08 Aralık 2021 Çarşamba Saat:
17:12

Deistlerin Bazı Eleştirileri ve Cevapları

06-11-2021 13:20


 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

 

Bir kaç yıl önce bir kardeşimiz, Deistlere ait olduğunu söylediği bir eleştiriler dizisi göndermişti ki o eleştirilere verdiğimiz cevaplar EHLADER sitesinde yayınlanmıştı. 

 

http://www.ehlibeytalimleri.com/din-bilim-iliskisi_m2408.html

 

Aynı kardeşimiz yine aynı zümreye ait bir takım eleştirileri cevap verilmesi niyetiyle göndererek cevap verilmesini istemiştir. İnşaallah elimizden geldiği kadar cevaplamaya gayret edeceğiz. Ancak önce birkaç hususa değinmekte fayda var.

 

1- Eleştiri olarak ortaya atılan bu sözler asırlardır Oryantalistler, Hristiyanlar, Ateistler, kısacası şu veya bu sebeple İslam’a düşmanlık besleyen kimselerin temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp ileri sürdüğü ve muhakkik âlimlerimiz tarafından geniş cevaplar verildiği şeylerdir. Yani anlayacağınız yeni keşfedilmiş şeyler değildir!

 

2- Bu adamların (saf ve bilgisiz bazı gençler istisna) amacı aslında araştırıp da gerçekten İslam’ın bunlara cevabının ne olduğunu öğrenmek değil, yanlış algılar oluşturarak İslam’ı karalama ve dünya halklarında İslamofobi oluşturma ve bu yolla Emperyal güçlerin ve Şeytani emelleri ve planlarının en büyük potansiyel engelini bertaraf etmektir. Ben şundan adım gibi eminim ki bu eleştirileri ileri sürenler, bir kere olsun bunlara verilen cevapları ilgili kaynaklardan merak edip de ciddi bir şekilde araştırmış veya okumuş değillerdir. Ya da okusalar ve mantıklı cevaplarını görseler bile hedef başka olduğu için görmezden gelmişlerdir.

 

3- Bu eleştirilerin bazısı bazı mezheplerin düşünceleri veya naklettikleri (bize göre uydurma) rivayetlere göre haklılık payı taşıyabilir. Ancak biz bundan sorumlu değiliz ve cevaplarımızda Ehlibeyt mektebi ve kaynakları esas alınmıştır.

 

4- Bir eleştiri de bu gibi iddiaları gördüğünde hemen telaşa kapılıp bunları sağa sola gönderen ve âlimlerimizden cevap bekleyen kardeşlerimizedir. Hâlbuki bu eleştirilerin tamamına yakını yayınlanan kaynaklarımızda fazlasıyla cevaplandığı gibi bu fakir de yıllar önce Kevser Sitesinde bunlara geniş cevaplar vermiştir. Ama maalesef gençlerimizde okuma ve araştırma azmi zayıf olduğu için önlerine hazır ve aperatif şeyler istiyorlar.

 

Şimdi gelelim yazının tahliline:

 

Yazıyı yazan, Taliban grubunu eleştiren Müslümanları muhatap alarak, “Sizin onları eleştirme ve onlara kızma hakkınız yoktur. Eleştirilmesi gereken birisi varsa, bu bizzat İslam ve Kur’an’ın kendisidir. Zira onların referansı İslam öğretileri ve Kur’an ayetleridir. Hatta onlar sizden daha iyi Müslümandırlar!” diyerek aklınca eleştirileri oklarını direk İslam’a ve Kur’an’a yönlendirmiş ve bu eleştirilerine ayetlerden deliller göstermeye çalışmıştır. Şimdi biiznillah değerlendirmeye çalışalım.

 

Diyor ki:

 

Adamlar (Taliban Grubu) namaz kılıyor mu? Kılıyor. Oruç tutuyor mu? Tutuyor. Hacca gidiyor mu? Gidiyor. Kelime-i şehadet getiriyor mu? Getiriyor. Zekât veriyor mu? Veriyor. Kur'an okuyor mu? Okuyor. Sakal bırakıyor mu? Bırakıyor. Şalvar, sarık, cübbe, uzun elbise, terlik giyiyor mu? Giyiyor. Bunların hepsi dine uygun mu? Uygun. (O zaman niye kızıyorsunuz onlara…)

 

Cevap: Bazılarının farz değil sünnet bile olduğu ispatlanmayan dinin zahiri hükümlerini alıp ihtiyat edilmesi gereken en hassas konularda (zulüm, haksızlık, adam öldürme gibi) fütursuz ve frensiz davranan basiret ve feraset yoksunu ahmaklar yığınının uygulamalarından hareketle İslam’ı suçlamak da en az onlarınki kadar ahmaklık olsa gerek. Tıpkı Hz. Ali’nin zamanında bir takım zahiri ahkâm ve sünnetlere sıkı sıkıya bağlılık gösterdikleri halde en hassas ve tehlikeli konularda ahmakça davranıp insanları sudan bahanelerle vahşice öldürmekten çekinmeyen, Hz. Ali gibi ilim ve adalet timsali birisine savaş açıp binlerce insanın kanına giren hariciler gibi… Böyle birilerinin söylem ve eylemleri üzerinden İslam’ı karalamaya çalışmak en basit tabiriyle cehaletin bir ürünüdür.

 

Sonra şöyle devam ediyor:

 

- O zaman bu adamlara niye kızıyorsunuz?

 

- Kadınların sokağa çıkmalarına karışıyorlar...

 

Peki, kitapta, kadınların sokağa çıkmalarına karışmak var mı? Var..

 

Ahzab/33; ''Evlerinizde oturun ve daha önce Câhiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın, namazı güzelce kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resulü'ne itaat edin. Ey peygamber ailesi! Allah sizi sadece günah kirlerinden arındırmak ve sizi tertemiz yapmak istiyor.''

 

Cevap: Bu eleştirilerin temelinde cehalet ya da garaz var dediysek boşuna demedik. Evvela verdikleri ayet sadece Resulullah’ın hanımlarıyla alakalıdır. Ayetin devamına ve gerisine dikkat eden herkes bunu görür. Saniyen bu dışarıya çıkmama olayı herhangi bir toplumsal eyleme öncülük yapmama meselesidir. Zira şeytani niyetler taşıyan birileri onlardan bu niyetleri doğrultusunda yararlanabilir ve böylece İslam ve Resulullah’ı zan altında bırakabilirlerdi. Nitekim bu İlahi direktife uymayan Resulullah’ın zevcesi Aişe Müslümanların ittifakla seçtiği halife olan Hz. Ali’ye karşı savaşa sürüklenip büyük bir fitnenin içinde kendisini bulmuş ve vuku bulan savaşta binlerce Müslümanın kanı dökülmüştür.

 

Yoksa Resulullah’ın hanımlarının bile şahsi ve ailevi işler için dışarıya çıkmasında hiçbir beis görülmemiş ve kimse (zamanın halifeleri bile) buna engel olmamışlardır. Kaldı ki bizzat Resulullah’ın zamanında kadınlar birçok sosyal faaliyetlere katılıyordu ve başta Allah Resulü olmak üzere kimse buna engel olmuyordu. Camide cemaat namazlarına ve ilim sohbetlerine katılma, hatta cihad meydanlarına kadar gidip cephe arkasında İslam mücahitlerini tedavi etme vb. faaliyetlere iştirak ediyorlardı. Ne var ki katıldıkları bütün sosyal faaliyetlerde belli sınırlara riayet etme şartıyla… Kısacası hiçbir sağlam kaynaktan Allah Resulü’nün kadınların dışarıya çıkmasına engel olduğuna dair bir delil gösterilemez.

 

Şöyle devam ediyor:

 

- Başka niye kızıyorsunuz?

 

- Hak konusunda kadınları erkeklerle eşit tutmuyorlar...

 

Peki, kitapta, kadınlarla erkekleri eşit tutmamak var mı? Var..

 

Nisa/11; ''Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe iki kadın payı kadar vermenizi emreder.''

 

Cevap: Büyük İslam âlimi Allame Tabatabaî’nin söylediği gibi aslında illa da bir ayrımcılık aranıyorsa, miras konusunda kadınların lehine pozitif bir ayrımcılık yapılmıştır, erkeklerin değil. Sebebine gelince erkekler (miras da dâhil) kazandıklarının hepsini eşlerine ve çocuklarına harcamaktadırlar. Zira İslam aileyi geçindirme sorumluluğunu erkeğin boynuna yüklemiştir ve kadının bu konuda hiçbir sorumluluğu söz konusu değildir. Bu yüzden erkeklerin yükünü hafifletmek için onlara mirastan iki pay vermiştir. Ancak kadında durum böyle değildir ve aldığı miras tabiri caizse onun cep harçlığıdır ve istediği yerde serbestçe harcayabilir ve erkeğin buna asla müdahale hakkı yoktur. Hatta kadın evde çalışmaya (yemek, temizlik ve çocuk bakımı gibi) mecbur değildir. Hatta isterse bu yaptıklarına karşılık eşinden ücret bile talep edebilir. Elbette kadın hür iradesiyle ve severek bu işleri yaparsa, ne ala ve bu hizmetleri yaptığında da büyük sevaplar alacağı vaat edilmiştir. Gördüğünüz gibi cehalet ya da garaz ve maraz insana nasıl doğruları ters yüz edebiliyor!

 

Şöyle devam ediyor:

 

Başka..? Din için cihad adı altında insan öldürüyorlar..

 

Peki, kitapta cihadı emreden ayet var mı? Var... Bir çırpıda 16 tane buldum; Nisa 74-84-89-95, Enfal 72, Tevbe 19-20-41 ve 44, Hac 78, Furkan 52, Ankebut 6-69, Hucurat 15, Bakara 216, Ali İmran 157..

 

2 tanesini açayım;

 

Nisa/74 - ''O halde geçici dünya hayatını, ebedî ahiret hayatı karşılığında satacak olanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, her iki durumda da biz ona yarın pek büyük bir mükâfat vereceğiz.''

 

Nisa/89 - ''Onlar, küfür işledikleri gibi, sizin de küfür işleyip kendileriyle bir olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; Onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı edinmeyin.''

 

Cevap: İslam’da ve Kur’an’da cihad ve savaş hükümlerinin varlığında şüphe yok. Ancak İslam sebepsiz veya zorbalık yapma amacıyla kimseye savaş açmaz. İslam’ın hedefi adaletsizlik ve haksızlıkla mücadele etmektir. Bu yüzden bir şahıs veya grup veya güç sahibi zulüm ve haksızlık yapıyorsa veya insanların hak ve hakikatle buluşmasına engel oluyorsa, onların önünü almaya çalışmak İslami olmaktan öte bir insanlık vazifesidir. Kısacası Müslüman’ın ve İslami hâkimiyetin görevi İslam’dan aldığı ilhamla insanları doğrularla buluşturmak, doğruları tebliğ etmektir. Ancak ne kendi doğrularını insanlara zorla dayatır ne de başkalarının kendi düşüncelerini zorla dayatmasına izin verir.

 

Özetlemek gerekirse, İslam’ın yaptığı savaşlar ya kendisine yapılan saldırı ve zorbalıklara karşı savunma amaçlı savaşlardır, ya da başkalarına yapılan zulüm ve haksızlıkları önleme ve hak ve hakikatin ortaya çıkmasına karşı yapılan engellemeleri önlemek amacıyla yapılan savaşlardır. Kur’an ayetlerinde savaş ve kâfirlere, müşriklere karşı koyma ile ilgili ayetlerin hepsinin altında yatan sebep ve mantık bundan başka bir şey değildir.

 

Örnek olarak birkaç ayet verip geçelim:

 

وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ وَالْمُسْتَضْعَفٖينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذٖينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ اَهْلُهَاۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِياًّۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصٖيراًؕ ﴿٧٥﴾

 

“Size ne oldu da Allah ve "Ey Rabbimiz! Halkı zalim olan bu şehirden bizi çıkar, bize kendi katından bir veli (koruyucu ve yönetici) ver ve bize kendi katından bir yardımcı ver." diyen müstaz'af (ezilmiş) erkek, kadın ve çocukların yolunda savaşmıyorsunuz?!”[1]

 

لَا يَنْهٰيكُمُ اللّٰهُ عَنِ الَّذٖينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدّٖينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ اَنْ تَـبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُٓوا اِلَيْهِمْؕ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطٖينَ ﴿٨﴾اِنَّمَا يَنْهٰيكُمُ اللّٰهُ عَنِ الَّذٖينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدّٖينِ وَاَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلٰٓى اِخْرَاجِكُمْ اَنْ تَوَلَّوْهُمْۚ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ﴿٩﴾

 

“Allah, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi ve adaletli davranmanızı yasaklamıyor. Allah, adaletli davrananları sever. * Allah, yalnız din hakkında sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza destek olanları dost edinmeyi size yasaklıyor. Kim onlarla dost olursa, işte onlar, zalimlerdir.”[2]

 

وَقَاتِلُوا فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ الَّذٖينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواؕ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ ﴿١٩٠﴾ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَاَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ اَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ اَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِۚ وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتّٰى يُقَاتِلُوكُمْ فٖيهِۚ فَاِنْ قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْؕ كَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِرٖينَ ﴿١٩١﴾  وَقَاتِلُوهُمْ حَتّٰى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَ يَكُونَ الدّٖينُ لِلّٰهِؕ فَاِنِ انْتَهَوْا فَلَا عُدْوَانَ اِلَّا عَلَى الظَّالِمٖينَ ﴿١٩٣﴾ 

 

“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; (fakat) haddi aşmayın (haksız yere kimseye saldırmayın). Allah, haddi aşanları sevmez. * Onları (müşrikleri) yakaladığınız yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden (Mekke'den) siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak (Allah'a şirk koşmak ve müminlere işkence edip yurtlarından çıkarmak), adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar, Mescidu'l Haram'da sizinle savaşmadıkça siz de onlarla orada savaşmayın. Sizinle (orada) savaşırlarsa, onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir. * Eğer (sizinle savaşmaktan ve haksızlık yapmaktan) vazgeçerlerse, (onları affedin;) şüphesiz, Allah affeden ve sürekli merhamet edendir.”[3]

 

اُذِنَ لِلَّذٖينَ يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُواؕ وَاِنَّ اللّٰهَ عَلٰى نَصْرِهِمْ لَقَدٖيرٌۙ ﴿٣٩﴾ اَلَّذٖينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُؕ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِــعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فٖيهَا اسْمُ اللّٰهِ كَثٖيراًؕ وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُؕ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَزٖيزٌ ﴿٤٠﴾

 

“Kendilerine savaş açılanlara, zulme uğradıkları için cihad izni verildi. Kuşkusuz, Allah onları zafere ulaştırmaya kadirdir. * Onlar, sadece "Rabbimiz Allah'tır." demeleri yüzünden haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Allah, insanlardan bir kısmını diğer bir kısmı ile defetmesiydi, içinde bol bol Allah'ın ismi anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi. Allah, kendisine yardım edene mutlaka yardım eder. Allah, güçlüdür ve üstündür.”[4]

 

Akıl, mantık, insaf ve izan sahibi herkes, bu ayetleri dikkatle incelediğinde yukarıda cihad hakkında söylediklerimizi bunlarda ve benzeri ayetlerde açık bir şekilde bulabilir. Aynı şekilde Resulullah’ın, Hz. Ali ve Ehlibeyt’in yaptığı savaşları ve bununla ilgili bilgi ve belgeleri yakından incelerse bu gerçekleri görebilir.

 

Elbette Resulullah’tan sonra birileri din adına başka hedeflerle savaşlar yapmış ve İslam’ın ruhuna ve hedeflerine aykırı tutum ve davranışlar sergilemiş, hatta kendi dindaşlarına bile sudan bahaneler veya yanlış din anlayışıyla acımamış ve nice zulüm ve cinayetlere imza atmışlarsa bu onların suçu ve günahıdır, İslam’ın değil. İster tarihte ister günümüzde bunun örneklerine sık sık rastlamak mümkündür.

 

Devam ediyor:

 

- Başka niye kızıyorsunuz?

 

- Kadınlara kuma, cariye muamelesi yapıyorlar..

 

Peki, kitap, kadınları kumalığa, cariyeliğe uygun görür mü? Görür..

 

Nisa/3: ''Eğer yetim kızlar konusunda adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, bu durumda, onlarla değil size helal olan başka kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Şayet adaleti sağlamaktan korkarsanız, o zaman bir eş ya da sağ ellerinizin malik olduğu cariye ile yetinin.''

 

Cevap: Çok evlilik konusunda büyük Ehlibeyt âlimi Allame Tabatabaî’nin benzer bir soruya verdiği cevapla yetiniyorum; şöyle diyor:

 

“Evvela şunu bilmemiz gerekir ki, İslam dini çok evliliği meydana getirmemiş, sadece erkeğin dördü geçmemek şartıyla birden fazla kadınla evlenmesine müsaade etmiştir; o da onlar arasında adalet ve eşitliği sağlayabileceği durumda. Böyle bir hüküm için de uygun bir ortamın olması gerekiyor; yani eğer kadınların sayısı az olur ve erkeklerin de birçoğu çok evliliğe yönelir de toplumun düzeni tehlikeye girerse, o zaman durum değişir. Erkekler açısından durum açıktır, çünkü aile için ev geçim masraflarını temin etmek erkeğin görevidir. Ayrıca çok evlilikte adalet de şart koşulmuştur; bunu ise ancak sayılı kişiler uygulayabilir. Diğer taraftan da tabiatta konulan ilahi düzen ve dış etkenler, aynı anda evlenmeye müsait erkekten daha fazla evlenmeye müsait kadın meydana getirmektedir.

 

Eğer belli bir yılı başlangıç olarak belirleyip her yıl eşit sayıda dünyaya gelen erkekle kız bebeklerin sayısını karşılaştıracak olursak, on altı yıl sonra evlenme çağına gelen kızların evlenme çağındaki erkeklerin yedi katı olduğunu görürüz, yirminci yılda kızların sayısıyla erkeklerin sayısı 11-5 oranında olur, yirmi beşinci yılda 16-10 oranını bulur; bu durumda çok evlilik yapan erkeklerin sayısını beşte bir olarak kabul etsek erkeklerin yüzde sekizi tek eşli, yüzde yirmisi dört eşli ve otuzuncu yılda ise erkeklerin yüzde yirmisi üç eşli olacaktır. Dolayısıyla olağan üstü bir durum olmadığı müddetçe, sürekli evliliğe müsait kadın sayısı erkek sayısından faza olacaktır.

 

Ayrıca, kadının ömrü erkekten fazladır ve toplumda dul kadınların sayısı eşini kaybeden erkeklerden daha fazladır. Yine hayatını kaybeden erkeklerin sayısı kadınlara oranla çok daha fazladır; özellikle önemli ve büyük savaşların ağır kayıpları buna tanıktır. Bu son birkaç yıl içerisinde (makalenin yazıldığı tarihe nazaran kırk yıldan fazla bir süre önce) gazete ve dergilerde Alman kadınlar topluluğunun devletten, kocası olmayan kadınların ihtiyaçlarının giderilmesi için defalarca İslam'ın çok evlilik kanununu Almanya'da uygulanmasını istediklerini, fakat hükümetin kilisenin muhalefeti nedeniyle bu isteği reddettiğini okumuşsunuzdur.

 

Diğer taraftan, kadınların çok evliliğe karşı çıkmaları doğal içgüdüsel bir duyguya dayanmamaktadır; çünkü iki, üç ve dört evlilik yapan erkekler kadınlarla zorla evlenmemekteler ve erkeğin ikinci, üçüncü ve dördüncü eşi olan kadınlar da gökten indirilmedikleri gibi yerden de bitmemişlerdir; onlar da normal kadınlardır. Yüzlerce ve binlerce yıl birçok millette uygulanan bu gelenek o milletlerde ne garizi fesat meydana getirmiş ve ne de kadın kıtlığına sebep olmuştur.”

 

Kölelik, cariyelik konusuna gelince bu konuda aşağıdaki noktalara dikkat etmek gerekir:

 

Cahiliyet zamanında bulunan köleliğe (ki zorbaların, zulüm ve zorbalığa dayanarak insanları ezip, mallarını gasp ediyor, kendilerini öldürüyor veya kendileriyle birlikte çoluk çocuklarını köle ediniyorlardı, evet) bu tür köleliğe İslam baştan karşı çıkmış ve zaten ana hedeflerinden birisini de insanları bu tür köleliklerinden kurtarma olarak belirlemişti. Ama İslam'da teyit edilen bir kölelik vardır ki o da İslam'a karşı savaşan ve onların hayatına kastetmiş kâfirlerden alınan esirlerle alakalıdır.

 

Alınan bu esirlerin ne yapılmasıyla ilgili birkaç alternatif akla gelebilir:

 

1- Hepsini serbest bırakalım.

 

Bu doğru bir karar olabilir mi? Açıktır ki hayır. Çünkü geri dönüp tekrar küfür cephesini güçlendirir ve yeni savaşların zeminini hazırlarlar.

 

2- Hepsini öldürelim.

 

Bunun da doğru olmadığı ortadadır. Zira İslam'da savaş ve adam öldürme asli bir hüküm ve birincil bir hedef değil, zaruret ve mecburiyetten kaynaklanan ikincil bir hükümdür. İslam'ın birinci hedefi insanları ıslah etmek ve hidayet etmek ve kurtarmaktır. Ama bazen bunu hiçbir yolla gerçekleştirmek mümkün olmuyor. Ve kanserli veya kangren olmuş bir organ gibi diğer organların selameti için kesilip atılması zaruret haline geliyor. Ama bu zaruret bertaraf olduktan sonra, İslam kanların ve canların korunmasına son derece önem vermiştir. Alınan esirlerde de tehlike bertaraf edildiği için artık öldürmeye bir gerekçe kalmıyor. Ayrıca onları ıslah ve hidayet etme imkânı da vardır.

 

3- Müslümanlığını ilan edenleri serbest bırakıp diğerlerini öldürelim.

 

Bu doğru olabilir mi? Yine cevabı hayırdır. Çünkü can havliyle zahirde de olsa, "İman ettim." deyip, kurtulduktan sonra tekrar İslam için potansiyel tehlike oluşturma ihtimali son derece yüksektir. Dolayısıyla hiçbir akıllı yönetici bunu yapmaz.

 

4- Bazı devletlerin yaptığı gibi, esir kampları oluşturalım.

 

Bu da en azından her yönden makul ve mantıklı bir seçenek olmayabilir. Zira İslam devletinin maddi ve mali imkânlarının onlara harcanacağı ve beytûlmala küçümsenmeyecek derecede zarar vereceği açıktır. Açıklamaya gerek olmayan başka bir takım mahzurlarla birlikte.

 

5- Bir tek alternatif kalıyor ki o da İslam'ın öngördüğü ve açıklanacağı üzere en makul ve mantıklı seçenektir.

 

Evet, İslam’da bu esirlerin Müslümanlar arasında paylaştırılıp, onlara köle ve hizmetçi olarak verilmesi öngörülmüştür. Bununla birkaç şey hedeflenmiştir:

 

a) İslam'a karşı savaşan o azgınların küfür ve düşmanlıklarının zillet ve ezikliğini hissetmeleri…

 

b) İslam için fedakârlık yapan Müslümanlara hizmet etmelerinin sağlanması…

 

c) İslam hükümetinin bütçesine artı bir yükün yüklenmemesi…

 

d) Hepsinden önemlisi Müslümanların elinde, yavaş yavaş eğitilip, İslam'la ve İslam'ın gerçekleri ve güzellikleriyle tabii olarak tanıştırılmalarının sağlanması…

 

Öte yandan onların tedrici ve zaman aşamasında serbest kalmalarını sağlamak için İslam çeşitli tedbirler düşünmüştür ki bunlar da İslam’ın başlı başına, insanları köleleştirme ve kölelik diye bir kurumu tesis etme gibi bir hedefinin olmadığını, zaruretten hâsıl olan bir olumsuzluğu gidermek için böyle bir yöntemi seçtiğini göstermektedir.

 

Evet, İslam, esasen köle azad etmeyi en fazileti amellerden birisi olarak addetmiştir. Ayrıca işlenen birçok günah ve hatalarda ceza ve kefaret olarak köle azat etmeyi kararlaştırmıştır.

 

Şunu da unutmamak gerekir ki zarureten adı köle bile olsa, İslam, köle sahiplerine onlara insanca davranmaları ve zulüm ve haksızlık yapmamaları için de bir hayli direktif vermiştir.

 

Yine şöyle devam ediyor:

 

- Başka niye kızıyorsunuz?

 

- Küçük yaştaki kızlarla evleniyorlar...

 

Peki, kitapta küçük yaştaki kızların evlenmesi yasak mı? Değil...

 

Haksızlık etmemek adına belirteyim... Kaynaklarda yaş sayısal olarak belirtilmemiş... Buluğ çağı diyor. Bugün, Türkiye hariç bütün İslam ülkelerinde kızlar adet görmeye başladıktan sonra, duruma göre (9 yaşından başlamak üzere 10,11,12,13 yaşlarında) küçük sayılacak yaşta nikahlanmaktadır. Türkiye'de evlilik yaşı kanuni olarak 18'dir. (Kanuna rağmen, kızlarını imam nikâhıyla dinin verdiği yetkiyle gizlice evlendirenler vardır.)

