06 Temmuz 2022 Çarşamba Saat:
22:42
16-06-2022
  

Dil, Semboller ve Kur’an

Dil, zihnî mefhumların başkalarına aktarılması için insanoğlunun haiz bulunduğu en kolay vesiledir.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Dil, sözlük anlamı, yani gırtlağın hareketli ve kaslı organı, konuşmanın en önemli aracı, Türkçe ve İngilizce gibi bir millete ya da topluluğa özgü söyleyiş olması bir yana, karmaşıklığı ve geniş kapsamı göz önünde bulundurulduğunda yüzyıllardan bu yana süren derin araştırmalardan sonra bile hâlâ olması gerektiği gibi tanınamayan insanın varlığındaki esrarengiz yönlerden biridir.

 

Tabii ki bu konu tüm araştırmaların merkezidir: Dil, irtibat kurma ve mesajı iletmede insan zihninin güçlerinden biridir. Konuşma ve söz, bu gücün semiyolojisi ve harici zuhurudur. Hatta kendi başımıza düşünce halindeyken ve hiç kimseyle konuşmuyorken de, söze dökmeksizin dil gücümüzü kullanır ve ondan yararlanırız. Bir felaket ve hadise sonucunda veya anadan doğma dilsiz olanlar da dil nimetinden nasipsiz değildir. Tek fark, dili kullanırken fonetik işaretler veya söz yerine hareket sembollerinden (el ve dudak hareketlerinden) yardım alırlar.

 

“Lisan” kelimesi Kur’an-ı Kerim’de birkaç kez kullanılmıştır. Bu kelimenin Kur’an’daki kullanımları incelendiğinde Kur’an’ın bu kelimeyi kimi zaman “lugat” anlamında kullandığı görülecektir. Kelime, aşağıdaki ayetlerde bu anlamda geçmektedir:

 

 وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ 

 

“Her peygamberi ancak kendi kavminin lisanıyla gönderdik.”[1]

 

 وَهَٰذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا 

 

“Bu ise (Musa’nın kitabıyla) ahenk içinde Arapça bir kitaptır.”[2]

 

 يَقُولُونَ إِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ لِّسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ وَهَـذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ 

 

“Derler ki: Ona birisi öğretiyor. [Bu Kur’an’ı] nispet ettikleri kişinin dili lâldir, oysa bu [Kur’an] apaçık Arapça’dır.”[3]

 

 نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ 

 

“Korkutanlardan olman için Ruhu’l-Emin onu apaçık Arapça olarak kalbine indirdi.”[4]

 

Bu ayetlerdekine benzer biçimde Meryem suresi 97. ayette şöyle geçmektedir[5]:

 

 فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنذِرَ بِهِ قَوْماً لُّدّاً 

 

“Kesin olan şu ki, muttakileri müjdelemen ve çatışma peşindekileri de korkutman için bu Kur’an’ı senin dilinde kolaylaştırdık.”

 

Kur’an’da “lisan” kelimesi için kullanıldığı düşünülebilecek bir diğer kavram da “konuşma ve söz”dür.

 

 وَأَخِي هَارُونُ هُوَ أَفْصَحُ مِنِّي لِسَاناً فَأَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءاً 

 

“Kardeşim benden -söz söylemede- daha düzgün konuşuyor, öyleyse onu benim yanımda yardımcı olarak gönder.”[6]

 

 لُعِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى لِسَانِ دَاوُدَ وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ 

 

“İsrailoğullarından kâfir olanlar, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanetlenmişlerdir.”[7]

 

Kur’an’ın lisan kelimesini kullanımından çıkarılan üçüncü kavram “konuşma ve kalpte olanı izhar aracı veya gücü”dür.

 

 وَلِسَاناً وَشَفَتَيْنِ 

 

“Ona konuştuğu bir dil vermedik mi; söz söyleme, yeme ve içmede ona yardımcı olan iki de dudak?”[8]

 

Muhtemelen عَلَّمَهُ الْبَيَانَ ”[9] ” cümle-i şerifindeki “beyan” da aynı anlamı ifade etmektedir. Allame Tabatabai bu ayeti izah ederken şöyle yazar:

 

Beyan, bir şeyi aşikâr etmektir. Bununla kastedilen, insanın kalbindeki izhar etmesidir. Bu, en hayranlık uyandıran nimetlerden ve insana bunun öğretilmesi, Allah’ın insana özgü lütuflarındandır.

 

O halde söz ve beyan, sadece akciğer ve hançerenin işlevi ve ses üretimi değildir. Bilakis insan, ilahi ilhamla, ses ve ahenk dizisinden harf, harflerin birleşmesinden de muhatabın algısına görünmeyen şeyleri görünür kılacak ve söz söyleyene irili ufaklı, gizli saklı hakikatleri ortaya koyarak dünyanın geleceğini tasvir etmeye güç verecek anlamı ifade etmek üzere işaretler üretir. Bu sayede de, inşayı gerçekleştiren kişi, insanın sadece kendi düşüncesiyle erişebileceği hissedilmeyen anlamları hazırlayabilir.

 

Allame Tabatabai, daha sonra felsefi-sosyolojik bir tahlille, toplumsal medeniyetin ve insanlık ailesinin gelişmesinin, insanın konuşma kabiliyeti olmaksızın, anlatma ve anlaşma kapısını açmaksızın kolay olamayacağı mevzusuna değinir. Eğer ondaki bu özel yetenek var olmasaydı insan diğer varlıklardan farklı olmayacaktı.

 

Sonunda Allame, lafzın mana ile irtibatına işaret eder: Lafızların alamet yapılması ve anlamların yerine konması göreceli bir şeydir ve insanın toplumsal hayatının icabıdır. Aynen bir lafzı muhatap için ifade ettiğimizde adeta manayı sunmuş olduğumuz gibi. Daha sonra bir diğer basamakta insanoğlu “yazı”yı lafızlar için alamet ve işaret yaptı. Öyleyse “yazı” da “kelâm”ın hedefinin tamamlayıcısı ve onun görünümüdür. “Kelâm”ın, anlamın görünümü olması gibi.[10]

 

Söylenenler karşısında, dilin ve sözün kabiliyetinin insanın varlığının özelliklerinden ve onun varoluşuna tabi olduğu; su, hava ve taş gibi bağımsız tezahürler olmadığı sonucu çıkarılabilir. Tıpkı dil ve sözün, elde etme ve eğitime ihtiyaç duyuran yazının tersine, insanın doğasında kökü bulunan ve her sağlıklı insanın önceden bahşedilmiş bu gücü otomatik olarak belirli ses işaretleri kalıbına dökebileceği -içinde yaşadığı topluma uygun olarak- Allah vergisi bir şey olduğunun söylenebileceği gibi. Aynı nedenle, ünlü dilbilimci Saussure’dan nakledilen tanımlardan birine göre dil, parçalarının birbirlerine tam bağımlılığı bulunduğu ve her birimin değerinin onun birleşik haline tabi olduğu birbirine bağlı işaretler toplamıdır (yapı, sistem=structure).[11]

 

Delaletin Oluşması ve Simgelerin İlişki Düzeni

 

Anlam ve sözü ortaya koyma yeteneğinin, insanın varlık özelliklerinden olduğunu biliyoruz. İnsanın fıtrata uygun toplumsal hayatının boyutlarından bir diğeri de dil ve söz madalyonunun diğer yüzünü gösterir. Beşerin sosyal yaşantısının en temel öğesi başkalarıyla ilişkide olmasıdır. Zihinlerin ötekiyle doğrudan ve aracısız irtibatı kolay olmadığından ve insan zihinsel birikimlerini veya dış dünyaya ait nesnelerin bilgisini aktarmak için onları muhatabına doğrudan gösteremeyeceğinden mecburen, bu amacı gerçekleştirmede anlatma ve anlaşmanın en önemli ve en uygun vesilesi, insan işaret ve simgeler gibi başka araçlar da kullanıyorsa da, dilin (lafzın) işaretlerinden yararlanmaktır.[12]

 

Sembol veya dâl,[13]bir şeye işaret eden şey demektir. Örneğin sokağın duvarında “→” simgesini görürsek, kastedilenin, bu yoldan gitmek gerektiği olduğunu anlarız. Delalet süreci, yani simgeden özel bir anlama geçiş kendiliğinden gerçekleşmez. Aksine önceden kararlaştırmaya bağlıdır. Bununla birlikte simge ve onun anlamı arasındaki ilişki, daima vazetme ve kararlaştırmaya göre de değildir. Sözgelimi herkes bir kuş resmi gördüğünde onun anlamını bilir veya dumanı görmekle ateşin varlığını, ayak izini görünce yürüyen birinin varlığını, zil sesini işitince kapının arkasında bir kimsenin var olduğunu hisseder. Buna göre klasik mantıkta birbirini gerektirme türünden analizle bu delaletlerin her birinde üç çeşit zikredilir. Öze ilişkin ve akılcı delalet[14]; zeki her insanın aklını kullandığında kavradığı şeydir.

 

Kur’an’ın bakışına denk, etkinin etkilenene (duman ve ateş) delaleti gibi. Nitekim aklın kanıtı da bunu gerektirir: Varlık âleminin tüm tezahürleri Allah’ın ayeti, onun sıfatlarının ve fiillerinin işaretidir. Doğal delalet[15], acıya tepki verme görünümünde olduğu gibidir. Durumsal delalet[16]ağaç lafzının onun hakikatine delalet etmesi gibidir. Vazedilmiş delalet, insan lafzının onun anlamına delalet etmesi gibi lafzi olan ve tablolar, çizgiler, tasvirler gibi lafzi olmayan şeklinde iki türe ayrılmıştır.[17]Aynı zamanda vazedilmiş semboller ve alametlerin kimisinin genele ait ve tüm akılların kriter ve kararlaştırmasına göre olduğu; kimisinin de, mutasavvıfların sembolik dilinde görüldüğü gibi, bireysel, şahsi ve kişilerin bâtıni basiretleri veya zihinsel varsayımları temelinde gerçekleştiği buna ilave edilebilir.

 

Dolayısıyla, delalet eden, her ne kadar daima bir kelime değilse de halkın arasında yaygın olan dil, her şeyden çok ses simgelerini, kelimeleri kullanır ve üzerinde derinleşmeyi, derinlemesine düşünmeyi hak eder.

 

Her sembolde üç unsur vardır: Delalet eden veya simge, medlul[18]veya anlam, delalet adını alan bu ikisi arasındaki ilişki. Mantıkçıların bir bölümüne göre simgeden şeye veya harici nesneye ulaşmak için her iki aşamadan da (medlul) geçmek gerekir: Delalet edenin medlula işareti ve medlulün harici şeye işareti. Hâce açıklıkla şöyle yazar: “Delaletin tasnifi, kullanılışına göre üçtür. Birincisi, zihinsel suretlerin tabii olan harici nesnelere delaletidir. İkincisi, lafızların ve lafzi ibarelerin zihinsel suretlere ve zihinsel suretler aracılığıyla da vazedilmiş harici nesnelere delaletidir. Üçüncüsü, yazının lafızlara, onun aracılığıyla zihinsel suretlere ve onun aracılığıyla da vazedilmiş harici nesnelere delaletidir.”[19]

 

Lafız ve Anlamın İlişkisi

 

İnsanın dili lafız ve anlamın birleşmesinden oluşmuş bir terkiptir. Sözün işaretleri ve sembolleri dış dünyanın (afakî ve enfüsi) gerçeklikleriyle irtibatlıdır ve anlamların açıklayıcısıdır. Bu irtibat öyle sağlamdır ki başkalarıyla muamele uzayında bir konuşanı işittiğimizde, zihnimiz, ortaya koyduğu lafızların suretine iltifat etmeksizin bir dizi anlamla karşılaşır. O kadar ki, anlamın çirkinliği ve güzelliği lafızların beğenilmesine veya nefret edilmesine yol açar.

 

Dilbilimcilerin ve Müslüman usulcülerin önem verdikleri soru şudur: Acaba lafız ve anlam arasındaki irtibat tekvinî[20]midir ve anlam, lafzın özü ve tabiatının bir parçası mıdır, yoksa lafzın anlama delalet etmesi gibi kararlaştırılmış bir şey midir?

 

Başka bir ifadeyle, lafzın gerçek anlama delaleti nedensellikle ilgili olduğundan ve lafzın zihinsel varlığı, anlamın zihinsel varlığının ve zihne intikalin sebebi sayıldığından sebep-sonuç ilişkisinin kaynağının ne olduğu sorusu sözkonusu edilmiştir. Acaba lafız ve anlam arasındaki ilişki öze mi ilişkindir ve anlam, tıpkı ateş ile ısı arasındaki ilişki gibi, lafzın öz ve tabiatının parçası mıdır? Yoksa bu ilişki, vazedilmiş olarak ifade edilen bir dış etkenden ve göreceli kararlaştırmadan mı kaynaklanmaktadır?

 

Lafız ve anlam arasında öze dair hiçbir ilişkinin bulunmadığı gayet açıktır. Yeni anlamların ortaya çıkışı, lafız-anlam ilişkisinin katılıma ve değişime açık olması bu ilişkinin göreceli olduğunun ve sebep-sonuç bağının kanıtıdır. Bu nedenle eski ve yeni pek çok dilbilimci, hekimler, fıkıh usulü uleması ve Müslüman edebiyatçılar, dilin sureti ile onu gösteren anlam arasında özü ilgilendiren hiçbir ilişki türünün bulunmadığına; lafız ve anlam arasındaki nedensellik ve delalet ilişkisinin vazedilmiş (tayin edilmiş veya belirlenmiş) türden olduğuna inanırlar.[21]Başka bir ifadeyle sözün sembolleri, yalnızca vazedildikten ve ondan haberdar olduktan sonra anlamı gösterebilir ve delalet, vazedilmeyle irtibatlı bir tasavvurdur.

 

Tabii ki burada temel bir soru karşımıza çıkmaktadır: Vazetmenin hakikati nedir? Vazeden kimdir? Bu soruları analiz eden çeşitli görüşler sözkonusudur.[22]Bu meselenin ayrıntısını kendi özel alanına bırakıyoruz. Ama burada, zaruret ölçüsünce, sadece çağdaş düşünür Şehid Ayetullah Sadr’ın görüşünü açıklamakla yetineceğiz. O, lafzın anlama delaletini izah ederken şöyle der: “Lafzın gerçek anlama delaleti nedensellik türündendir.” Bunun anlamı şudur ki, lafzın zihinsel varlığı, anlamın zihinsel varlığının sebebi olmaktadır. Bu nedenselliğin kaynağı nedir? Acaba lafız ve mana arasındaki ilişki, ateş ve ısının ilişkisi gibi öze ilişkin midir? Birinci varsayımın kabul edilemez olduğu gayet açıktır.

 

Daha sonra vazetmenin hakikatinin ne olduğu sorusunu ortaya atar. Acaba vazeden, ikisinin birbirini gerektirmesinin gerçek bir şey olacağı şekilde lafzın tabiatı ile anlamın tabiatı arasında doğrudan nedensellik icat edebilir mi? Yoksa vazeden, lafza bir sıfat kazandırır da ondan sonra zihinde anlamı çağrıştıran sebep mi oluşur? Gerçek nedenselliğin hakiki sebep için öze ilişkin sıfat olduğu ortadadır ve o, bir şey için görece yapılamaz; ayrıca lafız, görecelikle, anlamı anlatmanın hakiki aracına dönüştürülemez.

 

Fakat anlamı çağrıştıran sebebi olan lafza sıfat kazandırma sürecinin niteliği konusunda iki görüş vardır: Görececi görüş ve yükümlülük görüşü.

 

Görececi görüş, vazedenin, hükmedici göreceliği yerine getirdiğine inanır. Bunun da birkaç icabı vardır:

 

a) Anlama lafız varetmek; sürücülük kılavuz işaretleri,

 

b) Anlamın indirilmiş varlığı olarak lafza itibar ve anlamın izlerini taşıyan bütünleşme,

 

c) Anlamı anlatmanın hakiki aracı olarak lafza itibar.

 

Yükümlülük görüşü de vazetmeye itibar edilemeyeceğini, aksine, vazeden katından, özel bir anlamı anlatmayı murat etmesi ve lafzı o anlama bağlaması hariç hiçbir şey söylemeyene yükümlülük bulunduğunu savunur.

 

Ama Şehid Sadr, vazetmenin hakikatini yorumlarken şöyle der: Allah, bir şeyin hissedilmesini, zihnin o şeyin suretine intikalinin sebebi yapmaktadır ve bu, yaratılışsal[23]bir yasadır.

 

Sadr, vazetmenin, inşa ile ve göreceli olarak var edilmiş şeylerin sahiplenilmesi gibi olmadığı, bilakis özel şartlarda lafız ve anlam arasında görünür hale gelen ve zihnin nesnenin suretine intikal ettiği doğa yasasının ürünü yaratılışsal bir iş olduğu izahına ilaveten şöyle der: Vazetmeden kaynaklanan delalet daima tasavvura ait bir delalettir. Buna göre, şuur sahibi ile şuurdan yoksun söyleyen arasında fark yoktur.

 

Şehid Sadr, vazedenin kim olduğu sorusuna cevap verirken iki ihtimalden, Allah’ın vazeden ve insanın vazeden olmasından bahseder. Fakat kendisinin vazetmenin hakikatini tahlili sayesinde, vazetme seyrinin basit bir doğal süreç olduğunun ve insan duygusunda lafızla uyarma ile anlam arasındaki şart olma manasına geldiğinin aydınlığa kavuştuğunu hatırlatır. Nitekim bu irtibat, tüm insanlar için hazır durumdaki zihinsel cevaplandırma yasasının gerçekleşmesini harekete geçirir. Sözünün devamında şöyle der: Bütün bunlara rağmen, vazetmenin yüzde yüz beşeri bir iş olduğunun söylenebilmesi için vazetmenin ilahi olduğu teorisini reddeden kesin bir kanıt mevcut değildir. Bunun aksine, isimler, lafızlar ve bunların kullanım şekli Adem’e (a) öğretildiğine göre beşer hayatında vazetmenin başlangıcının ilahi lütufla olması muhtemeldir. Hatta kelimenin aslının ilham olduğu varsayımı da uzak ihtimal değildir. Rivayette belirtildiğine göre Adem ve Havva düşüşten önce kelime ve diyalogdan haberdardı.[24]

 

Tasavvurcu ve Tasdikçi Medluller[25] ve Anlamlar

 

Vazetmenin, lafız ile anlam (medlul) arasında delalet ilişkisinin nedenselliğini ortaya çıkaran kaynak olduğunu gördük. Ama bu delalet her zaman aynı değildir.

 

Bazen bu delalet, lafızla karşılaştıktan sonra zihinde beliren anlamın zihinsel suretinin ortaya çıkışı çerçevesinde olur. Bu lafız ister irade ve bilinç sahibi bireyden sâdır olsun, ister bilinçsiz ve hedefsiz bireyden yahut da lafzın zihinsel çağrışımının bizzat insan için olduğu zihinde olsun.

 

Bu tür delalet, tasavvur delaleti; anlam ve medlul de semantik anlam (semantic meaning) olarak adlandırılır, vazetmenin şartı ve onun bilgisidir. Farsça konuşanların lügatindeki “soğuk hava” gibi.

 

Tasdikçiliğin anlamı, Hâce’nin söylediği şekliyle,[26]hükme (ispat veya red) yakın olanın tasdikçi medlulüdür. “Hava soğuk” gibi. Bu bahsin izahına şu soruyla başlayacağız: Lafızdan zihne oturan medlul, acaba söyleyenin zorunlu olarak murat ettiği şey midir ve onu söyleyenin maksadı kabul edilebilir mi? Sorunun cevabını bulmak için burada iki aşamanın var olduğunun bilinmesi gerekir: Bir aşama, kullanım iradesidir. Çünkü vazetmenin akılcı yasası uyarınca ve kullanım konumunda kapsayıcı delalete delaletle o anlam, lafzı kullanmayla ortaya fırlayan, kişinin istek ve iradesinin tekil ve birleşik lafızların anlamlarında hiçbir etkisinin olmadığı, söyleyenin kastettiği lafızdan olmalıdır. Bu anlam, sözü söyleyenin muradının, kullanım sırasında, söze bitişik karine aracılığıyla ispatlanmadıkça başka bir anlamı göz önünde bulunduran lafzın gerçek anlamı olması gerektiği işte o kullanım iradesidir. Diğer aşama da, söyleyenin ciddi muradını veya ciddi murada tasdik delaletini ifade eden bu aşamadan sonra var olmaktadır. Çünkü konuşanın ciddi olmama, şaka yapma ihtimali vardır. Burada, diyalogda akılların zımnen mutabakatı[27]yasasına dayanarak sözü söyleyenin ciddi iradesinin, aksine akılcı ve makbul bir karine bulunmadıkça sözün kullanım bağlamının iradesi ve gerçek anlam olduğu ispat edilebilir.

 

Hakikatlerin Tavsifi

 

Daha önce gördük ki, dil, simgelerin birbirine bağlı şebekesi manasında olup, dünyanın gerçeklerinin tercümanı ve onların vekilidir. Bu konunun anlattığı şey, insanın kendi idrakinin gücüyle hakikatleri ve anlamları kategorize edilmiş kalıplarda çözümleyip analiz edip soyutlayarak onu tavsif etmeye ve başkalarına aktarmaya yöneldiğidir. Bu tavsif ve bildirimin aidiyeti, bazen insanın varlığının dışındaki âleme, bazen de insanın iç dünyasınadır. (Bilim dili)

 

Tezahürlerin Sebep-Sonuçla İzahı

 

Tavsif rolü dışında insanın zihinsel gücü ona, dünyanın olgularını daha derin tanıyarak ve sebep-müsebbip bağını keşfederek onların sebep-sonuç ilişkisini izah etme, hatta gerçekleşmemiş şeyleri önceden tahmin etme ve öngörme fırsatı verir. (Felsefe dili)

 

Konuşma Fiili

 

Bazen de insan, başkasıyla irtibat bağı içinde kimi istek ve maksatlarına ulaşmak için onları dil ve konuşma mecrasına dökerek ifade eder. Mesela susamış kişi gidip su almak yerine bir başkasına der ki: “Bir bardak su getirin”. Burada dilin konuşma fiili, aslında davranış fiilini pratiğe dökmenin yerini almıştır. (Konuşma fiili)

 

Duygusal-Hissi

 

Dilin üstlendiği rollerden biri de insanın iç dünyasındaki hislerin resmedilmesi ve tasviridir. Üzüntüleri, mutlulukları, hasretleri, arzuları, hayranlıkları ve ruhsal soruları konuşmasına yansır: “Yazık ki gençlik mektubu uçtu gitti!”, “Merhaba ey yerinde duramayan âşıklar”, “Hey gidi gönül, gördüklerinden ibret al!”, “Ah olsa da meyhanelerde açsalar”... Görüldüğü gibi, bu son türde konuşma dili duygusal ve hissi bir boyut kazanmıştır. (Duygusal-hissi dil)

 

Dilin kullanım biçimlerini sayarken her ne kadar kimileri yirmiden fazla çeşide çıkarıyorsa da bu türlerin kimisi -tecrübelerin nakli ve aktarılması, geçmişlerin birikimi ve kültür, bu yolla geçmiş ve geleceğin kesintisiz bağı gibi- dilin sonuçları ve meyveleri sayılırlar, rolü değil.

 

Dilin bu dört tür pratiği üzerinde iyice düşünüldüğünde, dilin temel rolünün bildiğimiz tanıtıcı irtibat ve mesajı aktarma olduğu gayet açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle bu başlıkların tamamında, konuşan bir söz söylediğinde, bu tezahür, sinir ve idrak sisteminin hakikatlerle karşılaşması sırasında bir mesaj aldığını ve onu sembollere dökerek (coding) muhataba ve alıcıya ilettiğini göstermektedir.

 

Rus dilbilimci Roman Jakobson (1892-1982) dilin her irtibat kurmasında altı öğenin müdahil olduğunu söyler: İleten, mesaj, alıcı, temas, simge ve sembolleştirme, zemin.[28]

 

Bir Metnin Dilinin Çok Alanlı Olma İmkânı

 

Dilin çeşitli kullanım biçimlerini incelemede dikkat edilmesi zorunlu görünen nokta, bu kategorinin, bir dilin ifadesinin öncelikli kimliğine dönük olduğudur. Yoksa Austin gibi çağdaş bazı dilbilimcilerin belirttiği üzere, bir metnin ve bir hükmün eşzamanlı olarak çok sayıda pratiklere sahip olma özelliğinden faydalandığı gerçeği inkâr edilemez. Bizim inancımıza göre Kur’an-ı Kerim bu açıdan çok alanlı olma özelliğine sahiptir. Yani Kur’an-ı Kerim’in haber biçimindeki hükümleri tavsife dayalı olmalarına rağmen aynı zamanda harekete geçirici özelliğe de haizdir. Tıpkı Kur’an’ın doğrudan yükümlülük bildiren hükümlerinin aynı psikolojik etkiyi yaratmada gerçeği hikâye etme niteliğine sahip olması gibi. Metnin yapısı ve muhtevası, hakikatleri beyan ederken olduğu gibi insanın aklını ve kalbini iknada kendisini göstermektedir.

 

Dil ve Gerçeklik

 

Dil ve gerçeklik arasında devamlılık ilişkisi vardır. Bir diğer ifadeyle, dilin temeli ve onun varoluş sebebi, insanın şuur ve idrak kuvvetinin yansıttığı dışsal gerçekliktir. Bundan dolayı insanların irtibatı gerçekliğe göre biçimlenir, başka bir şeye göre değil.

 

İnsanın zihinsel gücü, harici hiçbir anlamı olmayan “simurg” gibi kavramlar üretmeye güç yetirebilmesi ya da kinaye, metafor, teşbih gibi sözün içinde yaygın olan mecaz söyleyişler yaratabilmesi, sanıldığı gibi var olan her şeyin dilin yapısından ibaret olduğu ve bunun ötesinde bir gerçeklik bulunmadığı iddiasını doğrulamaz. Bu bakış açısı, epistemoloji ve ontolojide söz konusu edildiği ve üzerinde derinlemesine düşünüldüğü gibi, insanı herşeyin ölçütü sayan sofist görüştür.[29]

 

Dil ve Tefekkür

 

Dil, insanın faaliyetlerinden biri ve psikolojinin dil davranışı (verbal behavior) olarak isimlendirdiği davranış boyutlarından biridir. Ama çok eski zamanlardan beri dil ve tefekkürün ilişkisinin ne olduğu sorulmaktadır. Acaba dil olmaksızın tefekkür mümkün müdür? Acaba dil; tefekkür, hayal, soyutlama, genelleme, çıkarım, yargıda bulunma gibi zihnin yüksek faaliyetlerinin varolma şartı mıdır sadece? Yoksa dil, fikir ve düşünce üretmenin etkeni olduğuna göre konuşma ve sözü kullanma yeteneğinden yoksun bir insan aynı zamanda tefekkür gücünden de mi yoksundur? Her ne şekilde olursa olsun insan, düşünce, duygu ve hislerini sembolleştirme kalıbına nasıl dökebilir? Acaba bu kalıp, zihnin derunundaki mesajın mahiyet ve muhtevasını da değiştirebilir mi?

 

Gerçek şudur ki, tefekkür ve düşünce üretme ve yaratıcılık gibi zihnin yüksek faaliyetlerinin kökeni, insanın, soyut ruhun ışığında sahip olduğu sinir sistemidir. Eğer insanın soyut egosu ve kendine özgü sinir sistemi olmasaydı o zihinsel yüksek faaliyetleri geliştirememekle kalmayacak, hatta dili bile kullanamayacaktı.

 

Bu sebeple psikologlar, karine ve delillerin toplamından, kararlaştırılmış sembolleştirme mekanizması olan dilin kullanımının insana özgü olduğu şeklindeki sonucu çıkartırlar. Öze ilişkin ve insana önceden verilmiş bu yetenek, ona, dilin karmaşık düzenini kullanma imkânını bahşeder. Bu yüzden dil, tefekkürün şartı değildir. Fakat insanın tefekkürde ve zihnin diğer yüksek faaliyetlerinde sahip olduğu yeterliliği oldukça yüksek oranlara çıkartır.[30]

 

 

 

 


[1]     İbrahim, 4.

[2]     Ahkaf,12.

[3]     Nahl 103.

[4]     Şuara 193-195.

[5]     Bkz: el-Keşşaf, c. 3, s. 48; el-Mizan, c. 16, zikredilen ayetin tefsiri, ayrıca: Duhan 58

[6]     Kasas 34.

[7]     Maide 78, Fetih 11 ve Nur 24.

[8]     Beled 9.

[9]     Rahman 4.

[10]    El-Mizan, c. 19, s. 95-96, özetleyerek ve bazı kısımları seçerek.

[11]    Necefi Ebulhasan, Mebani-yi Zebanşinasi’den nakille, s. 8.

[12]    A.g.e.,s. 2.

[13]    Delalet eden, gösteren, işaret eden. (Logatname-i Dehhoda )

[14]    Metinde “Delalet-i zâti ve aklî”

[15]    Metinde “Delalet-i tabiî”

[16]    Metinde “Delalet-i vaz’î”

[17]    Muzaffer Muhammedrıza, el-Mantık, s. 36.

[18]    Delalet edilen, gösterilen, işaret edilen (Logatname-i Dehhoda)

[19]    Tûsî Hâce Nasir, Esasu’l-İktibas, Müderris Rezevi’nin tashihi, s. 63.

[20]    Allah tarafından yoktan varedilme, yaratılma (Logatname-i Dehhoda)

[21]    Bkz: Molla Horasani Muhammed Kazım, Kifayetu’l-Usul, c. 1, s. 10; Hoî Seyyid Ebulkasım, Muhadarat fi Usuli’l-Fıkh, c. 1, s. 34; Tabatabai Seyyid Muhammed Hüseyin, Usul-i Felsefe ve Reviş-i Realizm, c. 2, 6. Makale.

[22]    Bkz: Sadr Muhammedbâkır, Buhus fi İlmi’l-Usul, c. 1, s. 73-86.

[23]    Metinde “tekvinî”

[24]    Buhus fi İlmi’l-Usul,c. 1, s. 72-87.

[25]    Metinde “medlul”

[26]    Esasu’l-İktibas, s. 4.

[27]    Metinde “irtikaz”

[28]    Bkz: Ahmedi Babek, Sahtar ve Tevil-i Metn, s. 65.

[29]    Bkz: Tabatabai Muhammed Hüseyin ve Murtaza Mutahhari, Usul-i Felsefe ve Reviş-i Realizm, c. 2 ve 3, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Makale.

[30]    Bkz: Zeban ve Tefekkür, s. 117.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler