23 Ekim 2021 Cumartesi Saat:
21:23

İmam Ali'nin (a.s) Mushafı Hafs'ın Kıraatini mi Taşır?

10-07-2021 11:34


 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu soruya cevap vermek için ilk önce tarihi mütalaa etmemiz gerekir. 

 

Hafs'ın Asım'dan kıraatinin tarihteki durumu 

 

Şia âlimleri arasında, Allâme Belaği'den itibaren, Hafs'ın Asım'dan kıraatinin tarih boyu meşhur kıraat olduğu, sineden sineye aktarıldığı görüşü ortaya atılmıştır. Bazı ulema bu görüşü tefsirlerinde kabul etmişlerdir. Ancak üzüntüyle belirtmek gerekir ki, her ne kadar elimizden geldiğince aylar boyu araştırma yaptıysak da, bu görüşe dair en ufak tarihi bir senede rastlamış değiliz. İbn-i Mücahid, kendi zamanına kadarki kıraatlerin yaygınlığını şöyle açıklamıştır: Medine halkının kıraati Nafi'nin kıraati,¹ (İbn-i Mücahid, es-Seb'a fi'l-Kıraat, 1400 s. 87), Mekke'nin ittifak ettiği kıraat İbn-i Kesir'in kıraati (a.g. s. 65), Basra ehlinin çoğunun kıraati Ebu Amr'ın kıraati, (s. 84) Kufe halkının çoğunun kıraati Hamza'nın kıraati (s. 71).

 

Buna ilaveten hiç bir zaman Müslümanların ortak bir şekilde sürdürdüğü bir kıraat yoktu. Şehirlerin kıraatleri bile ilk asırlar içerisinde değişebilmiştir. Mesela Kufe'de, yüz senelik bir dönem içerisinde, Asım'ın (M. 127), Hamza'nın (M. 156) ve Kisai'nin (M. 179) kıraatleri resmileşmiştir. Bu arada, Kufe'de bile, uzun müddet Asım'ın kıraati yaygın olmamıştır. Dördüncü Hicrî asrın başlarına kadar, Kufe halkı Hamza'nın kıraatini kabul etmişlerdi. Hatta üçüncü asırda, Asım'ın kıraati komple inzivaya itilmişti. Zehebi de, Hamza'nın kıraatinin Kufe'de eskiden yaygın olduğu dönemi dile getirmektedir. (Zehebi 1416, c. 1 s. 252) 

 

Onuncu Hicrî asra kadar sürekli farklı kıraatler çeşitli beldelerde yaygındı. Öyle ki Şii âlimlerinden Şeyh Tusi ve Tabresî (et-Tibyan fî Tefsîr il-Kur'an, Tusi, c. 1 s. 8), (Mecma ul-Beyan fî Tefsîr il-Kur'an, Tabresî, 1426 c. 1 s. 10), tek bir kıraati seçip diğer kıraatleri komple terk etmeyi mekruh bilmişlerdir. Altıncı Hicrî asra kadar Horasan'daki tefsir kitaplarının tahkiki gösteriyor ki, o zamana kadar hiç bir kıraat Horasan'da sürekli olmamış, ama Horasan halkı en fazla Ebu Amr Basri'nin kıraatine ilgi duymuşlardır. (İntihab-ı Kırâât ez Dîdegah-ı Emin ul-İslam Tabersî H. K. 1392, s. 53), Ebu Hayyan Endülüsi, Irak halkının kendi zamanında Ebubekr ibn-i Ayyaş'ın Asım'dan kıraatiyle büyüdüklerini nakleder (Ebu Hayyan Endülüsî, el-Bahr ul-Muhît fi't-Tefsîr, 1420, c. 1 s. 23), Mısır halkı Hicrî beşinci asra kadar, Verş'in Nafi'den kıraatini okumaktaydı. Sonra Hicrî onikinci asra kadar Ebu Amr Basri'nin kıraati aralarında yaygınlaşarak kabul gördü. (El-Baz, Mebahisun fî İlm il-Kıraat, 1425, s. 47), Şam halkı da, İbn-i Amir'in kıraati üzere okuyorlardı. (İbn-i Cezerî, Gayet un-Nihaye fî Tabakat il-Kurrâ, H. 1351, c. 1 s. 292)

 

Ebu Amr'ın kıraati, Hicrî beşinci asırdan itibaren Mısır'dan Yemen'e ve Basra'ya kadarki İslam ülkelerinde yayıldı ve bir kaç asır boyunca bu kıraat oralarda baki kaldı. İbn-i Cezerî de bu bölgelerde herkesin Ebu Amr kıraatine göre okuduğunu kaydeder. (A.g.e)

 

Asım'ın Hafs'tan nakledilen kıraati ise, tarih kayıtlarına göre, Ebu Hanife'nin Asım'ın öğrencisi olması hasebiyle, H. 10. Asırda (Miladi 16. Asırda) Osmanlı tarafından yaygınlaştırılmaya başlandı. Sonunda iş o hadde geldi ki, sadece Osmanlı devletinin köşe ve bucaklarında ve dışındaki İslam ülkelerinde diğer kıraatler baki kaldı. (Müflih ul-Kudat, 1422, s. 63)

 

Almanya tarafından başlatılarak 12. Hicrî Asırda (18. Miladi asırda) matbaanın yaygınlaştırılması, Hafs'ın kıraatinin yayılmasının başlıca etkenlerindendir. (Ganim Guduri, Muhazırat fî Ulum il-Kur'an, H. 1423 s. 150) 

 

Dolayısıyla tarih kaynaklarına esasen, Hafs'ın Asım'dan kıraatinin tarih boyunca yaygınlığı kesinlikle doğru değildir. 

 

Farklı kıraatler neden tahrif değildir?

 

Bildiğimiz üzre Ehl-i Sünnet'te mütevatir bir hadis vardır. Kur'an yedi harf (okunuş) üzere inmiştir diye. Öncelikle imamlarımızın Kur'an ayetlerini farklı farklı birden fazla versiyonla okuduğunu görüyoruz.  İmam Sadık'tan (a.s) da Kur'an'ın yedi kıraat üzere indiği, bu yüzden imamın fetva verirken bütün bu kıraatleri dikkate alması gerektiği ile ilgili sahih hadis var. Ama o rivayetin meçhul bir ravisi olduğu bazı âlimlerce zannediliyor. Oysa Şeyh Tusi kendi ricalinde meçhul dedikleri Muhammed ibn-i Yahya Sayrafi'nin güvenilir Şii ashaptan Muhammed ibn-i Yahya Hazzaz ile aynı kişi olduğunu belirtmiş her ikisinin adına bir kitabın aynı ve tek kişinin kitabı olduğunu belirtmiştir. Zaten Sayrafi ile Hazzaz'ın ravi tabakaları ve hadis naklettikleri şahıslar aynıdır. Yine İmam Ali (a.s) yoluyla Peygamberden (s.a.a) Kur'an'ı yedi harf (lehçe ve kıraat) üzere okumaya emredildiğine dair rivayet vardır.

 

O rivayetin ravisi Ahmed ibn-i Hilal sadece ömrünün son bir kaç yılında yolunu şaştığı için, bazıları bu rivayeti tazyif etmişlerdir. Hâlbuki bu konu, zaaf sebebi olsa, sadece son bir kaç yıl için geçerli olurdu ve birçok ravinin ibn-i Hilal'den nakilde bulunduğunu müşahede ediyoruz. Nitekim Ayetullah Hoi, Ahmed ibn-i Hilal'i akidesine bakmayarak güvenilir kabul etmiştir. Rivayet meçhul olma hasebiyle zayıf olsa da, ravi olan Îsâ ibn-i Abdullah Haşimi'nin bu rivayetin yer aldığı kitabının yolu sahihe yakındır. Çünkü mühmel (rical kitaplarında gelen ama güvenilirliği belirtilmemiş) tek kişi, Ahmed ibn-i Alî Zeytuni el-Eşarî'dir. Bu ravi, Kum'un parlak bir geçmişe sahip ilmi hanedanı ve ilmi açıdan yönetici konumdaki Şii bir hanedan olan Eşarî hanedanına mensuptur. Dolayısıyla o kitabın yolunun sahih olmasına büyük bir ihtimal verebiliriz. Nitekim Ayetullah Hoi'nin Mucemu Rical il-Hadiste belirttiği üzere, Şeyh Saduk'un İsa ibn-i Abdullah'a olan senedinde asalet ül-adalet ilkesine inanan Allâme Hilli gibi kimseler, senedi sahih kabul etmiştir.

 

Bu ilkeyi kitabın senedine de uygulayabiliriz. Bu ilke uygulanmasa bile, kitabın senedi kavi-yi ke's-sahihtir (sahihe yakın derecede güçlü) Belirtmek gerekir ki, İmam Sadık (a.s) zamanında yedi harf hadislerinden yanlış bir telakki zirveye çıkmıştı. Öncelikle bildirmekte yarar var ki, yedi harf (seb'ate ahruf) hadislerinde görüş sahibi olanların bildiği üzere, sahabiler döneminden beri seb'ate ahruf hadislerinden iki tane telakkî vardı. Bir kısmı yedi harfin peygambere nazil olan yedi veyahut müteaddid kıraatlere işaret ettiğini düşünüyor, bir kısmı ise, müteaddid kıraatleri kabul etmekle birlikte, sebate ahrufun bu olmadığını, bunun sadece insanın kendisinin Kur'an kelimelerinin yerine eş anlamlı kelimeler okumasına işaret ettiğini düşünüyordu ve peygambere muttasıl olan kıraatleri okurun kendi yanından değiştirilmedikleri için harfin vâhid (tek harf) olarak telakkî ediyorlardı.

 

Ehl-i Sünnet kaynaklarında da her iki sınıfın delil gösterdiği rivayetler vardır. Bu ikinci görüşün Ehl-i Sünnet arasında zirve yaptığı İmam Sadık (a.s) döneminde ise, İmam (a.s) insanların kendilerine değişmeden ulaşan ve peygambere varan kıraatler içinden farklı şehirlerde mushafa yerleştirilmiş olan kıraatleri okumaları için uğraşıyordu. Bu yüzden sahih bir hadisinde sebate ahruf üzre nazil olmayı dile getirirken, yine sahih olan başka bir hadisinde bunu yalanlayıp harfin vahid konusunu dile getiriyor ve Ehl-i Sünnet arasında bu hadislerden  çıkarılan ikinci yanlış telakkînin sahipleri hakkında İmam Sadık (a.s) bu sebeple bu telakkiyi reddederken, başka bir sahih hadisinde "insanlar Kur'an yedi harf üzere indi diyorlar" sözüne cevaben: "yalan söylüyor Allah'ın düşmanları, Kur'an vahid harf üzre Vahid'den indirilmiştir." Buyuruyor.

 

Burada o dönemde önemli ölçüde insanlar arasında yaygın olan yanlış telakkî dile getirilmiş oluyor yani. Kısacası, bu sahih hadis yine sahih senetli olan yedi harf rivayetine ve asalet ül-adalet ile yer aldığı kitabın senedi sahih bilinebilecek ve sahih denmese bile, her hâlükârda kavi-yi ke's-sahîh (sahihe yakın şekilde güçlü) olan "Kur'an'ın Peygamber Efendimiz (s.a.a) tarafından yedi harf (kıraat) üzre kıraat edilmesi" hadisine zıt değil. Nitekim İmam Sadık (a.s) döneminde yaşayan Süfyan ibn-i Uyeyne de, kendisine: Medineliler ile Iraklılar arasındaki ihtilaf yedi harften midir? Diye soran topluma, "hayır" diye cevap vermekte, yedi harf (kıraat) ifadesini insanın kendisinin eş anlamlı kelimeler okuması olarak açıklamaktadır.

 

Açıklama:

 

ذكر بن أبي داود قال حدثنا أبو الطاهر قال سألت سفيان بن عيينة عن اختلاف قراءات المدنيين والعراقيين اليوم هل تدخل في الأحرف السبعة فقال لا إنما السبعة الأحرف كقولك أقبل هلم تعالى أي ذلك قلت أجزأك 

الاستذکار لابن عبدالبر ج ۲ ص ۴۸۳

 

İmam'ın (a.s) harfin vâhid buyurma sebebi sebate ahruf hadislerinden çıkarılan bu yoruma dayanıyor:

 

İbn-i Davud Ebu Tahir'den naklediyor ki: Süfyan ibn-i Uyeyne'ye sordum ki: "acaba Medineliler ile Iraklıların günümüzdeki kıraat ihtilafı, yedi harften midir?

 

Süfyan dedi ki: hayır, yedi harf sadece ve sadece senin akbele, helumme ve teâlâ (kalktı anlamındaki üç kelime) söylemen gibidir. Hangisini dersen sana yeterlidir."

 

El-İstizkâr, İbn-i Abdulberr, c. 2 s. 483

 

Belirtmek gerekir ki, bu yanlış telakkî tarihçi ve müfessir olan Taberî'nin ve Sünnî ravilerinden ibn-i Veheb'in de görüşü idi. Sünni ulema içerisindeki bu sınıf, müteaddid kıraatleri reddetmemekle birlikte, bunların hepsini Peygamber'den (s.a.a) nakledilmek yönüyle ortak yönlü harfin vâhid (sâbit kıraat) sayıyorlar, yedi kıraat hadislerinin insanın kendi yanından mushafta bulunmayan kelimeleri okuması olduğunu diyorlardı. İmam (a.s) da, bu görüşte olanların sahabeden bu görüşü naklederken Hz. Peygambere (s.a.a) nispet verdikleri: “azap ayetini rahmet ayeti, rahmet ayetini azap ayeti yapmadıkça hepsi şifa kaynağıdır" gibi sözlerden dolayı, sahabeye hürmeten kendi yanlarından eş anlamlı kelimeler okumaktan da öteye gidip ayetlerin içeriğini ve anlamını bile değiştirmelerinden endişe duyuyordu.

 

Yine belirtmekte yarar vardır ki, İmam Bakır (a.s) başka, ama zayıf bir rivayette ise "Kur'an birdir, vahidden inmiştir velakin ihtilaf/farklılık raviler yönünden gelir" buyuruyor. O rivayetin senedinde Mualla ibn-i Muhammed Basrî vardır. Şeyh Necaşi kendi ricâlinde onun hakkında "mezhebi ve hadisi muzdarib (karmaşık)" tabiri kullanarak zayıf olduğunu belirtmiştir. Ayetullah Hoi ilk başlarda mucem-u rical il-hadisi yazarken, Kamil uz-Ziyarat ravisi olduğu için onu güvenilir kabul etmiştir. Ama sonradan Kamil uz-Ziyarat'ın ravilerinin yarısından fazlasının zayıf olduğunu tespit edince bu görüşü terketmiştir. Üstelik ömrünün sonlarında fetvalarını yayınlayanların Kamil uz-Ziyarat ravilerine güvenerek verdiği fetvaları risaleden çıkarmaları için bir yazı yazmıştır. Zaten nüsha uzmanı Hasan Ensari hasan-ansari-kateban sitesinde Kamil-uz-Ziyarat'ın yazarının önsözündeki güvenilirlik ve az nakilci olmama ifadesinden maksat "onun kitabındaki rivayetlerin naklinde güvenilir veya en azından çok hadis nakleden kimselerin kitaplarından yararlandığıdır" şeklinde ifade ettiği delilli bir yazı yazmıştır. ("بررسی های تاریخی - آيا ابن قولويه بر صحت همه احاديث کتاب کامل الزيارات شهادت داده؟" https://ansari.kateban.com/post/4267) 

 

Yine Mualla çok rivayet nakletmesinden yola çıkılarak da rivayet sahih bilinemez. Çünkü bu, hakkında zaafa delalet eden ifadenin geçmediği raviler için geçerlidir. Ama Mualla hakkında "Muztarib'ul-mezhebi ve'l-hadîs" ifadesi gelmiştir. Belirtmek lazımdır ki, bu rivayeti farklı ve metne daha uygun şekilde açıklamak da mümkündür. Ama ilk önceki yaygın tercümeyi esas alsak bile, bu rivayeti sahih bilmenin bir delili bulunmadığını açıklamak istedik. Fakat eğer "tek harf" hadisini nasıl anlamamız gerektiğini tarihe uygun olarak çözdüysek, bu rivayet o zamanda ortak Osmânî mushaf üzere okunan aşere kıraatlerinin imamlar tarafından sözlü teyidi olabilir. Yani "Kur'an birdir" (el-Kur'ânu vâhidun) buyruluyor. Bir idi (kâne vâhiden) buyrulmuyor. Dolayısıyla burada Ehl-i Sünnet nezdinde Osman'ın mushafı hakkında yaygın bir deyim olan "Kur'ânun vâhid (tek Kur'an) deyimine nispetle, şehirlerde bu tek mushaf üzerinden okunan aşere kıraatlerinin hepsinin Allah katından olduğunu, fakat aralarındaki farkın ravi farkı olduğunu buyuruyor.

 

Belirtmek gerekir ki, Şeyh Necaşi'nin ricalinde rivayetin ravisi Mualla hakkında kullandığı muztarip hadis sahibi ifadesi, hadislerinde kabul edilemeyen konuların görüldüğü ve muteber senetle bile nakletseler naklettikleri rivayetin ifadesini veya manasınıveyahut rivayetin senedini hiç değiştirmeyecek derecede güvenilir olduklarına rahatlıkla hükmedilemeyen kimseler için kullanılır. Muztarip mezhep sahibi ifadesi ise, “belli aralıklarla bir vakit doğru itikadı olan, başka bir vakit itikadı bozulan” demektir. Elbette bu, Mualla Basri'nin bütün rivayetlerini reddetmemiz manasında değildir. Şeyh Necaşi buna rağmen Mualla'nın bizim akidemize yakın içerikte bir kitabı bulunduğunu belirttiği için, bu rivayeti de reddetmiyoruz. Ancak, eğer Hafs'ın Asım'dan naklettiği kıraatin 16. Asra kadar yedi asır boyunca inzivaya itilmiş bir kıraat olduğunu tarihten biliyorsak, yine, Kur'an'ın yedi kıraat üzere indiği ile ilgili bir sahih ve bir kitabının senedi sahihe yakın şekilde güçlü (kavi-yi ke's-sahîh) hadisimiz var ise ve buna zıt görünen bir hadisin farklı yorumlanması gerektiği tarihten ortada ise, imamlarımızın ayetlerin okunuşu ile ilgili birden fazla versiyon naklettikleri ve bazı ayetlerde hepsi için de, "böyle inmiştir" tabirini kullandıklarını biliyorsak, hattâ sahabilerin Osmanî mushafa uygun olmayan bir çok kıraatleri üzre fetva vermişlerse Mualla'nın bu rivayetini de farklı ve metne daha uygun şekilde yorumlamamız veyahut kabul etmememiz gerektiği ortaya çıkmaktadır. Ancak her şeye rağmen yine ona güvenebiliriz, çünkü İmam Sadık'ın (a.s) harfin vâhid hadisinin nasıl anlaşılması gerektiğini ispat ettiysek, o zaman bu rivayette de, "farklılık râviler tarafından inşa edilir" değil, "farklılık ravilerden gelir" ve  "Kur'an bir idi" değil, "Kur'an birdir ve bir kattandır" buyrulması da hadisin tahrife delalet etmediğini, o zamanlar harfleri noktasız ve harekesiz olan ortak bir mushaf üzerinden Hz. peygamberden (s.a.a) naklen üstad ve öğrenci şeklinde devam edile edile okunan aşere kıraatlerinin hepsinin Allah indinden olduğunu, aralarındaki farkın ravî farkı olduğunu, ancak bir ve ortak mushafa uygun olmayan ve ravinin kendi yanından ortaya atılmış eş anlamlı, ama metne uygun olmayan kıraatlerin ise meşru olmadığını ortaya çıkarmaktadır.

 

“El-Kur’anu vâhidun" ifadesi İmam Bakır'ın (a.s) o zamanlar İslami beldelerde değiştirilmeden okunan kıraatleri Allah katından olmak yönünden bir Kur'an gördüğünü, Allah katından olmakta birbirinden tek farkının ravilerin farklılığı olduğunu da buyurmuş olur (o zamanlar İbn-i Mes'ud'un mushafı artık resmi olarak okunmuyordu ve İmamlarımız sahabilerin Osmani mushaf haricindeki bütün kıraatlerini onaylamamış, örneğin Nas ve Felak surelerini Kur'an'dan kabul etmeme konusunda İbn-i Mes'ud'un yanıldığını söylemişlerdir). Ancak bu konu, sadece Mualla’nın bu rivayeti naklederken senedini veya metnini değiştirmemiş olduğunu farzettiğimiz zaman için geçerlidir. Ayrıca imamlarımızın namazlarında bile Fatiha suresindeki 4. Ayeti hem "mâliki yevmiddin (din günün sahibi), hem meliki yevmiddin (din günün kralı) olarak okudukları ve bunu gören ashaptan hiç birinin "hangi kıraat doğrudur?" gibi bir soru sormadıklarını kıraat hadisleriyle uğraşanlar pekâlâ bilirler. Bu gibi rivayetlere dayanarak İmam Humeyni (r.a) başta olmak üzere, birçok taklit mercii bu ve bunun gibi bütün konularda ve ayetlerde seb'a ve aşere kıraatleri üzere okumayı caiz ve namaz için yeterli bilmiştir. Aynı zamanda Şeyh Kuleyni Mualla'nın hadisini nevadir babında getirmiştir. Şeyh Müfid'in Risalet ül-Adediyye'sinde vurguladığı üzere nevadir yani nadir hadisler babında getirilen hadisler, yazarın kabul etmediği hadislerdir. Ayetullah Seyyid Ahmed Mededi'nin vurguladığı husus, sadece eğer müstakil bir kitabın adı nevadir olursa saf hadisleri taşıdığı, ancak  eğer farklı baplar arasında bir hadis kitabında nevadir bapları varsa, bundan nevadir baplarındaki hadislerin yazar tarafından kabul görmediğinin anlaşıldığıdır. (Seyyid Ahmed Mededi bu konuyu Şemsî tarihle 1397/11/16 günündeki Ders-i hâriçte vurgulamıştır) Dolayısıyla rahatlıkla "Şeyh Kuleyni bu rivayeti kabul etmemiştir" diyebiliriz.

 

Ancak biz bu rivayetin kabul edilmesi durumda metnine ve tarihe en uygun olan doğru yorumunu belirttik. Yine bu rivayet, gerçekte, Osmani hatta uygun olan Kur'an'ın kıraatleri konusunda, tek (harf), yani değiştirilmeden nakledilmiş kıraatlere güvenmek gerektiğini, sadece o kısımdan olanların Allah katından nazil olmuş sayıldığını, ancak ravilerin mushafa uygun olmayan, farklı ama eş anlamlı kelimeleri kendi yanından okumasının nazil olmuş olarak algılanmaması gerektiğini, ravilerin böyle bir hareketinin ihtilaf sayıldığını ve meşru olmadığını belirtiyor.

 

Üstelik İmam Bakırdan (a.s) bu yorumumuzu destekleyen ve İmam Cevad'ın (a.s) ashabından olan Ahmed ibn-i Muhammed Berkî'nin el-Mehasin kitabında Kur'an'ın sahip olduğu şeyler konusunda o zamanda kıraat anlamında kullanılan harf'ın çoğulu olan ahrufa (kıraatlere) sahip olduğunu buyurmakta ve "ve lâ harfun vâhid" "ve tek harf (kıraat) yoktur." Sözünü açıkça belirtmektedir. Bu bizim için, İmam Sadık'ın (a.s) harfin vâhid hadisinden kıraatin harfin vâhid olduğunu buyururken farklı bir şeye değindiğini gösteren apaçık bir karine konumundadır. Çünkü hurûf çoğulu, hem kelime harfine, hem kıraata delalet etse de, ahruf o dönemdeki kullanımda kıraata delalet eder ve o zamanki Müslümanların kahır çoğunluğu nezdinde böyle bir kullanım vardı. (El-Mehâsin c. 1 s. 270) el-Mehasin İmamlarımızın kendi döneminde yazılmış bir eser olduğundan, bu hadise rahatlıkla güvenebiliriz. Çünkü imama soru soran adam bu sözü bildiğimiz harf gibi anlamışsa da, adamın sorusuna nispetle, özellikle de İmam (a.s) sonunda Kur'an ahrufa da sahiptir buyurduğu için, İmam'ın (a.s) maksadı ve lâ harfun vâhidin illâ ven-nâse yehtâcûne bihi yani: " -Ehl-i Sünnet ve Şia kaynaklarındaki mütevatir sakaleyn hadisine göre Kur'an'dan Kevser havuzu başında peygamberle buluşuncaya kadar ayrılmayacak olan Ehl-i Beyt'in bildiği ve buyurdukları- Kur'an'ın sahih yedi kıraatinden hiç biri yoktur ki, insanların ona ihtiyacı olmasın" veya İmamlar peygamberin ev halkı olduğu için, maksatları Kur'an'ın zahiri ve batınî tefsiri bulunduğu gibi, hem harf, hem kıraat da olabilir.

 

Soruyu soran adama ise buyruğun zahiri kelimelerdeki harf olarak anlaşılmış ve bu yüzden elif lâm mim sâdın manasını sormuştur. Sonradan ise imam (a.s) Kur'an'ın kıraatlere de sahip olduğuna değinerek ahruf kelimesini kullanmıştır. Hatta bu buyruğun öncesindeki harf ifadesini kelime harfi olarak anlayan raviye imamın asıl maksadının kıraat olduğu ile ilgili bir aydınlatma da olabilir. Bunu özellikle İmam Sadık'ın (a.s) sahih senetle nakledilen sebate ahruf ve onlara dayanarak (imamın kendisinin sahih bildiği) kıraatlerle yedi yönden fetva verme rivayetiyle birlikte anladığımızda, konunun önemi daha da netleşir. Buna ek olarak İmamlarımızın sahih senetli birçok hadiste Ehl-i Sünnet nezdindeki örneğin tevhid ile ilgili olan hadisleri reddetmek konusunda istidlal edebilmek için Kur'an'a ölçüt olarak başvurmaları gerektiğini, kendi zamanlarında çeşitli şehirlerde aşere kıraatlerinden ayrı bir tanesinin okunduğunu bildiğimizde daha da belirginleşir. Yani halife Osman, Kur'an mushafını ortak mushaf hâline getirerek Müslümanları ihtilaftan ve Kur'an hakkında uyduruk nakillerden korumuştur. İşte bu yüzden İmam Ali (a.s) bu konuda Osman'a hak vermiş, ancak buna rağmen, sahabilerin diğer mushaflarının da belli bir bölümü sahih yedi kıraatleri barındırdığı için, mushafların yakılışına diğer bir çok sahabe gibi, Ehl-i Beyt de muhalefet etmiştir ve tamamını onaylamasalar da, bir çok sahih hadiste bu kıraatlerden onayladıkları kısımlarla delil getirmişlerdir. Ancak sahabiler İmam Ali'nin (a.s) mushafına başvurmadıkları ve sebate ahruf hadisinin manasında ihtilaf yaşadıkları için, Peygamber tarafından nakledilen ayetlerin yedi sahih kıraatini İmam Ali'den (a.s) ve ondan sonraki vasilerden başkası koruyamamıştır.

 

Bazı sahabilerin İmam'ın (a.s) mushafını kabul etmemekten dolayı hadislerde kınanmasının sebebi budur. Kıraatlerin birden fazla olmasının sebeplerinden biri, herkesin kendi kolayına gelen kıraati değiştirmeden okuması, Kureyş lehçesinin telaffuzuna kendini zorlayıp meşakkate düşmemesi ve Arapça harflerde eskiden nokta ve hareke bulunmaması sebebiyle Kur'an'ı tahriften korumaktır.

 

Farklı kıraatlerin tahrif olmadığı konusunda diyebileceğimiz husus, imamlarımız dönemindeki aşere kıraatlerinin her birinin peygamberden muttasıl senetle nakledildiğidir. 

 

Şimdi sözümüze karine olması için, sahabe döneminde İmam Ali'nin mushafı ile ilgili hadislerde gelen "kemâ enzelallah" ifadesinin nasıl anlaşıldığını belirteceğiz. 

 

1- Sahabeden İbn-i Mes'ud şöyle demiştir: "kuşkusuz Kur'an yedi harf (kıraat) üzere inmiştir. Ondan hiç bir harf (kıraat) yoktur ki, bir tane zahiri ve bir tane batını olmasın. Ali ibn-i Ebî Talib nezdinde onun zahirinin ve batınının ilmi vardır."

 

(Masabih us-Sunne, c. 1 s. 176, Mecmauz-Zevaid, c. 1 s. 152) 

 

Bu ifadeyle öyle gözüküyor ki, zahiren İmam Ali (a.s) kendi mushafında yedi kıraat zikretmiş,  haşiyelerde her birinin sebeb-i nüzulunu ve her soruya Kur'an üzerinden cevap verebilecek şekilde bir zahiri ve bir batınî tefsirini zikretmiştir ve İbn-i Mes'ud bunu bilmekteydi. İbn-i Mes'ud'un bu sözü sahabilerin, İmam Ali'nin (a.s) Kur'an'ı indiği gibi toplaması hususunu "seb'a-ti ahruf" (yedi kıraat) ile ilişkilendirdiği ve öyle anladığını ortaya çıkarmaktadır.

 

Zira hadislerde de, rattebehu "kemâ enzelallah/alâ tenzîlih" (indiği şekilde dizdi) değil, her zaman ketebehu kemâ enzelallah/alâ tenzîlih" (indiği gibi yazdı) şeklinde geçer. Sahabiler de İmam Ali'nin (a.s) mushafının özelliğini bu şekilde ve tertîbe dair bir ifadeye değinmeksizin belirtmiştir. (İmam Ali'ye (a.s) Ehl-i Sünnet nezdinde nispet verilen Osmanî mushafa ve Şia tefsir hadislerine sayısız yerde aykırı bir kıraat de vardır ki, Şia bunu kabul etmez. Belki de bu, İmam Ali'nin (a.s) yedi kıraati toplayan tek kişi oluşu konusundaki utanç duygusunu örtmek için kötü niyetli birileri tarafından uydurulmuş ve İmam Ali'ye a.s nispet verilmiştir)

 

Elbette belirtmek gerekir ki, bu sahih  yedi kıraat, direkt olarak yedi kârinin okuduğu kıraatler ile alakalı değildir. Yedi karînin kıraatlerine öyle  denmesi ayetlerin hepsini farklı okumaya değil, kârîlerin sayısına nispet verilir. Buna ek olarak, bu kıraatlere ek olarak üç kıraatin daha elimize ulaştığı aşere kıraatlerinde Kur'an-ı Kerim'in 78.000 civarı kelimesinden sadece 1900 küsür kelimede farklılık vardır ve bu toplam %2,5 oranındadır. Yani yedi sahih kıraat, Ehl-i Beyt (a.s) ve Ehl-i Sünnet'in onlar tarafından onaylanan kıraat rivayetlerinde ayetlerin Osmani resmî hatta uygun olmayan kıraatlerini de kapsamaktadır. 

 

Rivayetlerden deliller: 

 

2- Besair ud-Derecat'ta gelen sahih senetli rivayette İmam Bakır (a.s): şöyle buyurmaktadır: "vasilerden başka hiç kimse Kur'an'ın tamamını toplamış olduğunu diyemez."

 

(Besair ud-Derecat, c. 1 s. 193)

 

Açıklama: burda "Kur'an'ın tamamını toplamaktan maksat, peygamber (s.a.a) tarafından okunan bütün birbirinden farklı kıraatleri toplamaktır. 

 

3- Yine İmam Bakır (a.s) sahih bir hadiste şöyle buyurmuştur: "vasilerden başka bu ümmetten Kur'an'ı toplamış birini  tanımıyorum."

 

(Besair ud-Derecat, c. 1 s. 194) 

 

Açıklama: bilindiği üzere Kur'an Peygamber Efendimiz (s.a.a) tarafından birden fazla kıraatler üzere okunuyordu. Bu kıraatlerin tamamını sadece İmam Ali (a.s) hıfzetmiş ve toplamıştır. 

 

4- Cabir sahih bir hadiste İmam Bakır'dan (a.s) şöyle nakleder:

 

"İnsanlardan Kur'an'ı indiği gibi topladığını iddia eden ancak yalan söylemiştir. Onu Allah'ın indirdiği gibi toplayan ve hıfzeden sadece Ali ibn-i Ebî Talib (a.s) ve ondan sonraki imamlardır."

 

(Tefsir ul-Burhan c. 1 s. 4)

 

Açıklama: İbn-Mes'ud'un nakline dayanarak "indiği gibi toplamak ve hıfzetmek" ifadesinin ne anlama geldiği belli olmaktadır. Bunun manası, peygamberden muttasıl senetle nakledilen ve Ehl-i Beyt tarafından ona inmiş olduğunun bilinip onaylandığı yedi kıraatin bütünüdür. 

 

5- Muhammed ibn-i Yahya el-Hazzaz es-Sayrafî'den sahih bir senetle, o Hammad ibn-i Osman'dan şöyle naklediyor: Ebu Abdullah İmam Sadık'a arz ettim ki: sizden gelen hadisler muhteliftir.

 

İmam (a.s) bana şöyle buyurdu: "Kur'an yedi harf (kıraat) üzere nazil oldu. İmam'ın en azından yapması gereken şey, yedi yönden fetva vermektir."

 

Sonra buyurdu ki: bu bizim bağışımızdır. Bunu halka ver yahut verme. Hesabı yoktur." 

 

(Şeyh Saduk, El-Hisal, yediler babı) 

 

6- İmam Ali'nin (a.s) nakline göre Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki: "bana Allah tarafından bir gelen geldi ve dedi: "Allah sana Kur'an'ı tek harf üzre okumanı emrediyor." Ben arzettim: "Ya rabbi! Ümmetime genişlet!" Dedi ki: "Allah sana Kur'an'ı tek harf üzere okumanı emrediyor." Ben arzettim: "Ya Rabbi! Ümmetime genişlet!" Bunun üzerine dedi ki: " "Allah sana Kur'an'ı yedi harf üzere okumanı emrediyor."

 

(El-Hisal yediler babı) 

 

Açıklama: birinci sahih hadisle alakalı İmam Sadık'ın (a.s) bu sahih hadisinin kıraatlerin sayısına delalet ettiği ile ilgili delil, imamlarımızın çeşitli hadislerinde, birbirinden farklı kıraatlerle fetva vermiş olmalarıdır. Örnek olarak İmam Sadık'tan (a.s) kelaleye değinen ayetlerden olan Nisa 12 ayeti ile ilgili Usul-ü Kafi'deki sahih senetli bir hadiste: "ve in kâne reculun yurasu kelaleten ev imraetun ve lehu ehun ev uhtun "min ummin"  şeklinde okuması ve günümüzde yaygın olan kıraatteki genel ifadeyi özel olarak tahsis etmesi, kelale yoluyla birbirine eşit şekilde altıda bir miras almak için, erkek kardeş ile kız kardeşin anne bir kardeş olmaları gerektiğini buyurması ve İmamiye'nin bu hadis ve aynı özel tahsisi yapan bir çok muteber senetli hadise dayanarak bu kıraat üzere fetva vermeleri zikredilebilir (Ayyaşi tefsiri c. 1 s. 227, el-Kafi c. 7 s. 101-102, Tehzîb ül-Ahkâm c. 9 s. 290-291) Ehl-i Sünnet kaynaklarında bu kıraat "min ummin" olarak Saad ibn-i Ebî Vakkas'tan, İbn-i Mes'ud'dan ve "min el-umm" şeklinde Übeyy ibn-i Kaab'den nakledilmiş ve onların günümüzde mevcut olmayan mushaflarında yer almıştır. Eğer İmam Sadık (a.s) bu ayetin bu şekilde kıraatini onaylamasaydı, sahih rivayetlerde genel ifadeyi özel kılan bu kıraati nakledip ona göre fetva vermezdi.  

 

El-Hisal'daki ikinci hadisin ise, hem kendi senedi, hem onda yer aldığının belirtildiği kitabı Allame Hilli'nin kitabın senedine uygulanabilecek asalet ül-adale ilkesi yoluyla sahih bilinebilir. Asalet ül-adale ilkesi uygulanmasa bile, kitabın ravilerinden  Hasan ibn-i Ali Zeytuni Şia'nın Kum'daki en önemli hanedanlarından olan Eşarî hanedanından oluşu ve Necaşi ricali gibi ilk rical kitaplarında adının geçmesi hasebiyle, bu rivayetin kitabının senedinin itibarı ile ilgili güçlü bir zanna sahibiz. Bu yüzden senet kavî-yi ke's-sahîhtir (sahihe yakın şekilde güçlü -kitabın senedi ile ilgili Ayetullah Hoi'nin Mucem-u ricâlinin Îsâ ibn-i Abdullah el-Haşimi kısmına bakınız). Göründüğü kadarıyla, “ümmetine genişlet" buyurulduğu için, Kur'an'ın ayetlerinin yedi kıraat üzre tamamlanması Medine döneminde başlamıştır. Yani, Mekke döneminde tek kıraat üzre inmiş, Medine dönemine gelince, ümmete kolaylık olsun diye Mekke'de bazı ayetlerin inişi tekrarlanarak kıraatler yediye çıkmıştır. Bazı yerlerde ise peygamberimize (s.a.a) ayetleri yedi farklı kıraatle okumaya izin verilmiştir. Mekke'de inmiş olarak bilinen ayetlerin bir çoğunun Medine’de birden fazla okunuşla tekrar indiği konusunu imamlarımızdan (a.s) nakledilen kıraat hadislerinden de anlamak ve okumak mümkündür.

 

bu açıklamalara dikkat ederek, İmam Ali'nin (a.s) mushafı ile ilgili "yuhalifu fîhi't-telîf" (yazılışında farklılık vardır), "kemâ enzelallah" (Allah'ın indirdiği gibi) ve "cemael-Kur'ane kulluhu" (bütün Kur'an'ı topladı) gibi ifadelerin zahirini nasıl koruyabileceğimizi açıkladık. Zira rivayetlerde tertîb-i nüzula delalet eden tanzîm ve tertîb ifadeleri hiç ama hiç geçmemektedir. Ayrıca Fatiha suresinin Hz. Peygamber (s.a.a) tarafından Fatiha-tül-Kitab, yani "kitabın açıcısı" olarak adlandırılması ve mushafın başına yerleştirilmesi bu hususla zıtlık içerir. Nitekim ashaptan kimse İmam Ali'nin (a.s) mushafı üzere imamların onlara tertîb-i nüzulü açıklamasını rica etmemiştir. Hafs'ın kıraatinin asırlarca dışlanmış olduğuna bakarak, İmam Ali'nin (a.s) mushafında sadece Asım'ın kıraatinin bulunduğunu da diyemiyoruz. Mushaf ile ilgili olan Tertîb-i nüzul konusu zaten "kîle/deniyor ki" şeklinde aktarılmıştır ve hadislerde bu konuda bir ifadeye rastlamıyoruz. Ancak, imamlarımızın (a.s) ayetleri farklı okudukları yerleri farklı kıraatler olarak kabul eder ve böylece Hafs'ın kıraatini sahih kıraatlerden birisi olarak kabul edebiliriz. Zira imamlarımızın muteber rivayetlerde ayetleri Osmani resm-ul-hattan (resmî yazı) farklı okudukları ve bu şekilde nazil olmuştur buyurdukları nakillerin neredeyse hepsinin aynı şekli, Ehl-i Sünnet kaynaklarında diğer kıraatlerin yanında sahabiler yoluyla Peygamber'den (s.a.a) nakledilmektedir. Ehl-i Sünnet'in bir kısmı, bu tür rivayetlerle ilgili mensuh ut-tilâve, yani "tilaveti kaldırılmış" diye bir tabir uydurmuş, "bunların okunuşu kaldırılmış, ama onlarla delil getirilebilir!" Demişlerdir. Ama bu kıraatlerin okunmasının peygamber (s.a.a) tarafından kaldırılmış olmasına ise tek bir delil bile getirememişlerdir. 

 

İmamlarımızın ayetleri farklı okumalarından örnekler:

 

1- Uyun ul-Ahbar'daki bir kaç senetle gelen sahih senetli bir hadiste İmam Rıza (a.s) Ehl-i Beyt'in ümmetin diğer fertlerinden üstünlüğüne dair Übeyy ibn-i Kaab ile ibn-i Mes'ud'un mushaflarında mevcut olan "ve enzir aşîretike'l-akrabîn ve rahtake'l-muhlasîn (akraban olan aşiretini ve ihlâsa erdirilmiş kabile üyelerini uyar) kıraatine Ehl-i Beyt'in en büyük fazîleti olarak, Ehl-i Beyt'in ümmetten üstün olduğu konusunda istidlal etmiştir. Hatta bu fazileti ancak garazlı kimselerin inkâr edebileceğini buyurmuştur. Yine, bu ayetin Mekke döneminde bisetin üçüncü senesinde indiğini bilsek de, İmam Rıza (a.s) ibn-i Mesud ile Übey ibn-i Kaab'ın bu kıraatinin bu mushaftaki kıraatin haricinde olduğunu, İmam Ali (a.s), Hz. Cafer-i Tayyar, Hz. Hamza, Hz. Fatıma (s.a), İmam Hasan (aIs) ve İmam Hüseyin (a.s) hakkında ve dolayısıyla Medine'de indiğini belirtmiştir. Sözkonusu hadiste, İmam (a.s) “ve rahtake minhum ul-muhlasîn” şeklindeki ibn-i Mesud ve Übeyy’in kıraatini teyit ediyor, bunun için farklı bir kıraat da belirtmiş oluyor: ve rahtake'l-muhlasîn.”

 

2- Ehl-i Sünnet'in (örneğin Dürr'ül-Mensûr'da ibn-i Merdeveyh'in menakıb kitabından naklen) İbn-i Mes'ud'dan rivayet ettiği "ey Resul! Allah tarafından sana indirileni ulaştır ifadesinden sonra Gadir-i Hum ayetinde peygamber (s.a.a) döneminde öyle okumuş olduğunu belirttiği "enne Aliyyen Mevle'l-Mu'minîne (Ali'nin Mü'minlerin mevlası olduğu konusunda -sana indirileni tebliğ et) ifadesini ayrıca İmam Sadık (a.s) onun yerine fî Aliyyin biğadîri hum, yani "Ali hakkında Gadîr-i Hum'da inen konu" olarak okumuş ve bu şekilde inmiştir buyurmuştur. Açıkladığımız yedi kıraat bilgisine esasen, bu tahrif değil, peygamber efendimizden (s.a.a) rivayet edilen ve Ehl-i Beyt tarafından onaylanan sahih kıraatlerin birbirini tamamlayıcı rolüdür. Ancak ne yazık ki, İbn-i Mes'ud'un İmam Ali'nin (a.s) sayısız yerde peygamberden naklen ismini ihtiva eden mushafı Emevilerden olan halife Osman tarafından yakılmıştır..

 

Mevlâ ifadesi Nahl 76 ayetinde Allah'tan gayrısı için de "efendi" manasında geçmiştir.

 

3- Müta ayetini sahabeden Übeyy ibn-i Kaab'ın ve ibn-i Abbas'ın mushafına uygun olarak "İlâ ecelin musemmâ" "belli bir zamana kadar" ifadesiyle okuyarak bunu geçici evliliğe yorumlamaları ve buna esasen fetva verip ve bu şekilde inmiştir buyurmaları. Bu kıraat, imamlarımızın (a.s) kendi döneminde, onların ashabı tarafından genellikle kendi huzurlarında yazılan usul-ü erbaamie'nin on altısını kapsayan "el-usul üs-sittete aşer" kitabında bile (c. 1 s. 24'te) yer almıştır. 

 

4- Hz. Hızır'ın (a.s) Hz. Musa'ya (a.s) neden önceden içinde yol aldıkları  gemiyi deldiğini açıkladığı Kehf suresinin ayetinde İbn-i Abbas ve İbn-i Mes'ud'un mushaflarına uygun olarak "kulle sefînetin salihatin" "her sağlam gemi" şeklinde okuyup böyle inmiştir buyurdukları Şia kaynaklarında tefsîr-i Kummî dahil olmak üzere üç yerde geçmektedir.

 

5- Hicr 41 ayetindeki ifadeyi Usul-ü Kafi ve Mecma ul-Beyan'da geçtiği üzere "Sıratun Aleyye mustakîm" dışında hem "Qâle hâźâ sıratu Aliyyin mustakim" bir rivayette "Qâle Hâzâ sırâtu Aliyyin'il-mustakîm", hem de "Qale hâzâ sıratun Aliyyun mustakîm" ifadesiyle okuduklarına rastlanmıştır. Bunların ilk ikisi, "(Allah) buyurdu ki: bu Ali'nin dosdoğru yoludur" ikincisi "(Allah) buyurdu ki, bu yüce ve dosdoğru bir yoldur" anlamına gelir. Bazıları, imam Ali'nin ismine işaret eden ve Ehl-i Sünnet nakillerinde bile mevcut olan ilk kıraat ile ilgili Şii kaynaklarında gelen sahih rivayeti reddetmek pahasına, uyduruk kitap olduğunu onayladıkları İbn-i Gazairi ricaline esasen rivayetin ravisi Ahmed ibn-i Mihran'ı zayıf bilmeye başvurmuşlardır. Oysa Şeyh Kuleyni onu kitabında sıkça "Allah ona rahmet etsin" diyerek anmakta, yine ondan oldukça sık rivayet nakletmektedir. Yine bu yola başvuran aynı ulema, diğer konularda İbn-i Gazairi ricaline "uyduruk kitap" diyerek güvenmemektedir.

 

6- Usul-ü Kâfi’deki iki yoldan sahih senetli bir hadiste, Süleym kitabında ve Besair ud-Derecat’ta, Hac 52 ayeti “ve mâ erselnâ min qablike min Rasûlin ve lâ nebiyyin ve lâ muhaddesin” şeklinde ibn-i Abbas’ın kıraatine uygun olarak okunmuştur. Bazı hadislerde bu kıraat için sebeb-i nüzul da belirtilmiştir. Hadislerde görülüyor ki, bugünkü Osmanî mushaftaki muhaddes  kelimesinin geçmediği kıraat Mekke döneminde, muhaddes ifadeli kıraat ise Medine'de inmiştir. Dolayısıyla, Cinn 27 ayetindeki min Rasûlin ifadesindeki min zarfının cins bildirici olup, hem Resul, hem Nebî, hem Muhaddesi (meleklerle konuşanları) kapsadığı ve gaybı bilmenin muhaddeslerden olan Hz. Fatıma (s.a) ve on iki imamı da kapsadığı belirtilmiştir.

 

7- Ahzab 25 ayeti ile ilgili birçok Ehl-i Sünnet kaynağında İbn-i Mes'ud'un “ve kefellâhu’l-mu’minînel-qitâle biAliyyin” ve ayrıca “biAliyyibn-i Ebî Tâlibin" (ve Allah müminlere savaş için Ali -ibn-i Ebî Tâlib- vesilesi ile yetti) şeklinde okuduğu nakledilmiştir (Tarîh-i Dımaşk, ibn-i Asâkir c. 42 s. 360, Mizan ul-İtidal, Zehebî, c. 2 s. 370, Dürr ül-mensûr c. 5 s. 193,  El-ikmâl fî ref'il-irtiyâb, Saadülmülk, c. 7 s. 53). Bu iki kıraat Şia kaynaklarında İmam Sadık'tan (a.s) da nakledilmiştir (Menâkıb-ı âl-i Ebî Tâlib, İbn-i Şehraşub, c. 3, s. 134, Tevîl ül-Âyât iz-Zâhira, Esterâbâdî, c. 1 s. 871).

 

(Bu dediğimiz bilgilerle ilgili ayetlerin Kur'an-ı Kerim'deki yeri belli olduğu ve Arap-Fars elifbâsıyla Câmi-ul-Ahâdis portalında rahatlıkla aranıp bulunabileceği için genelde kaynak belirtmedik)

 

İlki Ehl-i Sünnet nakillerinde Katade'den naklen Hasan Basrî tarafından okunan kıraattir ve Hasan-ı Basrî bunu Sünni âlimlerinin bir naklinde bile (et-Tarâif fî Marifeti Mezheb it-Tavâif c. 1 s. 96'da, Sünnî âlimi Ebubekir Mü'min Şirazi'den naklen) İmam Ali'ye (a.s) yorumlamıştır. Gerçi Hasan-ı Basrî bu ayeti normalde sırâtun Aleyye mustakîm (benim uhdemde olan dosdoğru yol) diye okumuşsa da, mütevatir seba kıraatlerinde bile her birinin günümüze ulaşan iki versiyonu olduğu için, Hasan-ı Basrî'nin Ehl-i Sünnet kaynaklarına göre İmam Ali'nin (a.s) ismini peygamberden naklettiği rivayetlerin senedinde anmaktan korktuğunu ve bu yüzden Ehl-i Sünnet'in onun peygamberden (s.a.a) naklettiği mürsel rivayetlerine güvendiğini biliyorsak, Hasan-ı Basrî bu ayetin kıraatlerinin birinin İmam Ali'ye (a.s) işaret ettiğini nakletmiş, sonradan ise böyle okumaktan sakınmış olabilir. Diğer kıraat ise aşere kıraatlerinden Yakub'un kıraatidir. Bilindiği üzere, halife Osman, hilafeti zamanında kıraatlerin önemli bir kısmını içine alacak ortak bir mushaf hazırlatmış, diğer sahabilerin o ortak mushafa uygun olmayan mushaflarını yakmıştır. Ancak o dönemden sonra bile, İbn-i Abbas gibi bazı sahabiler, kendilerinin ve babalarının kıraatini kapsayacak mushaflar hazırlamış, bunları öğrencilerine öğretmişlerdir. İbn-i Abbas, Osmani mushafa uygun olmayan kendi kıraatini, seba kârilerinden biri ibn-i Kesir olmak üzere üçünün kıraatiyle beraber İmam Ali'ye (a.s) sunmuştur. Yine kârilerden Ebu Amr Basrî, kendi kıraatini İmam Ali'nin (a.s) öğrencisi Ebul-Esved Dueli'nin öğrencisi Yahya ibn-i Yamer'e sunmuştur. Seba kârilerinden Hamza, kendi kıraatini İmam Sadık'a (a.s) sunmuştur.

 

İmamlarımızın (a.s) yedi yüz küsür rivayetinde bazen ayetler konusunda Osman'ın mushafına uygun olmayan kıraatlerin geldiğini gördüğümüz hadisler, tahrif konusunu  onaylamaz. Aksine bunlar gerçekte, sahih rivayete esasen, Peygamber Efendimiz'e (s.a.a) inen yedi farklı kıraatten biridir. Normalde yedi farklı kıraat bir defada inse de, bazen Kisâ hadisi gibi, sahih rivayetlere göre, bir kere Ümmü Seleme'nin, bir kere Aişe'nin evinde (hucurât ayetine istinaden ev odalarında), bir kere müteehhir ama buna rağmen sahih olan meşhur Kisa hadisi duasına göre de İmam Ali (a.s) ve Hz. Fatıma'nın evinde (beytinde) inmiş ve her seferinde hücceti tamamlamak için aynı senaryo icrâ edilmiştir. Belirtmek gerekir ki, Şia hadislerindeki Osmani mushafa aykırı kıraatlerin nakledildiği bu sayının kat kat daha fazlası, Buhari dâhil olmak üzere, Ehl-i Sünnet kaynakları için de geçerlidir. Sahabilerin Osman'ın mushafına uygun olmayan kıraatleri hıfzedip korumaya çalıştıkları durumları tarihten müşahede edince, imamlarımızın (a.s) o buyruklarının sebebini bilmiş oluyoruz. Çünkü peygamberden (s.a.a) muttasıl senetle nakledilen ve sahih bildikleri kıraatlerin içinde Osmani mushafa uygun olmayan kıraatler de vardı ve imamlarımız (a.s) bunların unutulmasını istemiyorlardı. Ancak buna rağmen, Osmani mushaf haricindeki diğer mushafların sahabiler eliyle telifi İmam Ali'nin (a.s) onayından geçmediği için, o mushafların tamamını da onaylamıyorlardı. Ama sahih hadiste, imam Sadık'ın (a.s) bir imamın en küçük hakkının Kur'an'ın onun üzere indiği yedi kıraat üzere fetva vermek olduğunu da buyurduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bu durumlara değinmeye kendilerini mecbur hissediyor ve bunu bir vazife olarak görüyorlardı.  Fakat bütün bunlara rağmen, ayetlerin farklı nüzullarına değinince, birçok hadiste "Allah'ın şu buyruğu şu şekilde inmiştir" buyurarak yaygın kıraatlerin de, Kur'an ayeti olduğunu onaylıyorlardı. Yine "Kur'an'a uygun olmayan hadis batıl ve boş sözdür" (Vesail üş-Şia c. 25 s. 110) buyurarak, insanları hadisleri kabul edip etmeme konusunda ilk aşamada Kur'an'a müracaat etmeye yöneltiyorlardı.

 

İnsanlar da başlangıçta açıkladığımız üzere kendi beldelerinde kendi kıraatlerine ve bulundukları bölgedeki kıraate müracaat ederlerdi. Zaten tarihte en az okunmuş ve uzun süre terkedilmiş Hafs'ın kıraatine müracaat etmemeleri son derece doğaldır. Yukarıda açıkladığımız üzere, hadislerdeki "insanların okuduğu gibi oku", "öğrendiğiniz gibi okuyun size öğreten gelecektir", ifadeleri, ne o zamanlarda ortak bir kıraat bulunduğuna, ne de bir tahrif yaşandığına delalet etmez. Bilakis bu, Kur'an'ın her zaman bâtılın etkisinden ve tahriften korunacağını, ancak Kaim'in (a.f) gelişiyle bütün doğru kıraatlerinin öğrenilebileceğini, o yüzden Osmani mushafa uygun olan sahih kıraatlerin yanında, diğer resmi mushafa uygun olmayan kıraatlerin de, zuhurdan sonra okunacağını gösterir. Bu ifadeden, neden hadislere göre zuhurdan sonra, insanlara Kur'an'ın "indiği gibi" öğretileceğini anlıyoruz. 

 

_________

1- Bu ifadeden imamlarımızın neden selamun alâ ilyâsîn ayetini selâmun alâ âl-i yâsin şeklinde okuduklarını anlıyoruz. Çünkü kendi şehirleri olan Medine'de bu ayet böyle okunmaktaydı ve bu, Nafi'nin kıraatidir. 

 

Belirtmek gerekir ki, Kur'an'ın yedi bin ayet olması olarak kabul edilen hadis, gerçekte, Şeyh Tusi'nin belirttiğine göre, Ahmed ibn-i Muhammed es-Seyyari adındaki bir gulatın naklidir ve, Şeyh Saduk ile Tusi dönemindeki kitaplarda bu hadis "on yedi bin ayet" olarak geçmekte ve şiddetle zayıftır.  "İbn-i Mesud eğer bizim gibi okumuyorduysa sapıktır. Biz Übeyy'in kıraati üzere okuyoruz" rivayeti de aynı gulat ravinin kitabına dayanır ve bir ravisi de meçhuldür. Dolayısıyla bu rivayetlerle sahih kıraatin tek oluşuna delil getirilemez. Üstelik herkesin bildiği üzere, Übeyy'in kıraati denince anlaşılan kıraat hiç de imamlarımızın onayladığı Osmanî mushafa uygun değildi. Bu gulatçı Seyyari'nin tahrif inancını İmamların diline nispet vermek için attığı bir iftiradan başka bir şey değildir.

 

Not: Burada naklettiğimiz Kur'an'ın çeşitli sahih okunuşları olduğu konusu Sünnilerce nakledilen bütün kıraatleri teyit için değil. Ama bu açıklamalara dikkat ederek Kur'an tefsiri yaparken imamlarımızın Kur'an'ı öyle okumamızı buyurdukları ve teyit ettikleri aşere kıraatleri ve bunlara ek olarak Osmanî mushafa uygun olan ve olmayan ama imamlarca nakledilmiş diğer kıraatleri de bir arada birbiriyle harmanlayarak tefsir edebiliriz ve bu açıklamayla önemli bir kısmının senedi sahih olan imamlarımızın bu kıraat rivayetlerini komple kenara itmemizin imamların sahih ve açık buyruğuna aykırı olduğunu görüyoruz.

 

Kur'an kıraatleri ile ilgili ilmî araştırmalarımızdan elde ettiğimiz görüş şudur: elimize ulaşan mütevatir kıraatlere İmam Sadık'ın (a.s) sahih senetli seb'a-te ahruf (yedi kıraat) buyruğu uyarınca tam olarak güvenebiliriz. Çünkü imamlarımız aşere kıraatlerini ve Osmanî mushafı onaylamış, sıkça rivayet etmiş,  ve bunların her biri ikişer versiyonla reddedilemeyecek kadar fazla senetle kendi içinde sabit bir şekilde rivayet edilir. Şöyle ki, eğer bir iki istisna dışında peygambere (s.a.a) kadar zaten öyle olduğu gibi senetleri sahih olursa tüm bölümlerini istisnâsız olarak peygamberden (s.a.a) nakledilmiş olarak bilebiliriz. Hatta birinin senedi zayıf olsa bile, rivayet eden kâri üstadından nakletmesi gereken kıraat yerine muteber senetli sahih kıraatlerden herhangi birini nakletmesi mümkün olduğu için, hata yapma ihtimali oldukça düşüktür. Bu kıraatlerin zayıf olanlarında (tarihte uzun süre terkedilen ve günümüzde en yaygın olan Hafs'ın kıraati gibi) hafıza zaafından yapılan hatalar da, hareke değişikliği ve hemze kaldırma gibi, (Mearic 16'da nezzâatenin nezzâatun ve İhlas 4'te kufu'enin kufuven olması gibi) daima mana değiştirmeyen bir konu yahut lehçe/telaffuz farkıdır. Hatalı okusa bile, Allah'ın (c.c) ve Ehl-i Beyt'in buyruğu üzere, Kur'an'a batıl, önden ve arkadan, sağdan ve soldan yaklaşamaz. Ehl-i Sünnet kanalıyla gelen tarihte pek kabul görmemiş olan ve Osmani mushafa uygun olmayan haber-i vâhid kıraatlere ise haber-i vâhid oldukları, yani reddedilemeyecek kadar çok nakledilmedikleri için, uydurma nakiller eklenebilir. Osmani mushafa aykırı olan kıraatlerinin bazı bölümleri İmamlarımız tarafından reddedilmesi de onlarda yanlışlar yaşandığına bir senet konumundadır. O yüzden o kıraatler konusunda hadislerimiz tarafından doğrulanan kısımlarla yetinmemiz gerekir. Eğer bu konudaki kelale-i ümmi gibi olan kıraat hadislerimizin senedi sahih olursa, onlara sahih kıraatlerden biri mahiyetinde tam olarak güvenebiliriz. Ta zuhurdan sonra İmam Ali'nin (a.s) mushafı tüm sahih yedi kıraatlerin toplamıyla İmam-ı Zaman (a.f) tarafından bize sunulana kadar.

 

Belirtmek gerekir ki, peygamberimize inen kıraatlerin çokluğuna delalet eden ve Şia'da da bir tane sahih, bir tane makbul ve bir tane kavî senedi bulunan sebate ahruf hadisi ile ilgili açıkladığımız konu, yani kıraatlerin çokluğu, yedi kıraat oluşu ve seba ve aşere kıraatlerinin hepsinin peygamber Efendimize (s.a.a) inmiş olduğu Allâme Hilli, Allame ibn-i Fehd, Muhakkık Kerekî, Şehid-i Sânî ve Şeyh Hürr-i Âmilî gibi Şia'nın bazı büyük âlimleri tarafından da kabul edilmiş bir ilkedir.

 

  مُحَمَّدُ بْنُ يَحْيَى عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ اَلْحُسَيْنِ عَنْ عَبْدِ اَلرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي هَاشِمٍ عَنْ سَالِمِ بْنِ سَلَمَةَ قَالَ: قَرَأَ رَجُلٌ عَلَى أَبِي عَبْدِ اَللَّهِ عَلَيْهِ اَلسَّلاَمُ وَ أَنَا أَسْتَمِعُ حُرُوفاً مِنَ اَلْقُرْآنِ لَيْسَ عَلَى مَا يَقْرَأُهَا اَلنَّاسُ فَقَالَ أَبُو عَبْدِ اَللَّهِ عَلَيْهِ اَلسَّلاَمُ كُفَّ عَنْ هَذِهِ اَلْقِرَاءَةِ اِقْرَأْ كَمَا يَقْرَأُ اَلنَّاسُ حَتَّى يَقُومَ اَلْقَائِمُ عَلَيْهِ اَلسَّلاَمُ فَإِذَا قَامَ اَلْقَائِمُ عَلَيْهِ اَلسَّلاَمُ قَرَأَ كِتَابَ اَللَّهِ عَزَّ وَ جَلَّ عَلَى حَدِّهِ وَ أَخْرَجَ اَلْمُصْحَفَ اَلَّذِي كَتَبَهُ عَلِيٌّ عَلَيْهِ اَلسَّلاَمُ وَ قَالَ أَخْرَجَهُ عَلِيٌّ عَلَيْهِ اَلسَّلاَمُ إِلَى اَلنَّاسِ حِينَ فَرَغَ مِنْهُ وَ كَتَبَهُ فَقَالَ لَهُمْ هَذَا كِتَابُ اَللَّهِ عَزَّ وَ جَلَّ كَمَا أَنْزَلَهُ اَللَّهُ عَلَى مُحَمَّدٍ صَلَّى اَللَّهُ عَلَيْهِ وَ آلِهِ وَ قَدْ جَمَعْتُهُ بَيْنَ اَللَّوْحَيْنِ فَقَالُوا هُوَ ذَا عِنْدَنَا مُصْحَفٌ جَامِعٌ فِيهِ اَلْقُرْآنُ لاَ حَاجَةَ لَنَا فِيهِ فَقَالَ أَمَا وَ اَللَّهِ مَا تَرَوْنَهُ بَعْدَ يَوْمِكُمْ هَذَا أَبَداً إِنَّمَا كَانَ عَلَيَّ أَنْ أُخْبِرَكُمْ حِينَ جَمَعْتُهُ لِتَقْرَءُوهُ .

 

Sahih bir senetle Sâlim ibn-i Ebî Seleme'den naklediliyor ki: "bir kişi Ebu Abdullah'a (İmam Sadık'a) (a.s) ben işittiğim hâlde Kur'an'dan insanların okumadığı bazı kıraatler okudu. Ebu Abdullah (a.s) buyurdu ki: "bu kıraatten el çek, insanların okuduğu gibi oku. Kaim (a.s) kıyam edinceye kadar. Kaim kıyam edince Allah (Azze ve Celle)'nin kitabını sınırını gözeterek okuyacak ve Ali'nin (a.s) yazdığı mushafı ortaya çıkaracak."

 

Sonra buyurdu ki: “Ali (a.s) onu yazıp bitirince insanlar için ortaya çıkardı. Onlara buyurdu ki: "bu Allah'ın Muhammed'e (s.a.a) indirdiği gibi olan kitabıdır. Ben onu iki levhanın arasında topladım.” Onlar dediler ki: “bizim nezdimizde de bunun gibi kapsamlı olan (farklı kıraatleri kapsayan) ve onda Kur'an'ın bulunduğu bir mushaf vardır ve bizim ona ihtiyacımız yoktur."

 

Buyurdu ki: "o hâlde vallahi, bu gününüzden sonra onu bir daha görmeyeceksiniz. Sadece size onu topladığım zaman okumanız için bildirmekten sorumluydum."

 

Usul-ü Kâfî, Kur'an'ın fazileti kitabı  (bölümü). Nadirler babı.

 

Not: İmam'ın (a.s) insanların okuduğu gibi oku denerek Osmani mushaf üzerinden okunmayan ve ona uygun olmayan kıraatlerden sakındırması imamlarımızın insanların sahih yedi kıraat sınırının bu mushafın ve aşere kıraatlerinin haricindeki kıraatlerde yedi sahih kıraat manasında doğru naklin tam olarak gözetilmediğini bildiğini gösterir. Çünkü bazı sahabiler Osman'ın ortak mushafı toplanmadan önce bazen kendi içtihatları ve eş anlamlı kelimeler okumak bahanesiyle kendi mushaflarında ayetleri değiştiriyorlardı. Ama İmam (a.s) yedi sahih kıraatin hepsinin sadece İmam Ali (a.s) tarafından gözetildiğini "sınırını gözeterek (alâ haddih)” buyurarak ifade ediyor.

 

Sahabilerin bazısının bu yanlışı öyle bir hadde varmıştı ki, ihtilaftan dolayı farklı mushafları okuyanlar birbirlerini tekfir ediyorlardı. Osman'ın mushafının toplatılması ile bu ihtilaf aradan kalktı. İmam Ali (a.s) da Osman'ın bu hareketini onayladı ve buna destek verdi. Ancak Osman yine de içinde yanlışlıklar olsa da, Ehl-i Sünnet'in kendi nakillerine göre Ehl-i Beyt'in hakkaniyeti hakkında kat'î ayetlerin bulunduğu ibn-i Mesud gibi sahabilerin mushaflarını yaktı. Mushaf yakma konusu sahih-i Buharî'de bile mevcuttur. Bazı Sünnî âlimleri asıl kelimeler yerine kendi yanından eş anlamlı kelimeler okuyan o sahabilere hürmeten bu şekilde okumakla ilgili olan yanlış telakkîyi bu mushafta da sürdürmeye kalkınca, İmam Sadık (a.s) bu telakkîyi yalanlarken: "yalan söylüyor Allah'ın düşmanları! Kur'an vâhid harf üzre Vâhid'den inmiştir" tabirini kullandı."

 

Böylelikle iki önemli hedefi birden halka ulaştırmış olacaktı. Birinci hedef, muttasıl kıraatlere harfin vahid (el değmemiş ve peygambere muttasıl senetle ulaşmak yönünden birbirine eşit kıraat) diyenlere nispeten şehirlerde muttasıl senetle nakledilen kıraatlerin nakildeki şekli değiştirilmeden okunması, ikincisi "Osman bizi tek harf (yazı) üzre topladı" diyenlere nispetle, farklı kıraatler içinde sadece Osman'ın  mushafı üzerinden şehirlerde okunan kıraatlerin tam olarak sahih oluşu ve onlara bâtılın ve tahrifin bulaşmamasıydı. Böylelikle hem maslahat ve birlik icabı Osman'ın mushafı üzerinden okunan kıraatlerden başka hiç bir kıraati sahih bilmeyenlere onlarla iyi geçinmek gereği duyarak takıyye etmiş, hem de sözlerini iyi tahlil edebilenler için gerçeği özetle açıklamış oluyordu. Çünkü açıkladığımız üzere imamlarımız Osmanî mushafa uygun olan aşere kıraatlerini teyit etseler de, Osman'ın mushafına uygun olmayan kıraatlerin tümünü zaten teyit etmiyor ve onların sadece bir bölümünü Kur'an ayetlerinin yedi sahih kıraatinden olarak biliyorlardı.

 

 

 

 

 

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
  • Ali Rıza Akbulut   22-07-2021 22:18

    Süfyan ibn-i Uyeyne ve Taberi kendi görüşleri konusunda ''kalkmak'' fiili ile ilgili yedi kelime örneği sayıyorlar: akbele, helumme, teal, ileyye, kasdi, kurbi, nahvi. O zamandaki Ehl-i Sünnet uleması bu gibi açıklamalarla eş anlamlı kelimeleri asıl kelimelerin yerine okumayı meşru gibi göstermeye çalışıyor ve bunun adına: ihtilaf ul-elfaz ve ittifak ul-meani bi-mana vahid diyorlardı. İşte bundan sakındırma sebebiyle İmam Bakır (a.s): ''Kur'an birdir ve bir kattan inmiştir, velakin ihtilaf ravilerden gelir'', İmam Sadık (a.s) ise, ''Kur'an birdir ve bir kattan bir kişiye inmiştir, ve ihtilaf sadece ve sadece raviler tarafındandır'' buyuruyor. Yani burada ihtilaftan maksat ''raviler tarafından yaratılmış ihtilaf ul-elfazdır. Vahidden maksat ise harfin vahid yani muttasıl senetli kıraatlerdir'' İmam (a.s) bunu buyurarak mushaftaki yazıya uygun olmayan kelimeleri ravilerin kendi yanlarından okumasından sakındırmak istiyor. Harfun vahid hadisi de yine bu konuya yöneliktir. Çünkü Enes ibn-i Malik ve ibn-i Mesud gibi bazı sahabiler sebate ahrufun eş anlamlı kelime okumak demek olduğunu, değiştirilmemiş muttasıl kıraatlerin ise harfin vahid sayıldığını savunuyorlardı. Bu görüş, İmam Sadık (a.s) döneminde çok yaygınlık kazanmıştı. Ancak Osmani mushafın da kapsadığı kıraatlere bazıları harfun vahid diyorlardı. Bu yüzden aşere kıraatlerini sıkça nakleden ve hepsini bir arada tefsir eden Ehl-i Beyt'in üyesi olan İmam Sadık (a.s), bir buyruğunda sebate ahruf konusunu yalanlamak zorunda kalıyor. Çünkü Ehl-i Beyt, sadece muttasıl kıraatlere kendi yanından eş anlamlı okunmadan bağlı kalınması gerektiğini ve sadece Osmani mushafa tam olarak güvenilebileceği inancında idi. Sebate ahruf hadisinde ise aynı İmam Sadık (a.s) Kur'an nasıl yedi harf üzre inmişse, bir imamın en küçük hakkının yedi yönden, yani kendi yanlarında sahih olan kıraatlerin genel ve özel ifadelerini kendine uygun yerinde dikkate alarak fetva vermek olduğunu buyuruyor. Yani hem harfin vahid, hem sebate ahruf, hem de ihtilafın raviler yönünden geldiği hadisleri arasında tarihi araştıran biri için hiç bir zıtlık bulunmamakta. Ama ne yazık ki, tarih ve Kur'an ilimlerinden anlayışı olmayan ahbariler tahrif düşüncesine, İmam Sadık'ın harfin vahid buyruğundaki sert ifadesine takılanlar da kıraatlerin çokluğu görüşünün batıl olduğu sonucuna kapılabiliyor.