 

Cevap: İslam âlimleri evlenecek kimselerde iki şeyin şart olduğunu söylemişlerdir: Birincisi buluğ, ikincisi rüşd (reşitlik).

 

Büluğ, cinselliğe ve doğurganlığa müsait olmak, rüşt ise hayatını yönetebilme kabiliyet ve yetisinden ibarettir. Peki, İslam âlimleri Kur’an’ın neresinden çıkarıyorlar bunu? Eleştiri sahibinin verdiği ayetten iki ayet sonrasındaki ayette (Nisa, 6) şöyle geçiyor:

 

“Yetimleri (olgunluğa erişip erişmediklerini bilmek için) deneyin; evlenme çağına eriştiklerinde onlarda akıl yönünden olgunluk belirtilerini görürseniz, mallarını kendilerine verin...”[5]

 

Bu ayet gerçi yetimler hakkındadır, ama içinde belirtilen ölçüler herkes için geçerlidir. Yani bir malı yönetmek için buluğ ve rüşt-olgunluk çağına ulaşmak şart ise, bir insanın hayatını ve tabiri caizse bütün varlığını yönetmesi için şart olmaması mümkün mü?

 

Yani iddia edildiği gibi sadece yaş ölçüt değildir, başka kıstaslar da vardır, ayrıca kadının rızası zorunludur, cahil toplumlardaki zorba adet ve uygulamaları İslam’a yüklemek de bir cehalet ürünü olsa gerek.

 

Devam ediyor yazmaya:

 

- Başka... ?

 

- Kadınlara şiddet uygulayıp, söz hakkı tanımıyorlar...

 

Peki, bu kitaba uygun mu? Aşağıdaki ayete göre evet...

 

Nisa/34; ''Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkeklerin, mallarından sarfetmelerinden dolayı erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler. İyi kadınlar, gönülden boyun eğenler ve Allah'ın korunmasını emrettiğini, kocasının bulunmadığı zaman da koruyanlardır. Başkaldırmalarından endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın. Doğrusu Allah Yüce'dir, Büyük'tür.''

 

Siz hiç, kutsal diye tabir edilen herhangi bir kitapta, ''kadınları dövmek yasaktır, günahtır'' diye bir ayete rastladınız mı?

 

Ya da İslam coğrafyasında (bulunduğumuz çağ hariç) tarih boyunca, eşini dövdü diye bir erkeğin ceza aldığını duydunuz mu, gördünüz mü, herhangi bir kaynakta okudunuz mu?

 

Cevap: Nisa suresi 34. ayet İslam düşmanlarının veya cahil insanların sıkça suiistimal ettiği ve İslam’ı karalama vesilesi kıldığı bir konudur.

 

Bu ayette eleştiri konusu yapılan iki husus vardır:

 

a) Erkeklerin kadınlardan üstün kılınışı,

 

b) Kadınları dövme meselesi.

 

Bu ayette belirtilen üstünlükten maksat yaratılış itibariyle manevi bir üstünlük değildir. Zira maneviyat ruhla alakalıdır ve ruh ne kadındır ne de erkek. Dolayısıyla manevi ilerlemede hiç birisine bir sınır koyulmamıştır ve herkesin çabası ölçüsünde ilerleme ve tekâmül etme imkânı vardır. Bu konuda şu ayet yeteri kadar açıktır:

 

"Şüphe yok ki Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaat eden erkeklerle itaat eden kadınlar, sadık erkeklerle sadık kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, mütevazı erkeklerle mütevazı kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkeklerle ırzlarını koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkeklerle Allah'ı çok zikreden kadınlar var ya, işte onlar için Allah bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır."[6]

 

Görüldüğü gibi manevi hususlarda Kur'an-ı Kerim kadın ve erkeğe eşit bir muamelenin söz konusu olduğunu çok net bir biçimde ortaya koymuştur.

 

Evet, Nisa suresinin 34. ayetinde bahsedilen üstünlükten maksat ayetin başında zikredilen yöneticilik hususunda erkekteki tabii ve yaratılıştan gelen özelliklerinin daha elverişli ve uygun olduğudur. Zira yöneticilik taakkul ve tedbir isteyen bir sorumluluktur ve duygusallıkla bağdaşmaz. Yaratılış itibariyle hayatın düzene girmesi için ve kadının üzerindeki sorumlulukları (ki bunların da başında annelik ve çocuk eğitimi geliyor) daha iyi yerine getirebilmesi için onda duygusallık, şefkat ve merhamet boyutunun daha güçlü olması gerekir. Eğer kadınlar da erkekler gibi olsaydı hayat çekilmez olurdu. Öbür taraftan erkekler de kadınlar kadar duygusal olsalardı, yönetim işini layıkıyla yürütemezlerdi. Yine Allah-u Teâla aileyi geçindirme sorumluluğunu da erkeğin üzerine yüklediği için, yönetimde nihai söz sahibi olmayı erkeğe vermiştir, zira bu ikisi birbirine daha uygun düşer.

 

Dövme konusuna gelince, hadislerden de anlaşıldığı üzere, aslında bu konu daha çok sembolik bir uygulamadır. Zaten ayette de “Eğer itaat ederlerse (inatlarından vazgeçerlerse), artık onlara taşkınlık-haksızlık yapmayın.” Buyurmaktadır. Bahsi geçen hadislerden bir örnek:

 

İmam Muhammed Bâkır (a.s) ayette geçen “Vurma”nın keyfiyeti hakkında “ “Maksat misvak çubuğuyla vurmaktır!” buyurmuştur.[7] Düşünün misvak çubuğuyla vurmanın sembolik olmaktan öte bir açıklaması olabilir mi?

 

Ayrıca eğer böyle olmasaydı ve erkeğe istediği zaman istediği şekilde eşini dövme hakkı verilmiş olsaydı aşağıdaki hadislerin bir anlamı kalır mıydı?:

 

Resulullah (s.a.a): "Kadınlara ancak değerli kimse saygı gösterir ve onları ancak âdi kimseler aşağılar."[8]

 

Resulullah (s.a.a): “Sizden birisi bir kadını eş olarak seçer (onunla evlenirse, mutlaka ona değer versin-saygı göstersin.”[9]

 

Resulullah (s.a.a): "Sizin en iyiniz hanımına karşı en iyi olanınızdır. Hanımlarına karşı en iyi olanınız da benim."[10]

 

Resulullah (s.a.a): “İmanı en kâmil olan mümin, ahlakı en güzel olan ve ailesine en yumuşak davranandır; sizin en iyiniz hanımlarına karşı en iyi olanlarınızdır."[11]

 

Resulullah (s.a.a): "En iyi erkeklerinizden olanlar, takvalı, (içi ve dışı) temiz, eli açık, hain gözlere sahip olmayan, anne babasına iyilik eden ve ailesini başkalarının umuduna bırakmayan kimselerdir. En kötü erkeklerinizden olanlar ise yalancı, cimri, küfürbaz, (kazandığını) yalnız başına yiyen, misafiri reddeden, eşini ve hizmetçisini döven, ailesini başkalarının umuduna bırakan ve anne babasına haksızlık edenlerdir."[12]

 

Resulullah (s.a.a): "Herhangi bir erkek hanımına (haksız yere) bir tokat atarsa, Allah azap meleği olan Mâlik'e cehennemde ona yetmiş tokat atmasını emreder..." (Tabi ki bunların hepsi tevbe etmeyip de helâllik almayan kimseler içindir.)[13]

 

Resulullah (s.a.a): “Kendisi dövülmeye daha müstahak olduğu halde, hanımını döven kimseye şaşarım. Hanımlarınızı sopayla dövmeyin; zira bunda kısas vardır!...”[14]

 

Resulullah (s.a.a): “Bir erkek eşine vurduğu elle nasıl ona sarılabiliyor?!”[15]

 

Resulullah (s.a.a): “Sizden birisi eşine vurduğu halde, nasıl olur da ona sarılabiliyor (böyle bir yüzsüzlüğü gösterebiliyor)?!”[16]

 

İmam Musa Kâzım (a.s): “Şüphesiz Yüce ve Aziz Allah kadınlar ve çocuklar için (onlara yapılan haksızlık ve zulüm için) öfkelendiği kadar hiçbir şey için öfkelenmez!”[17]

 

Demek ki maksat karşı tarafı yanlışından ve inadından vazgeçirmek en son aşmada yapılan tepkisel bir davranıştır. Yoksa erkek istediği zaman istediği şekilde kadını dövebilir demek değildir. Evet, yukarıda da bahsettiğimiz gibi dadın, zorunlu olarak duygusal yaratılmıştır. Ama bazen bu özelliği onu bazı sınırları aşmaya zorlayabilir. Eğer kadın nefsanî ve duygusal nedenlerle, erkeğe itaatsiz davranırsa (ki maksat sadece cinsel konularda itaattir), önce nasihat edilir ve uygun dillerle ve uygun üsluplarla yanlışından vazgeçmesi sağlanır. Eğer yine etkili olmazsa, bu sefer tepkisel bir eylem olarak, yataklar ayrılır. Eğer bununla da inadından vazgeçmezse, o zaman yaralamayacak, kızartmayacak, siyahlaştırmayacak ve morartmayacak şekilde hafiften vurulabilir. Tasdik edersiniz ki böyle bir dövmenin sadece sembolik olduğu ve kadının inadını kırma ve ona olan tepkiyi ortaya koymaya yönelik bir tedbir olduğu açıktır. Elbette bu sınırları aşan ve istediği şekilde kadına zulmeden erkekler günahkâr ve zalimdirler ve İslam devleti hâkim olursa, böyle erkekleri yaptıkları zulümden dolayı cezalandırır.

 

Yani kadın isterse kısas yapılır, kısas istemezse, diyet ödenir. Diyetin miktarı ise hadislerden istifadeyle müçtehitler tarafından şöyle belirlenmiştir:

 

* Eğer suratına vurur ve suratta kararma meydana gelirse, tam diyetin altı binde biri kadar diyet vermesi gerekir. (Tam diyet 100 deve veya 200 sığır veya 1000 koyundur. Bunlardan birisini seçmede özgürdür.)

 

* Eğer surata vurur ve suratta morarma meydana gelirse, tam diyetin üç binde birisi kadar diyet vermesi gerekir.

 

* Eğer surata vurur ve suratta kızarma meydana gelirse, tam diyetin binde bir buçuğu kadar diyet vermesi gerekir.

 

* Eğer surat dışında başka bir organda siyahlaşma, morarma ve kızarma meydana gelirse, sırasıyla yukarıda verilen rakamların yarısı diyet olarak ödenir.

 

* Bunlar en hafif olanlardır. Uygulanan şiddetin dozu arttıkça (şişme, ezilme, yaralanma, kırılma, sakatlanma ve Allah muhafaza ölüm gibi) her birinin diğerine nazaran daha şiddetli cezaları söz konusudur ki fıkıh kitaplarında detayları açıklanmıştır.

 

Elbette bütün bunlarda öncelikli olan kısastır. Mağdur olan kısas yerine diyet istediğinde o zaman yukarıda bahsi geçtiği şekilde diyet belirlenir.

 

Eleştirmen sözlerine şu ilaveleri de yapmıştır:

 

Siz hiç, kutsal diye tabir edilen herhangi bir kitapta, ''kadınları dövmek yasaktır, günahtır'' diye bir ayete rastladınız mı?

 

Ya da İslam coğrafyasında (bulunduğumuz çağ hariç) tarih boyunca, eşini dövdü diye bir erkeğin ceza aldığını duydunuz mu, gördünüz mü, herhangi bir kaynakta okudunuz mu?

 

Cevap: Bu Bey Efendi İslam açısından kadını insan dairesinde saymadığı için olsa gerek ki bu ifadeleri kullanma ihtiyacı hissediyor veya bilinçlice hedef şaşırtıyor. Oysa eğer kadın da bir insan ise ki öyledir ve yukarıda da ayetlere dayanarak açıkladığımız üzere üstünlük ve dolayısıyla ebedi saadete kavuşma ölçüsü olan takva ve maneviyat açısından erkekle hiçbir farkı yoktur; o zaman genel anlamda Kur’an’da her türlü haksızlık ve zulüm en büyük günahlardan sayılmıştır ki hepsi erkekle birlikte kadını da kapsamaktadır ve dolayısıyla ayrıyeten “Kadını dövmeyin.” diye bir açıklama abes olurdu.

 

Kadın döven kimseye ceza verilip verilmediği hususuna gelince, genelde bu tür konularda aile bireyleri yuvalarının dağılmasını istemedikleri için çoğu zaman yapılan haksızlıkları sineye çekip tahammül eder ve şikâyette bulunmazlar. Bu o zaman için de geçerlidir, bu zaman içinde. Bir başka husus maalesef Resulullah’ın ve kısmen dört halifenin zamanı hariç geriye kalan zamanlarda gerçek anlamda İslami bir hâkimiyet topluma hâkim olmamış, hep zalim sultanlar ve yöneticiler tahakküm etmiştir. Bu yüzden de sadece kadınlar değil, toplumun büyük bir bölümü çoğu zaman haksızlık ve mağduriyetler içinde hayatlarını idame ettirmişlerdir. Dolayısıyla da o zulüm sultalarının uygulamaları İslam adına yapılmış olsa bile hiçbir zaman İslam’a mal edilemez. Onlar Peygamber’in kendi evlatlarını bile İslam adına ve hilafet sancağı altında Kerbela’da vahşice katletmediler mi?

 

Resulullah’ın ve özellikle Hz. Ali’nin hilafeti zamanında yapılan haksızlıklara karşı uygulanan müeyyidelere birçok örnek zikredilebilir ki söz uzamasın diye şimdilik bu kadarıyla yetiniyoruz.

 

Eleştirmen yazısını son olarak şu cümleyle bitirmiştir:

 

“Bataklığın üstünde sivrisinek kovalamak ahmaklıktır.”

 

Cevap:Bizde diyoruz ki her inancın veya düşüncenin, delillerini ve açıklamasını onun en yetkili kanal ve kaynaklarından araştırıp öğrenmeden sadece önyargı bataklığında debelenip durmak ve o düşünce mensuplarının kabul etmedikleri şeyleri onlara zorla yamamaktır asıl ahmaklık… Vesselam

 

 

 

  

 

 

 



[1]  (Nisa/75)

[2]  (Mümtehine/8-9)

[3]  (Bakara/190-193)

[4] (Hac/39-40)

[5]  (Nisa/6)

[6] (Ahzab/35)

[7]  (el-Mizan, c.4, s. 349)

[8]  (Nehcü’l-Fesâha, s. 318, Hadis: 1520)

[9]  (Bihârü’l-Envâr, c. 100, s. 224)

[10]  (el-Vâfi, c. 3, s. 117)

[11]  (Bihârü’l-Envâr, c. 100, s. 224)

[12]  (el-Vesâil, c. 14, s.18)

[13]  (Müstedrekü’l- Vesâil, c. 2, s.55)

[14]  (Müstedrekü’l- Vesâil, c. 14, s.225)

[15]  (el-Mizân, c. 4, s. 350)

[16]  (el-Mizan, c.4, s. 350-351)

[17]  (el-Kâfi, c. 6, s. 50)

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !