23 Ekim 2021 Cumartesi Saat:
22:03
10-04-2021
  

Filozofların Kaleminden Allah’ın İspatı

Burhan-ı sıddıkîn nedir? Acaba bu burhan en doğru ve en derin burhan olarak tanıtılmış mıdır?

Facebook da Paylaş

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Allah’ın varlığını ispatlayan delilleri bir cihetle iki gruba ayırmak mümkündür. Burhanlardan bir kısmı yaratıkları vasıta ediyor ve yaratıklardan yardım alarak Allah’a ulaşmaya çalışıyor. Burhanlardan ikinci kısmında ise yaratıklar Allah’ın varlığını ispatlamak için vasıta kılınmıyor. Bilakis varlık hakikatinin bizatihi kendisinden ve vücut mefhumundan hareketle Allah’a varılıyor.

 

Birinci türden olan burhanlara “inni (malulden (yaratılmış) illete doğru yol kat etmek)” ikinci türden olan burhana da “limmi (illetin kendisinden illete doğru yol kat etmek)” veya “lime benzer (şibh-i limmi)” burhanlar denilmektedir.[1]

 

İncelemek ve açıklamak istediğimiz sıddıkîn burhanı, ikinci tür burhanlardandır. Sıddıkîn burhanı öyle bir burhandır ki Allah’ı ispatlamak için Hak Teâlâ’nın zatının kendisinden yararlanarak Hak Teâlâ’nın zatına istidlal ediliyor. Allah’ın dışında var olan şeylerden yararlanarak Allah’ın zatına istidlal yapılmıyor. Sıddık kelimesinin anlamına dikkatle bu burhanın bu isimle adlandırılmasının sebebi aşağıdaki konulardan birisi olabilir.

 

1. Sıddık olan insanlar Hak Teâlâ’nın makamında Hak Teâlâ’nın zatına istişhad etmek için bu yöntemden yararlanıyorlar.

 

2. Bu burhan en muhkem ve en değerli burhandır.[2]

 

3. Hakka kavuşmak için takip edilen bu yöntem ve yol, sıddık olan enbiyaların yoludur. Enbiyalara oranla mertebeleri enbiyaların ardından gelen sıddıkların yöntemi ve yolu da budur. İslâm filozofları geçmiş zamanlardan günümüze kadar bu burhan için farklı ve değişik takrirler ve beyanlar sunmuşlardır. Konunun uzamaması için bunların en mühimlerinden bir kısmına işaret edeceğiz:

 

İbn Sina’nın Burhan-ı Sıddıkîn Hakkındaki Takriri:

 

Burhan-ı Sıddıkîn kavramını ilk olarak İbn Sina Allah’ın varlığını ispatlamak için kendisine özgü olan burhana ıtlak etti. O bu burhanı İşaratadlı eserinde şöyle takrir etmiştir:

 

“Var olan (mevcut) ya vacibu’l-vücuttur” (yani vücudu zorunludur) ya mümkünü’l-vücuttur, yani ne vücudu ve nede ademi zorunlu değildir. Eğer vacibu’l-vücut ise bizim peşinde olduğumuz isteğimiz ispatlanmış olur. Ama eğer mümkünü’l-vücut ise mümkün olan varlığın, var olması için (onun varlığını yokluğuna tercih eden) bir müreccihe ihtiyacı vardır. Eğer söz konusu olan müreccih mümkün olursa onun kendisi de başka bir müreccihe muhtaçtır. Aynı şekilde sonsuza dek bu devam ediyor. Ama devr ve teselsül batıl olduğu için mümkün olmayan (yani vacip olan) bir müreccihe (mümkün olan şeyin varlığını yokluğuna tercih edene) kavuşmamız gerekmektedir. İşte vacibu’l-vücut olan bu müreccih Allah’tır.”[3]

 

Şeyh İşrak’ın Burhan-ı Sıddıkîn Hakkındaki Takriri:

 

Hiçbir şey yok olmasını iktiza etmiyor. Aksi takdirde var olamazdı. Nurların nuru zatı itibariyle tek bir varlıktır. Varlığı ve zatının takarrur (vücut) bulmasında hiçbir şart söz konusu değildir. Onun dışında var olan ne varsa ona tabidir. Onun için ne herhangi bir şart gerektir, ne zıddı vardır, dolayısıyla onun zatını iptal eden bir şeyde yoktur. Bu nedenle varlığı daimi ve zatıyla kaimdir.[4]

 

Kayserî’ye göre Burhan-ı Sıddıkîn’in Takriri:

 

Kayserî Fususu’l-Hikemadlı İbn Arabî’nin kitabına yazmış olduğu mukaddimede burhan-ı sıddıkîn için beş takrir (beyan) zikretmiştir. Onlardan birisini numune olarak zikredeceğiz: “Vücudun hakikati kendinden başka değildir. Zira vücudun hakikati kendinden başka olmuş olsa mezkûr hakikat tahakkuk ve vücut bulmakta icat edici olan (mucide) bir varlığa muhtaç olacaktı ve böylece teselsül lazım gelirdi ki teselsül batıldır. Dolayısıyla vücudun hakikati kendinden başka bir vücut değildir. Bu nedenle bu hakikat “vacibi bî zat” ; zatı itibariyle zorunlu bir hakikattir. Zira bir şeyin zatının kendisinden ayrılması imkânsızdır.”[5]

 

Hekim Sebzevarî’ye göre Burhan-ı Sıddıkîn’in Takriri:

 

“En muhkem ve en kısa yol şudur ki eğer vücut (varlık) asıl ve mahiyet vücudun tabii ve gölgesi ise ve vücudun aslı azad, sırf ve mutlak ise ne sınırlı, ne karışık ve ne de mukayyettir. Yokluk ise vücudun (varlığın) karşıtı ve zıddıdır. Hiçbiri kendi karşıtını, çelişkisini kabul etmez. Öyle ise hiçbir zaman vücudun aslı, yokluğu (adem) kabul etmez. Zatı itibariyle yokluğu iter. Yok, olmaya kabil değildir. Bunun neticesi şudur: Vücut, hakikatin zaruret-i ezelî ve vücub-i zati olmasıdır.”[6]

 

Allâme Tabatabâî’nin Burhan-ı Sıddıkîn Hakkındaki Takriri:

 

Allâme Tabatabâî, usul-i felsefe adlı kitabında burhan-ı sıddıkîni şöyle takrir ediyor: “Vücut gerçeği ki subûtunda (var oluşunda) hiçbir şüphe yoktur, kesinlikle nefyi kabul etmez ve yok olmayı tahammül etmez. Başka bir ifadeyle vücut gerçeği (hakikat-i hesti) her türlü kayıt ve şarttan ari vücut gerçeğidir. Hiçbir kayıt ve şartla lâ vakiiyet (gerçeklik olmama) olmuyor. Bu âlem ve eczalarıyla böyle olmadığı ve nef’i (yok olmayı) kabul ettiği için bu cihetle bu âlem nefiy (yokluğu) kabul etmeyen bir gerçeğe dayanıyor, onun vücuduyla gerçeğe sahiptir. O olmazsa bu âlem ve onun eczaları da olamazdı. Elbette bunun anlamı o gerçeğin eşya ile bir olması veya onlarda nüfuz veya hulul etmesi veya o gerçeğin kendisinden bazı parçaların ayrılıp eşya ile bağ kurması anlamında değildir. Şu anlamdadır: O gerçek nur gibidir ki karanlık olan cisimler onunla aydınlanır ve onsuz karanlıktırlar.”[7]

 

Allâme’nin burhan-ı sıddıkîne yapmış olduğu açıklamanın özeti şudur: “Mutlak gerçeklik (vakiiyet-i mutlak) kesinlikle yokluğu kabul etmez. Yokluğu kabul etmeyen ve yokluğu mumteni-i bi’z-zat olan bir şeyin vücudu, vacib-i ezelîdir. Bu nedenle gerçekliğin aslı, vacib-i ezelî olacaktır. Bu durumda yok olabilen gerçeklikler ve sınırlı varlıklar yok olmayan gerçeğe dayanıyor.”

 

Molla Sadra’nın Burhan-ı Sıddıkîn Hakkındaki Takriri:

 

Sadru’l-Muteellihin, kendisinin beyan ettiği Hikmet-i Mütealiye usullerine göre bu burhanı takrir etmiş ve bu burhanı en muhkem delil ve sıddık kimselerin yolu olarak bilmiştir.[8]Onun burhanı bazı usullere bina edilmiştir ki ilkin bu usullerin açıklanmasına ihtiyaç vardır. Dolayısıyla önce bu usulleri açıklayacak, daha sonra burhanın kendisini takrir edeceğiz.

 

Asalet-i Vücut ve Mahiyetin İtibarî Oluşu:Zihnin ötesindeki dış âlemde her varlık tek bir gerçeğe sahiptir ve bu gerçek dışında başka bir gerçeği yoktur. Ama zihin, dış âlemde var olan tek gerçekten, vücut ve mahiyet olmak üzere iki kavram algılıyor ve üretiyor. Örneğin bir insan veya bir ağaç dışsal iki bölüme sahip değildir ki bu bölümlerinin birisine vücut ismini diğer bölümüne mahiyet ismini taksın. Böyle bir durum söz konusu değildir. Ama zihinsel tahlilde ise her şeyin mahiyeti ve nitelikleri o şeyin vücut ve oluşunun aslından farklıdır.

 

Şahsın veya ağacın “mahiyeti” ve “niteliği” dış âlemde oluğu şekliyle zihne geliyor. Ama onun zihindeki ve dışarıdaki vücudu tamamen farklıdır. Dışsal ateş ve ağaca hamledilen eserler onların zihinsel varlıklarına hamledilmiyor. Buna binaen vücut ile mahiyet başka bir ifadeyle vücut (varlık) ve mahiyet birbirinden ayrı iki meseledir. Eğer vücut olmazsa yaratıklardan hiçbirinin mahiyeti şekillenmez. İnsan ve ağacın mahiyetini yokluk merhalesinden zuhur merhalesine çıkaran, gerçek vücuttur. Vücuttan olmazsa eşyaların mahiyetinin kendisinin olmak veya olmamakla dışsal bir taalluku yoktur. “el mahiyetu min haysu hiye leyset illa hiye la mevcudetün ve la madumetün= mahiyet mahiyet olma itibariyle kendisi dışında başka bir şey değildir ve mahiyet olma cihetiyle ne mevcuttur, ne madumdur.” Şeyin vücut ile tahakkuk buluyor olması ve vücudu kaldırmakla aradan yok olunması mahiyetin değil, onun dışındakinin asıl olduğuna delildir.

 

Vücuttaki Teşkik: Vücuttaki vahdet ve teşkik şundan ibarettir: Vücut tek bir hakikat, şiddet ve zaaf mertebelerine sahiptir. Vacibu’l-vücuttan tutun, madde denilen varlıklara kadar her birisi sahip olduğu mertebe oranında vücut hakikatine sahiptir. Yani bütün bu varlıklar vücutta birbiriyle müşterektir. Ama mertebe bakımından birbirinden farklılaşırlar.

 

Besatet-i Vücut: Vücut basit (bileşik olmayan, eczadan arî) bir hakikattir ki ne cüzü vardır ve ne başka şeyin cüzüdür. Zira vücut dışında başka bir şey yoktur.

 

Malul İlletine Oranla Bağın (rabt) ve Muhtaçlığın Kendisidir: Molla Sadra illet ile malul arasındaki ilişkinin fakrî bir ilişki şeklinde olduğu kanısındadır. Malul varlığının ve hüviyetinin tamamını illetten aldığı için bağımlı vücuda sahiptir. İlletsiz olan vücut sahibi değildir. Mutlak bir şekilde illete bağlıdır. Malulün zatından sınırlılık, ihtiyaç ve fakirlik dışında başka hiçbir şey beklememek gerekmektedir.

 

Bu usullere dikkatle Molla Sadra kendi burhanını şöyle takrir ediyor:

 

Anlatıldığı gibi vücut dışsal, muşekkik ve basit bir hakikattir. Vücudun en şiddetli kemal derecesi ondan daha tam ve tamam olamayışı ve kendi zatı dışında başka bir şeye bağlı ve müteallik olmayışıdır. Buna binaen vücut ya kendi dışındakilerden müstağnidir veya zatı itibariyle kendi dışındakine bağlı ve muhtaçtır. Birinci suretteki vücut “vacibu’l-vücut” tur ki kemalin nihaî derecesidir, noksanlık ve yokluk kendisinde yoktur. İkinci suretteki vücut muhtaç ve başkasına bağlı olduğu için “vacibu’l-vücut” yani varlığı zorunlu değildir. Belki zatı itibariyle vacip olan varlığa bağımlıdır. “vacibu’l-vücut” dışında onun varlığını sağlayan ve vücudunu ayakta tutan başka bir varlık söz konusu değildir.[9]

 

Başka bir beyanla, asaletu’l-vücut esasınca eğer vücut başkasından müstağni olursa bizim isteğimiz hâsıl olmuş olur ve vacibu’l-vücut ispat edilir. Ama eğer vücut zatı itibariyle müstağni değilse bu durumda maluldür ve zatı itibariyle müstağni olan varlığa muhtaçtır. Zira zatı itibariyle muhtaç, bağımlılığın aynısıdır. Dolayısıyla fakir ve bağımlı olan bir şeyin kendiliğinden tahakkuk bulması imkânsızdır. Böyle bir varlığın bağımsız, müstağni ve tam olan bir varlık olmaksızın var olması muhaldir.” [10]

 

Şu noktanın hatırlatılması lazım gelmektedir ki bu burhan İslâm felsefesinde Allah’ın varlığını ispatlamak için sunulan burhanlardan en muhkem, en güçlü ve en derin olan burhandır. Anlatıldığı gibi bu burhanın sıddıkîn diye adlandırılmasının nedenlerinden birisi işte bu niteliktir. Konunun devamında burhan-ı sıddıkîni diğer burhanlardan ayıran imtiyazları anlatmaya çalışacağız.

 

Burhan-ı Sıddıkîn’i Allah’ı İspatlamak İçin Sunulan Diğer Burhanlardan Ayıran Özellikler:

 

1. Burhan-ı Sıddıkîn, Allah’ı ispatlayan burhanlar içinde en muhkem burhandır ve metanet bakımından nihaî derecededir. Kesinlik ve yakin bakımından da en yücedir.

 

2. Bu burhan Allah’ı tanımak için belirtilen en değerli ve şerefli olan yoldur. Zira bu yolda vücudun hakikatine dayanarak vacip olan Allah’a varılıyor. Vücut da saf hayır ve diğer hayırların kaynağıdır. Allah’ı tanıtan diğer burhan ve delillerde ise yaratıkların kendileri Allah’ı ispatlamak için vasıta kılınmışlardır. Oysaki onlar noksanlık ve yoklukla karışmışlardır.

 

3. Bu burhan en sade ve en basit (soyut, bileşik olmayan) delildir. Zira vacip olan Allah’ı, sıfatlarını, fiillerini tanımak için devrin ve teselsülün iptaline ihtiyaç olmadığı gibi Allah dışında başka bir varlığı vasıta kılmaya da ihtiyaç yoktur.

 

4. Vücudun asıl ve basit (bileşik olmayışı) olmasının iktizası olan “İmkân-ı vücudî” den veya “İmkân-ı fakrî” den istifade edilmiştir. Meşşaî hikmetinin yönteminde ise bunun tersine imkân-ı zatiden istifade edilmiştir.

 

5. Burhan-ı sıddıkîn tek başına Hakk’ın zatını, zatın tevhidini, hakkın sıfatlarını, sıfatların tevhidini, hakkın fiillerini ve tevhidin fiillerini tanımak için yeterli geliyor ama diğer burhanlar unu sağlayamıyor.

 

6. Bu burhan Hak Teâlâ’nın vücudunun aslını ispatlamanın yanı sıra “hakaik-i hakikiye” nin tevhidini de ispatlıyor ve açıklıyor. Allah’ın ilim, kudret, irade ve kayyumiyet gibi diğer ilahi isimler ve güzel sıfatlarını da ispatlıyor.[11]

 

Sonuçta bilmemiz gerekir ki, burhan-ı sıddıkînin önemi ve değeri, asıl itibariyle irfanî bir hakikate bina edilmektedir. Sırf zihinsel ve kavramsal değildir. Burada sıddıkînden maksat da diğer varlıklardan hareketle Allah’a giden kimseler değil, bilakis Allah’tan hareketle Allah dışındaki diğer varlıkları isbata giden kimselerdirler. (Başka bir ifadeyle; Allah’ı baz alarak Allah dışındaki diğer varlıkları O’nun vasıtasıyla ispatlayan kimselerdir, diğer varlıkları baz alarak Allah’ı ispatlayan kimseler değildir.) Yani Allah’ın vücudu onlar için aşikâr olmuş, dolayısıyla başkasını vasıta ederek onu ispatlamaya ihtiyaç duymuyorlar. Bilakis Allah dışındaki başka varlıkların ispatlanmaya muhtaç olduğunu söylerler. Marifet ve bilgi edinmek için bu makam üstün bir makamdır ki herkes için hâsıl olmaz. Bu hakikat ve yakinsel dayanakları işte budur. Böyle bir marifet ve irfan olmaksızın bu istidlal sadece yakinsel olan o hakikatin bir suretini ve formunu beyan ediyor. Vücut kavramının (saf vücut) bedihiliği ve yakini oluşu vücudun hakikatinin yakinliliğinin ve mutlaklığını, yani Allah’tan sadece bir suret gösteriyor. Hal böyle olunca bu arada var olan farklılık, mantıksal istidlal ile yakini görüş arasında olan ihtilaf gibidir. Bu noktadan gafil kalmamak gerekir. Buna binaen sıddıkların (imamlar ve arifler) bu tür beyanında acaba bir tür tezekkür ve uyarma mı var? Veya felsefi istidlallerin hâsılında dikkat ve teemmül edilmesinin yeri midir? Akla gelen şu ki felsefeciler, sadece irfanî olan bu beyandan felsefi bir takrir sunmuşlardır. Şayet irfanî olan ilkelerin hazfedilmesiyle bu tür beyan kendi asıl muhtevasını boşaltıyor.

 

Şimdi sıddık kimselerin en kâmil reel örneği olan İmamların (a.s) beyanlarından birkaç numune zikredeceğiz. Bu tür sözler şunu göstermektedir ki Allah’ı tanımak ve Onun marifeti (irfan) Onlar için yaratıkları tanımaktan öncelik taşımaktadır. Bu nedenden dolayıdır ki Allah hakkında vermiş oldukları beyanda Allah çok aşikâr bir asıldır. Tanınması başkalarının vasıtasıyla sağlanan meçhul bir varlık değildir. Bunun yanı sıra bu hakikate burhan ve felsefe yoluyla kavuşmamışlardır. Allah’ın kendisini tanıtmakla Allah’ı tanımışlardır. Sıddıkların (İmamlar ve Allah’ın velileri) bu beyanıyla burhan-ı sıddıkînden buna benzer felsefî beyan arasında dakik bir fark vardır ki bu fark maksat olan hakikate varmak için izlenen epistemolojik yöntemden kaynaklanmaktadır:

 

Bir rivayette Casulik, İmam Ali’ye (a.s) şöyle soruyor: “Beni bilinçlendir ki Allah’ı, Muhammed ile mi tanıdın yoksa Muhammed’i Allah ile mi? Müminlerin Emiri cevabında şöyle buyuruyor:

 

“Ben Allah’ı Muhammed vasıtasıyla tanımadım, Muhammed’i (s.a.a) Allah vasıtasıyla tanıdım… Allah kendi taatini meleklerle ilham ettiğinde anladım ki peygamber Allah’ın özel tedbiri altında olan yaratılmış bir varlıktır.” [12]

 

İmam başka bir yerde şöyle buyuruyor:

 

“Ben eşyayı görmeden önce Allah’ı görüyorum. Daha sonra eşyaları görüyorum.” [13]

 

İmam Hüseyin (a.s) Arefe duasında şöyle buyuruyor:

 

“Acaba senin dışındakiler senden daha mı aşikârdır ki onlar seni aşikâr etsinler? Ne zaman gaiptin ki delile muhtaç olasın ve delil sana delalet etsin, ne zaman uzaktın ki senin eserlerin sana getiren yol konumunda olsunlar, seni görmeyen gözler kör olsunlar…”[14]

 

Başka bir yerde şöyle buyuruyor:

 

“Kendini her şeyde bana tanıttın böylece her şeyde seni aşikâr gördüm. Öyle ise sensin varlıkların her şeyini aşikâr eden.”[15]

 

 

 

 


[1]     Rızaî, Muhammed, “Mukayesei- beyni Burhan-ı Sıddıkîn-i Felasefe-i İslami ve Vücut Şınahti Felasefe-i Garb ber İspat-ı Vücud-i Huda”, Feslname-i Kelam İslami, 1376, sayı 23.

[2]     Sadruddin Şirazî, Muhammed bin İbrahim, el-Hikmetu’l-Mutealiye fi’l-Esfari’l-Akliyeti’l-Arba’a, 3. baskı, Beyrut, Daru’l-İhyau’t-Turasili Arabî, 1981, c. 6, s. 13.

[3]     İbn Sina, el-İşaratu ve’t-Tenbihat, 1. baskı, Kum, Neşru’l-Belağa, 1375, s. 97-98.

[4]     Şeyh İşrak, Hikmet-i İşrak,Henri Corbin, 2. baskı, Tahran, Müesese-i Mutalaati ve Tahkikat-ı Ferhengi, 1373, s. 121.

[5]     Kayserî, Muhammed Davut, Şerh-i Fususi’l-Hikem, 1. baskı, İntişarat-ı İlmi ve Ferhengi, 1375, s. 18.

[6]     Hekim Sebzevarî, et-Tahkikat Ala eş-Şevahidi’r-Rububiye, 2. baskı, Meşhed, el-Merkezu’c-Camii li Neşr, 1360, s. 461-462.

[7]     Allâme Tabatabâî, Usul-i Felsefe ve Revişi Realizm, Tahran, İntişarat-ı Sadra, c. 5, s. 76-86.

[8]     Esfar, c. 6, s. 13-14.

[9]     Esfar, c. 6, s. 14-16.

[10]    Misbah Yezdî, Muhammed Taki, Talikai Nihayetu’l-Hikme, Kum, Müesese-i Der Rah-ı Hak, h.k. 1405, s. 413.

[11]    Esfar, c. 6, s. 24-26.

[12]    Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envar, Beyrut, Müesese-i el-Vefa, h.k. 1404, (110 cilt) c. 3, s. 272.

[13]    Musevî, Seyyid Abbas Ali, Şerh-i Nehcü’l-Belağa, 1. baskı, Beyrut, Daru’l-Mehacetu’l-Beyda, h.ş. 1376, c. 5, s. 291.

[14]    Biharu’l-Envar, c. 64, s. 143.

[15]    A.g.e.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler