16 Mayıs 2021 Pazar Saat:
14:27
25-02-2021
  

Din ve Mezhep Seçiminde Ailenin Rolü

İnsan doğumundan ölümüne kadar hakikati idrak etmek adına ilmî çaba ve araştırma yapmaktan bir an dahi olsun geri kalmamıştır.

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Ailenin imanının ve Müslüman olmasının, çocukların iman ve Müslüman olması üzerinde ne gibi etkisi ve rolü vardır? Şia veya Müslüman olmayan bir ailede dünyaya gelseydik, o din veya mezhebe sahip olmayacak mıydık?

 

İnsan, çevresinde olan aile, arkadaş, akraba gibi kimselerden etkilenen bir varlıktır. Aile, önemli ve hassas bir kurum olması hasebiyle aile bireylerinin, özellikle de çocuklar ve yeni yetişen gençliğin eğitim ve gelişim sürecinde önemli bir role sahip olabilir. Eğer aile doğru eğitim kurallarına riayet ederse çocukların gelişme ve ilerlemelerinin ortamı hazırlanır, inançlarının temelleri sağlamlaşır. Ama gevşek davranılır, ebeveynler eğitim kurallarına riayet etmez, ailede huzursuzluk ve kopukluk olursa çocukların inançsız yetişmelerinin ortamı hazırlanır, onların sapmalarına, fesat, şüphe ve tereddüte düşmelerine neden olur. Bundan da anlaşılacağı üzere, din ve mezhep seçiminde aile ve çevrenin etkisi inkâr edilemez bir gerçektir. Ancak unutmamak gerekir ki Yüce Allah insanın fıtrat ve doğasını öyle bir şekilde yaratmış ki, insan hep hakikati bulmak ve etrafındaki gerçeklere bilinçli bir hâkimiyet kurmak peşinde olmuştur. İnsan doğumundan ölümüne kadar hakikati idrak etmek için ilmî çaba göstermekten ve araştırma yapmaktan bir an dahi olsun geri kalmamıştır.

 

Yani Allah-u Teâlâ, insana yeryüzünde kemal ve saadete ulaşması, hakikat ve maarifi anlayabilmesi için yeterli miktarda sermaye vermiştir. İnsan bu sermayesinden faydalanırsa hem yaratılış gayesine ulaşacak, hem de olumsuz çevre ve bozuk ailenin etkilerine karşı durarak hak yolu bulacaktır.

 

Bu yüzden Yüce Allah insandan, inancının temellerini, yalnızca aile ve çevrenin etkisinde kalarak körü körüne bir taklit üzerine değil de araştırma esası üzerine kurmasını istemektedir.

 

Başka bir deyişle, bize ahirette, sahip olduğumuz inancımızın dayandığı delil hakkında sorulduğunda, “delilimiz atalarımız, ailemiz ve çevremizdir” şeklinde bir cevap verirsek (üstelik atalarımızın da ilim ve akıl ehli olmadıklarını, âlim ve bilen kimselerin yönlendirmelerinden uzak olduklarını biliyorsak) bu delilimiz geçerli olmaz. Ancak inançlar ilim ve yakin üzere olmalıdır dediğimiz zaman bu sözden maksadımız, insanın mutlaka ilmî ve felsefî deliller getirmesi gerektiği anlamında değildir; maksadımız kimin gücü neye yetiyorsa o kadarının yeterli olduğudur. Yine maksadımız âlimlerin ve ailenin yönlendirmelerinden istifade edilmeyeceği manasında da değildir.

 

İnsan eğer körü körüne bir taklitten ve atalarının yanlış inançlarından uzak, ırkçı ve millî taassuplara kapılmadan varlık âleminin gerçekleri ve semavî dinler üzerinde araştırma yaparsa ilahi hidayet ve pak fıtratına uygun hak din ve mezhebi tanıyacaktır.

 

Cevabın daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle birkaç noktayı hatırlatmamız gerekiyor:

 

1- İnsan aile, arkadaş, akraba vb. gibi çevre faktörlerinden etkilenen varlık olduğundan daha fazla basiret göstermeli, akledip tefekkür etmeli, daha dikkatli bir şekilde etrafını incelemeli, çevresinde meydana gelen olumlu ve olumsuz olayları tespit ederek hakikati bulmada ve doğru yolu seçmede o maariflerden yararlanmalıdır.

 

Bu marifet yolculuğunda aile, önemli ve hassas bir kurum olması hasebiyle aile bireylerinin, özellikle çocukların ve yeni yetişen gençliğin ilerlemesinde ve onların eğitim sürecinde etkili bir konuma sahiptir. Öyle ki aile doğru eğitim kurallarına riayet ettiği sürece çocukların gelişme ve ilerlemelerinin ortamı hazırlanır, inançlarının temelleri sağlamlaşır. Buna karşın gevşeklik göstermek, ebeveynin eğitim kurallarına riayet etmemesi, ailedeki huzursuzluk ve kopukluk da çocukların inançsız yetişmesinin ortamını hazırlar, onların sapmalarına, fesada, şüpheye ve tereddüte düşmelerine neden olur.

 

Çocukların inançlarında ciddi çelişkilere düşmemeleri, şüphe ve tereddütlere kapılmamaları ve nihayetinde inançsız yetişmemeleri için ailenin rol ve etkinliği, onların araştırma, okuma ve sorgulama yeteneklerinin gelişmesi yönünde güçlendirilmelidir. Ailenin müspet rolü ile ebeveyni körü körüne taklit etme arasında büyük fark olduğu aşikârdır: Ebeveynler omuzlarındaki mesuliyetlerinden dolayı çocuklarının maddi ve bedensel boyutlarında olduğu gibi, onların manevî ve düşünce gıdalarına karşı da kendilerini sorumlu hissetmek zorundadırlar. Onların yaşına uygun şekilde özgürlük ve iradelerini gözetmeli, şahsiyetlerine saygı göstermeli ve doğru bir şekilde eğitmek suretiyle okuma, araştırma ve hakikati güvenilir yollardan aramalarının zeminini hazırlamalıdırlar. Bu süreçte ailenin müspet rolü tamamen ortadadır.

 

Öte yandan ebeveynin sahip olduğu inancın uygun bir ölçü ve dayanağı olmazsa, o zaman zayıf temelli akidelerini yalnızca taklide dayanarak çocuklarına aktarırlar ve bu aktarım sırasında çocuklarına herhangi bir sorgulama, okuma ve araştırma fırsatı vermediklerinden çocuklar da tamamen kapalı bir atmosferde taklide dayalı olarak atalarının dinine iman getirerek yetişirler. Böyle bir iman ve akide fazla sağlam olamayacağı için onları yaşamın çeşitli merhalelerinde dinî ve itikadî şüphelerden kurtaramayacak, bazı durumlarda da akidevî sapmalara neden olacaklardır.

 

2- Yüce Allah insanın fıtrat ve doğasını öyle bir şekilde yaratmış ki insan hep hakikati bulmak ve etrafındaki gerçeklere bilinçli bir hâkimiyet kurmak peşinde olmuştur. İnsan doğumundan ölümüne kadar hakikati idrak etmek adına ilmî çaba ve araştırma yapmaktan bir an dahi olsun geri kalmamıştır.

 

Ancak bu çaba onun yaşı ve bedensel yapısı ile düşünce ve davranışlarına uygun olmalıdır. Başka bir ifadeyle Allah-u Teâlâ, insana yeryüzünde kemal ve saadete ulaşması, hakikat ve maarifi anlayabilmesi için yeterli miktarda sermaye vermiştir. İnsan ondan faydalanarak yaratılış gayesine ulaşabilir. Kur’an-ı Kerim bu konuda şöyle buyuruyor:

 

“Cana ve azasını düzüp koşana, derken ona kötülüğünü de, çekinmesini de ilham edene andolsun ki kim, özünü iyice temizlemişse kurtulmuştur, muradına ermiştir ve kim özünü kirletmiş, kötülüğe gömmüşse ziyana girmiştir.”[1]

 

İnsanın, öğrenme ve bilgi edinme yönünden Allah’ın en seçkin yaratığı olduğu gerçeği göz önüne alındığında bu sermayesinden Allah’a yakınlaşmayı sağlayan en temel ihtiyacı -ki bu ihtiyaç yaratılış hedefine ulaşmaktır- uğrunda istifade etmezse ve onu maksada götürecek yolun seçiminde ihmalkâr davranırsa (ve ecdadının ilim ve akıl ehli olmadıkları, yaşamlarının da ilmî bir yaşayış tarzı üzerine kurulmadığını bildiği halde onların düşünce, örf ve âdetleriyle yetinirse) mazeretli olabilir mi? Bu durumda o, tersine hareket ettiği insanî vicdan ve fıtratının mahkûmudur. Kur’an bu konuda şöyle buyuruyor:

 

“Andolsun ki biz, cinlerin ve insanların çoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır onunla düşünmezler; gözleri vardır o gözlerle görmezler; kulakları vardır, o kulaklarla duymazlar. Onlar dört ayaklı hayvanlara benzerler, hatta daha da sapıktırlar. Onlar gaflette kalanların ta kendileridir.”[2]

 

3- Kendisini hakiki manada Müslüman bilen bir kimsenin İslam dinine tabi olabilmesi için körü körüne atalarının peşinden gitmenin dışında mantıklı bir delile sahip olması gerekir. Bundan dolayı her Müslümanın okuması gereken ilmihallerin başında usul-u dinin taklit üzerine olamayacağı, bu konuda herkesin kendisinin ilim ve yakine erişmesi gerektiği yazılıdır.[3] Bunun yanı sıra İslam dininin düsturları da ilime ve akletmeye dayanmakta, her yerde bizi tefekküre davet etmektedir.[4]

 

Hatırlatmak gerekir ki, insanların eğitim seviyesi farklılık gösterdiğinden düşünceler de farklı olacaktır. Okuma-yazması olmayan biri ancak kendi düşünce ve yaşam şartlarına uygun bir delil getirebilir. Nitekim bir rivayette Resulullah (s.a.a), elinde ip eğiren yaşlı bir kadına, “Allah’ı nasıl ispat edebiliyorsun?” diye sorduğunda kadın “Elimdeki şu ip eğirme aletiyle” şeklinde cevap vermişti. Yaşlı kadın burada felsefi vb. deliller getirmedi. Çünkü ne ondan böyle bir beklenti vardı, ne de onun böyle bir şeye gücü yeterdi. O herkesin anlayabileceği şu mantığı yürüttü: Eğer bu eğirmenin bir döndürücüye ihtiyacı varsa böylesine azametli bir kâinatın da bir yaratıcı ve idareciye ihtiyacı olmaz mı?

 

Yine bir bedevinin Allah’ın varlığına delili şu olmuştur:

 

“Devenin ayak izi nasıl deveye delil ise, bu gök ve yer de lütuf sahibi ve bilen Allah’ın varlığına delildirler.”[5]

 

İslamiyet’in hak olduğunu ispat eden en sade ve en genel delil, onun insan fıtrat ve yaradılışıyla uyumlu olmasıdır. Yani ilahi fıtratını kötü ahlak ve davranışlarıyla günahların karanlık bataklığına gömmeyen kimse, İslam’ın hak bir din olduğunu rahatlıkla görebilir; doğru inanca ulaşmak için akletme ve düşünmenin yanı sıra bu yoldan da istifade edebilir.

 

4- Dinî inanç yakin derecesinde olmalıdır. Bu hadde ulaşmazsa yani şüpheyle karışık olursa tercih edilen zanna ulaşsa da yeterli değildir. Müslüman olmak için taklit etmek yeterli değildir. Müslüman olmak isteyen kimse dininin hak ve batıl olması konusunda dikkatli olması gerekir.

 

Yakin elde etmek hem ilmî delillerle mümkündür, hem de Kur’an’ın âyetlerini dinleme gibi başka yollarla.[6] Âlimlerin getireceği delillere uymak, usul-u dinde yakin ve ilime ulaşmak için faydalanılacak yollardan biridir.[7] Kur’an’ın kınadığı şey körü körüne ve tamamen taassup üzerine kurulmuş taklittir:

 

“Onlara, Allah neyi indirdiyse ona uyun, dendi mi dediler ki: “Hayır, biz atalarımız neye uyduysa ona uyarız.” İyi ama atalarınızın aklı bir şeye ermiyorsa ve doğru yolu bulmadılarsa ne olacak?”[8]

 

Bu âyetin bir benzeri de Maide Sûresi 104. âyettir. Âyetlerden şunu anlayabiliriz: Eğer ataları bilgin ve hidayet olmuş kimselerden ise onların peşinden gitmenin sakıncası yoktur.[9] Ama onlar cahil ve hurafelerle dolu iseler onların peşinden gitmenin ne manası var? Bu, cahilin cahili takip etmesi demek değil midir?[10]

 

Öyleyse akıl ve ilim ehli olmayan, davranışları ilahi hidayet ve fıtratın tersine olan kimselere körü körüne uyan birisine nasıl Müslüman diyebiliriz? Belirtmek gerekir ki gerçek Müslüman ya ilim ve akıl ehlidir ya da ilahi hidayet ve fıtrat üzerinedir. Taklit de ediyorsa bu taklit körü körüne, taassup ve inat üzerine değil, ilme ve istidlale dayalıdır. Böyle olmazsa Allah katında mazeretli olmayacağını kendisi de biliyor.

 

Netice olarak diyebiliriz ki, insanın gelişim ve eğitim sürecinde çeşitli etkenler vardır: Soya çekim, aile, çevre ve insan iradesi bunlardandır. Aile ve çevre, dinî eğitimde itikadın sağlam olmasında veya bozulmasında önemli role sahip iki etkendir. Ama yalnızca bu iki nedenle sınırlanıp Allah’ın insana verdiği akıl ve mantık ışığında irade ve seçme özgürlüğünün göz ardı edilmesi de yanlıştır. İrade ve seçme özgürlüğü Kur’an’ın öğretilerine göre insanın hidayet ve saadetinde önemli rol oynamaktadır. Lakin daha önce de belirtildiği gibi aile ve çevre insanın hem hidayetine, hem de hak yoldan sapmasına etki etmektedir. Bu yüzden bozuk aile ve çevrenin etkilerinden kurtulmak için inanç temellerinin seçiminde körü körüne taklit yasaklanmıştır. İnsan, inancının temellerini seçerken delil getirmek zorundadır. Bu yüzden ailenin doğru ve kesin usullerinin etkisini kabul etmek, varlık âleminin gerçekleri üzerinde tefekkür ve akletmek, ilahi dinler üzerinde araştırma yapmak ve elbette ilahi hidayet ve Allah’ın verdiği pak fıtrata dönerek doğru yolu (Tevhid’i) yanlıştan, kâmil dini (İslam’ı) eksik dinden ve hak mezhebi (teşeyyü) batıldan ayırmamız ve ataların (doğru eğitim metotları ve delilli dayanaklarından değil de) yanlış itikatlarından, ırkçı ve millî etkilerinden uzak kalarak kendi yolumuzu seçmemiz gerekir.

 

 

 



[1]     Şems, 7-10.

[2]     A’raf, 179.

[3]     Tam İlmihaller, 1. Mesele.

[4]     Temel dinî kaynağımız olan Kur’an’ın bir çok yerinde akletme ve düşünmeye davet vardır. Örneğin ‘ilim’, ‘fıkıh’ veya ‘akıl’ sözcüklerinin dışında ‘fikir’ sözcüğü de en az 17 kere kullanılarak tefekkür etmeye teşvik vardır.

[5]     “Devenin dışkısı ve ayak izi deveye delalet ettiği gibi, burçları olan gök ve geniş yolları olan yer, lütuf sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah’ın varlığına delil değiller mi?” (Biharu’l-Envar, c. 66, s. 133)

[6]     Daha fazla bilgi için bkz. el-Mizan(Farsça tercümesi), c. 9, s. 209.

[7]     Tefsir-i Numûnebu konuda şöyle yazar: Müfessirlerden bazıları İmam Sâdık’tan (a.s) bir hadis rivayet ederler ki onda dikkat çekici noktalar vardır. Hadis şöyledir: Adamın biri İmam Sâdık’a (a.s) şöyle arzetti: “Yahudi avamının, kendi âlimlerinin dışında semavi kitaplarından bilgi edinme imkânları yokken, neden Allah-u Teâlâ onları âlimlerinin peşinden gittikleri için kınamaktadır? (Söz konusu âyete işaret edilmektedir.) Yahudi avamının, kendi âlimlerine tabi olan bizim avamımızdan farkı mı var?..” İmam (a.s) cevap olarak şöyle buyurdu:

“Bizim avamımızla Yahudi avamı arasında bir yönden farklılık, bir yönden de eşitlik vardır. Eşit oldukları yönü şudur: Allah-u Teâlâ Yahudi avamını kınadığı gibi bizim avamımızı da kınamıştır. Farklı oldukları yönü ise Yahudi avamının kendi âlimlerinin durumundan haberleri vardı. Onların açıkça yalan söylediklerini, haram ve rüşvet yediklerini, Allah’ın hükümlerini değiştirdiklerini biliyorlardı. Onlar fıtratlarıyla böyle insanların fasık olduklarını, Allah ve hükümleri konusunda söylediklerini kabul etmenin caiz olmadığını ve peygamberler hakkındaki şehadetlerine inanmanın yanlış olacağı hakikatini anlamışlardı. Bu yüzden Allah-u Teâlâ onları kınamıştır (ama bizim avamımız bu gibi âlimlerin takipçisi değildir).”

Bizim avamımız da kendi âlimlerinden açık fısk, dünyaya ve haram mala düşkünlük görseler, fasık âlimlerini takip ettikleri için Allah’ın kınadığı Yahudiler gibi olacaktır: “Avam, fakihlerden nefsini koruyan, dinini hıfzeden, heva ve hevesine karşı gelen ve mevlasına itaatkar olan âlimleri taklit etsin.”

Hadis, ahkâmda körü körüne bir taklidin kabul edilmeyeceğini açıkça gözler önüne sermiştir. İlim ve yakine ulaşmak için fakihlerin/âlimlerin yol göstericiliğinden faydalanılması kastedilmektedir. Zira hadis, kesin olarak usul-u dinden olan peygamberi tanıma konusundan bahsetmektedir. Bunda ise körü körüne bir taklidin caiz olmadığı bilinmektedir. (Tefsir-i Numûne, c. 1, s. 320.)

Bir başka yerde de şöyle yazmaktadır: İbrahim, amcası Azer’i kendisine tabi olmaya çağırıyordu. Azer yaşça ondan büyüktü ve toplumda tanınmış biriydi. Delilini de “Benim yanımda sende olmayan ilim vardır” diye zikretmektedir. Bu, herkes için geçerli olan, insanın bilmediği konuda bilenleri takip etmesi gerektiğini ortaya koyan genel bir kanundur. Gerçekte her işin uzmanına başvurmak ve bu cümleden ahkâmın füruunda müçtehidi taklit etmek meselesi bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Hz. İbrahim’in (a.s) bahsi füru-u dinle ilgili değildi, usul-u dinle ilgiliydi. Ama bu meselelerde bile doğru yola hidayet olmak için bilenlerden istifade edilmesi gerektiğini göstermektedir. (Tefsir-i Numûne, c. 13, s. 81.)

[8]     Bakara, 170.

[9]     Böyle bir taklidin sırf bir taklit olmadığı, ilmî ve aklî bir dayanağının olduğu söylenebilir.

[10]    Tefsir-i Numûne, c. 5, s. 576.

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler