31 Temmuz 2021 Cumartesi Saat:
08:20
09-03-2021
  

İlahi Nimetler ve Belalar Hakkında

İmam Ali şöyle buyurmuştur: Şiilerimize bela, selin vadiye akmasından daha çabuk ulaşır.

Facebook da Paylaş

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Bazı hadislerde “Bela velayet içindir” diye buyurulmuştur. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

 

“Şiilerimize bela, selin vadiye akmasından daha çabuk ulaşır.”[1]

 

Aynı minvalde İmam Musa Kâzım (a.s) ise şöyle buyurmuştur:

 

“Mümin terazinin iki kefesi gibidir; ne kadar imanı artarsa o oranda onun için bela fazlalaşır.”[2]

 

Bu hususta birçok hadis vardır. Öte taraftan Kur’an şöyle buyurmaktadır:

 

“Eğer o memleketlerin halkları iman etseler ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.”[3]

 

İmam Sâdık (a.s) da Cundeb’e şöyle buyurmuştur:

 

“Eğer Şiilerimiz sebat ve direniş ehli olsalardı melekler onlar ile kucaklaşırdı. Bulutlar onlara gölge yapardı. Gündüzleri güneş ışığından yararlanırlardı (gece yağmur yağardı). Gökten ve ayakları altından rızık yerler ve ne isteseydiler kendilerine verilirdi.”[4]

 

Bu grup âyet ve rivayetler nasıl birleştirilebilir ve zâhirî ihtilaf nasıl giderilebilir? Esasen bu iki gurup nassı nasıl anlamak gerekir?

 

Bu âyet ve rivayetler iki kısım ilahi sünnete işaret ettikleri için ilk bakışta birbiriyle çeliştikleri zannedilmektedir. Bundan dolayı ilk önce bu sünnetleri tek tek incelemeli, sonra da bu iki sünnet birbiriyle çelişmekte midir sorusuna yanıt vermeliyiz.

 

İnsanların Hidayetindeki İlahi Sünnetler

 

Allah’ın evrene hâkimiyeti direkt davranacağı, zulüm düzenini dağıtacağı ve hâkimiyetini evrendekilere ispat edeceği bir şekilde değildir. Aksine Yüce Allah sünnetleriyle evrende tasarruf etmektedir, bu şekilde evrende O’nun hâkimiyeti altında olmayan hiçbir şey mevcut değildir. Bu sünnetler çeşitlidir ve bizim için bilinmez olabilirler. Ama Kur’an ve rivayetlerde onların bazılarına işaret edilmiştir. İnsanların hidayetiyle ilgili olan bu sünnetlerden bir kısmı Âraf Sûresinde beyan edilmiştir:

 

“Biz hiçbir memlekete bir peygamber göndermedik ki (karşı çıkmaktan vazgeçip) yalvarıp yakarsınlar diye ora halkını yoksulluk ve sıkıntıya uğratmış olmayalım. Sonra kötülüğün (sıkıntı ve darlığın) yerine iyiliği (bolluk ve genişliği) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve (nankörlük edip): “Atalarımız da darlığa uğramış ve bolluğa kavuşmuşlardı” dediler. Biz de, farkında değillerken onları ansızın yakaladık. Eğer, o memleketlerin halkları iman etseler ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.

 

Memleketlerin halkları geceleyin uyurken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular? Ya da o memleketlerin halkları kuşluk vakti gülüp oynarken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular? Yoksa Allah’ın tuzağından emin mi oldular? Ziyana uğrayan kavimden başkası Allah’ın tuzağından emin olamaz. Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne varis olanlara şu gerçek apaçık belli olmadı mı ki, biz dileseydik onları da (öncekiler gibi) günahları yüzünden cezalandırırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar hakkı işitmezler.”[5]

 

Bu husustaki âyetlerden istifade edilenler aşağıdaki noktalarda özetlenmektedir:

 

1. İnsanlar iman etmeye çağrıldıkları her zaman, Allah onları zorluk ve sıkıntıya müptela etmektedir. Böylece yalvararak ve yakararak Allah’a dönmeleri hedeflenmektedir.

 

2. Eğer bu sözler onların kalplerini yumuşatmazsa, Allah zorluğu hoşnutluğa dönüştürmekte ve hiçbir engel olmaksızın önceki sapkınlıklarında kalmaları için bu yolla onları gaflet ve unutkanlığa duçar kılmaktadır. Sonra da onlara azap indirmektedir. (Mühlet ve aşamalı günaha daldırma sünneti.)

 

3. Eğer bu halk iman ederse ve söz konusu zorluklar onların ilahi dergâha yakınlaşmasına neden olursa, bereketlerini gök ve yerden onlara gönderir.

 

Dolayısıyla Allah’ın kullarını imtihan ettiği, imtihanlardan başarılı çıktıkları takdirde bereketlerini onlara nazil ettiği ve bir insanın iman ettikten sonra Allah’ın onu bırakacağı ve imtihan etmeyeceği diye bir şeyin söz konusu olmadığı neticesi alınabilir.

 

Nimetlerin İnsan Amelleriyle İlişkisi

 

Genel olarak evrenin tüm parçaları bir bedenin âzâları gibi birbirleriyle bağlantılı ve ilişkilidir. Öyle ki bir âzânın yaptığı eylemlerdeki doğruluk, doğrultu, istikamet ve sapma diğer âzâları etkilemekte ve bu etkileşim, parçaların tümünün özellik ve hususiyetlerinde ve etraflarında cereyan etmektedir. Kur’an-ı Kerim’in beyan ettiği şekliyle bu parçaların tümü Yüce Allah’a ve O’nun kendileri için belirlemiş olduğu bir hedefe doğru hareket etmektedir. Parçaların birinin ve özellikle özel bir parçanın hareketindeki bir sapma ve çalkantı, diğer parçalara görünür bir şekilde negatif bir etki bırakmaktadır.

 

Neticede evrendeki diğer parçaların bu parçaya bıraktıkları etkiler de bozulur ve söz konusu parçadan diğer parçalara ulaşan bozulma kendisine döner. Eğer söz konusu parça kendi kendine veya diğerlerinin yardımıyla önceki istikametini elde ederse sapmadan önceki refah haline de döner. Ama sapma ve inadına devam ederse bozulma hali, sıkıntı ve acıları da devam eder. Sapma ve tuğyan etme hali haddi aşmaya ve etrafındaki diğer parça ve sebeplerin işlerini de bozmaya başlar. İşte burada evrendeki tüm sebepler onun aleyhine ayaklanıp Yüce Allah’ın kendilerine can, varlıklarını koruma ve savunma gayesiyle vermiş olduğu güçler ile mezkûr parçayı ayılana kadar yok eder ve ortadan kaldırırlar. Bu, insanın da parçası olduğu evrenin tüm parçalarında cereyan eden Yüce Allah’ın sünnetlerinden biridir. Ne bu sünnet sapar ve ne de insan ondan müstesnadır. Böyle olduğu için de eğer bir ümmet fıtrattan saparsa ve neticede Allah’ın insan için belirlediği saadet yolundan çıkarsa, onu çevreleyen ve onunla ilgili olan doğal nedenler de çalkalanır ve bu çalkantının kötü eserleri de ümmete döner.

 

Özetle sapmasının dumanları kendi gözüne girer. Çünkü sapmasıyla doğal sebeplerde kötü eserler oluşturan bizzat kendisidir ve söz konusu eserlerin dönmesiyle hangi çalkalanma ve acıların toplumuna yöneleceği de malumdur! Ahlâkın bozulması, kalbin kararması ve hassas duyguların yok olması genel ilişkileri yok eder, belaların hücumu ve musibetlerin yoğunluğu nesli tükenmeyle tehdit eder. Gök mevsimlik yağmurlar yağdırmaktan ve yer ziraat ve ağaçlar yeşertmekten çekinir ve de yerine mevsimlik olmayan yağmurlar, sel, tufan ve yıldırım yollar. Yer ise deprem ve yok etmeyle onları yutar. Bunlar, ilahi âyetler olup böyle bir ümmeti Tevbe ve fıtratın doğru yoluna dönmeye zorlar. Gerçekte ise sonrası kolaylık olan zorlu bir imtihandır. Bu sünnet karşı tarafta da cereyan eder ve o ümmetin insanları iman etmeleri ve takva edinmeleri durumunda ilahi nimetler kendilerine verilir.[6]

 

Müminlerin Zor İmtihan ve Belaları

 

Değişik Kur’an âyetleri ve rivayetlerde müminlerin hallerini içeren imtihan ve belalara işaret edilmektedir ve onlardan iki husus sorunuzda beyan edilmiştir. Hadis kitaplarda bu başlıkla bir bâb vardır. Eğer peygamberler ve masumların yaşam şekillerine de bakılacak olursa, bu sünneti onların hayatlarında da göreceğizdir. Peygamberler en zorlu musibetler ile karşı karşıya kalmışlardır. Masum imamların hayatı da zindan, işkence ve şehadet gibi zorluklar ile beraber olmuştur. Elbette bu zorlukların şu gibi sebepleri de olabilir:

 

1- Onların irade ve nefislerinin takviye edilmesi, varlıksal boyutlarının geliştirilmesi ve tekvinî velayetlerinin takviye edilmesi.

 

2- Ahiret menzillerindeki derecelerinin yükseltilmesi.

 

3- Dünyadan ve gereklerinden olabildiğince nefret etmeleri ve de ahiret ve Allah’ın yanında kendileri için hazırlanmış şeylere daha fazla rağbet göstermeleri.

 

4- Hakka tazarru, yakarış ve sığınmayı çoğaltma ve de ahiret için Allah’ı anmak ve azık hazırlamak. Elbette veliler bu belaları rıza ve memnuniyet ile karşılamaktadır. Bu sıkıntıların gelmesiyle yakin, iman ve rızaları artmakta ve de Allah’a ve O’nunla mülakat etmeye şevkleri çoğalmaktadır. Zira her imtihandan sonra bir rütbe artışı vardır. Dünyanın ahiret karşısındaki kısa ömrü ve kalıcı nimetler karşısında buradaki belalar mukayese edilemez. Eğer hicri 61 yılındaki Kerbela hadisesine bir bakacak olursak, aşkın en güzel örneklerini görebiliriz.

 

Dinî Nasların Çelişikliği ve Hal Yolu

 

Şer’î metinlerde bu tür âyet ve rivayetler az değildir. Bazen insan Kur’an âyetlerini ve rivayetleri okurken zahirde böyle çelişkilere rastlamaktadır. İslam âlimleri bu sorunu halletmek için uzmanca bu meseleyle uğraşmış ve fıkıh usulü kitaplarının bir bölümünü bu çelişkilerin hal yollarına ayırmışlardır. Bundan da önemlisi, Ehl-i Beyt de bu sorunu öngörmüş ve rivayetlerinde bu sorunlar için çözüm yolları beyan etmişlerdir. Elbette bilginler iki delilin makbul bir şekilde bir araya getirilmesi imkân dâhilindeyse bunun öncelikli olduğuna ve mümkün olmadığı durumda ise o zaman zorunlu olarak rivayetlerin birbirine önceliği hususunda söylenmiş yollara göre davranmak gerektiğine inanmaktadır.[7] Ama bu soru hakkında zihne gelen şey ise bu gurup âyet ve rivayetlerin gerçek anlamda çelişmedikleri ve birazcık bir düşünmeyle makul bir şekilde onların bir araya getirilebileceğidir. Konunun devamında onların birleşme yönlerine işaret ediyoruz:

 

1- İlahi sünnetler değişiktir ve Allah’ın değişik şartlarda değişik sünnetleri vardır ama her sünnetin mevki ve zamanı bizim için kolay bir şekilde teşhis edilir değildir. Yani nimetin çokluğu bazen azap ve bazen de ödül olabilir ve aynı şekilde belalar da bazen azap ve bazen de ödül ve nimetin öncülü olabilir. Dolayısıyla ilahi sünnetlerin hikmete dayandığını ve hikmetsiz olmadıklarını bilmemizle birlikte, biz iman ettik öyleyse şimdi nimetler içinde yüzmeliyiz diye bir şey söyleyemeyiz. Allah belki de zorluklar ile imanın daha yüksek derecelerinin bizim için hâsıl olmasını istemektedir. Başka bir ifadeyle âyette belirtilen bu sünnet bir takım şartlara ve bir başka sünnet de bir takım başka şartlara özgü olabilir. Bu tahlile bir kutsî hadiste de işaret edilmiştir:

 

“(Yüce Allah şöyle buyurmaktadır) Bazı müminleri sadece zenginlik ve ihtiyaçsızlık ıslah etmektedir ve eğer onları bunun dışında başka bir şeye duçar kılarsam, helak olurlar. Aynı şekilde bazı kullarımı da sadece fakirlik ıslah eder ve eğer onları bunun dışında bir şeye duçar kılarsam, helak olurlar.”[8]

 

2- Gök ve yerden bereketlerin yağması müminlerin değişik belalar ile imtihan edilmeleriyle çelişmemektedir. Kur’an âyetinde de beyan edildiği gibi iman ve takvayla bereket gök ve yerden akar ama bu halde de Allah’ın müminleri başka belalar ile sınaması muhtemeldir. Örneğin iman ve takvanın bir toplumda çoğalmasıyla o toplum semavî nimetlerden yararlanır ama o toplumda bulunan her mümin hastalık vb. başka belalar ile sınanır. Soruda belirtilen İmam Sâdık’ın (a.s) hadisi hakkında da şu noktaya dikkat etmek önemlidir: Ehl-i Beyt bireyleri gerçek müminlerdi. Bazen değişik yollardan manevî ve maddî rızıklar kendileri için hazır olmakla birlikte, bazen de değişik bela ve imtihanlara duçar olmaktaydılar ve bunların en önemlisi de Aşura gününde İmam Hüseyin’in şehadet hadisesidir.

 

3- Bereketi salt maddî bereket manasıyla görmemiz gerekli değildir. Manevî bereket de kesinlikle göz önünde bulundurulmalıdır. Allah’ın müminleri zorluklar ile sınaması bu manevî bereketlerden biridir; çünkü onlar yakınlaşmaya sebep olur.

 

4- Söz konusu âyette belirtildiği gibi toplumsal bir sünnete işaret edildiği söylenebilir; yani bir millet iman eder ve takva edinirse, Yüce Allah onlar için bereket nazil edecektir. Oysa sonraki rivayetler kişisel bir sünnete işaret etmektedir. Yani bir kimse iman ettiği zaman Allah onu değişik bela ve imtihanlar ile sınayacaktır. Bundan dolayı toplum iman etmekle ve bireylerinin takva edinmesiyle maddî ve manevî bereketlerden yararlanacak ve toplumun bireyleri de ikinci sünnet ile sınanacaklardır.

 

 



[1] Biharu’l-Envar, c. 67, s. 239

[2] AGE, c. 67, s. 243

[3] Araf/96

[4] Biharu’l-Envar, c. 78, s. 279

[5] Âraf/94-100.

[6] Tabatabaî, Muhammed Hüseyin, Tefsiru’l-Mizan, ter. Musevi Hemedanî, c. 8, s. 247-248.

[7] Muzaffer, Muhammed Rıza, Usul-i Fıkıh, c. 3 ve 4, s. 233, Daru’l-Kutubi’l-İlmiye, Kum, 2. baskı.

[8] Kuleynî, Usul-i Kâfi, c. 4, s. 54, Daru’l-Kutubi’l-İslamiye, Tahran, h.ş. 1365.

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler