22 Eylül 2019 Pazar Saat:
13:18
26-02-2019
  

Zâhircilik ve Kur’an’ın Tek Boyutlu Dili

Allah’ın, niteliği bilinmeyen bir yüzü vardır. Nitekim ayette şöyle buyurmuştur: “Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin yüzü bâki kalacaktır.”

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Kur’an hükümlerinin dili konusunda ortaya atılmış teorilerden biri, Kur’an’a bakışta zâhirci olma teorisidir. Zâhiriler, Kur’an’ın bütün ayetlerine tek boyutlu ve yalnızca lafız ve lugat tefsiri çerçevesinde anlam verirler. Ehl-i Hadis, yani Ahmed b. Hanbel’in (hicri 161-241), takipçileri, ondan önce Malik b. Enes (hicri 93-179), sonra da Davud Zâhiri (hicri 280) ve oğlu Ebubekir Zâhiri; aynı şekilde Keramiye, Eşariler, Maturidiler, İbn Teymiye, Vahhabiler ve Şia’nın Ahbarileri bakış açılarındaki farklılıklardan oluşan yelpazeye rağmen dinî öğretiyi anlamada aklı ve düşünceyi kullanmaktan kaçınma noktasında müşterektiler. Bu görüşün bazı mensupları, zâhiri almakla Allah’ı benzetme ve cisimleştirme kaçınılmaz hale gelecek olsa bile Kur’an’ın anlamı konusunda her türlü delillendirilmiş içtihadı reddeder. Bazı görüş sahipleri de Kur’an’da mecazın varlığını, hata etmenin sonucu veya faydasız uzatma (karinenin varlığına rağmen) ya da yalan sayar.[1]

 

Hadislerin derlenmesine cevaz çıktıktan sonra avam arasında olağanüstü yaygınlaşan hadis eksenli akım, dinî inançları tanzim etme ve yasaları kanunlaştırmada temel ölçüt olacak ölçüde galebe çaldı. Bu görüşte, rivayet edilen nakillerin zâhirleri senet ve muhteva değerlendirmesine tabi tutulmaksızın Kur’an’ı anlamanın ölçütü olabildi. O kadar ki her önüne gelenden rivayet adı altında bir şeyler nakledilir oldu ve denildi ki, sünnet Kur’an aracılığıyla nesh olmaz, ama sünnet Kur’an’ı nesh edebilir![2]Yine şöyle bir izah yapıldı: Kur’an, sünnetin Kur’an’a ihtiyacından daha fazla sünnete muhtaçtır.[3]Bu fikri akımın takipçileri Malik b. Enes’ten, “arşa istiva”nın ne olduğu sorulduğunda şöyle cevap verdiğini naklediyorlardı:

 

“İstiva bilinen bir şeydir, ama niteliği meçhuldür. Buna iman farz ve soru sormak bidattir.”

 

Yine Ahmed b. Hanbel, Ehl-i Hadis’in inancını açıkladığı küçük risalesinde girişten sonra şöyle yazar: “Bu, ilim ehlinin, müelliflerin ve Ehl-i Sünnet’in yoludur. Onlar, sünnetin ipine sımsıkı tutunan ve bu yolda olmakla tanınan kimselerdir. Rasul’ün (s.a.a) ashabı arasından bugüne kadarkileri ve bu arada Hicaz, Şam gibi yerlerdeki bazı âlimleri idrak ettim, onlardan hadis dinledim. Şu halde bu yola en küçük bir muhalefeti veya tenkidi olan yahut bir hadis nakletmeyi ayıp gören kimse muhalif ve bidatçi olacaktır.” İnanç meselelerine dair bir cümle zikrettikten sonra şöyle yazar:

 

“O, yedi göğün üzerinde arşın üstündedir. Kendi katında ateş, ışık, karanlık ve sudan bir perde vardır. O, bunu en iyi bilendir.”[4]

 

Bu mesleğin takipçileri rivayetlere dayandırmaksızın Kur’an tefsir etmeyi caiz görmez ve şöyle der:

 

“Edebiyat âlimi olsa da, delillere, fıkha, nahive, haberlere ve eserlere vakıf bulunsa da hiçkimsenin Kur’an’ı tefsiri caiz değildir. Ancak Peygamber’in, sahabenin ve tabiinin rivayetlerine istinat edebilir.”[5]

 

Ebu’l-Hasan Eş’ari (hicri 330), Ehl-i Hadis’in ifrata varmış nakilciliği ve Mutezile’nin akılcılığı karşısında orta yol bulmaya çalıştı. Bu sebeple el-İbane’de şöyle yazdı:

 

“Allah’ın, niteliği bilinmeyen bir yüzü vardır. Nitekim ayette şöyle buyurmuştur: “Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin yüzü bâki kalacaktır.” Allah’ın, niteliği bilinmeyen elleri vardır. Nitekim ayette şöyle buyurmuştur: “İki elimle yarattığım...”

 

Bununla birlikte o, Allah’ın sıfatları ve fiillerinde teşbihçilikten kurtulamaz. Bu nedenle Makalatu’l-İslamiyyin’de Ehl-i Hadis’in inancını açıklarken şöyle yazar: Allah Teâla’nın kıyamet günü müminlerin gözüyle dolunayın gece vakti göründüğü gibi görüleceğini söylüyorlar. Tabii ki kâfirler Allah’ı göremeyecekler, çünkü onlar ile Allah’ın arasına perde çekilecek. Allah şöyle buyurur:

 

“Haşa, onlar o gün rablerini görmekten mahrumdurlar” Musa, Allah’tan dünyada onu görmeyi istedi. Allah dağa tecelli ettiğinde dağ darmadağın oldu. Musa böylelikle Allah’ı dünyada göremeyeceğini, aksine ahirette göreceğini anladı."[6]

 

Eş’ari’den sonra onun takipçileri de Allah’ı görme[7]ile ilgili ayetlerde aynı yolu tercih etti.[8]

 

Her durumda, Kur’an’ı anlamada zâhirilik akımı ister Ehl-i Sünnet’in hadisçiliği, Eş’arilik, İbn Teymiye’nin görüşü, Vahhabilik biçiminde olsun, ister Şia’nın Ahbariliği şeklinde olsun, isterse de başka bir suret ve renkte görünsün tevil üzerine her türlü düşünce ve incelemeye, hatta Kur’an ayetlerinin her türlü tefsirine ve âlimce anlaşılmasına sırt çevirir. Bu yüzden de din ve ilahi kitap için, dinin hakikati ve üstün maksatlarıyla uyuşmayan ruhsuz ve donuk bir çehre gösterir. Aslında kitap ve şeriatı anlamada tüm epistemik öğelerden yararlanılmaması, bütün kesimlerin, zâhirici yaklaşıma sahip, kuşatıcı bilgiden uzak ve onu gözardı eden, dinî metnin lafız ve lugat zâhirine bakan, kapsamlı ve çok yönlü yaklaşımı engelleyen ortak bileşenidir.

 

Müslüman düşünürlerin geneli, edebiyatçılar, belagatçılar, müfessirler, usulcüler ve fakihler Kur’an’ın lugat bakımından fasih Arapça ile indirildiğine ve onda mecaz, kinaye, istiare ve temsilden örnekler bulunduğuna inanır. Fakat önemli nokta, bunların her birinde hakikat, mecaz, sınırlar ve kriterleri bilmektir.

 

İbn Kuteybe (hicri 213-276) Te’vilu Muşkili’l-Kur’an’ın mukaddimesinde şöyle der: “Mülhidler, Allah’ın kelamındaki müteşabih ayetleri almışlar ve onları çelişki ve eğrilikle itham etmişlerdir.” Bu nedenle kitabını yazma sebebini, Kur’an’ın çetin ve geç anlaşılan konularını açıklamak ve tevil etmek olarak gösterir. O, Arapların söz söylerken mecaz, istiare, temsil, kalıp, takdim, tehir, hazf, tekrar, ihfa, ızhar, tariz, kinaye gibi çeşitli tarzlar kullandığını izah eder.

 

 


[1]     Bkz: İbn Teymiye, el-İman, s. 85.

[2]     Bkz: Eş’ari, Ebu’l-Hasan, Makalatu’l-İslamiyyin, c. 2, s. 251.

[3]     Bağdadi, Hatib, Camiu Beyani’l-Ulum, c. 2, s. 234.

[4]     Subhani, Cafer, Buhusu fi’l-Milel ve’n-Nihal, c. 1, s. 157-163, İbn Hanbel, Ahmed’den nakille, el-Sunne, s. 44-50.

[5]     Zehebi, Muhammed Hüseyin, el-Tefsir ve’l-Müfessirun, c. 1, s. 256; Mutezili, Kadı Abdulcabbar, el-Metain, s. 422.

[6]     Makalatu’l-İslamiyyin, s. 322.

[7]     Metinde “ru’yet”

[8]     Bkz: Razi, Muhammed b. Ömer, Mefatihu’l-Gayb, (Mısır baskısı), c. 1, s. 346 ve c. 8, s. 354.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler