06 Temmuz 2022 Çarşamba Saat:
22:32
16-05-2022
  

Kuran`ı Anlamanın Kriteri ve Mantığı

Bu makalede Kuran`ın tefsirinde yanlışı önlemek için; birtakım ilkeleri sıralamaya çalışacağız.

Facebook da Paylaş

 


 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

Dr. Muhammed Bâkır Saidirûşen

 

 

 

Kur'an'ın kozmolojik, antropolojik ve metinbilimsel temellerine dayanarak, tefsirin yanlış okumalarını önlemek için bir yöntemin varolması ve muteber tefsirleri muteber olmayandan ayırt etmek üzere değerlendirme ve incelemenin araçlarına sahip olunması kaçınılmazdır. Bu bakımdan fikri temellerimiz gözönünde bulundurulduğunda şu söz şaşırtıcı olacaktır: “Hermenötik, herkesin kabul edeceği hiçbir mutlak kriterin bulunmadığı anlamına gelir.”[1]

 

Şimdi dinî metinleri, özellikle de Kur'an-ı Kerim'i anlamada donukluk, eklektisizm ve sapkınlığı önlemek amacıyla yıpranmaz delil ve kanıtlara istinat ederek şeriatın ve dinî metnin kasdettiği anlamları ve istekleri keşfetmenin mantığını gösterecek birtakım ilkeler ve kriterler sıralamaya çalışacağız. Buna göre yanlış tefsir yöntemlerini ve tefsirde hatalı okumanın sonuçlarını ayırt edebileceğiz.

 

Bir: Dile Hâkim Akılcı Kurallar

 

Her konuşanın sözünü anlama ve kavramanın ve onunla diyaloğa başlama noktasının, anlamları aktarmada bağlantı köprüsü ve terminoloji olan “dil”e ve sembollerde geçerli yasalara aşina olmaktan geçtiğini görmüş bulunuyoruz. Rasyonel gelenek açısından linguistik anlamların gerçekleşmesi, kelimelerin morfoloji, etimoloji, fiil çekimi, belağat ilimleri, estetik, delalet ilimleri ve semantiğiyle ilgili çeşitli düzeylere dayanarak mutabakat yoluyladır. Öte yandan her ne kadar Kur'an değişik anlam düzeylerine ve paralel bâtınlara sahipse de, güzergâhı sırlarla örülü ve şaşkınlık yaratan dil değil, akılcı söylem ve onun çerçeveleri olan Kur'an'ın hitap ve anlatım dilinin hidayet dili olduğu dikkate alındığında linguistik kurallara bağlılık ve bu konuda bilgi sahibi olmak, Kur'an'ın bilinen ve normal manasındaki mertebeleri anlamak için zorunlu asgari şartı oluşturmaktadır. Ama Kur'an'ın deruni malumatının daha ileri ve derin anlamlarına ulaşabilmek, Kur'an'la gönül birliği yapma, ruhsal kapasiteyi hazır hale getirme ve insani kemalin ileri aşamalarını elde etme kabiliyetini gerektirir.

 

“Hidayete erenlerin hidayetlerini arttırmıştır.”[2]

 

Bu yüzden Müslüman âlimler İslam tarihi boyunca rasyonel diyaloğun zaruri kurallarını hatırlattılar. Onlar, kelimelerin lugat manalarını tam olarak bilmenin lugat ilminin kaynaklarından ve vahyin nüzul çağının nazım ve nesir kitaplarından yararlanmakla olduğunu ve kelimelerin delaletlerini tespit etmenin Kur'an ve Sünnet metnini tefsir işinin temel gereklerinden sayıldığını kulaklara küpe yapmışlardır.

 

Kelimelerin semantiğini yapmak, aslında tefsire devam edebilmek ve bu sürecin doğruluğunu güvence altına almak için ilk iştir. Kur'an'ı tefsir etmeye koyulan kimse, “hamd”, “medh”, rububiyet”, “terbiye”, “takva”, “küfür”, “nifak”, “hak”, “bâtıl”, “dalalet”, “sapkınlık” gibi kavramların ortak ve farklı noktalarını tanımak zorundadır. Çünkü böylece bu kavramların hangi anlamları gösterdiğini ve Kur'an'ın hangi anlam özelliğini ve hangi maksadı yansıttığını anlayabilecektir.

 

İslam'ın birinci neslinin şahsiyetleri arasında İbn Abbas'tan şöyle dediği nakledilmiştir:

 

“Şiir Arabın divanıdır. Allah'ın Arapça olarak indirdiği Kur'an'da bir kelime bize kapalı göründüğünde Arapların divanına başvururduk.”

 

İbn Abbas, Kur'an'ın birçok lafzına, dilleri saflığını koruyan ve el değmemiş olan çöl Araplarının şiir ve konuşmasına dayanarak mana verirdi.[3] Buna ilaveten, asli anlamları muhtelif türevler ortaya çıkaran tali anlamlardan ayırmak amacıyla kelimelerin asıl köklerini net olarak tanımak önemli noktalardandır. Seçkin selef ulemadan Zemahşeri bu konuda bir misal verir ve der ki:

 

Kuran'da geçen “imam” kelimesinin “ümm”ün çoğulu olduğu ve insanların kıyamet günü anneleriyle birlikte çağrılacağının söylenmesi tefsirin bidatlerindendir.

 

Sonra devam eder: Bu hata cehaletten -muhtemelen sefahat manasına- kaynaklanmıştır. Çünkü “imam” “ümm”ün çoğulu olamaz.[5]

 

Buna ek olarak cümlenin yapısında kelimelerin birleşme yerlerini ve her birinin rolünü bilmenin, cümlelerin anlamını öğrenmede dikkate değer bir etkisi vardır. Tıpkı belagat, meani, beyan ve bedii ilimlerinden haberdar olmanın dinî metni anlamada gerekli olması gibi. Kur'an'a aşina olanlar bu kitabın fasih ve belagatli söyleyişlerle, lafız ve manada türlü türlü güzelliklerle donanmış olduğunu bilir. Bunun iki nedeni vardır: Biri, linguistik nedendir. Çünkü lafız ve dil, anlamların işaretidir. Fakat anlamların bedeninin daima lafızların giysisinden büyük olduğunu biliyoruz. Pek çok hakikat sadece bir tek lafızla basitçe ifade edilemez. Bu yüzden kinaye, istiare, teşbih, temsil ve mecazlı söyleyiş, bu sorundan çıkışın yoludur. Allah'ın ebedi varlığı ve mevcudiyetinin zuhurunu beyan edebilmek için “nur” gibi bir kelime kullanılmaksızın hangi tabir gösterilebilir? Yahut Allah'ın tedbir veya kudretinden kinaye olan “Allah'ın eli” ifadesi için hangi tabir yardıma koşabilir? Elbette ki Allah Teala, dinleyenin yanlış anlamasını önlemek için başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:

 

“Ona benzer hiçbir şey yoktur.”[6]

 

Bu açının dışında Kur'an'ın mecazi söyleyişine ilişkin bir başka yön daha zikredilebilir. O da sanatsal boyut ve sözün güzelliğidir. Kur'an, belagat teknikleriyle, lafız ve mana sanatlarıyla doludur. Suyuti'nin ifadesiyle, belagat ilimleri olarak isimlendirilen meani, beyan ve bedii ilimleri tefsir ilminin uğraşısında sağlam bir sütundur.[7]

 

Sonuç itibariyle, diyalogun eskimez rasyonel temellerinden biri şudur: Her kelime, anlamdaki “zuhur”unun tespit edilmesinden ve muhatabın o kelimeyi ve anlamı öğrenmesinden sonra vazedilmiş anlamına tabidir ve söyleyen ya da dinleyenin kendine özgü iradesi, ortada zuhur eden manayı engelleyecek ikna edici akli veya nakli karine bulunmadıkça anlamı terketme yönünde herhangi bir etki meydana getiremez. Başka bir ifadeyle, rasyonel örfün anlatım sahasında her ne kadar mecazlı söyleyiş, kinaye, temsil ve istiareyi kullanacak ve zâhiri anlamdan el çekecek genişlik varsa da hakiki anlamlara ve lafızların zuhuruna sırt çevirme, akıl veya lafız karinesine dayanması durumunda kabul edilebilirdir.[8] Akılcı mutabakatın bu yasası tüm bilimsel diyaloglarda ve toplumsal sözleşmelerde hâkimdir. Eğer bir sözleşmeye ortaklık yazılmışsa, hisse sahipleri, yatırımlarının kâr ve zararında da pay sahibidir. Akılcı örf kâr, zarar, ortaklık, hisse sahibi vs. gibi kavramları vazedilmiş ve zuhur etmiş anlamlarında telakki eder, başka bir şekilde değil. Tıpkı bir kimsenin vasiyetnamesinde mallarının özel bir şekilde çocukları arasında pay edilmesi yazılmışsa rasyonel örfün, aksine karine bulunmadıkça “çocuklar” kelimesine “gerçek çocukları” anlamını vermesi ve “çocuklar” kelimesini hiçbir şekilde manevi çocukları ve öğrencileri anlamında kabul etmemesi gibi.

 

Kur'an'ın semantiğine ilişkin bu çerçeveye göre Allah, evren, insan, dünya, ahiret vs. gibi kavramlarla alakalı tavsif ve görüş bildiren değişik hükümlerde ve Kur'an'da geçen tarihsel ahkâm ile buyruğa ve değere dönük kavramlar ve diğerleri, zuhurun oluşumu ve karineler incelenip araştırıldıktan sonra özdeki maksatlara ulaşma veya zâhiri dışındaki çeşitli okumaları deneme bahanesiyle hiçbir şekilde terkedilemez ve simgesel, mitolojik ve benzeri anlamlarla tevil edilemez. Çünkü Allah'ın ayetlerinin bâtıni maksatları ve gizli özü asla zâhiri manayı ortadan kaldıramaz. Aksine, onlara paralel kabul edilir.

 

Bu kriter itibariyle, dinî kavramları el değmemiş gizli anlamlara ve bâtıni maksatlara dönük kabul edip şeriatın zâhirine ve dinin bireysel ve toplumsal talimatlarına sırt çeviren kategorik anlayışlar, ölülerin İsa'nın (a) duasıyla dirilmesine ölü ruhların dirilmesi, hırsızın elinin kesilmesine hırsızlığın zemini ve sebeplerinin ortadan kaldırılması, Kur'an'da yer alan örtünme ve hicaba da iffet anlamı vermektedir. Hepsi de dini ve Allah'ın sözünü anlamada keyfilik ve sorumsuzluk örneğidir. Oysa o, hak ve batıl yolu birbirinden ayıran ve yolu aydınlatan bir sözdür:

 

“Gerçekte o, kesin ve aydınlatıcı bir sözdür. O bir şaka değildir.”[9]

 

İki: Metnin İçsel Ahengi ve Uyumu

 

Her konuşanın maksadını anlayabilmek için en uygun yolun, onun çeşitli konuşmalarına, hepsini yanyana koyarak ve birbiriyle ilişkilendirerek bakmak ve böylece sonuç çıkarmak olduğunu söylemiştik. Öte yandan hekim olan Allah'ın sözünün birbirini nefyetmediği ve çelişkili olmadığı varsayımı da gayet açıktır. Kur'an, çeşitli sure ve ayetlere, çok sayıda ve değişik anlamlara sahiptir. Fakat bütün bunlara rağmen bu kitap kâinat, insan ve insanın hidayet ihtiyaçları üzerine herşeyi kuşatan yaratıcı tarafından indirilmiş kapsamlı bir metindir. Bu bakımdan Kur'an'ın bütün malumatının aynı mantıksal bağı, ahengi ve aynı doğrultuda hedefi vardır (insan tekinin ve toplumun görüş ve davranışta tevhidi yücelişi).

 

Hayatın başlangıcı, antropoloji, eskatoloji, peygamberlik, melekler, şeriatın felsefesi gibi Kur'an'ın görüş veya değerle ilgili kavramlarının her biri hakkında tam bir tasvir elde edebilmek; insanın bireysel ve toplumsal ödevleri, müminler toplumunun kendi arasında ve yabancılarla toplumsal ilişkileri ve hukuku hakkında bilgi sahibi olabilmek için her konuyla alakalı çeşitli ayetleri yanyana koymaktan ve bir bedenin organları gibi görmekten başka yol yoktur. Aksi takdirde Kur'an'dan anladığımız ve yaptığımız tasvir eksik kalacak, sapkınlık ve inhirafla yoldaş olacak ve Kur'an'ın hakikatinden uzaklaşacaktır.

 

Kendisini insanlara yol gösteren ve hakla bâtılı birbirinden ayıran kitap olarak tanımlayan Kur'an, nasıl olur da bunu sağır, dilsiz ve belirsiz bir kişilikle yapabilir? Kur'an, ayetlerini nasıl organik ve birbiriyle irtibatlı değerlendireceğimizi ve maksatlarını keşfedebileceğimizi bize öğretiyor.

 

Kur'an bize, müteşabihlerini muhkemlerin ışığında ele almayı da öğretiyor. Bu, hakikati arayanların yöntemidir ve kalplerinde hastalık olanlar gibi, sonu dalalet ve şaşkınlıkla bitecek şekilde fitne peşinde koşmamamızı ve çarpık bakmamamızı ikaz ediyor. Bu öğreti, yani Kur'an ilminde bir yaklaşım olan Kur'an'ın yine Kur'an'a dayandırılması usülü, Allah Rasülü (s.a.a), Masum önderler ve Allah'ın kitabının dosdoğru öğretmenlerince vurgulanmış yöntemin ta kendisidir.

 

Dinî metni anlamada bu temel ilkeye dikkat edilmezse Müslümanların hayatında oldukça acı ve zarar verici bilimsel ve pratik sonuçlar ortaya çıkacak; isteyerek veya istemeyerek onları, semavi kitap ve dinin muhtevasını parçalamaya ve kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmeye maruz bırakacaktır. İşte bu, şeriat sahibinin kınadığı türden bir Kur'an'la ilişki kurma tarzıdır:

 

“Kitabın bir kısmına iman ediyor ve bir kısmını da inkar mı ediyorsunuz? Öyleyse kim bunu yaparsa onun cezası, dünya hayatında aşağılanmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet günü ise azabın en şiddetlisine çarptırılacaklardır.”[10]

 

Muhtelif kelam mezheplerinin ortaya çıkışı, fırkaların sonu gelmez çekişmeleri, çelişkili tecsim görüşleri, cebriyecilik, Allah'a havale varsayımı, dünyadan kaçış anlayışları, inziva arayışları, tevekkül bahanesiyle gayret ve çaba göstermeyi terk, cebir veya ululemre itaat adı altında zalimlerin zulmünü kabul etme gibi şeyler, hep Kur'an'ın maksatlarını açıklıkla şerheden diğer ayetleri görmezden gelme, bütünlüğü parçalama ve tek boyutlu bakış musibetinden kaynaklanmaktadır. Eğer Kur'an Allah'ın çok boyutlu ve istisnasız iradesini sözkonusu etmişse ve bağımsız olmanın etkisini tüm mümkün varlık üzerinde kayyum kuşatıcılığı bulunan Allah'tan bilmişse, bu, kendi yerindeki doğal sebepleri ve fail olma özelliğini reddeden ve insanı mecbur gören bir anlamı ifade etmez, aksine Allah'ın fiillerindeki tevhidi ve herşeyin onun paralel failliğine bağlı olduğunu beyan eder:

 

Yahut fiileri doğal sebeplere nispet etmişse bu sözün anlamı, ne havale etme ve Allah'ın varlık sahnesindeki tedbir rolünü ortadan kaldırmadır, ne de Yahudilik anlayışındaki gibi yaratılmışlar âleminin Yaratıcı'nın kölesi olduğu ve Tanrı'nın elinin sıkı olduğu anlayışıdır.

 

Aynı şekilde, ululemre itaati vacip kılmışsa da defalarca Müslümanlara ikazda bulunmuştur:

 

Dolayısıyla her zalimi ululemr kabul etmek, nasıl olur da Kur'an'a nispet edilebilir? Rabbimizin yazılı mesajındaki bu karşıt anlayışlar (muhteva ve medlulde iki delilin çelişmesi) dinde gedik açan şeyleri değil, dine saldıranların fikri eksikliklerini göstermektedir. Aslında bu dar düşünceler, metnin tamamı konusunda kapsayıcı ve bütünlüklü bir görüşe sahip olamaz ve metnin birbirini açıkladığını göremez. İşte bu, ortadan kaldırılması gereken bir felakettir.

 

Üç: Kanıt Olan Akla Uygunluk ve Koordinasyon

 

Vahiy metninin tefsiri ve dile getirilmesi; mesajı gönderen ilahi kaynak, mesajı tebliğ eden aracı ve mesajı alanın, yani muhatap olan insanın nihai maksadı arasında çok boyutlu bir ilişki yaklaşımını öngörür. Belirtilen üç alıcı arasında yer alan, çeşitli kavramlarla eşleştirerek ve metindeki gizli deliller ve karinelerden yararlanarak metni dile getirme işi, gerçekte vahyi gönderenin metin için söz konusu ettiği özelliklerle ve yapıyla alakalıdır.

 

Metindeki maksatların ilahi mesajı getirenin dilinden nasıl keşfedileceğini açıklama, izah etme veya öğretme de, Allah'ın masum hüccetinin vahiy mesajının metnini ve muhtevasını tebliğ etmede taşıdığı sorumlulukla irtibatlıdır. Linguistik kurallar ve araçlar ve rasyonel diyaloğa hâkim örf, vahyi gönderenin de makbul bulduğu muhatabın hayat atmosferindeki malum mercidir. Burada, araştırmacı zihnin derunundaki alanla bağlantılı dördüncü bir öğe daha vardır. O da insanın şuuru ve aklıdır -apriori veya teorik felsefi akıl-; yani görüş boyutunda insanı diğer varlıklardan ayıran yönü, hakikatleri tanımanın içsel kaynağı ve zâtına ilişkin en temel özelliği olan yetenek ve gücüdür. Zâta ait bu gücün ve insanın nihai yargısının değer taşıması ve delil oluşturması; hayatın başlangıcı, ölümden sonrası ve dinin aslını kabul etmesindedir. Diğer bir ifadeyle, Allah'ın insanla konuşması meselesi, insanın Allah'la buluşma ve diyalog noktası işte burasıdır. İnsanın işte bu hakikati bulma yeteneği gözönünde bulundurulduğu içindir ki Allah onu muhatap almakta ve yüceliş bahşeden mesajı üzerinde düşünmeye davet etmektedir.

 

Vahyin mantığında insanın zâtının şanı benzersizdir. Ama arzu ve çabasının rehini olan edinilmiş kimlik, kendi hayatında akıl ve zekânın ölçütünü tecelli ve zuhur ettirdiği sırada gerçekleşir:

 

“Aslında cin ve insanların çoğunu cehennem için yaratmışızdır. Kalpleri vardır ama onunla kavrayamazlar. Gözleri vardır, ama onunla göremezler. Kulakları vardır ama onunla işitemezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapkın. İşte bunlar gaflet içinde kalanlardır.”[19]

 

Diğer taraftan, Kur'an'ın vahyin muhtevası üzerinde tedebbür, tefekkür, tezekkür, tefakkuha yaptığı birçok çağrı ve teşvik ve gaflete düşmeye karşı uyarması... İşte bunların hepsi, bu gücün fiiliyata geçmesinin ve araştırılmasının, aynı zamanda mantıksal ve fikri çaba göstermenin olumlu epistemik değer taşıdığı hakikatini göstermektedir.

 

İmam Kazım'dan (a.s) nakledilen ünlü rivayette Hişam b. Hakem'e şöyle buyurmuştur:

 

“Ey Hişam! şüphesiz Allah'ın insanlara karşı iki hücceti vardır. Zâhir hüccet ve bâtın hüccet. Zâhir olanı rasüller, peygamberler ve imamlardır. Bâtın olanı ise akıllardır.”

 

Bu sözün devamında şöyle buyurmaktadır:

 

“Ey Hişam! Allah Tebarek ve Teala, insanlar için hüccetleri akılla tamamladı.”[20]

 

Yeni olan şudur ki Kur'an-ı Kerim şaşırtıcı biçimde bu çok bereketli kaynağın konumunu hatırlatarak muhataplarının şeriatı anlamada akıllarını kullanmasını ve derinlemesine düşünmesini Rasulullah'ın (s.a.a) izahatının yanında vahyin nüzulündeki hedefin gerçekleşmesinin tamamlayıcısı olarak tanıtmaktadır:

 

“İnsanlara, kendilerine ineni açıklaman için sana zikri indirdik. Umulur ki düşünürler.”[21]

 

Dolayısıyla dinî metni anlamanın ve Allah'ın sözünü tefsir etmenin temel özelliklerinden biri, mantıksal akılla uyumdur. Yani evreni ve insanı tefsir eden, insanın Allah ile ve evrenle ilişkisini resmeden, insan hayatının hedeflerini maddi süreçlere özgü görmeyen ve kemal yaratıcı ahlaki hedefleri tanıyan araç.

 

Bu sebeple eğer Allah'ın kitabının tefsiri, akılla çatışan ve düşünceyi iptal eden biçimde sunuluyorsa doğal olarak o tefsir hikmetli Allah'ın muradı görülemeyecek ve kabul edilemeyecektir. Bu esasa göre, Allah'ın insan sanıldığı tecsim yorumuna dayalı anlayışlar, Allah'ın peygamberlerinin kutsal alanını nahoş yakıştırmalarla kirlenmiş sayan görüşler, dini zâhiri ibarelerine istinat edip “Allah'a ait olanın dışında hüküm yoktur” diyen Hariciliğin mantıksız fikirleri, bütün bunların hepsi şu acı hakikatin zarar verici sonuçlarıdır: Dinin hayat bahşeden ışığı aklın ayrılığı nedeniyle hasret çekmektedir ve dinler tarihi, bir kısım dindarın donuklaşması ve taşlaşmasıyla dinin de duraklamasına ve insanların ona sırt çevirmesine tanık olmuştur.

 

Dört: İnsanın Hayati İhtiyaçlarına Cevaplar

 

Din ve şeriatın varoluş felsefesi, insanın manevi gelişim ve yüceliş yolunu daimi kılmak ve irade ve şuur öğelerinden oluşan yaratılışın hedefini gerçekleştirmeye zemin hazırlamaktır. Her varlığın -dolayısıyla da insanın- kemali, onun varlığında gizli yeteneklerin ortaya çıkması ve fiiliyata dökülmesidir.

 

İnsanın varlığında çeşitli alanlar vardır. O, maddi bedensel ve madde ötesi ruhsal iki sahaya sahiptir. Bu iki alandan her biri insan için başlangıç konumları oluşturur. Bu nedenle insanın hayatta aradığı maksatlar çeşitli ve basamaklıdır. İnsanın varlığındaki birtakım eğilimler sadece geçimini sağlama doğrultusundadır ve bu yönüyle insanla hayvan arasında ortak noktayı oluşturmaktadır. Lakin insanoğlunun varlığında geçimini sağlamaya dönük hayvani düzeyi aşan ve insanın fıtratında kökü bulunan yüksek eğilimler de vardır; hakikati arama, güzelliği talep etme, dini hissiyat ve ölümsüzlüğü isteme gibi temayüller.

 

Bu kısa girişi yapmamızın amacı, ilahi vahyin ve şeriatı tedvin eden kitabın zorunlu olarak insanın varlığındaki yaratılışsal gerçeklerle ahenk içinde bulunduğunu ve insanoğlunun varlığında yaratılmış çeşitli orijinlere doğru arzu edilen yönlendirme doğrultusunda olduğunu göstermektir. İnsanın gizli açık bütün özelliklerinden haberdar olan Yaratıcı tarafından indirilmiş şeriatın dosdoğru mesajı, maddi ve manevi, bireysel ve toplumsal, duygusal ve rasyonel, bu dünyaya ve öte dünyaya ait hayatın gerçeklerinden hiçbir boyutu gözardı etmiş olamaz, onu unutamaz ve ihmal edemez.

 

Bu kriter gözönünde bulundurulduğunda, şeriat alanında insanın doğasına dair asli ve ortak ihtiyaçların bir kısmını görmezden gelen veya mecburen bu sonuca varan Kitap ve Sünnet'e ilişkin birtakım dinî anlayışlar eksik algı sayılacaktır. Bu sebeple, bedensel arzuları ve içgüdüleri mutlak anlamda ezmeye dayalı dünyadan kaçmayı öngören fikirler, ruhbanlığı ve inzivayı teşvik, dini bireysel hayatla sınırlandırma veya tam aksine, ahiretten kaçış eğilimleri ve dinin tüm amacını bu dünyada aramak, bunların hepsi de beşeri icat ve imalatlara dayanmak, Allah'ın dinini aksesuara boğmak demektir. Çünkü Kur'an'da dünyanın kınanmasıyla ilgili ifadeler ve ilahi rehberlerin sünneti, insanın ferah hayata ilişkin bakış açısını amaç, geçici dünyayı ise nihai maksat değil araç edinmesi gerektiği yolunda hayatın bütünlüklü yorumunu esas alır. Bu anlayışa uygun olarak maişetin maddi nimetleri ve tezahürlerinden yararlanmak reddedilmemekle kalmamış, esasen doğal ihtiyaçların temininin gereğine zorunluluk kazandırılmıştır. Nitekim Emirulmüminin şöyle buyurur: “Onu (dünyayı) ibret alma vesilesi yapan kimsenin gözü görür. Kim de gözlerini ona dikerse kör olacaktır.

 

Ne yazık ki Müslümanların geri kalması ve çöküşünün sebeplerinden biri, İslam ümmetinin tarihinde, zühd gösterişçisi, mukaddesatçı ve mutasavvıflar tarafından Müslümanların düşünce ve tavırlarına gölge düşüren; şeriatın talep ettiği kalkınma, bayındırlık ve nimetlerden meşru yararlanma ile dünya ve hayvani hayat tuzağı arasında fark gözetmeyen dinin bireysel hayat alanına indirgenmesi ve dinî bilgiye eğri bakışta aranabilir.

 

Beş: Metnin Dine İnanan ve Dini Yoketmeyen Yorumuna Dair Tavır Belirlenmesi

 

Dini anlama kürsüsüne oturup Allah'ın sözünü tefsir eden kimse, kendisini belirli bir çerçeve içinde ve önceden belirlenmiş bir dizi kesin ilke ve temelle yüzyüze görmek zorundadır. O, dinler tarihinin bütün insanlık için ve onun mutluluğuna yönelik en büyük hediyesi olan bir emanetle karşı karşıyadır. Böyle bir kişi Allah'ın sözünü keşfederken ve açıklarken ona ihanet etmemeye çalışmalıdır. Nitekim Kur'an şöyle buyurmaktadır:

 

“Onlardan Allah'a haktan başka söz söylemeyeceklerine dair kitabın sözü alınmamış mıydı?”[23]

 

İnsanlara kendi tavrını açıklıkla göstermelidir: Acaba kendisini dini tanıtma ve yorumlama konumuna yerleştirmiş, Allah'ın vahiyle bildirdiği kelama inanan bir insan mıdır, yoksa mülhid, şüpheci ve tereddütlü biri midir? Kişi yorumladığı metne Allah'ın hedefli, âlimce, hikmetli, kapsayıcı ve ebedi sözünün gözüyle mi, yoksa belli bir zaman kesitinde toplumsal ve tarihsel gerçekliğin gereklerine uyarak lafını sarfetmiş sıradan bir insanın kelam ve düşüncesinin gözüyle mi baktığını belli etmelidir. Bu iki tavrın sonuçları oldukça farklıdır. Birinci tavırla ve dindar olarak -elbette kendine özgü delillerle- bu kitaba bakan kimse bu metnin içeriğini Allah'ın peygamberlerinin tevhidî yol göstermelerinin cereyanı içinde kesintisiz bir gelenek olarak görür. çünkü peygamberlerin tümünün çağrısındaki temel, tevhid eksenlilik, ahirete iman, yüce insani değerler, insanın Allah'la ve halkla ilişkisinin iman ve salih amel esasına göre tashihi olmuştur. Onlar davetlerini hak, iman, doğru yol temeline oturtmuşlardır. Onların yolunun karşısında ise küfür, dalalet, bâtıl ve şeytan yer almıştır. Bu biçim bize, Muhammedî (s.a.a) tevhid dininin deneyselci, inkârcı, sekülarist ve pluralist anlayış ve yorumlarının dinin ruhuna ne kadar yabancı olduğunu anlatmaktadır.

 

Bu bölümün hasılasını aşağıdaki noktalarda özetlemek mümkündür:

 

Bir. Batıda dinî bilgi, deneysel epistemolojinin yöntem ve ilkeleriyle, ama aynı zamanda da onların sıradan insanlar tarafından yazılmış, semavi anlam ve içerikten yoksun idiomatik dinî metinleriyle bağlantılıdır. Bu tür bir dinî bilgi, epistemolojik ilkeler bakımından akıl, fıtrat ve vahyi de insanın epistemik mecraları kabul eden ve dinî metin açısından Allah'ın sözünün kendisi -lafız ve anlam olarak- elinde bulunan biz Müslümanların dinî bilgisinden temelden farklıdır.

 

İki. Söylediğimiz gibi, dinî bilgiler iki gruptur: Akıl ve fıtrat yoluyla insan için hazırlanan önceki bilgiler; dinin metninden çıkan ve Allah'ın mesajı olan din içi bilgiler. Bu iki bilgi türünde eğer anlamanın sahih yöntemine ve mantığına riayet edilirse ve bilimsel ehliyete sahip araştırmacı hakikati keşfetme niyetiyle anlamaya ve yorumlamaya koyulursa onun gerçekliğe uygun bilgileri dinin ta kendisidir.

 

Üç. Dinî metni yorumlamanın mahiyeti, Tanrı'nın insana yol göstermek ve onu yüceltmek için gönderdiği mesajları ve talepleri keşfetmek ve yeniden üretmektir, metne anlam vermek değil. Bu bakımdan yorum kategorisi, net olarak tabiatta gizli özellikleri keşfetmek gibidir. Nitekim doğa bilimciler tabiatı bilimsel bakımdan çözümlemeye ve analize koyulduklarında onda yüzeysel bakışla tanınamayan binlerce özellik bulurlar.

 

Dört. Yorumcunun zihinsel özellikleri, malumatın ölçüsü, sorular, keskin bakışlar, ferasetler ve içsel niyetler dinî anlayışının biçimlenmesinde etkilidir. Bununla birlikte iç dünyadaki eğilimlerden kaynaklanan ön bilgiler ve önyargılar arasında fark vardır. Metni gönderen Allah'ın insandan talebi, zâtındaki yetenekler ve nasiplendiği akıl ve düşünce nimeti gözönünde bulundurulursa metnin gerçekliğine uygun bir anlayışa ulaşmaya ve talebi bulup çıkarmaya çaba göstermesidir. Bu iş, mümkün olması bir yana, zorunludur da.

 

Beş. Dilin rasyonel kuralları, akıl aracılığıyla anlayışın onaylanması, metnin iç koordinasyonu, insanın temel istekleriyle uzlaşma, ilahi şeriatın ruhuyla uygunluk gibi konular da dahil olmak üzere dinî metinden hakikati keşfetmenin kriteri ve mantığı, muteber tefsirleri muteber olmayan okuma biçimlerinden ayırabilmek için bunların her birinin kendi konumlarında insanı hakikate doğru ilerletecek rollerini oynaması, sürçmeleri engellemesi, mantıksal bir değerlendirme düzeninde dinî yaklaşımları değerlendirmenin zeminini oluşturmasıdır. Bu söz tabii ki hakikatin cevherinin kolayca ele geçirilebileceği anlamına asla gelmez. Aksine bu yolun güçlükleri de sayısızdır ve hepsi de fazlasıyla dikkat talep eder. Modern deneysel bilimin hegemonyasından etkilenip eklektik davranarak bütün dinî kavramlara bu yöntemin gözlüğüyle bakanlar, kaçınılmaz biçimde dinî kavramların içini dinin asli ruhlarından boşaltmaya el atacaklardır. Tıpkı hakikatin cevherini elde etmeyi şeriatın zâhirini katletmek için bahane yapan, bütün inanç ve dinlerin haklılığını iddia eden, tevhid ve şirk, iman ve küfür, hak ve bâtıl arasındaki çatışmayı lafız savaşı sayan, dinî çoğulculuğu veya dinin muhtelif okuma biçimlerini kabul etmeyi açıklayıcı bulanların mantoyu tersyüz edip giydikleri gayet açıktır. Çünkü çelişkili veya çatışan şeyleri biraraya toplamak mümkün olmadıkça bu iki görüşü birleştirmek, yani tevhid ve şirk, hak ve bâtıl, iman ve küfrü uzlaştırmak, onların özlerine ait hususiyetler gereğince imkânsızdır!

 

Altı. Anlayışlarda farklılık ve ihtilafın vuku bulması hiçbir zaman Kur'an metninin hakiki maksadına erişmenin imkânsız olduğu sonucunu vermez. Önemli olan nokta, bu ihtilafların sebepleri ve etkenleri üzerinde araştırma yapmaktır. Hiç kuşku yok anlayış farklılıklarının bir kısmı, bir yandan anlayış sahiplerinin fikri farklılıklarından, diğer yandan Kur'an'ın özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Kur'an, çeşitli düşünce farklılıklarına ve farklı kapasite ve yeteneklerine rağmen bütün insanların arzulayacağı berrak bir su gibidir. Herkes bilgi kapasitesi ve iç eğilimleri kadarıyla Kur'an'dan hisse sahibi olabilir: Kur'an bir nurdur (Maide 15) ve hidayeti isteyen kimselere yaratılış amacına doğru yol gösterir:

 

“O, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarması için indirdiğimiz kitaptır..”[26]

 

Elbette ki kalpten kabulü bulunmayan, haktan kaçan ve hakla savaşanlar Kur'an'ın hidayetinden mahrum kalacaklardır:

 

“Yeryüzünde büyüklenenleri ayetlerime sırt çevirteceğim.”[27]

 

Diğer taraftan bu ihtilafların bir bölümü, yöntemler ve kriterlerden habersizlik, bireylerin bilgilerindeki sınırlılık ya da dini bilme iddiasına sahip olanlara riayet etmemeleri sebebiyledir. Müslümanlar, Peygamber'in rehberliğini sürdüren gerçek halifelerden ve o hazretin, Kur'an'daki iman öğretilerinin somut ve bedenlenmiş hali olan, kitaptaki ilmin hazinedarı kabul edilen ve dinî merci olmanın şanını taşıyan Ehl-i Beyt'inden uzaklaştıktan sonra herkes kendi sınırlı bilgisine dayanarak dini anlamada kendine özgü bir yöntem geliştirdi. Bu şahsi eğilimler, aklın güzel bulduğuna uyma hali ve dogmatik düşünceler, fıtri ve akılcı İslam dininin birçok ifrat ve tefrite, çok sayıda yanlış anlayışa savrulmasına yolaçtı. O kadar ki tevhidin esası ve Allah Teâla'nın zâtı bile bu eğri düşüncelerin tozuna bulanarak tefsir edilir oldu. Elbette ki bu arada, nifak olsun diye İslam'a girmiş ama eski inançlarını Emevi, Abbasi vs. İslamları kalıbında sunan yeni Müslümanların ve âlim gibi görünenlerin dini dünyaya satmalarını ve dünyevi emelleri de unutmamak gerekir.

 

Sözün sonunda belirtmek gerekir ki, Kur'an ayetlerinin zâhir ve bâtın muhtelif çehreleri ve mertebeleri bulunduğu konusu gözardı edilmemelidir. Bu sebeple bir kimsenin bir ayeti toplumsal yönüyle ele alması ve sonuçta da ondan toplumsal bir nokta ve mesaj çıkarması mümkündür. Ama aynı ayete bir başkası itikadi veya ahlaki açıdan bakabilir ve itikadi ya da ahlaki sonuçlar ve mesajlar görebilir. Bir kişinin ayetin zâhirine bakarak bir meseleyi keşfetmesi, bir başkasının ise daha derin bir bakışla onun bâtınından, başka kimsenin erişemediği kimi hakikatlere ve katmanlara ulaşması da mümkündür.

 

Yedi. Kökü deneysel epistemolojide olan dinî bilgide görececilik, yani gerçeğe uygun anlayışı elde etmenin imkânı bulunmadığı görüşü, herşeyden önce kendi kendini tahrip eden ve kabul edildiği takdirde kendi değerini ortadan kaldıran en rezil safsata ve bir tür düşünsel anarşizmdir.

 

 

 


[1]     Nakdi ber Kıraat-i Resmi ez Din, s. 432.

[2]     Muhammed 17

[3]     Suyuti, El-İtkan fi Ulumi'l-Kur'an, c. 2, nev 80.

[4]     “Bütün insanları imamlarıyla birlikte çağıracağımız gün.”

[5]     El-Keşşaf, c. 2, s. 683.

[6]     şura 11,

[7]     El-İtkan fi Ulumi'l-Kur'an, c. 2, nev 77.

[8]     Kifayetu'l-Usul, c. 1, mebhasu lafız.

[9]     Tarık 13-14

[10]    Bakara 85

[11]    Âli İmran 49 (Allah'ın izniyle ölüleri diriltirim.)

[12]    Maide 64 (Aksine iki eli de açıktır.)

[13]    Rahman 29 (O her gün bir iştedir.)

[14]    Kehf 28 (Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kendi hevesini izleyen ve işi aşırılık olana itaat etme.-çev)

[15]    İnsan 24 (Öyleyse Rabbinin buyruğu karşısında sabret ve onlardan günahkar ve nankör olanlara itaat etme.)

[16]    şuara 151 (Aşırılıkçıların buyruğuna uyma.)

[17]    Enbiya 10 (şüphesiz size, içinde sizin zikrinizin geçtiği bir kitap indirdik. Hiç mi düşünmezsiniz.)

[18]    Muhammed 24 (Kur'an'ı hiç mi düşünmüyorsunuz, yoksa kalplerinizde mühür mü var?)

[19]    A'raf 179

[20]    El-Kafi, c. 1, s. 13, rivayet 12.

[21]    Nahl 44

[22]    En'am 32 (Dünya hayatı oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir.)

[23]    A'raf 169

[24]    “İnsanlar için bir hidayet”

[25]    “Muttakiler için bir hidayet”

[26]    İbrahim 1

[27]    A'raf 146

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Kategorideki Diğer Haberler