22 Mart 2019 Cuma Saat:
14:46
04-03-2019
  

Zor İmtihanlar

Üstad Murtaza Turabi'nin kaleminden öğüt dolu sözler.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Üstad Murtaza Turabi

 

Hz. Ali (Allah'ın selâmı ona olsun), Nehrevan savaşından döndükten sonra, Yahudilerin lideri konumunda olan bir Yahudi haham, Kufe Mescidinde Hz. Ali'nin huzuruna geldi ve “Ey Müminlerin Emîri, sana bazı sorular sormak istiyorum; ama bunları ancak peygamberler ve peygamberlerin vasileri cevaplayabilirler” dedi.

 

Hz. Ali (Allah'ın selâmı ona olsun) “Ey Musevî kardeş, istediğin her şeyi sorabilirsin” dedi

 

Bunun üzerine Yahudi haham şöyle dedi: "Bizim kitaplarda peygamberler ve peygamberlerin vasileri hakkında şöyle yazılmaktadır: “Allah Teala bir peygamber gönderdiğinde ona, kendisinden sonra ümmeti içinde Allah'ın emirlerini uygulayacak kendi ailesinden bir şahısı seçmesini ve bu vasiden bir ahit almasını vahyeder. Sonra Allah Teala bu vasileri hem peygamberlerin hayatında, hem de onların vefatından sonra imtihan eder.”

 

Ey Müminlerin Emîri, senden Allah Teala'nın vasilerden hoşnut olduğu taktirde onlara verdiği mükafâtı açıklamanı istiyorum.

 

Hz. Ali (Allah'ın selâmı ona olsun) bu sorulara cevap vermeden önce ona şöyle dedi:

 

"Denizi İsrail oğullarının geçmesi için yaran, Musa'ya Tevrat'ı indiren Allah'ın hakkı için, eğer sorduğun soruya hakkıyla cevap verirsem, buna itiraf edecek misin?"

 

Yahudi haham: "Evet" dedi.

 

Ali (Allah'ın selâmı ona olsun): "Kendisinden başka ilah olmayan Allah'ın hakkı için, sana doğru cevap verirsem Müslüman olacak mısın?" dedi. Yahudi: “Evet” dedi.

 

Bunun üzerine Ali (Allah'ın selâmı ona olsun) şöyle buyurdu: "Gerçekten de "Yüce Allah, vasileri yedi defa peygamberlerin hayatında imtihan eder ve itaatkâr olup olmadıklarını ortaya çıkarır. Eğer yüce Allah bu imtihanlarda onlardan razı olursa, peygamberlere, onları kendi hayatlarında veli ve kendilerinden sonra vasi olarak seçmelerini emreder. Böylece vasilerin itaati ümmetin üzerine farz olur."

 

"Yüce Allah, vasileri yedi defa da peygamberlerden sonra da imtihan eder; böylece onların sabırlarını ölçmüş olur. Eğer bu imtihanlarda da onlardan razı olursa, onların peygamberlerle beraber olmaları için şahitlik mertebesine ulaşmalarını takdir eder. Sonuçta saadetleri kâmil olur."

 

Yahudi haham: “Doğru söyledin, ey Müminlerin Emîri!” diyerek şöyle devam etti: "Öyleyse bize açıklayın; siz Hz. Muhammed'in hayatında ve ondan sonra kaç kere imtihan oldunuz? Ve bu imtihanlardan sonra mükâfatınız ne olacak?"

 

Bu sözlerin üzerine Hz. Ali onun elini tutarak: “Kalk eve gidelim bunların hepsini orada sana anlatayım.”

 

Hz. Ali'nin ashabından bir grup bunu duyunca: “Ey Müminlerin Emîri, burada anlat biz de duyalım” dediler. Fakat Hz. Ali: “Anlatacağım şeylere tahammül edememenizden korkuyorum.” dedi. Ashap: "Neden tahammül etmeyelim, ey Müminlerim Emîri" diye sordular.

 

Hz. Ali: "Sizin bir çoğunuzla aramda geçen olaylarla ilgili olduğundan." diye karşılık verdiler.

 

Bunun üzerine Hz. Ali'nin en sadık komutanlarından biri olan, savaş meydanlarında kahramanca savaşıp tek başına binlerce düşmanın içine dalan ve her zaman galip dönen, İslâm'ın fedakâr askeri Malik-i Eşter, gözleri dolmuş bir hâlde Hz. Ali'ye hitaben: “Ey Müminlerin Emîri, lütfen bize de anlat, Allah'a andolsun ki, senin Hz. Muhammed'in (Allah'ın selâmı ona ve pak Ehl-i Beyt'ine olsun) tek vasisi olduğuna dair kalbimizde en ufak bir şüphe yoktur. Bizim peygamberimiz peygamberlerin sonuncusudur ki, ondan sonra peygamber yoktur ve sana itaat de tıpkı peygamberimize itaat gibi farzdır.” dedi.

 

Bunun üzerine Hz. Ali oturdu ve Yahudi hahama yönelerek: “Ey Yahudi kardeş!” dedi, Yüce Allah, beni peygamberimiz hayatta iken yedi kez imtihan etti; kendimi övmekten Allah'a sığınırım; hepsinde de beni itaatkâr buldu.”

 

O Adam sabırsızca: “Nerede ve nasıl ey Müminlerin Emîri?” diye sordu.

 

Hz. Ali (a.s) sözüne şöyle devam etti: “O imtihanların ilki, yüce Allah Hz. Muhammed'e (Allah'ın selâmı ona ve pak Ehl-i Beyt'ine olsun) peygamberlik verip ilahî mesajı iletmekle görevlendirdiği zaman gerçekleşmiştir. Ben o zaman Peygamber'in evinde bulunan en küçük ferttim, Ona evinde hizmet ederdim... Bir gün Hz. Muhammed Abdulmuttalip oğullarının küçüğünden büyüğüne dek hepsini çağırıp, Allah'ın birliğine ve kendisinin Allah'ın peygamberi olduğuna şahadet etmelerini istedi. Fakat onlar direndiler; inatlaşıp inkâr ettiler ve başkaları gibi onu yalnız bırakıp gittiler. Çünkü bu onlara çok ağır gelmişti; kalpleri bir türlü buna razı olmuyor ve akıllarına sığdıramıyorlardı. Ama ben tek başıma onun davetini şeksiz şüphesiz hemen kabul ettim. Bu kararımda başıma gelebilecek ölüm dahil hiçbir şeyden korkmadım. Bu olaydan sonra üç sene boyunca yeryüzünde Peygamber'e ve onun getirdiklerine iman edip namaz kılan, sadece ben ve Hz. Hatice idik. Allah ona rahmet etsin.” Sonra ashabına dönerek:

 

“Bu söylediklerim doğru değil mi?” diye sordu.

 

Ashap da hepsi bir ağızdan: “Doğrudur, ey Müminlerin Emîri!” dediler.

Hz. Ali (Allah'ın selâmı ona olsun) şöyle devam etti: "İkinci imtihana gelince, Kureyş, Peygamber'i öldürmek için devamlı hilelere başvurup hayaller kurmaktaydı. Sonunda Dar'un-Nedve'de toplandılar, İblis de A'ver-i Sakif kılığında onlara karıştı ve elinden geleni ardına koymayıp, onların dağınık görüşlerini birleştirip, ortak bir karar almalarını sağladı. Kureyş, her kabileden bir kişi seçerek, bu kişilerin hep birden peygamberi evinde uyurken öldürmesine karar aldı. Böylece Peygamber'in kabilesi Benî Haşim bütün kabilelerle savaşıp intikam alamayacağı için susmak zorunda kalacak ve Peygamber'in kanı heder olacaktı. Fakat vahiy meleği Cebrail nazil olup onların bu planlarını ve planı uygulamak için kararlaştırdıkları geceyi ve saati peygambere haber verdi ve o gece şehri terk ederek mağaraya doğru haraket etmesini söyledi. Hz. Peygamber beni bu tertipten haberdar edip, o gece kendisinin yatağında yatmamı ve onu canımla korumamı emretti. Bende Hz. Peygamber'in emrine teslim olup bu emri derhal sevinçle kabul ettim ve de Peygamberi korumak uğruna ölüm yatağında yatmaya razı oldum. Ve peygamber Allah'ın emriyle hicret etti, ben de onun yatağında yattım."

 

"Derken Kureyşliler, peygamberi öldürecekleri inancıyla eve geldiler; evde onlarla baş başa kaldığımda, doğruldum ve kılıcımla onları kendi canımdan defettim.”

 

Sonra ashabına dönerek: “Söylediklerim doğru değil mi?” dedi.

 

Ashap da: “Doğrudur, ey Müminlerin Emîri!” dediler.

 

Sonra sözlerine şöyle devam etti: "Üçüncüsü imtihana gelince; Bedir günü Kureyş pehlivanlarından Rabie'nın oğulları Utbe ve Şeybe ve Utbe'nin oğlu Velid meydana çıkıp savaşmak için er istediler. Hiç kimse onlara karşı koymaya cesaret edemeyince, Hz. Peygamber beni meydana gönderdi. Oysa ashap, yaşta benden daha büyük, savaşta benden daha tecrübeliydiler. O gün Kureyş büyüklerinden bazı kişileri öldürüp birçok esir aldığım gibi Allah, benim elimle Velid ve Şeybe'yi katletti. O gün benim yaptığım iş herkesin yaptığından daha fazlaydı. Amcamın oğlu Übey bin Hars de o gün şehit oldu; Allah ona rahmet etsin.”

 

Sonra ashabına dönerek: “Anlattıklarım doğru değil mi?” dedi.

 

Onlar da, "Doğrudur, ey Müminerin Emîri" dediler.

 

Hz. Ali (a.s) şöyle devam etti: "Dördüncü imtihana gelince; Mekkeliler Bedir yenilgisinden sonra ölülerinin intikamını almak için bütün Arap kabilelerini bize karşı birleştirdiler. Kendileri de en son kişilere kadar bize saldırmak için silâh kuşandılar. Cebrail inerek olup biteni Peygamber'e haber verdi. Peygamber, askerî gücünü toparlayıp Medine'nin dışındaki Uhud dağına doğru hareket etti ve Uhud dağının yanında konakladı. Derken, Müşrikler de geldiler ve savaş başladı. Sonunda bize arkadan saldırdılar ve Müslümanlardan birçoğunu öldürdüler. Sağ kalan Muhacirler ve Ensar, yenilgiyi kabul edip kaçtılar. Sadece ben Resul-i Ekrem'in (s.a.a) yanında kaldım ve onu savundum. O savaşta yetmişten çok yara aldım, bunlar da yerleri"

 

Uhud savaşından aldığı yaraların izlerini gösterdikten sonra sözlerine şöyle devam etti:

 

- "O gün İslâm'a hizmet etmeye muvaffak oldum, sevabını da Allah'tan niyaz etmekteyim."

 

Sonra ashabına dönerek; söylediklerim doğru değil mi?" dedi.

 

Onlar da; doğrudur, ey Müminlerin Emiri!" dediler.

 

Sonra şöyle buyurdu: Beşinci imtihana gelince; Uhud savaşından çok geçmemişti ki Kureyş, Arap kabilelerini tekrar topladı. Onlar, Medine'ye gelerek Peygamberi ve yakınlarını öldürmeden geri dönmemeye karar verdiler. Medine'ye doğru yola çıktılar. Ama bu sefer daha şiddetli ve kudretli ve daha fazla silâhla geldiler. Zafere ulaşacaklarına emin bir şekilde Medine'ye geldiler. Cebrail (a.s) Peygamber'e onların geliş haberini vermiş, Peygamber de Muhacirler ve Ensar'la birlikte Medine'nin etrafında çukurlar kazarak savunmaya hazırlanmıştı. Düşmanlar çukurların kenarında konaklayarak bizi kuşattılar. Kibir ve gururla karşımızda gösteriş yapıp bizi tehdit etmekteydiler. Allah Resulü onları hakka davet edip akrabalık bağını hatırlattı. Ama onlar kabul etmedikleri gibi daha da azgınlaştılar. O gün Arab'ın ve Kureyş'in pehlivanı Amr bin Abduved idi. O, kendini güçlü ve bizi de çok zayıf görüyordu. Kudurmuş deve gibi bağırıyor, dövüşmeye er istiyordu. Recez okuyor, eğilip kalkıyor, kılıcını çekip sallıyordu. Hiç kimse onun karşısına çıkmaya cesaret edemiyor, hiç kimse kendini onunla savaşacak kadar güçlü görmüyordu. Onu savaştan vazgeçirmek mümkün değildi. Çünkü o, basiretsiz ve hiçbir kurala bağlı olmayan bir şahıstı. (Korku ve dehşetin bütün kalpleri sardığı bir zamanda) Allah Resulü beni meydana göndermek için çağırdı. Kendi mübarek eliyle başıma imame (sarık) koydu, bu kılıcı (Zülfikar'ı) da elime verdi ve ben meydana doğru yola koyuldum. Medine'nin şehrini korku ve dehşet kaplamıştı. Müslümanlar ümitsiz bir şekilde arkamdan bakıp Amr'ın galip gelmesinden korkuyor, kadınlar arkamdan gözyaşı döküyorlardı. Ama yüce Allah onu benim elimle öldürdü. Oysaki Araplar Amr'ın galip geleceğinden eminlerdi. Amr o gün başıma kılıcıyla bir yara vurdu ki, izi şimdi de belli, bak!"

 

Ve İmam (a.s) mübarek elleriyle bu gazilik nişanını gösterdi, sonra devam etti:

 

"Bundan sonra Arapların ve Kureyş'in ümitleri suya düştü ve yüce Allah onları bozguna uğrattı. Sonra bölük pörçük evlerine geri döndüler."

 

Sonra ashabına; "Doğru söylemedim mi?" diye sordu.

 

Onlar da; "Doğru söyledin, ey müminlerin Emiri"! diye cevap verdiler.

 

İmam (a.s) sonra şöyle devam etti:

 

Altıncı imtihana gelince; biz Allah Resulü ile beraber senin dostlarının şehrine (Hayber'e) gittik. Orada Yahudi pehlivanlarıyla ve diğer yerlerden onlara yardım için gelen savaşçılarla cesurca savaştık. Düşmanlarımızın süvarileri ve piyadeleri mükemmel bir şekilde silâhlarla donanmış, karşımızda dağ gibi durmuşlardı. Onlar daha iyi ve daha sağlam siperlere sahiptiler. Onların her biri meydana gelerek savaşmaya rakip istiyordu. Benim dostlarımdan meydana gidenlerin hepsi ya şehit oluyor, ya da yenilgiyi kabul edip geri dönüyordu. O gün gözler korku ve dehşetten yerinden fırlamıştı, herkes kendi canının derdine düşmüştü. Tam böyle bir zamanda Allah Resulü beni kızgın savaş meydanına gönderdi. Herkesin meydandan kaçtığı bir zamanda sağlam adımlarla onlara doğru ilerledim. Karşıma çıkan herkesi silip attım. Bana saldıran her pehlivanı ezip geçtim. Korkusuz bir aslan gibi, onların sımsıkı saflarına saldırıp dağıttım. Sonunda benim karşımda dayanamayıp sağlam kaleleri "Hayber"in içine kaçtılar. O zaman da onların kalesinin kapısını elimle yerinden söktüm ve kalenin içine daldım; önüme çıkanı yere serdim ve Hayber Kalesi'ni tek başıma fethettim; yüce Allah'tan başka bana yardım eden hiç kimse yoktu."

 

Sonra ashabına; "Anlattıklarım doğru değil mi?" diye sordu.

 

Onlar da; "Evet, doğru söyledin, ey Müminlerin Emiri!" dediler.

 

Hz. Ali (a.s) sonra şöyle devam etti:

 

"Yedinci imtihana gelince, Allah Resulü (s.a.a) Mekke'yi fethetmek istiyordu. Ama müşrikleri bu fetihten önce son bir kez daha İslâm'a ve tevhide davet etmek için bir mektup yazdı. Bu mektupta onları hem Allah'ın azabından korkutuyor, hem de Müslüman oldukları taktirde affedileceklerine dair söz veriyordu. Mektubun sonuna da Tevbe Sûresi'ni ekledi. Sonra Müslümanlardan bir kişinin gönüllü olarak bu mektubu Mekke'ye götürüp müşriklere okumasını istedi. Müslümanlar bu teklif karşısında ağır davranınca, Müslümanlardan birini (Ebu Bekir) çağırıp onu görevlendirdi ve Mekke'ye gönderdi. Sonra daha o Mekke'ye varmadan Cebrail, Peygamber'e (s.a.a) inerek şöyle dedi:

 

"Ey Muhammed! Bu mektubu ya sen, ya da (senden olan) senin ailenden biri götürmelidir, başkası olmaz." dedi. Peygamber de beni yanına çağırıp Cebrail'in sözlerini bana bildirdi ve bu görevi bana teslim etti. Siz Mekke halkını iyi tanıyordunuz, onların hepsi benim kanıma susamıştı. Onlardan her biri, canı ve malı pahasına bile olsa, beni parça parça doğramaktan kaçınmazdı. Ama ben bunlara rağmen Peygamber'in (s.a.a) mesajını onlara ilettim, Tevbe Sûresi'ni onlara okudum. Onlar da tehdit ve öfkeyle karşılık verdiler."

 

İmam sonra ashabına dönerek; "Söylediklerim doğru değil mi?" diye sordu.

 

Onlar da; "Evet, doğrudur ey Müminlerin Emiri!" dediler.

 

Hz. Ali (a.s) Yahudi'ye dönerek; "Ey Yahudi kardeş!" dedi; Bunlar, Peygamber'in hayatı döneminde başımdan geçen imtihanlardır. Allah'ın izni ve yardımıyla hepsinde başarılı oldum. Yüce Allah bu faziletleri sadece bana mahsus kıldı, bu yüzden Allah'a minnettarım."

 

Hz. Ali'nin (a.s) sözlerini dikkatle dinleyen ashap, şöyle dediler:

 

"Ey Müminlerin Emiri! Allah'a andolsun ki, siz yalnızca doğruyu söylediniz. Gerçekten de sizden daha faziletli birisi yoktur. Yüce Allah, Peygamber ile akrabalık ve kardeşlik şerefini size bağışlamıştır. Peygamber ve sen Musa ve Harun gibisiniz. Harun, Musa'nın kardeşi ve vasisi olduğu gibi, sen de Peygamberimiz'in (s.a.a) kardeşi ve vasisisin. Biz Allah katında şehadet ediyoruz ve de inanıyoruz ki siz, anlattığınız bütün bu olaylarda, bu zor imtihanlarda korkusuz bir şekilde bir an bile tereddüt etmeden Peygamberimizin emirlerini yerine getirdiniz. Bu yüzden yüce Allah sizi, herkesten üstün kılmış ve hiçbir Müslüman'a nasip olmayacak sevapları size yazmıştır."

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler