; hem akıl bulunur, hem heva bulunur. Zaaf ve kuvvet, yakin ve kuşku, dünyadan uzaklık ve dünya sevgisi yan yana yer alır. İç dünyalarındaki duygular ayıklanıp temizlenmedikçe, Allah, onları “şahit”ler olarak seçmez. Onların iç dünyalarından şüpheyi, zaafı, hevayı (nef-sin arzularına uymayı), şerri ve dünya sevgisini çekip alır. Böylece nefisleri zayıflıktan ve hevaperestlikten (nefsin istekleri doğrultusunda hareket etmekten) kurtulur. Bu arınma ve ayıklanmadan sonradır ki Allah, onları şahitler kılar, yeryüzünün önderleri yapar. Bu, iç dünyalarda gerçekleşen dikey bir arınmadır.
 
Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak ister. Bu ikinci arınma, yukarıda işaret ettiğimiz yatay arınmadır. Sonra: Kâfirleri de helâk etmek ister. şaşırtıcı olan şu ki sıkıntı aynı sıkıntı, zorluk da aynı zorluktur; ama müminler için arınma ve ayıklanma, kâfirler için helâk ve mahvolma vesilesidir… 
 
Ateş aynı ateş; fakat altını saflaştırıp temizlerken, odunu yakıyor… Ateş değişmiyor; ama ateşe sunulanlar değişiyor. Odun yanıp kül oluyor; altın saflaşıyor. Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak, kâfirleri de helâk etmek ister.
 
 
Bütün bunlar dünya hayatında, yani insan hayatının ilk kısmında olup bitiyor. İnsan hayatının geçici ve sınırlı bölümünde… Ahirete gelince, o da insan hayatının ikinci kısmını oluşturmaktadır. Baki ve büyük bölümünü… İnsan, kolaylık ve esenlik zamanlarında cenneti elde etmez; ancak zorluk ve sıkıntı günlerinde onu elde eder. Bu şiddet günlerinin içerdiği cihat, sabır; eziyetlere, yaralanmalara ve acılara katlanma gibi olgular, cennetin kazanılmasının vesileleridir.
 
Yoksa Allah içinizden cihat edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? (Âl-i İmrân, 142)
 
Böyle bir düşünce; cennete, insanın cennete girmesini sağlayan salih amellere yönelik basit ve yüzeysel bir tasavvurdur. İnsan ancak eziyetlere sabretmekle, yaralar almakla, düşmanlara karşı direnmekle ve bütün bu amelleri sırf Allah'ın rızası uğruna gerçekleştirmekle cenneti kazanabilir. Bütün bunlar da zorluk ve şiddet zamanlarında gerçekleşir.
 
 
 Muhammed Mehdi Asifi
Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler